Kayıt Ol

Aldım, Verdim

Çevrimdışı Mu

  • *
  • 26
  • Rom: 4
    • Profili Görüntüle
Aldım, Verdim
« : 25 Şubat 2011, 17:49:33 »
Elindeki telli çalgısını tıngırdatarak söylediği şarkının son sözlerini okuyup gözlerini yavaşça açtı.

Bir erkek için nadiren rastlanan billur gibi duru sesi yemyeşil dağlardan yankılanıp geri geldi. Kızsini köyünün sakinleri şarkısını söylediği ağacın çevresinde toplanmış huşu içinde onu dinliyordu. Kimisi böylesine güzel bir sesin bir insana nasıl bahşedildiğini anlamaya çalışıyor, kimisi de kolunun yenine gözyaşlarını siliyordu. Çocuklar sessizleşmiş, anneler başlarını eğmiş, babalar ağlamayı güçsüzlük olarak saydıkları için dolu gözlerini saklamaya çalışıyordu.

Ozan Boğaç’ın Kızsini köyüne gelmesi büyük bir olay olmuştu. Hele ki fakir ve nispeten dünyadan soyutlanmış bir şekilde yaşayan Kızsini halkı için bir ozanın köylerine gelip şarkı söylemesi bulunmaz bir nimetti. Bir de tüm bunların üstüne ozanın sahip olduğu billur sesi eklenince tadından yenmez olmuştu.

Yavaşça şarkının duygusal havasından sıyrılıp kalabalığa baktı Boğaç. Bir ozan olarak dünyanın pek çok yerine gitmesine rağmen şimdiye dek bu köylüler kadar sadık hayranları olmamıştı. İnsanlar genelde onu yarım kulakla dinler vermek istediği duygusal özü almaya yanaşmazlardı.

“ Ama bu köylüler... “ diye düşündü keyifle “ beni gerçekten dinliyorlar. “

Yaslandığı yaşlı ağaçtan destek alıp ayağa kalktı. Mavi pantolonundaki otları temizleyip telli çalgısını eline aldı.
“ Gerçekten gitmek zorunda mısın Boğaç? “ diye sordu köyün yaşlısı Hikmet Ana buruk bir sesle. Hemen arkasından kalabalıktan onu onaylayan mırıltılar yükseldi.

“ Neden gidiyor ki? “
“ Anne... gitmek mi zorunda? “
“ Burada kalabilir. “
“ Belli ki bizden sıkıldı. “

Boğaç sessizce gülümsemekle yetindi. “ Sizleri çok sevdim dostlarım bu bir gerçek. Ancak çalgımı ve herşeyden öte sesimi de çok seviyorum. “ billur sesi usulca bir yükselip bir alçalıyor konuşmasına bir şarkı edası katıyordu. “ Ben bir ozanım. Ben bir gezginim. Sesimi duyurmak, şarkımı söylemek istediğim daha çok yer var. Orada, “ dedi dağları göstererek “ beni dinleyecek başkaları olduğunu biliyorum. “

“ Hoşçakalın dostlarım! Misafirperverliğiniz için teşekkürler. “ telli çalgısını omzuna vurup yürümeye başladı. O yürüdükçe kalabalık yol vermek için açılıyordu. Derken omzunda bir el hissetti. Hikmet Ana buruş buruş elini hafifçe omzuna koymuş, garip bir edayla ona bakıyordu. Kulağına yaklaşıp zorlukla duyulan bir sesle konuşmaya başladı. “ Yalnız kalplerimizi o güzel sesinle yeniden titreştirdin. Minnettarız. Burada sana her zaman yer var.“

Boğaç teşekkür etmek için ağzını açacaktı ki yaşlı kadın onu susturup devam etti. “ Ozanlar bu topraklarda son görüldüğünde ben oluktan su taşırdım eve. Gençtim, diriydim. Çok uzun yıllar geçti. “ kadın haifçe iç geçirdi.
“ Biz gönül insanına değer veririz. “ titrek eli omzunu hafifçe sıktı. Kimsenin duymamasından emin olmak için daha da yaklaştı. Boğaç kadının sesini zorlukla duyabiliyordu. “ Ballı Dağ’a giden yolda, Cörmeren deresininin kıyısından ayrılma. Karşına bir ağaç çıkacak. “

Boğaç anlamamıştı. “ Ağaç mı? “ diye sordu usulca doğru duyduğuna emin olabilmek için.

“ Sıradan bir ağaç değil. Orada bir dostum ile karşılacaksın. Sana dünyaları verebilir. Bunu bir teşekkür olarak al. Tek bir hakkın var ozan. Bu sözlerimi unutma. Ağaçta saklanmıştır. Aldım, verdim, ebegümeciye sattım demeden çıkmaz ortaya. “   

Boğaç’ın kadının ne hakkında konuştuğuna dair hiçbir fikri yoktu. Belki de bunamıştır diye düşündü bir an. En iyisi bozuntuya vermemekti. Kibarlığını bozmadan, sesini olabildiğince ilgi dolu tutmaya çalışarak sordu “ Hangi ağaç olduğunu nasıl bileceğim? “ Doğru ya; her yer ağaç doluydu. Kim bilir yaşlı kadının bu ‘dostu’ hangisindeydi?

Bir an sesinin alaycı çıkmış olabileceğinden korktu. Kendisine bu kadar hürmet göstermiş köy ahalisinin yaşlısına saygısızlık etmek isteyeceği en son şey olurdu.

Kadının yüzünde Boğaç’ı şaşırtan bir bilmişlik dolaştı. Yaşlı kişinin buruşuk, lekeli yüzünde yılların yıpratamadığı bir zekanın pırıltılarını görür gibi oldu.

“ O ağacı gördüğünde anlarsın, “ dedi kadın yüzünde hafif tebessümle. Ozanın omzunu bir daha sıkıp elindeki bastonundan destek alarak attığı titrek adımlarla kalabalığa karıştı.
Boğaç öylece kadının arkasından bakarak kalabalığın ortasında kalakaldı.   


* * *


   
Ballı Dağ’a olan yolculuğu olaysız geçmişti. Cörmeren deresi, tuttuğu yolun yanında mutlulukla şıkırdıyor, dere yatağının zengin toprağında boy atmış uzun ağaçlar şakırdayıp, şarkı söyleyen kuşlara ev sahipliği yapıyordu. Köy halkı azığını bol tutmuş, kumanyasını eksik etmemişti. İyi dilekler ve dualar eşliğinde ayrılmıştı köyden.

Yolculuk uzundur, zorludur diye bir de eşek vermişlerdi altına. Mağmur eşeğin sırtına binmiş bir o yana bir bu yana sallana sallana, yavaş adımlarla dağdan aşağı iniyordu.

Çörek, peynir, tereyağı ve tütsülenmiş etten oluşan erzak keseleri eşeğe büyük gelen eyerin iki yanından sallanıyor, sırtında çalgısı, dilinde tatlı bir yolculuk ezgisi, bir yandan elinde küçük sopası ile arada bir eşeğin kıçına vururken, bir yandan da yemyeşil manzaranın keyfini çıkarıyordu.

Eşek dostu, başta kendisini taşımak bir yana, eyeri dahi sırtına koydurmaya izin vermemişti. Neyse ki kısa sürede mızıkçılığı geçmişti. Zavallı şey bütün ömrünü köyün dümdüz çayırlarında geçirmiş olmalıydı. Belli ki bu macera ona iyi gelmişti. Yürürken bir o yana bir bu yana bakıyor, arada bir kıçına inen sopayı görmezden gelerek yol kenarındaki otların tadına bakmak için duruyor, sırtındaki sahibini deli ediyordu.
   
“ Vardığımız ilk kasabada satacağım seni eşek efendi! “ Boğaç’ın çıkışına karşılık eşeğin verdiği cevap alaycı bir kişneme olmuştu.

Rahat eyerden aşağı kayıp eşeğin yularından çekmeye başladı.  “ Ağzı benden çok laf yapıyor. Bazen hangimizin ozan olduğunu bilemiyorum,” dedi yulara asılarak. “ Seni inatçı domuz. Gel buraya. “

Daha birkaç adım atmışlardı ki gördüğü şey karşısında birden durdu Boğaç. Eşek yanında durmuş, devamlı yürümek isteyen sahibinin şimdi neden yan çizdiğini anlamaya çalışırcasına uzun kirpiklerinin ardından ona bakıyordu.

Tam karşısında çok garip bir ağaç vardı. Boğaç şaşkınlıkla bir kaç adım atarak derenin hemen kenarında sanki büyümek istemiyormuş gibi diğerlerine göre kısa kalmış ağacın yanına yaklaştı. Ağacı diğerlerinden ayıran tek özelliği kısa olması değildi. Boğaç’ı ilk gördüğünde duraksatan şey garip dalları olmuştu.

“ Bu... “ diyebildi tuttuğu nefesi arasından “ nasıl bir şeytanlıktır? “

Boğaç şoke olmuş bir şekilde ağacın dallarına baktı. Evet yanlış görmüyordu. Ağacın her dalı sanki farklı bir ağaçtan koparılmış gibi gövdeye bağlanmıştı. Bir dalında söğüt ağacının bildik açık yeşil uzun yaprakları varken, bir dalında ise karaçamın bodur iğneleri duruyordu. Bir diğerinde kestane ağacının minik, kibar yaprakları sallanırken başka bir dalda ise elmalar ona göz kırpıyordu.

Konuşamıyordu. Şaşkınlık içinde ağaca bakmaya devam etti. Sanki pek çok ağaç bir araya gelmiş bir melez oluşturmuş gibiydi. Köyün yaşlısının sözleri aklına geldi. “ Sıradan bir ağaç değil, “ demişti Hikmet Ana. Gördüğünde anlayacağını söylemişti. Ama böyle çılgınca bir şey görmek aklının ucundan bile geçmemişti doğrusu.

Bir iki adım gerileyip ağaca şaşkınlık dolu bir hayranlıkla bakarken kadının ona söylediği şeyleri hatırlamaya çalıştı. Yaşlı kişinin bahsettiği bu ağaç olmalıydı.

Ne demişti kadın? Hatırlamak için bir gözlerini kapattı.

“ Aldım, verdim, ebegümeciye sattım. “ sözleri sadece mırıldanmıştı ama son kelime ağzından çıkar çıkmaz duyduğu bir bağırışla yerinden sıçradı.

“ AHA! “

Tiz ses kulaklarında çınlarken ne olduğunu anlamak için etrafına bakındı. Eşek gürültüden rahatsız olarak afiyetle midesine indirdiği otlardan başını kaldırıp öfkeyle kişnemiş, böyle deli bir sahip verdikleri için köy halkına lanet okumuştu.

Boğaç gördüğü şey karşısında neredeyse düşüp bayılacaktı. Bacakları kuvvetini yitirdi, korkuyla dizleri üstüne çöküp öylece kalakaldı. Karşısında rengarenk giysilere bürünmüş, ucu kıvrık sivri ayakkabıları, uçlarından çıngırakların sallandığı yamalı şapkası, kocaman burnu ve kısacık boyu ile bir cin duruyordu. Gözlerinin biri mavi diğeri yeşil renkte hınzırca parlıyordu. İri gözlerini ona dikmiş bakıyordu. Çenesindeki sivri sakalını keyifle sıvazlayıp minik elini ona doğru uzattı. “ İyi günler! “ dedi kulak tırmalayan tiz bir ses. “ Ben Ebegümeci. “

Boğaç o anda bayılıp yere kapaklandı.


* * *



“ Tamam, anlaşıldı bu adam uyanmayacak. “ dedi cin sıkılmış bir edayla. “ Bu kadar heyecanlanacak ne vardı bilmiyorum. Hem gizli çağrıyı biliyor, hem de beni görünce korkudan bayılıyor. “ ellerini beline koyup kendi kendine başını salladı. “ Bu insalar hiç değişmiyor. “

Cin, bir köşeye yuvarlanmış telli çalgısından bir ozan olduğundan şüphelendiği adamı iki kere ayıltmayı başarmış ama gözlerini açan adam birkaç santim önünde başında dikilmiş olan cini görünce yeniden bayılmıştı.

Ebegümeci hafifçe iç geçirdi. “ İyi ki savaşçı olmamış senin bu çıt kırıldım, “ dedi eşeğe.
Eşek tüm bu olan biteni umursamıyormuş gibi ona baktı.

“ Bir de sen denesen? “
Karnı doyan eşek sahibinin aceleci tavırlarını, eyere rağmen sırtına batan kemikli kıçını hatırlayarak bir an tereddüt etti.
“ Hadi ama o senin sahibin, “ dedi cin eşeği cesaretlendirircesine.

Eşek yenilgiyi kabul ederek baygın adamın yanına gitti. Adama arkasını dönüp uzun kuyruğuyla suratına bir tane geçirdi. Adam hala baygın yatıyor, öylece duruyordu. Bu iş eşeğin hoşuna gitmişti doğrusu. Sahibinin kıçına sopayla indirdiği darbeleri hatırlayarak daha sert vurmaya başladı. Kuyruğunu her sallayışında ozanın kafasına bir tane saplak indiriyor, ölü gibi yatan adamın kafası bir o yana bir bu yana oynuyordu. Tam sahibinin böğrüne sağlam bir çifte indirmek üzereydi ki, duyduğu mırıldanma üzerine durdu. Sahibi kendine geliyordu.

Boğaç yavaşça gözlerini açtı. Nedense başı ağrıyordu. Elini istemsizce kafasına görürüp hızla geri çekti. Dokunur dokunmaz ağrısı artmıştı. Ne olmuştu böyle?

Hemen önünde eşek durmuş sırıtan bir suratla ona bakıyordu. Onun arkasında da...

“ Yo! “ diye atıldı cin. “ Lütfen yine bayılma. “
“ Sen... “ diyebildi ozan hatırlamanın verdiği korku yerini giderek heyecana bırakırken.
“ Evet, ben! “ Cin kollarını mutlulukla iki yana açarak. “ Adımın Ebegümeci olduğunu söylemiş miydim? “
“ Nesin sen? “
“ Bunu daha kaç kere söylemeliyim? Ben cinim. Ahanda, “ yakınlardaki melez ağacı gösterek “ orada yaşıyorum. “

Cin bir anda gözden kaybolp tam Boğaç’ın önünde belirdi. “ Söyle bakalım, “ dedi parmağını adamın aldığı her nefesle inip çıkan göğsüne bastırarak “ Nasıl oluyor da gizli çağrıyı bilebiliyorsun? “
Farklı renkteki gözleri adamın önünde ışıl ışıl parlıyordu.

Boğaç boğazını temizledi. “ Ben, bana, bunu yani şey... Hikmet Ana söyledi. “
“ Hah! “ dedi cin tiz sesiyle. Başını salladı. Şapkasındaki çıngıraklarin sesi kulakları doldurdu. “ İşin içinde o yaramaz ufaklığın olduğunu tahmin etmeliydim. “
“ Ufaklık mı? Hikmet Ana, Kızsini köyünün yaşlı kişisi. “
“ Evet, elbette. “ dedi cin hızla. O kadar hızlı konuşmuştu ki Boğaç ufak yaratığın ne dediğini zorlukla anlamıştı. “ Siz insanlar yaşlanırsınız doğru ya. “

Ebegümeci bir anda gözden kaybolup Boğaç’ın tepesindeki ağacın dallarından birinde tekrar belirdi. “ Şimdi söyle ozan. Ne istersin? “ dedi bacaklarını sallayarak “ Ve ne verebilirsin? “

İstemek mi? Hikmet Ana’nın ona söylediklerini yeniden hatırladı. “ Dünyalar senin olabilir. “ demişti kadın ona. Belki de bu cin onun dileğini yerine getirebilirdi.

Ozanın kafasının karıştığını gören cin bıkkın bir sesle söylendi “ Ah şu insanlar... Keşke bu  kadar ahmak olmasaydınız. “
“ Hey! “ diye bağırdı aşağıdaki adama. “ Beni çağırdın. Seninle bir takas yapabiliriz. Ne istiyorsun söyle. “ Artık iyice sabırsızlanmaya başlamıştı. Belli ki adamın aklı geç işliyordu.

Boğaç yavaş yavaş olan biteni idrak etmeye başlıyordu. Demek ki bir dilek hakkı vardı. İçinde zorlukla zapt ettiği bir sevinç hissetti. Ne istediğini çok iyi biliyordu.

Kızsini köyünde birazcık da olsa hissettiği şeyi istiyordu. Yukarıda, ağacın dalına tünemiş olan cine bakıp kararlı bir sesle cevap verdi.

“ Ün. “ dedi Boğaç cine. “ Ün istiyorum. “
Cin yine bir anda önünde belirmişti. Gözlerini kısarak ona baktı. “ Ve karşılığında ne verebilirsin? “

Boğaç soru karşısında tökezledi. Belli ki bu karşılıksız bir alışveriş olmayacaktı.

“ Bilmiyorum. Sahip olduğum herşey ortada. “ dedi ellerini açarak.
“ Bak istersen eşeği verebilirim ya da çalgımı hatta yiyeceklerimi? “
Ebegümeci başını öyle bir hızla salladı ki şapkası neredeyse başından uçup düşecekti. “ Hayır istemem. “ Sonra hızla eşeğe dönüp ekledi. “ Lütfen alınma canım. “
Eşek cevap olarak uzun kirpiklerinin ardından onlara bakmakla yetindi.

“ Ebegümeci, “ dedi cinin ismini doğru söylemiş olmayı umut ederek. “ Bana ün ver. Karşılığında ne istersen alabilirsin. Sahip olduğum herşey bu. “
Cin hevesle atıldı. “ Ne istersem mi? “

Boğaç küçük yaratığın sesindeki garip tınıdan rahatsız olmuştu.
“ Evet. Ne istersen. “
Ebegümeci keyifle parmağını şıklattı.
“ Ve öyle olsun. “   

Sonra birden ortadan yok oldu.


* * *



Eşeğinin sırtında heyecan içinde girmişti Boğaç büyük kasabaya. Cin bir anda ortadan kaybolmuş onu ağacın karşısında öylece bırakıp gitmişti. Hiçbir şey anlamamıştı bu işten. Cin dileğini gerçekleştirdi mi yoksa onunla dalga mı geçti bilmiyordu. Ebegümeci’yi defalarca çağırmış ama bir daha ortaya çıkartamamıştı. Bütün bu olanların tek şahidi ise eşeğiydi.

Bir takas demişti Ebegümeci. İstediği üne karşılık cinin ne aldığını bir türlü anlamamıştı. Bütün ceplerine bakmış, heybelerini kontrol etmiş hiçbir eksik eşyaya rastlamamıştı. Görünüşte herşey yerli yerindeydi.

Belki de tüm bunlar aptalca bir şakaydı. Ama yine de gerçeği öğrenmeye kararlıydı. Yolunu bu topraklardaki en büyük kasabalardan birine çevirmişti. Dileğinin gerçekleşip gerçekleşmediğini öğrenmek için daha iyi bir yol gelmiyordu aklına.

Henüz kasabanın dışındaki tarlalara yeni adım atmıştı ki genç bir çiftçi koşarak yanına gelmiş önünde havalı bir selamla eğilmişti.

“ Hoşgeldiniz beyim. Ozan Boğaç’ı topraklarımızda görmek büyük şeref. Lütfen benim evimde ishirahat buyurun. Bir koşu kasabaya koşup gelişinizi haber vereyim. Sizin için hazırlık yapsınlar. “

Boğaç şaşkınlıktan ağzını bile açamamıştı. Bu adam, sıradan bir çiftçi onun adını bilmekle kalmamış bir de evine buyur etmişti.

Sonrasında olanlar ise Boğaç için hiç uyanmak istemediği bir rüya gibiydi. Resmi görünüşlü yaverlerin çektiği at arabası kapıya kadar gelip onu almış, kasaba valisiyle bizzat görüştürülmüş, ardından o civardaki en lüks otele yerleştirilmişti.

“ Birkaç gün içinde veliaht Kumru Han kasabamıza teşrif edecekler. Ulağın gönderdiği habere bakılacak olursa sizin billur sesinizi dinlemek için majesteleri yolunu değiştirmiş. Lütfen rahatınıza bakın beyim. Bir arzunuz olursa yavere seslenmeniz yeter, “ diyip arkasından kapıyı örterek, hala tüm bunların gerçek olamayacağını düşünen Boğaç’ı öylece bırakıp gitmişti.

Zaman çabucak geçmişti. Yeni hayatına alışmak kolay olmuştu. Nasıl olmasındı ki? Tek bir emriyle hizmetliler hazır nizam karşısına dikiliyor, vali ona kendi eşitiymiş gibi davranıyor, insanlar ona hayranlıkla bakıyor, ismi tüm ülkede biliniyor gibi görünüyordu. Bir ozan daha başka ne isteyebilirdi?

Sabah erkenden uyandı. Hayatı boyunca yataktan bu kadar istekle kalktığını hatırlamıyordu. Keyifle ıslık çalarak uşakların yatağının ucuna bıraktıkları suyla yüzünü yıkadı. Odanın bir köşesinde güzelce dürülmüş olarak bulduğu yeni giysilerini giydi. Bugün büyük gündü. Veliaht prensin karşısına çıkacak, şarkılar söyleyecek ve büyük ihtimalle altına boğulacaktı.

Uşakların getirdiği zengin kahvaltıyı yedikten sonra vali başını usulca kapıdan uzattı.

“ Hazırsanız çıkalım beyim. Kumru Han sizin methinizi çok duymuş. Sizi canlı olarak dinlemeyi dört gözle bekliyor. “

At arabasının kalın perdelerinin ardında bir soylu edasıyla valilik binasına gittiler. Muhafızlardan bir kısmı atları tutarken bir kısmı da kapıyı açıp merdiveni indirdi. Ozan rahat insin diye kollarıyla destek oldular.

Bir düzine muhafızla birlikte koca binanın kabul salonuna, Kumru Han’ın onu beklediği yere çıktılar. Boğaç elinde olmadan titrediğini hissetti. Her ne kadar tüm bu şaşaaya kısa sürede alıştıysa da karşısına çıkacağı kişi bir kraliyet mensubuydu.

Dev, oymalı kapılar yavaşça açıldı. Muhafızlar iki sıra halinde dizilerek geçmesi için kendisine yol açtı. Boğaç ağır adımlarla kabul salonuna girdi.

Burası küçük bir yer sayılırdı. Belli ki salon veliahtın ziyareti üzerine yeniden elden geçmişti. Yerler cilalanmış, duvarlar yeniden boyanmış, yüksek duvarlardaki dev pencerelerin kadife perdeleri yeni dikilmişti. Tam karşısındaki mütevazi koltukta ise prens olması gereken bir adam oturuyordu.

Gülmemek için dişlerini sıktı. Kumru Han hiç de beklediği gibi çıkmamıştı doğrusu.

Boğaç’ın şaşkın bakışları altında şişko prens önündeki pastayı bitirmiş, yüzündeki kremaları parmağıyla sıyırmaya başlamıştı. Koca göbeği yüzünden tepsiyi kucağına alamadığı için iki hizmetçi tepsiyi prensin önünde tutmakla görevliydi. Pastanın bitmesi üzerine salonda bir telaştır koptu. Hizmetliler salona girip çıkıyor, etrafta koşuşturuyordu.

Prens bir süre konuşmadan bekledi. Yüzündeki ifadeden zorlukla sabrettiği belli oluyordu. Belli ki hiddetlenmişti. Pastası bitmişti ve hala yerine yenisi gelmemişti.

Salonun kapısı hızla açıldı. Göğsü nişanlarla kaplı, üniformalar içinde, uzun bıyıklı, sert görünüşlü bir adam içeri girdi. Elinde üstü kapalı bir tabak tutuyordu. Hızlı adımlarla prensin önüne gelip hafifçe eğildikten sonra elinde tuttuğu tabağı bir garson edasıyla açtı.

Belli ki prens gelen yemekten memnun olmuştu. Takdirle başını salladı. “ İyi iş General. Çekilebilirsiniz. “
Gölgeler içinden iki hizmetli fırlayıp tabağı prensin önünde tutmak için atıldı. General tabağı görevlilere resmi bir edayla teslim edip bir kez daha selam verdikten sonra geri çekildi.

Bir başka görevli Kumru Han’a yaklaşıp yüzündeki kremaları ve yemek artıklarını silmeye başladı.
Prensin koca göbeği giydiği iyi kalite ipek ceketin altından fırlamıştı.

Bir süre salonda kimse konuşmadı. Tek duyulan prensin şapırtıları ve porselene değen çatalın sesiydi.       
Sonunda bir köşeden olan biteni izleyen general duruma el attı.
“ Efendim. Ünlü ozan Boğaç size şarkısını söylemek için hazır. “

Prens belli ki yemeğin lezzetinden oldukça memnundu. Keyfi yerine gelmiş gibiydi. Ağzı tepeleme dolu bir şekilde başını salladı. “ Soolee lıtfen, “  dedi. Yutmaya çalıştığı dev lokmadan söyledikleri zorlukla anlaşılmıştı. Konuşurken ağzından tabağa düşen kırıntıları bir daha yedi.
Şimdi herkes Boğaç’a bakıyor, ozanın şarkısını söylemesini bekliyordu. Prens bile daha iyi duyabilmek için ağzındaki lokmaları yavaşça çiğnemeye başlamıştı.

Ozan içinden Ebegümeci’ye tüm bu ün ve ihtişam için bir kez daha teşekkür ettikten sonra derin bir nefes alıp şarkısını söylemeye başladı.
Daha doğrusu öyle olacağını umuyordu ama şarkı diye ağzından çıkan tek ses bir sürü homurtu olmuştu.

Gergin bir şekilde boğazını temizleyip baştan aldı. Yine o kadife sesi bir anda yok olmuştu. Domuz gibi sesler çıkartıyor, söylemeye çalıştığı her kelimede ağzından tükürükler saçıyordu.

Yüreğine bir korku düştü. “ Ben üzgünüm. Biraz hastayım galiba. “ diyebildi. Konuşmuştu işte. Garip sesler çıkarmamıştı. Neden şarkı söylerken sesi birden gidiyordu?

Tekrar denedi. Ağzından şarkının sözleri yerine yine aynı iğrenç homurdanma çıktı. Şarkı söylemeye çalıştıkça çıkardığı sesler daha da kötüleşiyor, domuz homurtusu salonu inletiyordu.

“ Ne oluyor bana! “ dedi korkuyla. “ Sesime ne oldu? Neden şarkı söyleyemiyorum? “
Bir daha denedi.  Homurtudan başka ses çıkaramadı.

“ Hayır, bu sadece şarkı söylerken oluyor. “ dedi kendi kendine sakin olmaya çalışarak. Ama amansız bir paniğin tüm benliği yavaşça kapladığını hissebiliyordu. Konuşmasına konuşuyordu. O billur sesini kulaklarında duyabiliyordu ama ne zaman şarkı söylemek istese işte o zaman sesi bambaşka bir hal alıyordu.

Tekrar şarkı söylemeyi denedi. Kelimeler çatlayıp homurtuya dönüştü. Önündeki ahşap parke tükürük içinde kalmıştı.

Midesinde korkunun tanıdık dokunuşunu hissetti.

“ Ebegümeci! “ dedi gerçeği anlamanın verdiği şokta iki büklüm olarak. “ Ne istersen alabilirsin, “ demişti cine.
“ Ne isterse... “ diye tekrar etti. Kendi aptallığına lanet okuyordu.
“ Sesim! Küçük şeytan sesimi almış! “

Kumru Han dahil salondaki herkes karşılarındaki bu iğrenç gösteriyi çatık kaşlarla izlemişti.   

Prens yemek yemeyi kesmiş hiddetle ona bakıyordu. “ Bir sahtekar! “ dedi. “ Ünlü ozanın yerine geçmeye çalışan bir taklitçi! “
Salondaki herkes prensin buz gibi keşfi karşısında başlarını sallayıp kendi aralarında fısıldamaya başladı.

“ Sahtekar! “
“ Bu tam bir rezillik. “
“ Kraliyet mensubu birini küçük düşürmeye cüret etti. “
“ Pis dolandırıcı! “   

Boğaç salondaki konuşmalardan dehşete düşerek dizlerinin üstüne kapaklandı.
“ Hayır! Lütfen, ben gerçek Boğaç’ım. Bir ozanım! Cin beni kandırdı. Onun suçu! Oyuna getirdi. Lütfen! “ Ozanın gözlerinden yaşlar akıyor prense yalvarıyordu.

“ Lütfen efendimiz. Ben sahtekar değilim. “

Prens yağlı ağzıyla ozana baktı. Ağzındaki lokmasını yavaşça çiğniyor, ona tepeden bakıyordu. Yüzü merhametten yoksundu. Boğaç’ın kulaklarında defalarca yankılanan net bir sesle emir verdi.

“ Vurun kellesini! “

Boğaç oracıkta düşüp bayılıverdi.

Uzaklarda, gölgeler içinde durmuş olan biteni izleyen Ebegümeci sivri sakalını sıvazladı.
“ Eh, en azından uykusunda ölecek. “

Salondaki herkesi yerinden sıçratan bir kahkaha attıktan sonra insanlar sesin nereden geldiği anlamadan ortadan kayboldu. Ağacına, evine doğru yürürken keyifle bir şarkı mırıldanıyordu. Yeni sesi çok güzeldi doğrusu.
     
Tüm bu olanların tek şahidi olan eşek ise uzun bir ömür sürdü. Kimse gerçeği kendisine sormadığı için o da konuşma gereği duymadı. Otu bol, eyeri rahattı. Kendisine bulduğu yeni sahibiyle sonsuza dek mutlu yaşadı.




SON

Çevrimdışı Madam Vio

  • **
  • 377
  • Rom: 16
  • "Each thing I show you is a piece of my death."
    • Profili Görüntüle
Ynt: Aldım, Verdim
« Yanıtla #1 : 25 Şubat 2011, 19:34:43 »
Alıntı
Çörek, peynir, tereyağı ve tütsülenmiş etten oluşan erzak keseleri eşeğe büyük gelen eyerin iki yanından sallanıyor, sırtında çalgısı, dilinde tatlı bir yolculuk ezgisi, bir yandan elinde küçük sopası ile arada bir eşeğin kıçına vururken, bir yandan da yemyeşil manzaranın keyfini çıkarıyordu.

...

Boğaç şoke olmuş bir şekilde ağacın dallarına baktı. Evet yanlış görmüyordu. Ağacın her dalı sanki farklı bir ağaçtan koparılmış gibi gövdeye bağlanmıştı. Bir dalında söğüt ağacının bildik açık yeşil uzun yaprakları varken, bir dalında ise karaçamın bodur iğneleri duruyordu. Bir diğerinde kestane ağacının minik, kibar yaprakları sallanırken başka bir dalda ise elmalar ona göz kırpıyordu.

Seçtiğin kelimelerle ahenk kazanan destansı anlatımın sayesinde -yukarıda alıntısını yaptıklarım gibi- bütün o renkli sahneler gözümde mistik bir şekilde canlanıverdi. Giriş ve devamı oldukça güzeldi, ancak hikayenin gelişme -özellikle de cin ile konuşmaların geçtiği- bölümlere doğru konuşma dilinin hikayenin bütününe göre biraz daha rahat, daha güncel bir hal almış olduğunu farkettim. Yalnızca birkaç imla/klavye hatasını düzeltmek için bir kez daha yazıyı baştan okumanda yarar olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca, bir ara 'prens' yerine 'padişah'ı kullanmış olsaydın hikaye için daha bir oturaklı olmaz mıydı diye düşünmekten kendimi alamadım... Ama sonu öyle güzel bir manevrayla geldi ki, ozana acımak yerine kendimi gülümsemekten alıkoyamadım. Gerçekten amatör yazılardan sıyrılıp ön plana çıkacak nitelikte bir hikaye.

Ellerine sağlık, tebrik ediyorum.

Çevrimdışı Mu

  • *
  • 26
  • Rom: 4
    • Profili Görüntüle
Ynt: Aldım, Verdim
« Yanıtla #2 : 25 Şubat 2011, 21:39:22 »
Zamanın ve yorumun için çok teşekkürler ederim. Beğenmene çok sevindim. Yorumunu okumak yorucu bir işten sonra içilen soğuk su gibi geldi.

Prens kelimesinin çirkinliğe katılıyorum. Özellikle de veliahtın adını Kumru Han koyduktan sonra prens kelimesi hepten parlamış. Onun yerine Sultanzade gibi bir terim kullanabilirmişim.
Tekrar teşekkürler. 

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Aldım, Verdim
« Yanıtla #2 : 25 Şubat 2011, 21:39:22 »