Kayıt Ol

Ay Kadın'ın Öyküsü

Çevrimdışı Buzmavisi

  • **
  • 137
  • Rom: 2
    • Profili Görüntüle
Ay Kadın'ın Öyküsü
« : 24 Eylül 2012, 21:18:22 »
Öyküdeki bazı yabancı terimleri açıklayayım dedim.

Latenahi: Ölümsüzlerin diyarıdır. Ulu dünyadan tamamen ayrı bir dünyadır. Layet adı verilen ölümsüzlerin topraklarıdır. (Latenahi kelime anlamı: Nihayetsiz. Sonsuz. Bitip tükenmeyen.)
Ulular: Ulu Dünya'da insanı yarattığına inanılan ölü tanrılar.


Ay Kadın

Yorgun argın işten çıkmış soluğu en yakındaki handa almıştı. Tarçın, kök birası ve kızartma kokan mekân her zaman ki uğrak yeriydi. Karısının henüz yemeği hazır etmediğini biliyordu, bu sebeple acelesi yoktu. Kum rengi kısa ve dağınık saçları olan genç adam, çam yeşili gözleriyle hanın yuvarlak masalarını inceledi. Hiçbiri cilalanmamıştı. Ozan’a göre cilalanmamış ahşap, hiç el değmemiş ıssız bir orman, ıraklarda saklanmış duru bir göl gibiydi, gerçekten dinlediğinde insana nice hikâyeler anlatırdı.

Kış güneşi henüz akşam karanlığına yenilmemişçesine açılan han kapısıyla içeriye süzüldü ancak salonun içindeki seyahati kapının tekrar kapanmasıyla çabucak son buldu. Kahverengi pelerinli bir gezgindi eşikte duran, iri bir hayvanın kestane rengi kürkünü boğazına sarmıştı. Kısa sakalı taranmamış, saçları ise hafif hırpaniydi. Yüzünde eski yaraların izleri olan ufak çukurlar vardı. Bal rengi koyu gözleriyle duvarlara ve kirişlere asılı yağlı cam lambalarıyla aydınlatılmış, alçak tavanlı büyük salona bakındı. Ahşap zemin yer yer ince halılarla kapatılmıştı. Aradığını bulduğunda ifadesi meraktan şetarete dönüştü. Bu öylesine bir gülümseme değildi, dudaklarını birbirine bastırıp hiç diş göstermeden, insanın değerli bir dostuna verebileceği gizli saklı bir tebessümdü. Ozan onun bakışını takip ettiğinde yalnızca önü boş, büyük şömineyi gördü.

Yaklaşık yarım saat sonra yaşı tahmin edilemeyen yabancı, korları yeni tazelenmiş olan şöminenin başındaki bir koltuğa oturmuştu. Çevresinde toplanan insanlar ona hevesle bakıyordu. Bir öykünün daha sonuna gelmişti.

Kalabalığın arasında dostları marangoz ustası Selikas’ı ve demirci çırağı Uzez’i görünce Ozan da henüz yarılanmamış şarap kadehini alıp onların yanına vardı.
 
“Ebedi karanlık bu gamlı günümde,
Nankör bu toprak durmaz sözünde.
Gökten gelir bu kin gözlerime,
Yansın bu şehir kül olsun önümde.


Meleskis o toprakların kralıyken ailesi hunharca katledilmişti. Bunu yapan iblislerin karanlık kentini nâra vermeden önce bu ağıtı yakmıştı.”

“Sen o gezginsin değil mi?” diye sordu çırak sonunda dayanamayıp. “Hani şu kitaplara konu olan.” Elleri bütün gün fırında çekiç vurmaktan pas ve is tutmuştu. Henüz on sekizinde olmasına karşın, on yaşından beri demircinin yanında çalıştığından ötürü genç hatlarında mesleğin getirdiği ağırlık vardı. Geniş omuzları eğik ve kolları kaslıydı, kalın bıyığı henüz yüzüne yaraşmıyordu.

Handaki hizmetli kızlardan birisi Ozan’ın, kalçalarına baktığını gördüğünde yumruğunu ağzına bastırarak kıkırdadı, genç adam utanıp dikkatini gezgine verdi. “Evet, ben o gezginim,” dedi yabancı, şarkı söylercesine. “Kazalmar Orman’ından dolunayda çırılçıplak geçtim, yanımda yalnızca zekâm ve bir tutam tütünüm vardı. Lanetli Mesirli’de Gece ve Gündüz’ü kandırıp yatağıma aldım. Latenahi’nin en diplerine dalıp Yuhut ağacının altında uyudum.”

“Bize bir hikâye daha anlatacak mısın Gezgin?” diye sordu demirci bir umutla.

“Ben nereye gidersem gideyim, yanımda muhakkak birkaç öykü taşırım, Latenahi’ye bile. Size oradan aklıma gelen bir hikâyeyi anlatmak istiyorum.”

Adamın bir layet gibi renk değiştiren gözlerinde Ozan’ın bir türlü çözemediği bir tatlılık, bir afyon, bir leylak rengi vardı. Bu o gezgindi, öykülerde, şarkılarda anlatılan, Ölümsüz Diyar’da dolaşan...

“Kadimler’den çok uzun zaman evvel Ulular Varoluş Savaşı’nı kazanıp üç dünyaya refah getirdiğinde Latenahi’de yani Buğulu Diyar’da kaybolan bir faninin öyküsü bu.

Ölümlü adam oraya nasıl geldiğini bilmiyordu, gökyüzüne baktığında yıldızlardan mahrum kalmış, menekşeler gibi boyanmış karanlık semayı gördü. Toprak ise yine aynı renk çimler, mantarlarla doluydu. Önündeki uzun patikayı nereye varacağını bilmeden takip ediyordu.

Rüzgâr ona adlarını dahi dillendiremediği rayihaları taşıdığı sırada o güne değin duyduğu en tatlı nağmeleri şakıyan lay kuşları ağaçlara tünemiş, yeni gelen faniyi izliyorlardı.

Genç adam uzun yolun sonundaki dev ağaca doğru yürürken küçük bir gölün kenarındaki kayaya oturmuş çırılçıplak bir kadınla karşılaştı. Bitkin sema yıldızsız olsa da menekşe rengi ışıkları gölün ıssız yüzeyinden yansıdı. Kadının ay gibi parlak teninde de dans ediyordu. Etrafında dolanıp uçuşan lay kuşlarının güvercin büyüklüğündeki hayaletimsi vücutları onun aydınlığıyla yeniden görünür olmuştu.

Ölümlü, bu yaratılış şaheseri olan kadının beline kadar uzanan ak saçlarına, ışıldayan pürüzsüz çıplak tenine, kalçalarının kıvrımına, bir kelebeğin kanat çırpması gibi açılıp kapanan kirpiklerine ve destanlar yazdıran yüzüne ilk görüşte âşık olmuştu.

Onun yanına gitmek istediğinde o buz rengi gözlerinin güzelliği karşısında dizlerinin tutmayacağını biliyordu. Ölümlü kendisini bir hiç hissetti, karşısındaki tapılacak bir tanrıçaydı. Kendisi ise kayıp, küçük, önemsiz bir ruhtu.

Esintilerin ezgileri ona bu hüsnün kim olduğunu dillendirdi.

Yürüdüğünün farkına bile varmaksızın kendisini gölün iki adım ötesinde buldu. Ay Kadın’ın buz gözlerinden dökülen yaşlar taş parçaları gibi etrafa saçılıyordu.

Ölümlünün kederi inanılmazdı, o da onunla birlikte ağlamaya başladı. Kendisinin bir şarkı söylediğini duyuyordu ama notalar onun ağzından dökülmüyordu sanki.

 
‘Ey latif Ay Kadın!
Niye yeis içindesin?
Hayatım, ekşim, tuzum, tadım
Derdin nedir söyleyesin.’

Onu suskunca dinleyen Ay Kadın ise kendi ağıtıyla ölümlünün hayatını neredeyse köreltmişti. Tek kelime bile etmediği halde ölümlü onun şarkısından neden yas tuttuğunu hemen anlamıştı. Ay Kadın’ı biricik aşkı olan gökyüzünden ayırmışlardı. Yolculara artık ışık veremiyordu. Ay Kadın her gece, her gündüz ağlamıştı. Onlardan da yardım istemişti fakat Gece ve Gündüz onu duymamışlardı.

Ulular’dan da medet umamazdı. Ay Kadın tanrıların dilediği gibi gökyüzünde bir uçtan diğerine gezmemişti çünkü semada olduğu yerde mutluydu. Ulular ise buna öfkelenmişler ve onu lanetleyerek Latenahi’ye indirmişlerdi.

Sonsuz Diyar’da kaybolmadan evvel kudretli bir hükümdar olan genç adam kibrine yenilip hemen ona yardım edeceğine dair büyük sözler verdi lakin Ay Kadın daha çok ağladı. Yine sözsüz bir şarkıyla derdini izah etmeye çabaladı.

Ölümlü onu tekrar anladı. Ay Kadın hiçbir şeyin Ulular’a karşı gelemeyeceğini, zaten genç adamı asla tehlikeye atmak istemediğini söylemişti zira daha önce hiçbir ölümlüyü yakından görmemiş olan Ay Kadın da genç adama âşık olmuştu.

Bunu duyunca nefesi kesilen ölümlü kendisini hemen Ay Kadın’ın yamacında buldu. On gün, on gece boyunca hiç durmaksızın seviştiler.

Ay Kadın tekrar mutluluğa kavuştuğunu anlamıştı. Ölümlü onun ipek gibi saçlarını okşarken, göğsüne yaslanmış sımsıcak, bal, limon ve nane kokan soluğunu ciğerlerine çekerken, ‘Eğer Ulular’ın gücünü yenebileceğimi bilseydim, sana olan aşkımı feda ederdim,’ diye fısıldadı. Ölümsüz Diyar’da kan ve aşk adına edilen sözler asla yabana atılmamalıydı, ölümlü bunu bilmiyordu. Zaten sırf bu sebepten Ay Kadın sözsüz şarkı söylüyordu çünkü diyarın kerameti sözleri, kelimeleri kapana kıstırırdı ve sadece gerçek aşk, tanrıları yenebilecek kudrete sahipti.

Böylece Ay Kadın’ın üzerindeki Ulular’ın laneti kalkmış, kadın bembeyaz bir nurla semaya taşınmıştı. Ölümlü, sözüyle aşkını feda ettiğinden ötürü artık onu sevmiyordu. Daha önce gökten düşürüldüğüne üzülen Ay Kadın şimdi de aşkından ayrılmıştı ve böylece her gece gökyüzünde bir uçtan diğerine sevdiğini aramak için gezmeye başladı.”

SON...
Yepyeni bir fantastik serüvene hazır mısınız?
Anatolya Efsaneleri İlk iki bölüm pdf:http://www.mediafire.com/?uadhvz1vcgmqkct

Yeni Töre'nin ikinci yasası:
Umutlar, inançlar ve dilekler içlerinde bir parça mantık barındırmıyorlarsa hayatları kolayca mahveden boş yalanlara dönüşürler.

Çevrimdışı burak

  • *
  • 11
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Ay Kadın'ın Öyküsü
« Yanıtla #1 : 10 Ekim 2012, 07:55:15 »
Çok harika bir öykü. Öyle güzel yazılmış ki kendimi o tuhaf dünyada gerçekten hissettim. Nereden aklınıza geliyor bunlar? Ufacık öyküde bu kadar güzel ayrıntılar detaylar inanılmaz ya. ebedi havası basit bir fantastik öyküde olabileceğinden çok daha iyi. Tebrikler tekrar. Böyle bir hikayeye nasıl devam edersiniz bilmiyorum ama keşke devamı olsa. Tadı damağımda kaldı.

Çevrimdışı Galaxie

  • **
  • 375
  • Rom: 17
    • Profili Görüntüle
Ynt: Ay Kadın'ın Öyküsü
« Yanıtla #2 : 11 Ekim 2012, 21:08:39 »
Ellerinize sağlık Serhan Bey, yine çok beğendim. Diliniz, betimlemeleriniz her zamanki gibi çok güzel. Yalnız üstte iki kelimenin anlamını vermiş olsanız bile kurgunun içinde geçtiği evrene yabancı biri için öykü biraz havada kalabilir gibi geldi. Bilmiyorum, benim fikrim bu en azından.

Bir de betimlemeleriniz çok güzel ama zorlayan cümleler var sanki. Bunlara uzun demek istiyorum ama bakıyorum uzun da değiller ama sanki çok uzun cümlelermiş gibi zorluyorlar. Bilmiyorum anlatabildim mi? Mesela:

Alıntı
Rüzgâr ona adlarını dahi dillendiremediği rayihaları taşırken ağaçlardaki o güne değin duyduğu en tatlı nağmeleri şakıyan lay kuşları yeni gelen yabancıyı izliyordu.

Belki bundan uzun cümleler de vardır hiç rahatsız etmeyen, ama eksik olan (ya da fazla olan) bir şey var bu cümlede tanımlayamadığım. "Ağaçlardaki" sözcüğünden kaynaklanıyor olabilir bu problem ama onu kaldırıp yerine ne koyulabilir onu da bilmiyorum. Belki "Rüzgâr ona adlarını dahi dillendiremediği rayihaları taşırken ağaçlarda o güne değin duyduğu en tatlı nağmeleri şakıyan lay kuşları izliyordu yeni gelen yabancıyı." olsa, hem o "-ki"nin yarattığı zorluk ortadan kalkabilir hem de fiil cümlenin başını unutacağımız kadar sonda kalmamış olur. Sizin takdiriniz tabii.

Son olarak da:

Alıntı
Kalabalığın arasında dostları marangoz ustası Selikas'ı ve demirci çırağı Uzez'i de görünce Ozan da henüz yarılanmamış kadehini alıp onların yanına vardı.

"Ozan da" derken ondan önce başka kim onların yanına varmıştı? Ben mi yanlış yorumluyorum acaba? Cümle de iki bağlaç -de olduğundan rahatsız edici gelmiş olabilir.

Belki de yalnızca bana rahatsız edici gelen bu ufak iki detay olsa da çok çok güzel bir öyküydü, aynısını bir an önce kitapta da okumayı umuyorum, kaleminize sağlık.

Çevrimdışı Buzmavisi

  • **
  • 137
  • Rom: 2
    • Profili Görüntüle
Ynt: Ay Kadın'ın Öyküsü
« Yanıtla #3 : 11 Ekim 2012, 21:38:38 »
to burak: Teşekkür ederim yorumlarınız için. Bu öyküyü zaten Nemrut'un Kılıcı adlı kitaptan bir alıntı olarak yayınladım. Yani bu değişik dünyanın devamıyla zaten karşılaşacaksınız.

to galaxie: Yapıcı eleştirileriniz için çok teşekkürler. Söylediğiniz yerlere bir daha baktım, gerekli düzeltmeleri yaptım. Bu arada kavramlar yabancı tabii ama öykü oldukça kısa ve özünde de oldukça basit bence :) Zaten ilk kitabı okuyan birisi de burada sözü geçen dünyaya yabancı olacak ama kitapta bu dünyayla ilgili bir devam geleceği için sıkıntı olmaz gibi geliyor :)
Yepyeni bir fantastik serüvene hazır mısınız?
Anatolya Efsaneleri İlk iki bölüm pdf:http://www.mediafire.com/?uadhvz1vcgmqkct

Yeni Töre'nin ikinci yasası:
Umutlar, inançlar ve dilekler içlerinde bir parça mantık barındırmıyorlarsa hayatları kolayca mahveden boş yalanlara dönüşürler.

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Ay Kadın'ın Öyküsü
« Yanıtla #3 : 11 Ekim 2012, 21:38:38 »