Kayıt Ol

Azradn

Çevrimdışı ArHa

  • *
  • 6
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Azradn
« : 27 Aralık 2010, 21:40:51 »
Azradn

Bütün diller sözlerle, gizemler bilimlerle, uygarlıklar kültürle yüceltilir. Bunları da insan yapar. Şehirler kurup, ilaçlar bulup, dünyalar yaratır. İnsandır tüm yaptıklarını tek tek yıkan, birbirinin dünyasını birbirine dar eden. Ama tüm bu yok oluş ve yeniden yaratışın kaosunda; en karmaşığından, en içten, gözle görülecek kadar açık, yakın ve basit olanına kadar bir tek sevgiyi bile bilemez insan. Onu paylaşmak isterken parçalar, ya kendine saklar ya kendini bile mahrum bırakır ondan. Sınıflandırır, isimlendirir, hatta kategorilere ayırır kafasında. Nedendir bilinmez yıllardır mutluluğu arar durur ama cevabının sevgi olduğunu bilmez. Her yerde sevgiyi arar, belki anlamaya, hissetmeye çalışır ama onun karmaşık değil aksine çok basit bir dil olduğunu anlayamaz. Çünkü insana göre her önemli, her yüce şey karmaşık ve ulaşılmaz olmalıdır. Hâlbuki sevgi sadece sevmektir. Bu kadar da basittir.
“Şu yetişkinler gerçekten de çok olağanüstü yaratıklar!”
Saint-Exupery, Küçük Prens

                                                                              2. Hasat yılı, 28. Atra günü, 3026
Bu – en azından verdiği mesaj açısından- gerçek bir öyküydü ve ben onu yazıyordum. İçimde benden başka kimsenin onu okumayacak oluşunun rahatlığı vardı. Neyi nasıl anlatsam diye düşünürken en düz yoldan anlatmak en iyisi dedim içimden.
Tüm öykü bir kız ve tüm Dünyaya anlatmak istediği derdi hakkında. Belki sadece onu derdi değildir. O ayrı.
   Çok kumlu bir Arap köyünde yaşayan bu kız gecetüten kokularının büyülediği o mistik Arabistan gecelerinden birinde telaşlı bir şekilde toplanmaktadır…
   Şimdi bana ne gerek önce bunu düşünmeliyim. Diye geçirdi aklından. Yere bir çarşaf serdi ve bir – iki parça kıyafetini ortasına koydu. Yatağın altından bir beze sarılı ekmek ve kurutulmuş et çıkardı. Bu minik bezden paketi de çarşafın ortasına attı. Odanın kuytu bir köşesinde sakladığı altın dolu bir keseyi ise koynundan içeri attı. Sessizce çarşafı uçlarından çapraz birleştirip bağlayarak topak, beyaz bir bohça yaptı. Pencereden dışarı uzanarak hemen duvarın yanındaki sarı yaseminin dalından bir parça kopardı. Odasının toprak zeminine bir şeyler çizdi ve bohçasını da alarak pencereden dışarı sessizce atladı.
    Ahırda beyaz atı Yasmin onu bekliyordu. İkisi de bir anlığına gökyüzüne baktılar. Ayın ışığını biri açık bırakmıştı. Evren biraz yardım etmekte bir sakınca görmemişti anlaşılan. ‘Kader’ diye düşündü kız. Dörtnala kum tepelerinin ardında gözden kayboldular.
   ‘Sevgili anne ve baba. Kaybettiğim birini ve sadece ondan bulduğum bir şeyi aramak üzere gidiyorum. Benim için üzülmeyin.’ Dar-azra lia.

     ***

Erkek olmak bir kızın gözünden nasıl tarif edilir? Bu herhalde tek bir külaha hangi dondurmayı koyacağımızı seçmeye benzer. Sıradan bir kız bir erkeği tanımlamaya çalışırken kavram kargaşasına düşebilir. Özgür olmak mı, akılsız olmak mı? Boş gelmek mi, boş kalmak mı? Aslında basitler mi yoksa karmaşık mı? Bunlardan hangisi? Hangisinin ne kadarı? Erkek olmak temelde kız olmakla aynı gibi. Sonuçta önemli olan külah olabilmek.
‘Nereye gidiyorsun?’
‘Nereye gittiğimi biliyorsun. Bana sormadın, ama biliyorsun.’
‘Evet biliyorum.’
‘Şu anda birbirimize veda ettiğimizi bildiğin gibi.’
Paulo Coelho, Zahir


                                                                               2. Hasat yılı, 2. Atra günü, 3026
- Sana bir deniz yıldızı veremem ama bunu verebilirim. Azra kendine uzatılan kağıda baktı. Demek deniz yıldızı böyle bir şeydi.
- Belki bir gün geri geldiğinde yanında gerçek bir deniz yıldızı olur. Dedi kız. Karşısında duran iri yapılı, esmer, kumral saçlı genç cocuk geçerken Azra ve ailesini ziyaret etmek için bir – iki haftalığına mola veren Radn oz’du. Azra’nın babasının açıkladığı üzere Radn; Azra’nın babası Derna oz’un kuzeni Penk-le oz’un küçük oğluydu ve ileticilik işiyle meşguldü. İletilmesi gereken özel ve değerli eşyaları ve mesajları bir noktadan diğerine iletmek onun göreviydi.
    Ne yazık ki evi Kuraklar Ülkesinde değildi ve Susuz yılı gelmeden evine varabilmek için yaklaşık 25 günü vardı. Radn ve ailesi Çalılı Dağ’ın ardındaki Üçgölyediada topraklarının Adaaltı ülkesinde yaşıyordu. Yani evine varması için aşması gereken bir çöl, bir dağ, üç göl ve beş ada vardı! İşi erken bittiği için Yazna ayının son on gününü bu uzak akrabalarını görerek değerlendirmek istemişti.
    Radn seyahat ederken binek hayvanı olarak siyah renkli, mavi gözlü bir ‘gece’ sürmekteydi. Geceler çok narin hayvanlardı. Uçamayan kısa kanatları ve güçlü arka bacaklarını kullanarak ilerleyen ince yüzlü hayvanlardı. Ön ayakları ise daha kısa olduğu için yemek yerken kullanırlardı. Azra ilk kez bir geceyi bu kadar yakından görmüştü.
- Hadi bana nasıl süreceğimi göster dedi Radn’a.
- Ya, tabi. Zaten gecem de sana bayıldı. Ne zaman sırtına bineceksin diye bekliyor.
Azra yüzünü buruşturdu.
- Öff!
Radn ilk geldikleri gün, gecesini pek bir sahiplenmiş, Azra’nın canını sıkmıştı. Ne çabuk geçmişti zaman ki şimdi o gece Radn’ı uzaklara götürmek için hazır bekliyordu.
    Kâğıda bir kere daha bakıp gülümsedi kız. Sessizce ağlamak için başını oğlanın göğsüne dayadı.
- En azından gece beni özleyecek, bundan eminim! Dedi çocuksu bir sesle. Radn gülümsedi. Kollarını avutur bir şekilde kıza doladı.
- Bence iki günde unutur.             

      ***

Görkemli uygarlıklar zamanla gelişir ve tarihin akışına yüzyıllar boyunca yön verirler. Kralları adlarını tarih kitaplarına, altın heykellerin üzerine, efsanelerin başrollerine yazdırır. Tüm kahramanları kahraman yapan şey gösterdikleri cesarete karşı aldıkları sevgidir. Peki, yıllar sonra tüm bu ünlü kralları, kahramanları, altın şehirleri unutulmaktan kurtaramayan nedir? Artık yaptıkları iş yeterince cesur görünmüyor mudur insanların gözüne? Altın artık eskisi kadar parlak değil midir yoksa? Zamana direnemeyen bir unutuşla birlikte gösterilen sevginin de unutulmasından başka bir şey değildir. Dünyaya gelip daha sonra gitmek, önce doğmak ve sonra ölmek kadar sıradan ve kırılmaz bir döngüdür, sevilmek ve ardından unutulmak döngüsü…
“Bütün günler ölüme gider, son gün varır.”
Montaigne, Denemeler.

Bundan yaklaşık bin yıl önce insanlığın parlak günleri son buldu. Her var olan şey gibi bu parlak uygarlık da kendi kendini savaşlar, kıtlık, kuraklık, hastalık gibi bilindik, sıradan, kaçınılmaz sebeplerle yok etti. Doğanın tekrar dengesini bulması yüzlerce yıl sürdü. Bu yüzyıllar boyunca insanlık değişik kıtalardaki küçük, ilkel gruplar olmaktan öteye gidemedi. Fakat dünya kendine geldikçe medeniyet yeniden uyanmayı bekleyen bir canavar gibi içten içe filizlendi. Yeni ülkeler, yeni isimler, yeni hayatlar ve geçmişin izlerini çoktan yitirmiş, maziyi çoktan unutmuş aynı insanlar…
    Artık geçmişe kıyasla emekleme döneminde olsa da yeni uygar bebeğin bir adı vardı. Erde. Tarihin tekrardan ibaret olmasının bir kanıtı gibi eskiden uygarlığın ilk filizlendiği kıtada yeniden doğdu bu bebek. Eskiden en büyük çölleri, en uzun gölleri, en balta girmemiş ormanları ve en ilkel insanları kendinde birleştiren bu kıta artık neredeyse tamamen çöldü. Buna rağmen hayat bir yolunu bularak burada kendine bir patika açmıştı. Erde artık sadece bir kıta değil tüm Dünya’nın üzerindeki tüm küçük kabilelerin ve köylerin kabullendiği şekilde bir başkıtaydı. Dünya’nın ana toprak parçası, yeni medeniyetin eski beşiğiydi. Dünya belki daha ilkel ama geçmişindeki küresel politikaların lanetinden arınamamış bir şekilde daha küçüktü. Deniz üzerinde giden her tuhaf alet ve karada sıklıkla kullanılan binek hayvanları bu dünyanın hızlı bir şekilde yeniden keşfedilmesini ve kaynaşmasını sağladı. Ama evren bu kez işini garantiye alarak keşfin zamanını insanların buldukları her toprağı işgal edemeyecek, her topluluğa medeniyet götüremeyecek kadar ilkel olduğu bir döneme ayarladı. Sakat dünyanın da tek umudu zaten buydu. Yoksa insanlık illetinden bu illete bulaşan hiçbir dünya zaten kurtulamazdı. Her yok oluşta ise insanlığa daha doğru bir başlangıç için yeni bir şans ve biraz daha hasta bir dünya verdi evren.
    Bu verilen yeni Dünya’da Erde’den ayrı daha küçük toprak parçaları vardı. Fakat küçüklükleri boylarına göre değil, üzerinde yaşayan insanların ulaştığı uygarlık seviyesine göre bir hiyerarşik düzen içindeydi. Bu hiyerarşik düzende en tepede Erde vardı. Erde yedi adanın ilkiydi. Bir diğer adı da Adabir’di. Geri kalan yerler az – çok aynı sıradaydılar. Yalnızca sonuncu ada, Adayedi en kötü durumda olan toprak parçasıydı. Buradaki kabileler daha ilkel fakat saldırganlıktan çok çaresizlik içindeydiler. Kuzeybatı toprağı olan Adayedi, üzerinde yaşayan halkının bilmediği sebeplerden önceki varoluşunun bedelini ödemekteydi. Yine de Dünya iyileştikçe o da daha iyiye gidecekti. Nasıl olsa yeniden doğmak yok olmanın ardından gelen doğal sonuçtu. Doğanın önüne geçilemezdi.



İlk üç bölümün sonu...
"Hayatımın neşesi, hür ol..."

Çevrimdışı Jean Valjean

  • **
  • 282
  • Rom: 17
    • Profili Görüntüle
Ynt: Azradn
« Yanıtla #1 : 27 Aralık 2010, 22:05:17 »
Güzel bir başlangıç ve adeta manzum bir öykü. Sağlam temeller üzerine oturtursanız etkileyici bir hikaye olacağa benziyor. Eğer gelecek bölümlerde geçmişi de aralara serpiştirirseniz tadından yenmez bana kalırsa.

Ayrıca özgün isimler ve alıntılar yemeğin baharatı gibi olmuş.

Son olarak da umarım alegoriye fazla kaçmazsınız.

He Who Dwells Beneath The Waves

Çevrimdışı ArHa

  • *
  • 6
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Azradn
« Yanıtla #2 : 27 Aralık 2010, 22:21:47 »
yorumunuz için teşekkürler. Aylar önce yazdığım ve anlatmak istediğim kavram yığınına bir giriş niteliğinde aslında bu öykü. Benim için de bir başlangıç noktası oluşturmakta. Yine de tam olarak temel denemez. Genel olarak dünyanın tasvirini ve başına gelenleri 3. bölümde anlattım ama tabi ki geçmişle olan bağlara sürekli değinilecek.
"Hayatımın neşesi, hür ol..."

Çevrimdışı Malkavian

  • *****
  • 2152
  • Rom: 57
  • I was lost in the pages of a book full of death..
    • Profili Görüntüle
Ynt: Azradn
« Yanıtla #3 : 28 Aralık 2010, 10:03:18 »
Önce kendimce gördüğüm eksiklikleri söyleyim izin verirseniz. Hikayeniz çok kısa aralıklarla çok fazla tekil kişi değiştiriyor. Sanırım bu hikayeyi farklı zaman aralıklarında yazdınız çünkü ilk bölümlerde noktalamada virgüllerin eksikliğini çölde su arayan birisi gibi hissederken, son bölümde bu durum neredeyse hiç başıma gelmedi.

Artıları; betimlemelerin iyi, cümle yapılarının sağlam, alıntıların yerinde ve iyi oluşu (Montaigne-Denemeler hayatımın kitabıdır. Her ne kadar bu paragrafı anımsayamasam da... Sanırım özlü sözlere odaklanmıştım okurken.)

İkinci bir artı da tam olay koptu gidiyor derken bir anda Montaigne ile başlayıp devamında  eksiksiz bir hikaye başı ile karşılaşmak oldu.

Çevrimdışı ArHa

  • *
  • 6
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Azradn
« Yanıtla #4 : 28 Aralık 2010, 21:13:38 »
Yapıcı eleştiriler için çok teşekkürler. Noktalama konusunda hassas bir insanımdır ama bundan sonraki bölümlerde bu eleştiri dikkate alınacaktır. Bu üç bölümün üçü de ard arda yazılmadı, doğru tespit. Esasen ilk bölüm bir taslak anlamında başlamıştı ama zatım hiçbir şeyi taslak olarak kalabilecek bir aşamada bırakmayı sevmediği için öyküden bir parça haline getirdi. Öyküyü başlatan olay olması açısından ilk bölümde verilmesinde bir mahzur da görmedim. Zaten ikinci bölümde bir aylık bir geriye dönüş yaparak ilk bölümün nedenini de verdim ve öyküye devam etmek için gerekli olan tek şey de sanırım üçüncü bölümdü. Aksi halde zaman ve mekan havada asılı kalırdı. Yine de bu üç bölümü halen taslak olarak kabul etmekte fayda var. Böylece, bu şekilde üzerinde konuşup tartışarak daha da iyi biçimlendirilebilir. Kafamdaki öykü bir yol öyküsü ama sadece buna odaklanmayıp, distopik, fantastik tür özellikleri, politik, tarihsel, çevreci..vs altmetinleri ve edebi göndermeleri tümüyle bu yolda buluşturmak lazım. Bu da daha çok uzun zaman ve çok fazla iş demek. =)
"Hayatımın neşesi, hür ol..."

Çevrimdışı Madam Vio

  • **
  • 377
  • Rom: 16
  • "Each thing I show you is a piece of my death."
    • Profili Görüntüle
Ynt: Azradn
« Yanıtla #5 : 28 Aralık 2010, 23:23:23 »
Cümle yapılarında kullandığın betimlemeler ve farklı sözcük türlerine bakarak hikayenin iyi bir yazarın elinden çıkmış gibi durduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Edebiyat açısından gerçekten özümsenilebilecek bir dil ve anlatım şekli... Diğer yorumlarda da bahsedildiği üzere özgün isimler yine öyküye orijinallik katan etmenlerden bir tanesi olmuş. Yalnız, zamanın geriye akışını farkettikten sonra -en azından benim- beklentim devam yazısının kızın evden kaçışını açıklayacak bir şekilde ilerleyeceği yönündeydi. Oysa zaman değişirken başkahramanlar da değişti. Doğrusu bu beni oldukça şaşırttı çünkü devamında kişi-zaman-mekan üçlüsünü oturtmanın zor olacağını düşünüyorum. Ama olur da profesyonelce bu işi başarırsan, işte o zaman yazına diyecek söz yok.

Harika bir hikaye olmuş, devamını bekliyoruz...

Çevrimdışı ArHa

  • *
  • 6
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Azradn
« Yanıtla #6 : 28 Aralık 2010, 23:32:59 »
Baş kahramanlar değişmedi. İlk iki bölümde de belirttiğim üzere baş kahramanlar Azra ve Radn. Üçüncü bölüm ise anlatılan zamanı betimlemek için yazdığım bir "tarih süreci" bölümü. olumlu eleştiriler için çok teşekkürler bu arada. =)
"Hayatımın neşesi, hür ol..."

Çevrimdışı Madam Vio

  • **
  • 377
  • Rom: 16
  • "Each thing I show you is a piece of my death."
    • Profili Görüntüle
Ynt: Azradn
« Yanıtla #7 : 28 Aralık 2010, 23:56:52 »
Tamamiyle haklısın, uykusuzluk ve yorgunluk gözümü kör etmiş olmalı  :D Hikayeye bir kez daha göz attığımda isimler dışında da pek çok şeyi atlamış olduğumu farkettim. Kusuruma bakma.

Çevrimdışı Raisor

  • ***
  • 793
  • Rom: 15
    • Profili Görüntüle
Ynt: Azradn
« Yanıtla #8 : 29 Aralık 2010, 11:42:51 »
Uzun zamandır bu kadar garip bir yazı okuduğumu hatırlamıyorum. Garip olan her şey gibi güzel bir hikayeydi, ben anlamak için iki kez okumak zorunda kalsam da. Ve evet, kafamda hala bazı soru işaretleri var.
Vahşet her yanda ulu orta sergilenirken,

Sevişmek için saklanmak zorunda kaldığımız bir Dünyada yaşıyoruz.

-John Lennon.

Çevrimdışı KoyuBeyaz

  • ********
  • 2754
  • Rom: 59
  • Rasyonalist dominant.
    • Profili Görüntüle
Ynt: Azradn
« Yanıtla #9 : 29 Aralık 2010, 17:30:49 »
Üç bölüm farklı zamanlarda yazılmış olduğunu belli ediyor fakat asıl kafa karıştıran kısmın üç bölümü birden aynı anda verilmesi olduğunu düşünüyorum. Tam belli bir kişiye ve olaya odaklanmaya başlamışken sonraki paragraf bütün dikkatimizi başka bir yöne çekmeye çalışıyor, ikinci kez okuma ihtiyacı buradan çıkıyor benim gördüğüm kadarıyla.

Bunun dışında orjinal hikayeleri ve yeni evrenleri her zaman sevmişimdir ve burada kaliteli bir tanesiyle karşı karşıyayız gibi görünüyor. Anlatımın güzel olması ve görebildiğimiz kadarıyla hikayenin sağlam temeller üzerine atılmış olması çok güzel. Bundan sonraki bölümlerin ne şekilde gideceğini bilmediğim için ve bu bölümleri yalnızca taslak olarak kabul etmemiz gerektiğini söylediğiniz için asıl yorumu ancak sağlam bir hikaye örgüsünün başlangıcından sonra yapabilirim.

Güzel bir öykü gelecek gibi!

Uzay elbisemle kavgaya hazırım.

Çevrimdışı ArHa

  • *
  • 6
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
azradn 4. bölüm
« Yanıtla #10 : 12 Haziran 2011, 11:19:29 »
Uzun yolculuklar sonucu varılan yerler, yüksek dağların zirveleri gibidir. Zirveye ulaşana kadar aşılan her kaya parçası, alınan her yara, çekilen soğuk ve yorgunluk birleşir ve zirve, bu şekilde zirve olmayı hak eder. Tıpkı düşüncelerin, onları bulmak için yürünen yollarda oluşup, yolun sonunda kendisine varılmasını hak ettiği gibi. Varılan bir düşünce ise artık gerisinde bir yol barındırmaz. Çünkü bir düşünceden geri dönülemez. Sadece gidilen yön değiştirilebilir. Bütün bu yollar, yolculuklar, dağlar ve düşünceler ise, var olmak için bir seçime muhtaçtır. İnsanoğlunun özgür iradesinin biricik seçimine. Aksi takdirde kimse o yolu kullanmayı seçmemişse, o yol henüz bir yol değildir.

                     “Orada tek başıma dikilmiş, sessiz sedasız deliriyordum.”
                                                   W.Wharton, Birdy.


                                                                                         2. Hasatyılı, 30.Atragünü,3026
               
Sarı taştan yapılmış, önü kemerli, iki katlı bir kervansarayın arka avlusunda, bağlı olduğu yerde, karnını doyuruyordu Yasmin. Sahibi çoktan karnını doyurmuş, bulaşığa yardım ediyordu. Kervansarayın arka kapısından doğruca mutfağa girmiş, aşçı kadınla ahbap olmuş ve hancıdan bulaşığı yıkamak karşılığında bir gece konaklama sözü almıştı. Yanında evden getirdiği altın kesesi vardı ama böyle önemsiz şeyler için para harcamak istemiyordu.

-Hem sana da yardım olur. Dedi gülümseyerek aşçı kadına.

Kadın kızın sıkıntısını anlamış, sesini çıkarmıyordu. Sıradan bir yolcu gibi ön kapıdan girip bir yatak istese, sulanan, laf atan olur, başına bir bela gelir diye çekinmişti. Serseri tipli adamlarla uğraşmak için kendini çok küçük hissediyordu. Bunu açıkça söyleyemeyecek kadar da gururluydu ama aşçı anlamıştı. Gece olunca Azra odasına çekildi. Küçük taştan odadaki yatağı, panjurları açık pencerenin önüne çekti. Bir an önce yatağına kurulup hayallere dalmak istiyordu. Hayatının en büyük macerasına atılmıştı! O ana kadar aldığı riskin ve başına gelebileceklerin bu kadar büyük ve önemli şeyler olduğunu algılayamamıştı. Yine de gerçek olan değiştirilemezdi. Yolcuğu yapmayı kendi seçmişti ve artık önünde gidilecek bir yolu vardı. Radn’ı göreceği günü iple çekiyordu. Tek umudu, Azra, Adaaltı ülkesine varmadan Radn’ın herhangi bir göreve çıkmamasıydı. Yoksa bir de gittiği görevde peşine düşüp onu bulması gerekecekti. Erde’nin limanına nasıl gidileceğini bir an önce öğrenmeli ve en kısa yoldan limana varıp Adaaltı’ya giden bir gemi bulmalıydı. Evet, yapması gereken bu kadar basit ve açıktı. ‘Belki limanda gerçek bir deniz yıldızı bulurum ve Radn da şaşkınlıktan bakakalır!’ diye düşündü. Pencerenin kenarında uykuya daldı. Ertesi gün hancıdan yolun tarifini alıp Yasmin ile birlikte yola koyuldu. Erde bir çöl ülkesiydi ve etrafta sık sık kervansaraylarla, ‘pula’ denilen daha küçük hanlar olurdu. Dünya ilkel olabilirdi ama insanlar adalar arasında gezmeyi, adaları keşfetmeyi seviyordu. Merak duygusu insana, doğuştan verilmiş bir iç dürtüydü. Azra’ya bu yolculukta rehberlik eden sadece Radn’ı görme isteği değil küçük dünyasının, aslında ne kadar büyük bir yer olduğunu keşfetme merakıydı. Peçesi, çölün kumlarına karşı yüzünü örterken, Yasmin’in sırtında hızla limana ilerlemekteydi. At ani bir kararla yavaşladı ve gerisin geriye kervansaraya yöneldi. Çabucak eğeri çekerek atı durduran Azra şaşkınlıkla eğildi ve atın gözlerine baktı. Yasmin gözlerini kırpıştırıyordu.

-Söyle ona, ben o işleri bıraktım artık!

Kendine seslenen bu ses, aşmak üzere oldukları ama Yasmin’in son anda geri döndüğü kum tepeciğinin ardından gelmişti. Gözlerini kırpıştırma sırası Azra’daydı. Yere atladı ve tepeciğin ardından kendine doğru gelen yuvarlak biçimli şaman kılıklı ihtiyara bakakaldı. Daha önce hiç büyücü görmemişti. Kimi köylerin büyücüleri olurdu ama Azra’nınkinde değil.

-İşler? Diye korkuyla yutkundu kız.

- Büyücülük, öte diyardan ruhlarla içli dışlı olmayı gerektirir küçük. Bu ruhları sadece büyücüler ve hayvanlar fark edebilir. Atın benden korkmuş olabilir ama inan bana artık büyü yapmayı bıraktım. Etrafımda birkaç avare ruh kalmışsa, benim onlarla hiçbir bağlantım yok bilesin!

..4. bölümün sonu.
"Hayatımın neşesi, hür ol..."

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

azradn 4. bölüm
« Yanıtla #10 : 12 Haziran 2011, 11:19:29 »