Kayıt Ol

Çöküşün Tohumları: İblislerle Savaş

Çevrimdışı Etmeseh

  • *
  • 15
  • Rom: 3
    • Profili Görüntüle
Çöküşün Tohumları: İblislerle Savaş
« : 11 Ekim 2011, 01:36:46 »
Kısa not: Bu yollayacağım roman denemesinin ilk iki bölümünü "kısa bir hikaye" başlıklı hikayede vermiş, devamını getirememiştim. Şimdi tam anlamıyla düzeltilmiş şekliyle ve üçüncü bölümünü de ekleyerek bu başlıkta tekrardan yolluyorum. Okuyanlar belki hatırlar.   :shrlock



      1.Bölüm: Genç Ermiş

   Hessel fazla katı yürekliydi. Sahip olduğu topraklara, emrindeki yüzbinlerce adama ve hükmettiği, sayısı artık milyonları bulan halka sahip olmasındaki yegâne etken de, işte bu katı yürekliliği olmuştu. Sevdiği kadını bu yüzden kaybedecek, bu yüzden sevilmeyen adam olacaktı. O ve ondan sonraki krallar, Hessel'in tanrılardan habersiz parlattığı yıldızın kurbanı olup birer birer hırslarına yenik düşecek ve sönmesi icap eden yıldız, parlaklığına parlaklık katarak daha da güçlenecekti uçsuz bucaksız evrende...

   Zaman, tanrıların zamanıydı. Dünya üzerinde cismen vücut bulmasalar da, insanların kalplerinde varlıkları her zaman hissedilirdi. Nerede ve hangi boyutta oldukları asla bilinemeyen tanrılar, insanoğlunun kaderini etkilemekle görevlendirilmişlerdi. İnsanların hayatlarının her alanına karışmazlardı. Lakin harp, kan davası gibi büyük yıkımları beraberinde getiren olaylar vuku bulabilecekse, işte o zaman hayatın akışına müdahale eder ve barışı sağlarlardı. Onların amacı sadece ve sadece dünyadaki nizamı devam ettirmekti ve başarıyorlardı da.

   Doğan her yeni şey için gökte yeni bir yıldız cismolurdu bir anda. İnsanların yıldızlarının parlaklıkları, hayattayken yapıp ettiklerinin büyüklüğüne göre ya daha da parlar, diğer yıldızları gölgede bırakır; ya da küçüldükçe küçülür ve sonunda ışığını kaybederdi...

                                                   ***
   
        Hessel doğduğunda yıldızı gökyüzünde öyle bir parlamıştı ki, gece olmasına rağmen bir an için gündüzün geri geldiğini sanmıştı insanlar. Ebeveyni günlerce şenlik vermişti yurtlarında. " Büyük bir gurur olacak oğlum bu Melaik yurdu için" diyordu babası Zennan. Aslında Zennan kibirli biri değildi hiç bir zaman. Hatta alçak gönüllü bile sayılabilirdi. Melaik‘teki insanlar ona hürmet ederler, onu severlerdi. Fakat yıllardır tanrılardan istediği erkek çocuk ona bahşedilince, sevinci bir anda köpüren deniz gibi köpürdükçe köpürdü ve bu sebeptendir ki tanrılar onun söylediği bu kibirli sözlere müsamaha gösterdi. Fakat tam o sırada, gökte kimsenin göremediği küçük bir yıldız parlamıştı. Işığı o kadar cılızdı ki, diğer bütün yıldızlar sönse yine de belli belirsiz görünürdü kapkaranlık gökyüzünde. Ve o küçücük yıldız, yıllar boyunca varlığını tanrılardan gizli sürdürdü evrende.

   Yıllar zamanı bile şaşırtacak büyük bir hızla ilerlerken, Hessel de herkesi şaşırtacak bir hızla büyüyordu. Babasının tam istediği gibi bir evlattı o. Zennan bununla gurur duyardı fakat oğlunun şımarmaması için pek dile getirmezdi bu gururunu. Lakin zamanla gururu içinde büyümeye başlamıştı. Öyle ki çoğu vakitler kendini oğlunun yaptığı cesurca işleri ballandırarak anlatırken buluyordu. “Sizinkini bilmem ama benim Hessel’im ormandayken hayvanlar ondan öyle bir ürküp kaçar ki, bütün yaratıklar heyecanla bir başka diyara göç ediyor sanırsınız.”, “ Benim oğlum gibi avlanan başka biri var mıdır bu Melaik’te? Sanmıyorum. Sinsice yaklaştı mı hiçbir hayvan duyamaz onu vücuduna fırlayan ok hedefini vurana kadar. Aslan avına çıkan var mı bu topraklarda Hessel’imden başka? ”.
Zennan bu kibirli sözlerini söylerken, yıllar önce ortaya çıkan yıldız da büyümeye başladı aynen Zennan’ın içinde büyüyen kibir gibi. Zira artık dikkatli bakılınca görülebiliyordu o yıldız diğerlerinin yanında. Ve tanrılar bunu fark ettiklerinde iş işten geçmiş olacaktı. Çünkü artık yıldız, diğerlerine de tesir etmeye başlamıştı. İlk başta da Hessel’e…

                  ****


   Brethol geyiğin otuz kulaç kadar arkasındaydı. Küçük bir çalılığın ardına gizlenmiş ve yayını germişti. Yayını gererken çıkan gıcırtı sesini duyan geyik aniden kafasını havaya dikti. Kulaklarını sesin geldiği yöne doğru çevirmişti. Brethol nefesini tuttu ve öylece bekledi. Yapacağı en küçük ses, geyiğin bir şeylerden ciddi anlamda işkillenmesine, belki de onu fark etmesine neden olacaktı ve avını kaçıracaktı. Sabırla geyiğin başını tekrar eğmesini ve otlanmasını bekledi. Çok sessiz nefes alıp veriyor ve yerinden kıpırdamamaya çalışıyordu. Sonunda geyik hiçbir tehlikenin olmadığına kanaat getirip otlanmaya devam ederken “Nihayet.” Diye iç geçirdi Brethol. Yayını kaldığı yerden biraz daha gerdi. Çünkü bu mesafeden okunu yayının şu anki gerginliğiyle atarsa hedefini bulmasının çok zor olduğunu düşünüyordu. Fakat o melun gıcırtı tekrar çıkınca geyik bu sefer kafasını kaldırır kaldırmaz Brethol’un sadağını gördü ve hemen oradan uzaklaştı. “Hettay!” (kahretsin) diye bağırdı Brethol. “Cis pelor si menna mel in cünedan!” (Bu lanet yaydan nefret ediyorum!)
   “Sen ermişlerin dilini nicedir bilirsin kardeşim?” Brethol yayını yere fırlatmış bağırırken, arkasından Hessel’in bunları alaycı bir ses tonuyla söylediğini duydu. Yüksekçe bir ağacın dalına oturmuş kendi yayını eliyle geriyor, gevşetiyor, bir takım ayarlamalar yapıyordu. Brethol ona döndü ve bir an şaşkın baktıktan sonra gülümsedi. Hessel de gülerek karşılık verdi. “Donah mel in cinior.” (Cevap bekliyorum.) diye ısrar etti ermiş dilinde sırıtarak. Brethol de merak ediyordu şimdi Hessel’in bu dili nereden öğrendiğini. “Peki sen? Sen nicedir biliyorsun kardeşim?” diye soruya soruyla cevap verdi.
   “Bu soruyu sana önce ben sordum. Kardeş.” Sırıtması yüzünden silinmiyordu Hessel’in. Konduğu daldan çevik bir hareketle aşağı indi ve ağır adımlarla kafasını kaşıyarak Brethol’un yanına yürüdü. “Tamam.” Dedi Brethol. “Ermişlerin yanında büyüdüm. Ama sen de konuşabildiğine göre sen de onların yanında büyümüş olmalısın.” Sonra bir an bekledi. Yüzündeki gülümseme yerini hayrete bıraktı. Hessel ise ona eskisinden daha da cıvık bir şekilde sırıtıyordu. “Sen ermişlerin yanında büyümedin. Sen benim akranımsın ve orda olsaydın seni kesinlikle görürdüm. İnanamıyorum! Sen… Sen Doğuştan Ermiş’sin! Sen bir Ceber’sin!” Brethol gerçekten inanamıyordu. Bunca yıldır beraber olduğu, kardeşi gibi gördüğü dostu Hessel bir Ceber’di öyle mi?
“Neden bana söylemedin? Senin en iyi dostun değil miyim?” Sesinde bir kırgınlık vardı Brethol’un. Hessel’se hala sırıtıyordu ve bu Brethol’un sinirlerini bozmaya başlamıştı.
   “ Aynı şeyi ben sana soracaktım. Sen neden bana ermişlerin yanında büyüdüğünü söylemedin. İleride ermiş olacak bir dostumun olduğunu bilmek hakkım değil miydi sence?” dedi biraz daha ciddileşerek ama suratındaki ifadeye bakılacak olursa, bunun çok şiddetlenecek bir tartışma olması beklenemezdi.
   Brethol bir an duraladı. Gülümseyerek “ Söylemek isterdim ama Ermişler arasında kesin kurallardan bir tanesi de budur. Ermiş olmayan bir insana Ermişlerin diyarında büyüdüğünü söyleyemezsin. Çünkü bahsettiğimiz bu diyar gizli bir yerde ve herhangi bir insanın ermiş olacak kişiyi takip edip buranın yerini öğrenebilme ihtimali var. Sonuçta orada büyüyoruz ama bu hiç insanların yanına gelemeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Ermişler ayın hilal evresinden yarım ay evresine kadar olan zamanda dışarıya çıkıp gerçek dünyayı görmemize izin veriyorlar. Başka durumlarda da izin veriliyor da bunu geçelim şimdi.” dedi konuyu hızla atlar gibi. “ Sana söyleseydim kesinlikle benimle beraber oraya gelmek isteyecektin. Haksız mıyım?” diye konuyu değiştirdi kaşlarını hafif kaldırarak. Hessel durumu anlamış bir edayla “ Evet aynen dediğin gibi gelmek isterdim gerçekten. Şimdi anlıyorum neden söylemediğini.” Dedi ama aklı ermiş öğrencilere izin verilen o başka durumlarda kalmıştı.
   Bu sefer cevap bekleme sırası Brethol’deydi. Hessel ona Ceber olduğunu bunca zaman neden söylememişti de böylesine hiçbir ehemmiyeti olmayan bir günde söylemişti.
   “Şimdi sen söyle. Ceber olduğun halde bunca zamandır bunu benden niye sakladın? Ve neden şimdi söylüyorsun?” diye sorarken kaşları bu sefer yavaşça çatılmaya başlamıştı.
   Hessel Brethol’un çatık kaşlarını komik bulsa da normal bir şekilde konuşmaya çalışarak ve bunda da başarılı olarak “Ah kardeşim! Bunu ne zaman öğrendim sence?” dedi. Biraz daha ciddileşmiş gibiydi. Brethol bir şey söylemedi. Öylece en yakın arkadaşına bakıyordu.
   “Dün bir rüya gördüm.” Dedi Hessel. Uzun bir nefes aldı ve devam etti. “Rüyamda bir dağın zirvesindeydim. Sayısını hatırlamadığım kadar çok şimşek çakmıştı. Yağmur yüzüme vuruyordu. Sonra gökteki kara bulutların ortasında bir delik açıldı. Gün ışığı süzülmüştü içinden. Sonra oradan bir kuş geldi bana doğru. Bembeyaz ve kocaman bir kuş... Kanatlarını açınca bak şu upuzun ağaç kadar oluyordu genişliği.” Az önce üzerinden indiği ağacı gösterdi ona. “Dağın zirvesine kondu ve ilk kez duyduğum bir dilde bana bir şeyler söyledi. Nasıl oldu bilmiyorum ama dediklerinin her bir kelimesini anladım. Bana doğru üzerine binmemi istiyormuş gibi eğildi. Sonra onun üzerine bindim ve beni o delikten içeriye, yukarı götürdü. Tam o sırada uyandım ve haykırarak söylediğim ilk şey ‘Füs fe in Ceber!’ oldu.”
“Ben bir Ceber ‘im.” Diye fısıldadı Brethol. Suratı hala şaşkınlığın esareti altındaydı. “Evet.” Diye onayladı Hessel. “Ve bu konuda kesinlikle yardım almam gerekiyor çünkü ne yapmam gerektiğini hiç bilmiyorum.” Diye dert yandı Brethol’e. Brethol’un şaşkınlığı bir nebze olsun geçmişti ve bu andan itibaren ne olacağını o da bilmiyordu.
   Aslında aklında bir şey vardı ama bunun doğru olup olmayacağı konusunda pek bir endişeliydi. Lakin aklına da yapılacak başka bir şey gelmiyordu. Hessel’e bu düşüncesini sadece ucundan gösterse Hessel hiç düşünmeden atlardı o düşüncenin üzerine. Yapılabilecek başka şeyler aradı Brethol fakat bulamadı. “Nasıl olsa o bir Ceber. Doğuştan Ermiş olan birinin Ermişlerin diyarına gelmesi kadar daha tabii bir şey olabilir mi?” diye düşünerek içindeki boş kuruntuları attı.
    “ Gel. Seni ermişlerin diyarına götüreyim kardeşim. Onlar ne yapılacağını kesinlikle bilirler. Uzun bir zaman yürümemiz gerekecek ama hancı Nedor’un atlarından iki tanesini izinsiz ödünç alırsak buna o kadar da gerek kalacağını sanmıyorum.” Dedi yaramaz bir çocuk edasıyla.
   Hessel’in gözleri daha Brethol “Gel.” Der demez güneşten daha parlak bir hal almıştı. Heyecandan ne diyeceğini bilemeden “Tamam kardeşim! Ermişlerin diyarına gidiyoruz ha! Meraktan ölebilirdim orayı hiç görmeseydim.” Sevinçten kabına sığmıyordu. Sonra bir an durdu. “Ama önce sana geyik avlama konusunda küçük bir ders vermem gerekecek. Seni izledim de, gerçekten tam bir çaylaktın.” Dedi gülerek. Brethol ona şöyle bir baktı. “Güldürme beni.” Dedi alay eder gibi. “Ama eğer benim yayımla o geyiği avlarsan seni sırtımda taşıyarak Nedor’un hanına kadar götüreceğim. Yok, eğer vuramazsan sen beni taşıyacaksın tamam mı?” Dedi. Hessel gülümseyerek bu anlaşmayı onayladı ve ekledi “Eğer eşek gibi anırmak da olursa kabul.” Brethol bunu kabul etmekte biraz zorlansa da Hessel’in ona bakıp “Korktuysan girmeyelim iddiaya kardeşim.” Demesi üzerine kabul etti.
                  ***
“AA İİ!” diye anırıyordu Brethol hana giden yolda. Üzerindeyse Hessel büyük bir keyifle şarkılar söylüyordu. “O yayla nasıl vurdu geyiği anlamadım. Gıcırtısını yüz fersah ilerdeki hayvanlar bile duyardı onun.” Diye geçiriyordu içinden Brethol. Ama olan olmuştu artık. Hana kadar taşıyacaktı Hessel’i.
   Nihayet hana vardılar. Gündüz olduğu için çok dikkatli olmaları gerekiyordu. Ama hiç de umdukları kadar tehlikeli değildi atları aşırmak. Önce hanın arkasındaki harayı uzaktan gözlediler. İçerde kimsenin olmadığından emin olduktan sonra usta birer hırsız gibi haraya süzüldüler. İçeri girip iki at beğendiler kendilerine ve sonra kapılarını açıp, iplerini çözüp hızla uzaklaştılar haradan. Brethol bağırıyordu “Bu neydi böyle? Hiç heyecanlı değildi. Değil mi usta?” Rüzgârdan saçları uçuşuyordu arkasında. “Evet kardeşim. Ama gideceğimiz yere gidene kadar bir sürü heyecan yaşayacağımızı seziyorum.” Diye cevap verdi Hessel.
   Atlarıyla çokça gittikten sonra durup dinlenmeye karar verdiler. Havaya akşamın habercisi bir kızıllık hâkimdi. Su kenarında durdular. “Ne kadar var Brethol?” dedi büyük bir yorgunlukla Hessel. Bitkindi. “Bu geceyi burada geçirdik mi, sabah da şafak sökmeden yola koyulduk mu, yarın kuşluk vaktinde oradayız.” Diye cevap verdi Brethol. “İyi o zaman biraz kestirmenin kimseye zararı dokunmaz herhâlde. Ben yatıp şekerlememi yaparken sen de o eşsiz yeteneklerinle bize bir geyik yakalarsın değil mi üstat?” diye dalga geçti Hessel bulduğu ilk ağacın dibine uzanarak. Ama yatıp şekerleme yapma konusunda dalga geçmiş gibi gözükmüyordu hiç çünkü çoktan horlamaya başlamıştı bile.
   “Uyumadığını biliyorum Hessel. Kalk yardım et bana. Yoksa ikimiz de yarına kadar bir şey yiyemeyeceğiz.” Dedi Brethol Hessel’in umutsuzca süren horlama taklidine aldırmadan. Hessel büyük bir yıkıma uğramış gibi kalktı ayağa. “Tamam tamam. Sen hiçbir şeyi bensiz yapamaz mısın be adam!” dedi.
   “Hadi kardeşim. Bu sefer kendi yayını kullanmana izin veriyorum.” Diyerek güldü Brethol. Hessel ona kızgın bir bakış attı ama bunun rol olduğu o kadar çok belliydi ki…
   İki saatin sonunda yakaladıkları üç tavşan ve bir geyikle bitkin bir şekilde geri döndüler. O kadar bitkinlerdi ki, yakaladıkları avları yiyecek derman bile bulamıyorlardı kendilerinde ama etleri pişirdiklerinde kokusu o kadar leziz gelmişti ki burunlarına, bir anda sanki tanrılar tarafından sadece yemek yerken kullanılabilen devasa bir enerji bahşedilmiş gibi afiyetle karınlarını doyurabildiler ve hemen sonra da şafak sökene kadar karınlarının tok olmasının verdiği mutlulukla mışıl mışıl uyudular.
   Uyandıklarında hava hala karanlıktı. Sadece doğu ufkunda bir lacivertlik dalgası vardı. Güneş doğacağının sinyallerini veriyordu. Atlarına atlayıp sürdüler ermiş yoluna iki genç adam. Nihayetinde vardıklarında bu diyara, büyük kapıda onları yaşlıca bir adam karşıladı. “Brethol! Hoş geldiniz. Yanında kimi getirdin böyle?” Babacan bir tavrı vardı adamın. Sert bir mizacı varmış gibi görünse de, gülümsemesi güven veriyordu insana. “Lefa usta. Bu benim arkadaşım Hessel. Sana önemli bir konuda danışmak için geldik. Gerçekten önemli bir konuda…” Diye de ekledi başkalarının gelmesinin yasak olduğunu bildiği için. Ermiş Lefa onları buyur etti içeri. Hessel içeri girerken bir an adamın yüzüne baktı. Adam gülümseyerek “Hoş geldin genç Ermiş.” Dedi. Hessel onun kendisinin Ermiş olduğunu nasıl bildiğini sormadı. Çünkü karşısındaki de bir Ermiş’ti. Hem de usta bir Ermiş.
   Avlu o kadar büyüleyici bir mekândı ki, uzun süre hiçbir şey söylemeden yalnızca ustaların öğrencilerine ders vermelerini seyretmişti Hessel. Bu bile insana huzur veriyordu. Yemyeşil ve kocaman bir bahçesi vardı. Bahçenin tam ortasında ağzından su fışkırtan büyük beyaz bir güvercinin heykeli vardı. Heykele bakarak bir şeyler anımsar gibi oldu ama onun üzerinde fazla düşünemedi. Çünkü O’nu görmüştü. Heykelin ağzından fışkırttığı suyu izleyen kızı… O beline kadar uzayan bembeyaz saçlarının güzelliğini ömründe gördüğü hiçbir güzellikle kıyaslayamazdı. Hoş kokusu Hessel’i neredeyse rüyalar âlemine sokacaktı. Ve gözleri… O yeşil gözleri suyun ışıltısında o kadar güzel parlıyordu ki, dünyada eşi benzeri asla görülemeyecek bir güzellik taşıyordu. Teninin beyazlığı bütün ışıkları gölgede bırakmıştı. Hafif bir tonda çok hoş bir melodi mırıldanıyordu. O kadar mükemmel bir uyum vardı ki şarkıda, sesinin berraklığıyla birlikte eğer dünyada duygu namına hiçbir şeyi olmayan bir insan dinlese bu şarkıyı, içinde anlam veremediği bir sevginin tohumu atılmış olurdu ve şarkı devam ettiği müddetçe o tohum filiz verip yüz yıllık bir ağaca dönüşebilirdi.  “ Tanrım! Nasıl bir melek bu böyle?” diyerek kör oldu Hessel. Yalnızca O’nu görebildiği, dünyanın en hoş körlüğüydü bu.
       Kız yavaşça sağına döndü ve kendisine bakan büyülenmiş Hessel’i fark etti. Ve onun içinde de bir heyecan dalgası kabardı aniden. Gözleriyle bakışarak âşık olmuşlardı sanki birbirlerine. Uzun süre boyunca bu büyülü mekânda bu şekilde birbirlerine bakarak kalmak ve gülümseyişlerini görmek, kalplerinde hissetmek istiyorlardı birbirlerine olan tutkularını. İşte böyle olmuştu Hessel’le Linoria’nın birbirlerine ilk bakışları. Ve son olmayacaktı kalplerinin bu delice atışları.
istediğimiz gibi yaşamak değildir önemli olan. istediğimiz gibi ölmektir. dünyadan alacağımız son bir hazla...

Çevrimdışı Etmeseh

  • *
  • 15
  • Rom: 3
    • Profili Görüntüle
Ynt: Çöküşün Tohumları 1. Kitap: İblislerle Savaş
« Yanıtla #1 : 11 Ekim 2011, 01:39:05 »
2.Bölüm: Karabasan Gerçekler

   Hessel ilk defa böyle bir şey hissetmişti. Kalbi bu yeni duyguya pek aşikâr değildi ve afallamış durumdaydı. Etrafını çeperleyen sükût dalgası onu uzun süre hapsedecek gibi gözüküyordu. Nasıl bir durumla karşı karşıya kaldığını ve ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Yanına gidip konuşmalı mıydı? Yoksa nedensiz bir saplantı mı olacaktı bu durum git gide. Hayatı boyunca doğayla içli dışlı bir yaşam sürmüştü ve birçok zorluğu atlatmıştı. Aslan avına çıkıp derisinden kendisine elbiseler yapan bu adam, şimdi Linoria’nın o narin vücuduna mı karşı koyamıyordu? Görülür şey değildi. Cesaretini toplayıp onunla konuşması gerektiğine karar vermişti. Küçücük bir “Merhaba” dan kimseye zarar gelmezdi. Ayrıca o bir Ceber’di ve bununla bir miktar övünebilirdi. Aslında Ceber’in ne gibi bir vazifesi olduğunu, nasıl bir kudrete sahip olduğunu tam anlamıyla bilmiyor olsa da, bu kişilerin gayet önemli zatlar olduğu konusunda kafa patlatmasına pek gerek yoktu.
   Yavaşça bir adım atıyordu ki, Brethol koşarak yanına gelmişti. Yüzünde de heyecanla karışık bir gülümseme vardı. “Kardeşim… Havadisler iyi. İki gün sonra seni Ermişlerin arasında saygın bir yeri olan Gerof Usta’yla tanıştıracağım. Şu vakitler epey meşgul olduğu için iki gün sonraya sarktı bu görüşme.” Diyerek tüketti nefesini ve Hessel’e tutunarak bir parça soluklandı.
   “Fevkalade.” Dedi donuk bir ifadeyle Hessel. Cesaretini toplayıp kızın yanına gidiyorken Brethol’un çıkıp gelmesi kadar şanssız bir durum olamaz diye düşünüyordu. Ve o arada kız da ayrılmıştı havuzun kenarından, fakat ipek saçlarının mis kokusu hala dolanıyordu etrafta. 
   “Elbette fevkalade. Gerof Usta Ermişler arasında büyük bir zattır. Bana buradayken çok yardımı dokunmuştu. Ailem buraya gelmemi istemiyordu ama onun sayesinde ailemi ikna edebildim.” Diyerek ne kadar önemli bir şahısla tanışacağını bir kez daha vurguluyordu Hessel’e Brethol.
Hessel kafasını bir an olsun düşüncelerinden kurtarmayı başarmıştı. Aklı kızın nereye gittiğiyle hala ilgileniyordu ama Brethol’ü de dinlemişti. Onunla konuşmak istiyordu lakin etrafa bakınca harmanın yavaşça tenhalaştığını düşünmüştü. Sadece küçük kahverengi bir çardağın içinde oynayan çocuklar vardı ama onları da onlardan büyükler ana binaya sokmaya uğraşıyorlardı.
   Ana bina muazzam bir yapıydı. Dışı eski şatoları andırıyordu. Aşağıdan başlayıp yukarıya doğru incelen binanın gri rengiyle uyumlu keskin ve soğuk bir mimarisi vardı. Biri doğuda diğeri batıda olmak üzere iki parçadan oluşan binanın bu parçalarını aralarına konulan uzun ve kemerli bir yol bağlıyordu. Binaların tepelerinde – Hessel’in buranın simgesi olduğunu düşündüğü – birer beyaz güvercin heykelleri vardı. Heykellerden biri diğerine nazaran daha büyüktü ve pençelerini yere sabitlemiş, kanatlarını kapatmış durumdaydı. Kanatlarını açmış, pençesinin biri yerde, diğeri bale yapan bir kadını andırır zariflikte havada ve başını kraliyet asilzadeleri gibi dikmiş bir şekilde duran heykel ise diğer binanın tepesindeydi.
   Hessel bu yapıların latifliğine karşı hayranlığını gizleyemiyordu. “İçeri girmemiz gerekiyor. Gün batmak üzere...” Diyerek uyardı onu Brethol. Hessel yavaşça kafasını salladı. Küçük heykelin bulunduğu binanın, açık duran ve üzerinde uzun sakallı bilge birinin elinden tutan çocuk kabartması bulunan kahverengi kapısından içeri girdiler. Beyaz metal zırhlı kapı nöbetçileri onlar içeri girdiklerinde ağır kapıyı açılan iki kanadından iteleyerek kapattılar.
   Binada geniş ve rahat bir misafir odası verilmişti Hessel’e. Brethol de ona eşlik edecekti bu iki gün için. Odaya gelir gelmez kendilerini kuş tüyü yataklarına attılar. Brethol’le konuşma işini yarın sabah yapacaktı Hessel. Çünkü o kadar rahattı ki yatak, bıraksalar ömrünün sonuna kadar yatabilirdi burada.
                  ***
   Hessel yatağından doğruldu. Yan yataktaki Brethol’e baktı. Zevk içinde horlayarak uyuyordu. Onu uyandırmadan üzerindeki uykulukları çıkartıp kendi kıyafetlerini giydi. Zeytin yeşili ipek gömleğini geçirdi üzerine. Kahverengi altlığını da giydikten sonra kiremit rengi kemerini gömleğinin üzerinden altlığına taktı ve siyah çizmelerini ayağına geçirdi. Yayını ve sadağını da kapıp küçük bıçağını belindeki bıçak bölmesine yerleştirdi. Ağır gümüşi kılıcını kabzasına koydu ve odanın sessiz ve sıcak atmosferinden dışarı çıktı. Duvarlarında birçok tablonun bulunduğu uzun koridora, belirli aralıklarla asılan meşalelerin ışıklarıyla etkisi biraz olsun azaltılan sabah karanlığı hâkimdi. Galiba ondan başka herkes yataktaydı diye düşünüyordu Hessel. Sarmal merdivenlerden sessizce indi ve çıkış kapısına vardı. Kapalı olacağını düşündüğü kapının kendisinin geçebileceği kadar aralıklı olduğunu gördü. O aralıktan geçti ve havuza doğru yürüdü. Yeniden gördü onu. Heykelden fışkıran ince suyu izliyordu. Evvelki gün yapamadığını şimdi yapabilirdi. Önündeki bu şansı kaçırmamalıydı. Binanın dışındaki beyaz destek sütunlarını geçti, taştan merdivenleri indi.
   “Mihatte.” (Merhaba) Dedi biraz kısık bir sesle. Kız, narin gerdanını Hessel’e çevirdi zarif bedeniyle birlikte. Hessel kızın ne kadar da kusursuz olduğunu bir kere daha anladı.
   “Mihatte.” Diye karşılık verdi kız biraz utanarak. Kızın utangaçlığını görünce heyecanını bastırması ve kızdan üstün olduğunu göstermesi gerektiğini düşündü Hessel.
“Du hüs cer re hün bi in nonna.” (Seni dün de görmüştüm) Dedi ona doğru birkaç adım daha atarak. Yüzünde bir miktar tebessüm vardı utangaçlığını gizlemek için. Kız onaylar bir şekilde kafasını salladı. “Se. Füs re du hüs bi in nonna.” (Evet. Ben de seni gördüm.) Dedi ve Hessel’i şaşırtarak devam etti. “Sen yeni geldin buraya galiba. Çünkü herkes bilir ki buradakiler birbirleriyle konuşurken Dünya dilini kullanırlar. Ermiş dili sadece çok gizli olan Ermiş toplantılarında kullanılır ki ermişler dışındakiler bu gizli toplantıyı duysalar bile anlamasınlar diye...” Diyerek gülümsedi.
   Hessel’in utanmış çehresi geri döndü. Yüzünün rengi hafiften kızıllığa seğirtmişti. Bir an kızın yüzüne mahcup bir şekilde baktı. Kız biraz utangaç olsa da Hessel’in mahcubiyetini görünce keyiflendiğini sezinledi. Yüzüne yayılan gülümseme etrafına saçtığı ışıltıyı daha da artıyordu. Hessel yine mest olmuştu. Bu şekilde mahcup bir bakışın ona yakışmayacağını düşündü ve o da kıza uyup gülümseyiverdi.
   “Yeni olduğumu anlaman pek zor olmadı desene.” Dedi tebessüm ederek. Karşısındakinin de ona gülümseyerek karşılık vermesi Hessel’in içini rahatlatıyordu. “O kadar da zor bir şey değilmiş galiba.” Diye düşündü.
   “ O zaman baştan alalım. Hiçbir şey olmamış gibi, sanki bunlar hiç konuşulmamış gibi…” diyerek hiç üşenmeden dışarıdaki taş merdivenleri geri çıktı, kızın şaşkın bakışları altında yarım aralık olan kapıdan içeri girdi. Birkaç saniye sonra tekrar çıktı kapıdan. Sade adımlarla merdivenleri indi. Kız şimdi daha da güzel gülümsüyordu ona.
   “Merhaba.” Dedi Hessel bu sefer Dünya dilinde. Kız da gülümseyerek, “ Merhaba.” Diye karşılık verdi. Hessel bütün heyecanını atmıştı üzerinden. “ Seni dün de görmüştüm.”
                  ***
   Büyük avludan dış surlara giden patika yolda yürüyorlardı. Surların dışında bembeyaz bir sis bulutu vardı ve yavaşça şehre hâkim olacak gibi gözüküyordu. Ortam çok sakin ve huzurluydu. Kuşların sabah cıvıltıları eşliğinde bu kusursuz kızla yürüyor olmanın verdiği mest edici duygu Hessel’i kör etmişti adeta.
   “Doğduğundan beri buradaysan annen ve baban da burada mı Linoria?” diye sordu Hessel. Linoria hüzünlü bakışlarını yere çevirdi. Güçsüz bir sesle, “ onlar öldüler.” Diyebildi.
   Şimdi anlamıştı Hessel Linoria’nın neden bu kadar hüzünlü şarkılar söyleyip yalnız kalmak istediğini. Onun kederinden kendisi de etkilenmişti. “Keşke sormasaydım.” Dedi içinden.
   “Ben… Çok özür dilerim… Bilmiyordum…” dedi ama artık ne fark ederdi ki. Ne derse desin anne ve baba sevgisinin eksikliğini içinde tekrar hissetmişti Linoria.
   Hiçbir şey söylemedi. Sadece başını biraz daha yere eğmişti ve elleriyle gözlerini kapatıyordu. Yakınındaki bir ağaca yaslanmıştı. Ağlıyordu. Linoria’nın sessiz hıçkırıkları Hessel’in dünyasında ona ıstırap veren çok hüzünlü bir melodi gibiydi. Hessel Linoria’nın ellerini kavrayıp yüzünden çekmeye çalıştı. İlkinde Linoria dirense de yüzünü göstermemek için, Hessel zarif bir şekilde zorlayarak Linoria’nın ellerini çekti yüzünden. Linoria hafif kızarmış gözlerindeki yaşları silen karşısındaki bu yeni tanıştığı adama baktı. Adam ona büyük bir sevgiyle bakıyordu. Yüzünde Linoria’nın acısını paylaştığını görebiliyordu.
   “Annen ve baban cennetin en güzel yerinden seni izliyorlar ve senin gibi bir kızları olduğu için gururlanıyorlar.” Dedi Hessel.
   Kız donuk bir ifadeyle. “ Onların gururlanmaları için hiçbir sebep yok.” Dedi. Hessel Linoria’nın gözyaşlarını silmeyi bırakmıştı. Ellerini tutuyordu. Hafif bir tebessümle, “ Yanılıyorsun.” Dedi. “ hayatım boyunca birçok insanla tanıştım, birçok insan gördüm. Kimi çok iyi bir kılıç ustasıydı, kimi ok atmada çok becerikliydi. Bazıları çok iyi konuşmacıydılar, bazıları tarımdan çok iyi anlıyordu, bazıları türlü latifelerle insanları güldürmekte ustaydı. Tanıdığım bütün bu insanların belirli konularda bir üstünlükleri vardı. Fakat sadece varlığıyla bir insanın kalbine unutulmuş bütün duyguları geri getirebilecek birinin olabileceğini hiç düşünmüyordum. Berrak sesiyle söylediği tek bir şarkıyla köhnemiş bir kalbi tekrar canlandırabilecek bir insanın varlığını hiç düşünmemiştim. İnsanların kalbinde yaşama sarılma isteği uyandıran birinin varlığı imkânsız geliyordu bana. Bu tür bir sevgi oluşturabilmek tanrısal bir güç gerektiriyor diye düşünüyordum. Ta ki seni görene kadar” Hessel bir an durdu. Linoria’nın gözlerinin içine daha da yakınlaştı. Linoria’nın kalbi hızlanmıştı. Karşısındaki adamın onu sözleriyle bu kadar duygulandırabileceği hiç aklına gelmemişti.
   “Sakın işe yaramaz olduğunu düşünme.” Dedi Hessel sadece. Linoria’nın yemyeşil gözlerine şimdi daha yakındı. Birbirine kavuşmak için uzanan dudaklar birbirlerine kenetlenmek üzereydi ki…   
   Kulak tırmalayıcı bir iblis kükremesi duyuldu. Hessel elleriyle kulaklarını kapatıp çimenlerin üzerine kapaklandı. Kafasının içinde bağırıyordu sanki melun yaratık. Gözlerini sımsıkı yummuştu fakat bu sefer de kocaman bir yaratık silueti canlanıyordu zihninde.
   Beyaz bir boşluktaydı. Karanlık lekeler uçuşuyordu kafasında. Sonra o lekeler bütünleşti ve devasa boynuzlarıyla kapkara bir İblis çıkıverdi meydana. Gözlerini açmak istiyordu Hessel ama göreceği manzaradan dolayı şu ankinden daha da büyük bir korkunun iliklerine hücum edeceği düşüncesi bunu yapmasını engelliyordu. Birden aklına Linoria geldi. Onu bırakıp korkak biri gibi yere kapaklandığına ve gözlerini kapayıp olan biten her şeye seyirci kaldığına inanamıyordu. Eğer o öldüyse kendisini asla affetmeyecekti Hessel.
Gözlerini açtı ve siluetini gördüğü yaratığın capcanlı bedenine baktı. Kıllı vücuduna sade bir siyahlık hâkimdi. Anormal derecede sarkmış gıdısı, diz kapağından aşağıya doğru bükülmüş bacaklarıyla yürürken bir sağa bir sola sallanıyordu. El ve ayak parmakları çok uzundu. Öyle ki ayağının parmaklarıyla beraber uzunluğu Hessel’in boyu kadar vardı. On adam boyu uzunluğundaki kuyruğunun ucu bir okun ucunu andırıyordu. Devasa kuyruğuyla etraftaki ağaçları devirebilirdi.
   Hessel gözlerini açtığında önce belli belirsiz bu yaratığı, sonra da surlarda açılan gediği görmüştü. İblis, Fuhara Taşından (Şehrin Güney tarafındaki madenlerden çıkarılan çok dayanıklı bir taş) yapılmış beyaz surlara içindeki bütün öfkesini kusmuştu adeta. Etrafı beyaz bir kül tabakası sarmış gibiydi. O toz duman içinde Hessel panikle çevresini kolaçan etti. Görüş mesafesi havaya saçılan tozdan dolayı kısıtlıydı. Zorlanarak ayağa kalktı. Kulağı hala ilk duyduğu şiddetli sesin bıraktığı çınlamayla zonkluyordu. Fakat İblisin çıkardığı hırıltıyı da duyabiliyordu. Ve bu hırıltıya göre iblis çok da uzağında değildi. Hafif sis, görüşünü gerçekten etkilemişti. Sonra birden bir çığlık duydu:
“HESSEEEEEL!”
Bu Linoria’nın sesiydi. Hessel hemen sesin kaynağına yöneldi. “Geliyorum Linoria! DAYAN!” Dedi bağırarak. Ama tozdan dolayı seri hareket edemiyordu. “Hettay! Hettay! HETTAY!” Diye umutsuzca öfke püskürtüyordu Hessel.
Birden bir feryat daha duydu. Kızın acı dolu çığlıkları kulağında yankılanıyordu.
“BIRAK BENİ! AAAAHHHH!”
Hessel öfkeden delirmek üzereydi. Kılıcını kınından çekti. Gözlerinde ateşin parıltısı görülebiliyordu. Sonunda toz perdesi bir nebze olsun kalkmış ve melun yaratığı görmüştü. Biraz önce kızla dolaştığı patika yolun berisinde, koca ayağı kızın üzerindeydi ve iğrenç suratında aptal bir gülümseme vardı. Kızın kıpırtısız durduğunu görünce Hessel’in kalbinden yaşlar boşalmaya başladı. Huzuru o kızda bulacağını ummuştu. Kalbini tamamen ona vermeye ve kendini ona adamaya hazırdı. Hiçbir şey umrunda değildi. Bu kısacık zamanda içinde birine karşı bu denli muazzam bir sevgi parıldadıysa eğer, ömrünün geri kalanında ona duyacağı sevgiyi hayal dahi edemiyordu Hessel. Onu şimdi bulmuştu ve bu ayrılık çok erken olacaktı.
Asla bitmeyecek bir öfkeyle çattı kaşlarını Hessel. Kılıcı ateş gibi parlıyordu. Bütün uzuvları öfkeden kudurmuştu. Bacaklarına yüklediği bitmez tükenmez bir enerjiyle canavara atıldı. Öyle bir bağırıyordu ki Hessel, İblis bile bir an geri çekilir gibi olmuştu. Hessel sıçradı. İblis koluyla Hessel’i engellemeye çalıştı fakat kendisine uzanan o kolu üç vuruşta koparmıştı Hessel. Yüzüne saçılan siyahımsı kana aldırmadan saldırmaya devam ediyordu. Canavar acı içinde bağırdı ve geri çekildi hemen. Ayağını kızın üzerinden kaldırdığında Hessel Linoria’nın yüzündeki cansız ifadeye baktı. Gözleri açık kalmıştı, yüzü kan revan içindeydi ve bütün güzelliği vücudunda soğumuştu. Hayat onu terk etmişti lanet İblis’ in ayakları altında.
Hessel’in gözlerinden yaşlar tükenene kadar akıyordu. Bütün öfkesiyle tekrar sıçramıştı ve İblis’in kafasına son darbesini indirecekti.
Gözlerini yeniden açtığında kendisini Ermişlerin O’na ve Brethol’e iki gün için vermiş oldukları misafir odasında buldu. Şöminedeki ateşin çıtırtısı kulağa hoş bir müzik sesi gibi geliyordu. Brethol’se yumuşacık yatağında horlamakla meşguldü.
***
   Hayatında gördüğü en gerçekçi rüyaydı. Daha doğrusu bir karabasandı. Uykuluğu terden vücuduna yapışmıştı. Üzerini değiştirmesi gerekiyordu. Başucundaki bakır güğümden bir tas su koydu kendisine önce. Brethol’e baktı. Hiçbir değişiklik yoktu.
Üzerini giyinmek için kalktığında aklına bir şüphe düştü. “Ya bu gördüklerim gerçekleşirse. Ya olacak olan bir olayı görmüşsem.” Ama emin değildi. Belki de boşuna işkilleniyordu ve bu sadece bir rüyaydı. Öyle olmasını umdu ama aklının derinliklerinde ona bu gördüklerinin gerçekleşeceği ihtimali olduğunu söyleyen bir bilge yatıyordu. Ya da bir ahmak…
   Bunu şansa bırakamazdı. Kimseyi uyandırmayacaktı. Kendisi gidecekti sadece. Eğer gördükleri gerçek değilse ve diğer Ermişlere yanlış bilgi verirse bu onun buradaki iki günü için kötü bir başlangıç olurdu.
Sarmal merdivenleri hızlı bir şekilde indi. Kapıya baktı. Aralıktı. “Birinci işaret.” Diye düşündü. Eğer kızı havuz başında görürse, artık emin olmaya yakın olacaktı.
   Ve kızı gördü. Aynen rüyasındaki gibi ince suyu seyrediyordu.
   “Merhaba.” Dedi bu sefer. Rüyasındaki hatayı yapmayacaktı.
   Kız dönüp baktı tekrar. Biraz şaşırmış görünüyordu.
   “Merhaba?”
   “Galiba sizi dün de görmüştüm. Yine burada havuzu seyrediyordunuz.” Hessel rüyasındaki konuşmayı hatırlıyordu da, hiç bu kadar etkisiz değildi. İğrenç bir giriş yapmıştı ve ilk izlenim pek de iyi olmamıştı galiba. Ama eğer uzun uzun konuşurlarsa İblis’in gelmesiyle beraber Linoria ölecekti ve Hessel buna izin veremezdi.
   Hessel mümkün olduğunca hızlı geçmeye çalışıyordu tanışma faslını. Bu yüzden çok hızlı konuşmuştu. Kız anlamamış gibi bir ifade takınınca lafı fazla uzatmanın bir mantığı olmadığını düşünmeye başlamıştı. Çünkü uzaklardaki o beyaz sis bulutunu görmüştü ve yüreğini korkunç bir heyecan dalgası sarmıştı.
   “Sizden içeri girmenizi isteyeceğim bayan. Tehlikeli bir zamanda tehlikeli bir yerdesiniz.” Dedi emreden bir sesle.
   Linoria bazı konularda utangaç olabilirdi ama kendisine emredilmesinden hiç hazzetmezdi. Yüzünde meydan okur bir ifade vardı. “Sen kim olduğunu sanıyorsun! Bana nasıl emir verirsin! Git ve beni yalnız bırak!” diye bağırdı.
   Hessel durumun daha da kötüleşeceği kehanetinde bulundu kendi kendine ve bu kehanet şimdi tutmak üzereydi. Nasıl inandırabilirdi kadını?
   “Bayan! Lütfen yatağınıza gidin. Lütfen… Emretmiyorum.” Diye de ekledi. Hessel birine yalvardığına ilk kez şahit oluyordu ve bu bir daha olmayacak diye düşünüyordu.
   Kadının yüzündeki sert ifade biraz olsun silinmiş, sakinleşmeye başlamıştı. Sinirliyken bile muazzam bir güzelliği var diye düşündü Hessel.
   “Ne olduğunu anlatır mısınız? Neden içeri girmemi istiyorsunuz? Kurallara aykırı bir davranış da değil yaptığım şey.” Dedi kız biraz daha sakin bir ses tonuyla.
   “Buna vakit yok. Gerçekten gitmeniz gerekiyor. Sizin iyiliğiniz için. Yatağınıza gidin ve eğer fazla gürültülü sesler duyarsanız Ermişlere gidin ve onlara deyin ki…” gerçeği söylemeli miyim diye düşündü bir an. Kadın soru sorar gibi bakıyordu onun yüzüne. “Devasa bir İblis’in saldırısına uğradık.”
                  ***
   Linoria şaşırmıştı. Anlam veremiyordu. “Nerden biliyorsun? Nasıl?..”
   “Linoria… Git ve dediğimi yap.” Hessel artık otoritesini ortaya koymasının gerektiğini anladı. Sert suratı Linoria’yı söylediği şeyi yapmaya ikna etmişti sonunda. Linoria bu acayip yabancının ismini nerden öğrendiğini merak etmişti ama bunu soramadı. Bir an durakladı. Neden bilmiyordu ama bu adama karşı içinde bir güven oluşmuştu. Dediklerini kanıtlayan bir tane bile delil yoktu lakin ona inanıyordu. Onu ilk dün görmüştü ve görür görmez de vurulmuştu.
   Hessel Linoria ’ya bir adım attı. Derin bakışlarını ona doğrulttu. Sonra yavaşça ellerinden tuttu. “Hadi git Linoria. Döndüğümde her şeyi izah edeceğim.”
   Ellerini tutan bu yabancıya karşı içinde nasıl bir his olduğunu bilmiyordu Linoria ama o his her neyse, bu adamın ellerini bırakmamasını söylüyordu. Fakat Hessel gitmek zorundaydı. Linoria’nın ellerini bıraktı ve parmak uçları son kez dokunurken birbirlerine, ikisi de içlerinden tanrılara yalvardılar.
   “Bana dönebilmem için güç ver.”
   “Bana bekleyebilmem için güç ver.”
   Ve Linoria yavaşça ana binaya doğru yürüdü. Merdivenlerden çıkarken son bir kez ardına baktığında Hessel’in kılıcını çıkartarak beyaz sise doğru yürüdüğünü gördü.
istediğimiz gibi yaşamak değildir önemli olan. istediğimiz gibi ölmektir. dünyadan alacağımız son bir hazla...

Çevrimdışı Etmeseh

  • *
  • 15
  • Rom: 3
    • Profili Görüntüle
Çöküşün Tohumları : İblislerle Savaş
« Yanıtla #2 : 11 Ekim 2011, 01:40:35 »
(Açıklamalar:
*çura: dünya ölçülerinde yaklaşık 1 metre olarak ölçülür. Dehri** insanları uzunluk ölçüsü olarak bu ölçüyü kullanırlar.
**Dehri: Dünyanın geneline verilen isim.)


            
            3.Bölüm: Üstat Kumay’ın Ricası    


    “Sana yardım edecekler. Orada yalnız olmayacaksın. Onlar senin zihninde ve seninle beraberler.”
    Mohun’un kalın sesi Cinde’yi korkutuyordu. Ona verilen bu vazife, yapabileceklerinin çok ötesindeydi. Ermiş diyarına tek başına bir saldırı düzenlemek ve eğer başarabilirse dış surları yıktıktan ve şehre bir miktar zarar verdikten sonra kaçmak… Bu, Cinde’yi aşan bir durumdu ama Mohun başka herhangi bir adamını böylesi mümkün olmayan bir görevde kullanmak istemiyordu. Sayıları zaten fazla olmayan iblislerin Cinde dışında gözden çıkarılabilecek başka zayıf adamları yoktu.
    “Siz neyi münasip bulduysanız öyle olsun lordum.”
    Cinde bunu her ne kadar içtenlikle söylemese de, görev verilmişti. Buna yapılacak bir itaatsizlik, onu işkenceyle ölüme gönderebilirdi. Görünmeyenlerin yardım etmesini ummaktan başka yapabileceği pek fazla şeyi yoktu. O upuzun gıdısını elleriyle okşadıktan sonra olacakları bekledi.
                  ***
    “Bu şimdiye kadar yaptığım en büyük aptallık.” Diyordu içinden Hessel. Beyaz sis şehir surlarına yaklaşmıştı ve Hessel elinde kılıcıyla bekliyordu surların otuz adam boyu uzağında. Surların yerden yüksekliği on çura* kadar vardı.
    “Umarım rüyamdaki gerçekleşmez.”
   Kendisini değil de, Linoria’yı düşünüyordu. Çok kısa bir süre görmüştü onu ama asıl rüyasındaki konuşmaları onu çok etkilemişti ve içindeki tarif edilemez duygu kendini ona yakın hissettiriyordu.
   “ O’na bir şey olmayacak. Bunun için ne lazım geliyorsa yapacağım. Karşıma Boz toprakların en azılı iblisi çıksa bile onu yeraltının en dibine yollayacağım… Ama umarım buna gerek kalmaz. Yoksa belki de asla…”    Hessel düşüncelerindeki konuşmayı tamamlayamadan düşündüklerinin sadece bir hayal olduğunu acı bir gümbürtüyle anlayıverdi. Surlar büyük bir kuyruk darbesiyle yerle bir olmuştu. Etraf bembeyaz bir toz katmanıyla doldu. İblis kükremesi yeniden çınladı kulağında.
    Tozu dumanı kılıcıyla yelpazeleyerek bir miktar savuşturdu Hessel ve sonra yıkıntılara baktı. Onu görmüştü. Simsiyah ve kıllı bir iblis ona doğru geliyordu. Hayatında gördüğü ilk iblisti ve cüssesi onun şimdiye kadar dinlediği öykülerdeki kadar abartılı değildi. En azından yurtlarındaki Godam dağı kadar boyları vardır diye düşünüyordu ama bu iblis o dağ ile kıyaslanamazdı bile… Tabi bütün bunlar iblisin boyunun surları geçtiği gerçeğini değiştirmiyordu.
    “Hahham buk yukta huu u yilday!” ( güç verin ey tanrılar!) diye bağırdı Hessel. Kılıcını sımsıkı tuttu ve çatılmış kaşlarıyla beraber bütün öfkesiyle koştu koca iblisin üzerine.
   İblis, haykırışı işitmişti. Üzerine gelen minik adamı fark etmişti ve hafifçe gülümseyerek ayağını sertçe yere vurdu. Hessel dengesini bir miktar kaybetti ve tam yere kapanacakken kılıcını çimlere saplayarak ayakta kalmayı başardı. İblis yürüyerek yanına geliyordu şimdi. Hessel kılıcını kınına geri koydu ve yeniden iblise doğru koşmaya başladı. Gözlerinin içine çok dikkatli bakıyordu ve yapacağı herhangi bir hareketi önceden kestirmeye çalışıyordu. İblis bu sefer eline yıktığı surlardan bir kaya aldı ve Hessel’e fırlattı. Üzerine gelen koca kayadan tanrıları bile şaşırtan bir çeviklikle yana sıçrayarak kurtuldu ve yayını şimşek hızıyla gererek iblisin koca sol gözüne yolladı. İblisten kulak yırtan bir feryat yayıldı ve bu darbe onu çok daha saldırgan bir hale getirdi. Kontrolsüzce etrafa saldırmaya başladı. Şimdi yer sarsılıyordu ve Hessel dengesini bulmakta zorlanıyordu. Ona bir ok daha gönderecekti ama bir türlü durmuyordu lanet iblis ve şimdi de ana binaya giden yolu darmadağın ederek koşmaya başlamıştı. Hessel onu nasıl durduracağını bilmeyerek peşinden koştu ama iblis daha ana binaya ulaşamadan yere düşmüştü bile. Kıpırtısız duruyordu ve sadece inleme sesi duyuluyordu. Hessel de olduğu yerde kaldı. İblisinin kıpırtısız bedenini görünce “bitti!” diye düşündü. Yavaşça yanına sokuldu. İblisin kolunu kaldıracak dermanı bile yok gibi görünüyordu. Hessel kılıcını eline aldı ve dikkatlice iblisin ön tarafına doğru yürümeye başladı. Boyu o kadar uzundu ki ayaklarından başına kadar yürümek Hessel’e kırlarda yaptığı uzun yürüyüşleri hatırlattı. Nihayet yüzüne bakabilecek kadar yaklaştığında iblisin gözlerinin açık olduğunu gördü. Hessel’e umutsuzlukla bakıyordu. Hessel kılıcını kaldırdı, başını kesmeye hazırlanıyordu. “Belki bu şekilde ermişlerin işine yarayabilir. En iyisi onları çağırmak...” Diye düşündü Hessel ve kılıcını geri koyarak ana binaya doğru yürüdü. Arkasını dönüp birkaç adım attıktan sonra bedeninin sıkıldığını hissetti. Nefes alamıyordu ve ciğerleri ağzından çıkacakmış gibi hissediyordu. İblis onu yattığı yerden yakalamıştı ve suratında yine o iğrenç gülümsemesi vardı. Hessel içinden küfürler yağdırıyordu ona. Dişlerinin arasından sesini duyurabildiği kadar, “bir dahaki sefere kıçının tam ortasına denk getireceğim ve yere düştüğünde… Ahhh… Başını büyük bir zevkle koparacağım…” dedi. İblis kaşlarını çattı ve yerinden doğrularak Hessel’i ana binaya doğru savurdu.
   Hessel bu sözleri kasten söylemişti. İblis O’nu yakaladığında Hessel’in bir eli kılıcının kabzasındaydı ve iblis onu fırlattığı anda şimşek hızıyla kılıcını kınından çıkartarak onun sol eline sapladı, böylece uçmaktan kurtuldu.
   İblis yine acı bir kükreme koyverdi ve elini oraya buraya savurdu. İblisin elinin altında kılıçla beraber sallanırken fışkıran kanlar Hessel’in üzerine boşalıyordu. Nihayet kılıç iblisin elinde saplandığı yerden kurtulduktan sonra Hessel de kılıçla beraber savrulmuştu. İblisin uzaklaşan o iğrenç kükremesi ve burnuna gelen mide bulandırıcı simsiyah sıcak kan kokusuyla beraber ana binaya doğru uçuyordu. Ve düşüncelerinde hala Linoria vardı.
   “Sana bir şey olmasın Linoria.”…  
                  ***
    Bembeyaz bir mekândaydı. Tam olarak neresi olduğunu çözemiyordu çünkü etrafı kesin bir şekilde seçemiyordu. İlk hissettiği şey, vücudunu kaplayan ani bir sızıydı. Bu sızıyı fark eder etmez bir hastane koğuşunda olduğunu anlamıştı. Yatağının bembeyaz örtüsünü, sol baş yanında duran beyaz küçük bir masadaki sönük mum ve camdan yapılma su dolu zarif sürahiyi, koğuşa giriş görevi gören beyaz ve kemerli geçidi ve yatağının sağındaki beyaz masadaki cam bir vazoda duran mor çiçekleri şimdi fark etmişti. Yatağının baş tarafındaki geniş ve açık pencereden hoş bir sabah meltemi esiyordu. Yüzünü okşayan bu mest edici esintiden daha da mest edici olanı ise, yanındaki beyaz süslü sandalyede oturan ve uykuya dalmış olan, hayatında hiç kimseye hissetmediği duyguları ona ilk görüşte tattıran Linoria’ydı. Başı hafif öne düşmüş, elinde; kahverengi kapağında altın harflerle “ermiş dili incelikleri” yazılı olan bir kitapla uykuya dalmıştı. Hessel onu gördüğünde gülümsedi ve öylece O’nun uyanmasını bekledi. Uzun bir süre O’na bakarak böylece kalabileceğini düşündü. Sabaha kadar uyanmasa bile onu izleyebilirdi fakat artık o kadar beklemesine gerek yoktu, çünkü öksürüğü tam zamanında tutmuştu. Linoria gözlerini hızlıca birkaç kere kırpıştırarak uyandı. Hessel’in öksürdüğünü görünce telaşlanarak kitabını çiçekli masaya koydu ve Hessel’in yanındaki sürahiden ona bir bardak su verdi. Yatağın sol tarafına geçip Hessel’e içirdi.
   “İyi misin?”
   Hessel biraz su içtikten sonra tekrar başını yastığına koyarak “İyiyim.” Dedi. “Seni de uyutmadım. Kusura bakma.”
   Linoria bardağı yerine koydu ve hafifçe gülümseyerek “Önemli değil.” Dedi. “uyuyakalmışım.”
    Hessel, yanı başında Linoria’yı görmenin sevincinden sonra bir de onun uzun süredir yanında olduğunu öğrenince sevinci bir kat daha arttı.
    “Ne kadardır buradasın?” diye sordu Hessel merakla. Fakat merakını gizlemeye çalışıyordu.
    Linoria biraz kızarır gibi oldu. Kulaklarının önüne düşen beyaz saçlarını elleriyle arkasına attı. “Ana binanın çatısına çarpıp yere düştüğünü görünce hemen yardım çağırarak yanına geldim. Seni buraya getirdik. Ermişler başında çok uğraştılar. Arkadaşın Brethol yanından ayrılmayı hiç istemiyordu fakat babana haber vermesi için Lefa usta onu yollayınca gitmek zorunda kaldı. Yanında kalacak biri de olmadığı için…” diyerek cümlenin devamını getirmedi.
    Hessel minnettarlıkla gülümseyerek teşekkür etti. “Ne zamandır buradayım?” diye sordu.
    “İki gün oldu. Çabuk iyileştiğini söylüyorlar. Gerçekten sağlam bir bünyen varmış.” Dedi Linoria gülümseyerek.
   Hessel şimdi olanları hatırlamaya çalışıyordu. Bir iblisle kapışmıştı. İblisin suratı aklında biraz puslu da olsa canlandı. Onu gözünden okla vurmuştu. Sonraki olayları da teker teker hatırladı. En son, iblisin eline kılıcını sapladıktan sonra uçtuğunu hatırlıyordu ve sonrası boşluktaydı. Gözlerini tekrar açtığında kendisini bu hastane koğuşunda bulmuştu.
   “İblise ne oldu?” diye sordu hemen. Ona ciddi yaralar vermişti. Ermişlerin onu yakaladığını ya da öldürmüş olmalarını umuyordu.
   “Kaçtı.” Dedi Linoria biraz üzüntülü bir şekilde.
   “Kaçtı mı?” Hessel buna inanamıyordu. Ermişler nasıl olurdu da yaralı bir iblisi ,o kadar gürültü çıkarmasına rağmen , yakalayamazlardı? Bu kadar beceriksizler miydi?
   “Ama nasıl?.. Yaralıydı ve ayrıca çok güçlü bir iblis de değildi. Benim gibi on dokuz yaşında biri bile onunla çarpışabildiğine göre, ermişlerin onu alt etmeleri gerekirdi. En azından kan izlerini takip edemediler mi?” Hessel sinirlenmişti çünkü elinden geleni yapmasına, hatta ölümden dönmesine rağmen ermişler bu işte hiç uğraşmamış gibiydiler.
   Linoria sakinliğini sürdürüyordu çünkü Hessel tarafından bakıldığında bu olayın insanın sinirlerini nasıl altüst edebileceğini biliyordu. “ Ermişler hemen iblisin yaralı olduğu yere geldiler fakat iblis ortalarda yoktu. Ayrıca kan izleri de yoktu. Sadece sizin karşılaştığınız yerde bir miktar kan birikintisi vardı. Eğer iblis yerinden kalkıp başka bir yere gitmiş olsaydı kan izleri sadece o birikintiden ibaret olmazdı.” Dedi.
   Hessel anlam veremiyordu. Daha doğrusu anlam verebildiği sadece tek seçenek vardı fakat bu seçenek yüzünden aklı karışmıştı.
   “Bana bu iblisin bir anda yok olduğunu mu söylüyorsun?” diye sordu Hessel. Ama cevabı Linoria da bilmiyordu.
   “Ermişler bu konuda bir şey söylemediler. Zaten söyleyemezlerdi çünkü hemen divanı topladılar. İki gündür kendi binalarındalar ve hala bir açıklama yapmadılar.”
   Hessel umutsuzca düşündü fakat nedenini bulamadı. İblisler konusundaki bilgisi çok kıttı. “Keşke öldürseydim o anda.” Diye düşündü kılıcını iblisin kafasına indirmekten vazgeçtiği o anı hatırlayarak.
   “Aslında açığa çıkması gereken bir şey daha var ve bu beni gerçekten çok düşündürüyor.” Dedi Linoria. Ama yüzünde küçük bir gülümseme vardı bunu derken.
   Soru sorar bir bakış attı Hessel. “ İblis hakkında mı?”
   Linoria’nın gülümsemesi bir miktar daha arttı. Hessel’se hafif şaşırmış bir halde soru bekliyordu Linoria’dan.
   “Benim ismimi nereden biliyordun?”
   Hiç aklında olmayan bir soruydu bu Hessel’in. Ama aynı zamanda mantıklı bir soruydu da… Fakat cevabı biraz mantıksız gelebilir diye düşünüyordu Hessel. Sadece hafifçe gülümsedi ve “ Rüyamda gördüm.” Diyebildi.
                  ***
   “Rüyanda mı gördün?” Linoria’nın şaşkınlığı normaldi tabi ki. Birinin, tanımadığı bir insanın ismini rüyasında öğrenmesi şaşılacak bir şeydi.
   “Evet, rüyamda gördüm. Biliyorum inanmayacaksın ama iblisin saldıracağını da rüyamda görmüştüm. Yoksa nereden bilebilirdim bir saldırı olacağını?”
   Kafası karışmıştı Linoria’nın. Nasıl olur da rüyasında geleceği görebilirdi. Yıllarca ermiş okulunda olduğu halde bu türden bir güç onlara ne öğretilmişti ne de bundan bahsedilmişti. Var mıydı böyle bir güç?
   “Bu konuyu ermişlerle konuşacağım. Gördüğüm bu rüyayı… Gerçekleşen bu rüyayı… Ama bana inan. Rüyamda bunların hepsini gördüm. O kadar gerçekçiydi ki…”
   Linoria inanmakta zorlansa da inanmıştı. Hessel’in gözlerinde herhangi bir kandırmaca yoktu çünkü.
   “O halde neden kendin dövüşmek yerine ermişleri çağırmadın? Onlar olsaydı eğer kesinlikle başa çıkabilirlerdi o şeyle.”
   Hessel yavaşça doğruldu yatağından. “ Söyleyemedim…” dedi. “ Böyle bir şeyle ilk kez karşılaşıyordum ve gerçek olacak mı olmayacak mı bilmiyordum bile. Eğer ermişleri yataklarından saçma bir rüya yüzünden kaldırırsam ve hiçbir şey olmazsa bu benim için kötü bir şey olur diye düşünmüştüm… Belki saçma bir neden ama… Bilmiyorum. Kafam karışmıştı.” Biraz duraksadı. Linoria’ya baktı yavaşça. “Ama sen olmasaydın ben de şu an burada olamazdım.” Dedi. Linoria da baktı ona ve kalbi yine çarpmaya başladı.
   “Hayır. Asıl sen olmasaydın, gelip beni uyarmasaydın, o iblis beni öldürmüş olurdu. Teşekkür edilmesi gereken biri varsa o da sensin.”
   Hessel bir şey demedi. Biraz daha mutlu hissediyordu şimdi ve tek istediği, ömrünün sonuna kadar bu hastane koğuşunda kalıp Linoria’nın eşsiz güzelliğini seyre dalmaktı.
   Ama o anda şöyle bir gariplik sezdi. Daha önce ne zaman uzun uzun Linoria’ya bakmak istese hep bir şeyler ters gitmişti ve şimdi de aynısı gerçekleşecek diye telaşlıydı. Ama bir şey olmamıştı… Diye düşünmüştü çılgın gibi görünen yaşlıca bir adam içeri girene kadar.
   Adam o kadar enerjikti ki, içeri girer girmez ortamın atmosferi bir anda değişmişti sanki. Ortamın beyaz ve huzurlu rengi bir anda kırmızıya dönmüştü ve hareketlenmişti. Bir çeşit madde kullanarak havaya diktiği beyaza çalan saçları, hafifçe kırışmaya başlamış suratına ayrı bir büyüleyici özellik katmıştı ve ilgiyi kesinlikle çekiyordu. Gülümseyen suratı ne kadar da şen bir insan olduğunu gösteriyordu.
   “Selam gençler. Muhabbetinizin endamı suratlarınızdaki mest olmuş ifadeden anlaşılıyor. Acaba birbirinize âşık olabilir misiniz?” diye fırtına gibi esen bir giriş yapmıştı Burtuk.  
   “Üstat Burtuk!” Diye uyardı utangaç bir ifadeyle Linoria bir anda ayağa kalkarak.
   Hessel de kızarmıştı. Öylece karşısındaki üstat olduğuna bir türlü inanamadığı Burtuk isimli adama bakıyordu.
   “Merhaba efendim. Benim adım…”
   “Hessel. Evet, adını biliyorum kızarmış çocuk.” Diye kendini tanıtmasını kesti Burtuk göz kırparak.
   “Ne dangalak bir adam!” diye düşündü Hessel hem utanmış hem de sinirlenmiş bir şekilde.
   Burtuk gözlerini kısarak baktı Hessel’e. “ Çok ayıp.” Dedi yalandan ciddi görünerek.
   Hessel şaşırmıştı. Burtuk onun zihnini mi okumuştu? Nasıl bir adamdı bu böyle?
   Burtuk bakışlarını bir Linoria’ya çeviriyor, ondan alıp Hessel’e bakıyordu. Aslında bakışları çok komik ve çocukçaydı. Her an saçma bir hareket yapacakmış ya da bir söz söyleyecekmiş gibiydi. Uzun süre kapının önünde kafası bir ona bir diğerine hareket ederek enteresan hareketlerde bulundu.
   Linoria dayanamadı ve suskunluğu bozdu.
    “Neden gelmiştin Burtuk Usta?”
   Burtuk bu sefer Linoria’ya baktı. “ Üstat Kumay’dan haber getirdim.” Dedi.
   Linoria ve Hessel biraz daha dikkatle dinliyorlardı şimdi ama Hessel, Linoria’nın Kumay ismini duyduğunda ciddileşip dikkatle dinlediğini gördüğü için böyle davranmıştı.
   Burtuk şimdi Hessel’e bakıyordu. İşaret parmağıyla onu göstererek “ Kumay senin de büyük divana katılmanı rica ediyor.” Dedi.  
   Linoria’nın gözleri irileşmiş bir şekilde Hessel’e bakıyordu. Büyük divana katılmak hangi öğrenciye nasip olurdu ki? Hele ki ilk kez gelen bir öğrenciye…
    Hessel ise o kadar da heyecanlı değildi. Aklındaki tek soruyu huşu içinde sordu Burtuk’a.  
   “Kumay kim?”
istediğimiz gibi yaşamak değildir önemli olan. istediğimiz gibi ölmektir. dünyadan alacağımız son bir hazla...

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Çöküşün Tohumları : İblislerle Savaş
« Yanıtla #2 : 11 Ekim 2011, 01:40:35 »