Kayıt Ol

Doğumu ve Ölümü Belli Olmayan

Çevrimdışı Heyban

  • *
  • 18
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Doğumu ve Ölümü Belli Olmayan
« : 31 Temmuz 2013, 04:05:03 »
DOĞUMU VE ÖLÜMÜ BELLİ OLMAYAN

 

1947 yılında Bolu ilinin Dadastana Kasabasına bağlı Misafir Kabul Etmez Köyü’nde, köylülerin hava karardıktan sonra ormanda garip bir yaratık gördükleriyle ilgili söylentiler yayıldı.

Köylüler kendi aralarında bu yaratığa, Eski Türkçe’de korkutucu anlamına gelen ‘’Heyban’’ adını taktılar.

Birkaç hafta sonra bu konularda ilmi olduğuna inanılan Abbas Hoca adındaki şahıs, köye getirildi.

Abbas Hoca köye geldikten bir gün sonra ormanda, o güne kadar hiç kimsenin haberi olmadığı bir mezar buldu.

Abbas Hoca, mezarla ilgili köylülere hiçbir şey söylemeden köyden ayrıldı.

Köylüler, mezara ‘’DOĞUMU VE ÖLÜMÜ BELLİ OLMAYAN’’ adını verdi.

O günden sonra bir daha Heyban’ı gören olmadı.

 

Çevrimdışı Heyban

  • *
  • 18
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Doğumu Ve Ölümü Belli Olmayan
« Yanıtla #1 : 31 Temmuz 2013, 04:08:56 »
1. BÖLÜM - ''ONA DOĞRU''


             Günümüzden Yedi yıl Önce...

             Dadastana Kasabası - Misafir Kabul Etmez Köyü

 

            ''Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Ya da ne dediğimi duymuyor musun? Bak kardeşim! Gece yarısı bu fırtına da bir kilometre ileride mahsur kaldık diyorum. Karım şimdi arabada tek başına beni bekliyor. Ne olacak yani birkaç kişiyi çağırsan, hemen gidip lastiği saplandığı çukurdan kurtarsak!''

 

            Murat artık iyiden iyiye sinirlenmişti. Karşısındaki adamın açık bir şekilde kendisiyle dalga geçtiğini düşünüyordu.

 

            ''Mümkün değil.'' dedi adam. ''Senin bu kahvehane de bana rastlaman bile büyük şans. Herkes uyumuştur şimdi. Zaten bu köyde görüp, görebileceğin en genç adam benim.'' diye ekledi. Belki de en fazla yirmi beş yaşındaydı ama bıraktığı kirli sakalları kendini olduğundan birkaç yaş daha büyük gösteriyordu. Murat'ın kendine bağırmasını sakin bir şekilde dinlemiş ve kaçak cevaplarla yardım isteğini reddediyordu.

 

 

            ''O zaman bir vasıta yardımıyla arabamın kaldığı yere gidelim. Bu gecelik benle, karımı misafir edin.'' dedi Murat. O da artık daha fazla sinirlenmek istemiyor, son şans olarak konaklama ihtimalini deniyordu.

 

            Murat'ı isteksiz bir şekilde dinleyen adam bir ara gülümser gibi oldu. Ardından kararlılıkla konuştu. ''Büyük ihtimalle köyün girişindeki levha karla kapandığı için göremedin. Bu köyün adı; Misafir Kabul Etmez Köyü. Daha fazla ısrar sana bir şey kazandırmaz. Burası öyle televizyonda gördüğün gezelim - görelim tarzı yerlerden biri değil. Şimdi seni burada benden başka biri görmeden git çabuk! Yoksa ne senin ne de karın için iyi olmaz!''

 

 

 

            Murat bir ara ''Sen ne diyorsun?!'' diyecekti ki; hiç bilmediği bir yerde yalnız olduğunu düşünüp sustu. Karşısındaki adamın anlamsız hareketlerinden sonra bir de tehditvari konuşmasından iyice tedirgin olup, Nergis’in arabada yalnız olduğunu hatırladı. Artık son bir kez adama dönüp,  ''Siz ne biçim insansınız!'' diye söylenip dışarı çıkıyordu ki; adamın seslenmesiyle bir kez daha olduğu yerde donakaldı.

 

            ‘’Canavarlara dikkat et!’’

 

 

***

 

 

 

            Birkaç saat önce…

 

            Köyü çevreleyen kavak ağaçları rüzgarın her esişinde hışırdıyor ve dallarında biriktirdiği karları kerpiçten yapılma evlerin kiremitlerine serpiştiriyordu. Tipi başladığında kurşun gibi küçücük karların pencereye her isabet edişinde çıkardığı tiz sesler, artık yerini tok seslere bırakmıştı. Misafir Kabul Etmez Köyü akşamüstünden itibaren yoğun bir kar fırtınası tarafından esir alınmış, saatler gece yarısını bulduğunda ise dış dünyayla iletişimi kesilmişti.

 

 

***

 

''Senin gibi arabanın Allah belasını versin!'' diye bağırdı Murat. Bir yandan lastiğin saplandığı çukura bakarken bir yandan da ellerini kafasında birleştirmişti. Bir ara gözü arabanın içine kayınca, karısı Nergis'in ne oldu anlamında baktığını gördü. Ardından olumsuz anlamında kafasını sallayıp, o da arabanın içine girdi.

            İçeri girer girmez, ''Ben sana demedim mi? Kaldık işte bu soğukta!'' diye çıkıştı Nergis. Sinirli bir şekilde soluyordu.

 

            ''Uzatma.'' diye cevap verdi Murat. Ardından sakin gibi görünüp, bir anda direksiyona yumruk attı. Bunun üstüne tekrar ''Ben sana erken çıkalım demiştim.'' dedi karısı.

            ''Allah aşkına sus! Ve biraz düşünmeme izin ver!'' diye bağırdı Murat. Bunun akabinde yarım dakika kadar bir sessizlik oldu. Sonrasında ise sessizliği yine Nergis bozdu.  ''Şu geride kalan köy! Oradan yardım istesek?..''

 

            ''O köy bir kilometre geride kaldı.'' dedi Murat. ''Şu yağan kara bak. Bu havada oraya nasıl gideceğim? Yapacak bir şey yok geceyi arabada geçireceğiz.’’

 

            Nergis; kocasının yapacak hiçbir şey yok şeklindeki konuşmasından oldukça mutsuz olmuştu. Bu geceyi arabada geçirme fikri, oynamak için dışarı çıkmaya yeltenen çocukların havanın yağmurlu olmasıyla karşılaştıkları hayal kırıklığını andırıyordu. Özellikle yarın yetişmesi gereken bir altın günü olduğunu da hatırlayıp; ‘’Bana bak Murat!’’ dedi. ‘’ Yarın benim altın günüm var! Yetişmem lazım. Anlamıyor musun? Hem sende işi kaçıracaksın! Sabaha kadar arabanın içinde mi duracağız yani. O köyden yardım isteyelim. Bize yardımcı olurlar. Hiç olmazsa misafir oluruz bir gece. Arabada sabahlayacağımıza orada sabahlarız!''

 

            Murat; Nergis’in ısrarının nedenini anlamak için bir kez daha yüzüne baktı. Sonra ‘’Peki.’’ dedi. ‘’Gidip yardım isteyeceğim. Yoksa sen bir on sene yüzüme çarparsan bunu. Yok tatile gidelim dedim de, burnumdan getirdi de falan da filan da. Sonra gider bunu annene anlatırsın. O da her zamanki gibi kulaklarını aça aça dinler; tüm mahalleye yayar! Sonra al başına belayı!’’

 

            ‘’Ne öyle diyorsun be!’’ diye çıkıştı Nergis. ‘’Annem bugüne kadar ne anlatmış?’’

            ‘’Ne mi anlatmış? Bunu sen mi diyorsun? Lan herkese gidip, çocuğumuzun olmadığını söylemiş. Hem de sorun damatta, damatta diye ballandıra ballandıra anlatmış! Daha ne diyecek?’’

 

            Nergis, Murat’ın söylediklerinden sonra derin bir ‘’Off!’’ çekti. Ardından ‘’Bana diyorsun ama asıl uzatan sensin! Tatili gerçekten de zehir ettin! Sen gitmezsen şimdi ben gideceğim vallahi!’’ diye bağırdı.

 

            ‘’Nah gidersin!’’ dedi Murat. Ardından; ‘’Ben gelene kadar arabadan çıkma! Rölantide çalıştır. Isınınca da kapat motoru!’’ diye ekleyip, dışarı çıktı.

 

***

 

            Murat yaklaşık on dakikadır yürüyordu. Yüzüne mermi gibi çarpan tipi şeklindeki kar parçacıkları suratını hissizleştirince, ''Ulan'' dedi. ‘’Dün sabah acele ettirdi geç kaldık diye; zinciri unuttum. Arabada sürekli benle tartıştı. Çukura saplandık. Daha hala niye ben bu kadını çekiyorum ki?!’’

Sonra kendi sorusuna cevap verdi.

‘'Niye mi çekiyorum? Her seferinde yüzünün güzelliğine dayanamıyorum da ondan! Tabii başka ne için çekeyim ki? O da olmasa hepten hapı yuttuk!''

İliklerinin bile buz kestiğini hissediyordu. Yola çıktığından beri etkisini arttıran kar yağışı; onu tam anlamıyla yürüyen bir kardan adama çevirmişti. Kafasını kaldırıp artık yol olduğu bile belli olmayan beyazlığa bakınca, köyün görüş alanına girdiğini görüp adımlarını hızlandırdı.

 

***

 

 

             ‘’Şuna bak hiçbir kanal çekmiyor!’’ diye söylendi Nergis. Ardından, ‘’Bir de burada sabahlayacakmış beyfendi!’’ diye ekledi. Artık yavaş yavaş Murat’ı beklemekten sıkılmaya başlamıştı. Onun için endişelendiği de şüpheliydi. Bu arada şiddetini arttıran kar fırtınası arabanın camlarını beyaz bir perde gibi örtünce, beyazlığın kendisini rahatsız ettiğini hissedip dışarı çıktı. Çıkar çıkmaz da, ellerini ağzına götürüp, nefesini üfleyerek ‘’Çok soğukmuş!’’ diye mırıldandı.

            Şimdi bir yandan arabanın camlarını silerken, bir yandan da bu soğukta Murat’ı köye göndermekle hata yaptığını düşünüyordu. Bir ara kocasının fazla üstüne gittiğini düşünerek ‘’Bu defa biraz abarttım galiba.’’ diye söylenmişti ki; çok yakınlarından bir ses duydu.

            ‘’Aslında kocan için endişelenmiyorsun değil mi?’’

 

                        ***

 

            Tüm tüyleri kabarmış, vücudundan sanki kan çekilmiş gibi yavaşça arkasına döndü Murat.

Ardından tedirgin bir şekilde; ‘’Canavar mı?’’ diye sordu.

Yakup’tan ‘’Evet.’’ cevabını alınca da, ‘’Sen benimle dalgamı geçiyorsun?’’ diye çıkıştı.

Yakup tüm ciddiyetiyle, ‘’Hayır.’’ anlamında başını salladı. Ardından birden kahkahalara boğularak; ‘’Sen beni yanlış anladın!’’ dedi. ‘’Bizim buralarda canavar diye kurda derler. Rahat olabilirsin, bu köyde öyle değişik yaratıklar yok!’’

            Sözünü bitirince hafif bir şekilde tekrar güldü. Sonra birden ciddileşerek, ‘’Ama kurtta insanı parçalar!’’ diye ekledi.

 

            Murat bu gerçeği kendisine söylediği için adama iyiden iyi sinir olmuştu şimdi. Gelirken uğultularını duysa bile kurtlarla karşılaşacağını hiç düşünmemişti. Ama giderken düşünecekti. Zaten bu karlı havaları kurtlar çok severdi.

Tepkisiz bir şekilde adamın suratına bakıyordu şimdi. Karşısındaki adam ilk önce yardım etmek istememiş, sonra kendisini tehdit etmiş en sonunda da dalgasını geçmişti. Artık bu duruma kendisi de bir karşılık verme gereği duyup; ‘’Sen bana adını söylesene!’’diye çıkıştı.

 

            Adam, Murat’ın restini görüp gülerek, ‘’Yakup.’’ dedi.

            Murat bir kez daha adamın rahat tavrına sinir oldu. Ama elinden yapacak daha fazla bir şey gelmeyince kafasını imalı bir şekilde sallayıp, kahvehanenin kapısını hızla çarparak dışarı çıktı.

 

                                   ***

 

            Nergis korkuyla sesin geldiği yöne doğru dönünce karşısında uzun paltolu genç, yakışıklı ama aynı zamanda da korkutucu gözlere sahip birini buldu. Sonra da titrek bir ses tonuyla, ‘’Kimsin sen?’’ diye mırıldandı.

‘’Sizi korkuttuysam özür dilerim.’’ dedi adam. Sesinde alaycı bir ton vardı. Yavaş adımlarla, Nergis’in yanına gelince; ‘’Kendimi tanıtayım.’’ dedi. ‘’Buralarda bana Heyban derler.’’

 

            Nergis bağırmak istiyor, ama yapamıyordu. Sanki boğazına kocaman bir düğüm atılmış gibiydi. Bir ara bağıracak gibi olunca, ‘’Sakin olun.’’ dedi adam. ‘’Baksanıza titriyorsunuz. Yoksa gerçekten de benden korktunuz mu?’’ diye ekledi. Sonra da kafasını kaşıyıp, ‘’Tabii ya üşüdünüz! O halde lütfen arabaya binin.’’ deyip, arabanın arka kapısını açtı. Nergis önce açılan kapıya sonra Heyban’a baktı. Onun rahatsız eden kapkara gözleriyle bir kez daha karşılaşınca istemeyerek de olsa, arabaya bindi.

 

            Arabaya biner binmez hemen kapıları kilitlemeye çalışıyordu ki, Heyban önce davranarak ön kapıyı açtı. Ardından bedenini arka koltuğa çevirip, Nergis’i iyice süzerek ‘’Mmmm!’’ dedi. ‘’Gerçekten de insanı etkileyen bir güzelliğiniz var!’’

 

            ‘’Benden ne istiyorsun?!’’ diye bağırdı Nergis. Arabanın içinde olmasına rağmen titremeleri daha da artmış gözleri sulanmaya başlamıştı.

Heyban şaşırmış gibi görünerek; ‘’Hem güzel hem de cesursunuz.’’ diye mırıldandı. Sonra inanılmaz bir çeviklikle Nergis’i boynundan tutarak, kendisine doğru çekip; ‘’Bağıran kadınlardan nefret ederim!’’ diye çıkıştı. Daha sonra Nergis’i bırakarak, nazik bir biçimde konuşmasını sürdürdü. ‘’Sadece biraz açım.’’

Sözlerini bitirince umursamaz bir şekilde Nergis’e bakıp, ‘’Kocanı seviyor musun?’’ diye sordu.

Nergis az önce ölümle ne kadar yakın olduğunu hissetmiş, kesik kesik solumaya başlamıştı. Solumalarının arasından ‘’Kocam…’’ dedi. Ardından ‘’Kocamı seviyorum. Kahrolası sende nesin böyle?!’’ diye bağırdı ve ağlamaya başladı.

 

            Heyban, Nergis’in başını öne eğip, ağlamasına bakarken; ‘’Normalde bir kadın ağladığında benim için akan sular durur.’’ dedi. Ardından ciddileşip, ‘’Ama senin gözyaşların sahte! Kocanı sevmiyorsun. Eğer sevseydin; onu iş arkadaşlarından biriyle aldatmazdın öyle değil mi?’’ diye ekledi.

 

            Nergis duyduklarından sonra şoke olmuştu adeta. Söyleyecek hiçbir söz, yapacak hiçbir şey bulamayınca, arabanın kapısını açmaya çalıştı. Heyban sakinliğini koruyarak, konuştu. ‘’Üzgünüm. Kapı sadece ben istediğim zaman açılır.’’

 

            Nergis, umutsuzlukla olduğu yere gömülüp, ‘’Ne olur beni rahat bırak!’’ diye söylendi. Ardından küçükken, ezberlemeye üşendiği duaları okuyunca, Heyban söze girdi.

 ‘’Kocam bir an önce gelsin diye dua ediyorsun değil mi? Ah şu fedakar kocan! Merak etme gelecek! Ama biraz daha zamanı var. Bir de öğrenmek istiyor olabilirsin; köyde kocana kimse yardım etmedi. O zavallılar yabancılara karşı çok hoşgörüsüzler.’’

 

            Nergis neyle karşı karşıya olduğunu tam anlayamamıştı. Tek yapabildiği delicesine korkmaktı. Vücudunun her köşesinden akan soğuk terleri hissedebiliyordu. Bu hislerle ağlamasını sürdürüp; ‘’Senden kimseye söz etmem. Ne olur bırak artık beni!’’ dedi. Ardından çantasındaki ev yapımı poğaçaları çıkarıp, titrek ellerle Heyban’a uzattı.

 

            ''Ahh'' diyerek poğaçalara baktı Heyban. ''Gerçekten açım. Çok teşekkür ederim. Ama midem değil, kalbim aç. Sevgiye açım.’’dedi. Üzgünüm…’’ Sözleri bitince;

            ‘’Bir bakın suratıma!’’ diyerek Nergis’e döndü tekrar. Gözlerini bir süre Nergis’e dikip, başını sallayarak ‘’Hayır.’’ diye mırıldandı. ‘’Sizde sevgi bulabileceğimi sanmıyorum.’’

                        ***

 
            Murat soğuktan her tarafı uyuşmuş bir şekilde arabaya yaklaşmış, canavarlara rast gelmediği için kendisini şanslı sayarken içinde bir yerlerde yine de bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu. Arabanın kapısının önüne kadar gelmişti ki; gözü bir anda kar tabakasının üzerindeki noktalara kaydı. Noktaları yakından incelemek için yere eğildiğinde kan damlalarıyla karşılaştı ve tüm bedeni buz kesti. Kan damlalarının arabaya kadar uzandığını görünce hızla kapıyı açtı. Karşılaştığı manzara, buz kesen bedenini adeta kocaman bir balyozla paramparça etmişti şimdi. Nergis'in kanlı vücudu arabanın arka koltuğunda cansız bir şekilde uzanıyordu. İlk şoku atlattığında, gördüklerini rüya ile gerçekten ayırmak için önce bedene dokundu. Dokunma hissini yaşayınca; hızlı bir şekilde cansız bedeni kendisine çekip ‘’Aman Allah’ım!’’ diye bağırdı.

            Çıldırmak üzereydi. Yapılabilecek hiçbir şey, söylenecek hiçbir söz yoktu. Göz yaşları yanaklarından birer birer süzülürken gözleri, gayrihtiyari koltuğun üzerindeki küçük kağıt parçasına takıldı. Ne yapacağını bilemez bir halde Nergis'i bırakmadan tek eliyle kağıdı alıp, kendisine bırakılan notu okudu.

''Dostum! Aşkına büyük saygım var. Ama inan bana! Bu kadını kalpsiz sevmen senin için en iyisi!''

 

 

                                   ***

 

            Heyban, uzun zamandır göremediği eski bir dostu görmüş gibi köye bakarken elindeki kalpten büyük bir ısırık alıp; ''Aroması harika!'' diye bağırdı. Artık Köy'e doğru her adım attığında içindeki heyecan giderek büyüyor ve aklı O'nunla karşılaşacağı anı düşünmekle dolup, taşıyordu.


1. BÖLÜMÜN SONU

 

Çevrimdışı Heyban

  • *
  • 18
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Doğumu Ve Ölümü Belli Olmayan
« Yanıtla #2 : 03 Ağustos 2013, 17:31:31 »
2. BÖLÜM – ‘’İKİ KARDEŞ’’


Karasu Ormanı gecenin dipsiz karanlığında çok uzaklardan bakıldığında sadece gri ve yeşil tonların iç içe geçtiği bir tabloyu andırıyordu. Uzun yıllardır bağlı olduğu kasabanın güzelliğinin ardında sırlarını saklamayı başarabilmişti. Bu sırlardan biri de ormanın eteklerine kurulan Misafir Kabul Etmez Köyüydü. Yaklaşık yedi yıl öncesine kadar var olan bu köyden geriye bugün, içinde hayat olmayan dört köy evinden başka bir şey kalmamıştı. Asırlar önce kurulan Misafir Kabul Etmez Köyü, komşu köyler ve kasaba halkının da söylediği gibi bir lanetin etkisinde kalmış ve sonunda haritadan silinmişti.

 

Bu lanetten kastedilen tabii ki yemyeşil ağaçlara, hayvanlara, börtü böceğe ev sahipliği yapan Karasu Ormanı değildi. Köyün etkisi altında kalıp, kökünün kurumasına sebep olandan kastedilen ormanın içerisinde bulunan bir mezardı. Mezar taşında ''Doğumu Ve Ölümü Belli Olmayan'' yazan bir mezar...


 

 

 

                      ***

 

            İstanbul...

 

            Bugün...

 

''Ağabey! Kalk hadi kalk! Çay hazır!''

''Saat kaç?'' der gibi mırıldandı Serkan. Ağzını yastığa dayayıp, konuşmak oldukça zor bir işti.

 

''Kaç olacak on buçuk oldu. Amma horladın bu gece be! Valla sinirden sıkacaktım boğazını!''

 

Serkan saati duyunca hemen başını yastıktan kaldırıp, kendi gözleriyle duvar saatine baktı. Artık vücudunu rahatsız edici bir sıcaklık sararken, yataktan hemen doğrulup, ''Ya var ya... Hay senin yapacağın işin! Hay sana güvenen ağzıma sıçayım! Ben sana demedim mi? Alarmı kuruyorum ama benden önce uyanırsan mutlaka uyandır beni diye!'' diye bağırdı.

 

''Aaa! Ne bana bağırıyorsun be! Uyandın mı? Alarm çalarken söyledim ben sana! Kapat şunu dedin. Ben ne yapayım?!''

 

''Ya... Hadi git Sibel. Ben öyle bir şey demedim.''

 

''Demedin mi? Tabii ben kıçımdan uyduruyorum zaten. Uyku sersemiydin demek ki. Hatırlamıyorsun!''

 

''Lan kendi ağzınla söylüyorsun işte. Uyku sersemi ne dediğimi nereden hatırlayayım? Ya da niye sana alarmı kapat diyeyim ki! Hey Allah'ım ya!''

 

 

''Bana mı güvendin ya. Kalkıp, gitseydin işe! Allah’ım suçlu ben oldum şimdi de he!''

 

''Tamam Sibel. Uzatma! Sabah sabah hiç çekilmiyorsun zaten.'' deyip yataktan hemen kalkıp, elini yüzünü yıkamak için banyoya gitti Serkan. Bu arada Sibel de arkasından söyleniyordu. ''Sanki sen çok çekiliyorsun he! Saati öğrenince hemen zombi gibi dönüp, saate bakmalar filan. Nemrut, nemrut...''

 

''Duyuyorum söylediklerini!''

 

***

 

Serkan lavaboya gidince, Sibel ağabeyinin yatağını kaldırıp, tekrar kanepe haline getirdi. Bu işi yapar yapmaz da öbür odadaki -ki zaten evin başka odası yoktu- kahvaltının hazır olduğu masaya koştu. Daha sonra gözü masada tek eksik olan çaydanlığa ilişince, mutfaktan kendisine göz kırpan çaydanlığı alıp, masanın üstüne koyup, sandalyelerden birini çekip, bardaklara çayı doldurmaya başladı.

 

            Kahvaltı masası,  zeytin, reçel, peynir, tereyağı, fındık ezmesi ve masanın tam ortasında soğumaması için üstü kapakla örtülen sahandan oluşuyordu. Bu arada Serkan da lavabodan çıkmış, havluyla elini yüzünü silerken aceleyle havluyu kenara atıp, Sibel'in karşısındaki sandalyeyi kendisine çekti ve hızlıca sahanın kapağını açtı.

 

            ''Evet, yine karşımızda sahanda kabuklu yumurta!''

 ''Daha iyisini sen yap da biz yiyelim.'' diye çıkıştı Sibel.

 

            Serkan, Sibel'in yavaş yavaş sinirlenmeye başladığını anlayınca, ''Şaka yapıyoruz kızım. Yoksa senden daha iyi yumurta kırmak gibi bir iddiam yok.'' diye gönül almaya çalıştı. Bu arada elinde tuttuğu sıcak çay bardağına da iki kaşık şeker atıp karıştırıyordu.

 

Saniyeler sonra iki kardeş kahvaltılarına devam ederken; ''N'oldu o iş? Aramadılar mı?'' diye sordu Serkan. Sibel iki hafta önce bir fast - food şirketine iş başvurusunda bulunmuş, cevap bekliyordu. Başvurduğu ilk günün akşamındaki heyecanıyla şimdiki arasında dağlar kadar fark vardı.

''Aramadılar. Zaten Elif'in dediğine göre üç hafta içinde aramazlarsa bir daha da aramıyorlarmış.''

 

''Salla. O kadar iyi bir iş değildi zaten. Yakında yırtacağız kızım hem. Çok zengin olacak bu ağabeyin. Çok!..'' dedi Serkan. Bu arada meşhur el hareketleriyle de konuşmasını güçlendiriyordu.

''Ya Abi! Alınma ama bir şey söyleyeceğim. Sen okuldan mezun olalı üç yıl oldu. Arkeoloji mezunusun, kitapçıda işe girdin. Dedektörü alacak para lazım dedin. Bir yıl sonra o dandik makineye dört bin lira para saydın. İki yıldır yırtmanı bekliyoruz ama...''

 

 

            ''Ulan! manyak manyak konuşma! O kadar kolaydı değil mi yer altında eser ya da gömü bulmak?! Mahalleliye yaymışsın zaten yakında evi polisler basacak, alıp gidecekler dedektörü! Ben o zaman soracağım sana! Araştırıyoruz kızım Türkiye'nin dört bir yerini! Sessiz sedasız… Çok yakında!'' dedi Serkan.

 

 

            Sibel; ''Biz o zamana kadar ölürüz.'' diye cevap vermişti ki, bir anda cep telefonu çalmaya başladı. ''Hayaaat beni neden yoruyosun?'' şeklinde Serdar Ortaç şarkısıyla çalmaya devam ederken, Sibel masadan hemen kalkıp, cep telefonunu aldı. Ekranda numarayı tanıyamayınca, ''Kim ki bu?'' diye söylendi.

 

            ''Ulan öyle diyeceğine açsana şunu! Kapanacak şimdi.'' diye çıkıştı Serkan. Ardından da ''Telefona koyduğun müziğe bak!'' diye ekledi.

 

 

            Bunun üzerine ''Efendim.'' diyerek telefonu açtı Sibel. Karşıdaki sesin ''Sibel Karayel ile görüşecektim.'' şeklindeki tonlamasına ''Buyrun benim.'' diye cevap verdi. Daha sonra iş başvurusunun kabul edildiğiyle ilgili bilgi verdi ses. Ve ikinci görüşme için merkezin bulunduğu binanın adını verdi. ''Sam Plaza.''

 

            İlk başta ''Anlayamadım.'' dedi Sibel. ''Sesiniz biraz cızırtılı geliyor da.'' diye ekledi. Bunun sebebi, giriş kattaki evlerinde genelde öğrencilerin tercih ettiği mobil hattın pek çekmemesiyle ilgiliydi. Bunun üzerine telefonun karşısındaki adam bir kez daha ''Sam Plaza'' diye tekrarladı. Sibel de iyi duyamamasının etkisiyle, aklına gelen ilk çağrışım olarak ''Hasan Plaza mı?'' diye sordu.

 

            Serkan, kardeşinin konuşmasını dikkatle dinlerken, ''Hasan Plaza mı?'' sorusunda bir anda ağzındaki çayı dışarı püskürttü ve karnına ağrılar girene kadar gülmeye başladı.

 

            Bir yandan ağabeyinin kendine gülen hallerine bakarken bir yandan da sesi dinleyen Sibel'in yaptığı gafla yüzü kızardı. Ama karşıdaki ses, kibar bir şekilde ''Çöl Rüzgarı anlamına geliyor Sibel Hanım'' diye cevapladı. Hemen ardından ''Kodlayayım isterseniz…’’ dedi. ‘’Samsun, Antalya, Manisa.''

            ''Tamam. tamam.'' dedi panikle. ''Çöl Rüzgarı doğru ya. Sam Plaza. Kusura bakmayın sesiniz biraz cızırtılı geliyor da!''

 

''Önemli değil.'' dedi adam. Sonra da ''Yarın saat dokuz buçukta Sam Plaza'' diye ekledi. ''Yarın saat dokuz buçukta Sam Plaza.'' diyerek tekrarladı Sibel. En sonunda da ''Görüşmek üzere'' temennisiyle konuşma sonlandı.

 

Telefonu kapattıktan hemen sonra sinirli sinirli ağabeyine baktı. Ama Serkan oralı olmayıp, gülmeye devam etti. ''Hasan Plaza ha! İnsan bir düşünür be kızım. Hasan diye Plaza adı mı olur ulan?!'' dedi ve kahkahalarını sürdürdü.

 

            ''Ne bileyim be. Kısık sesle ne dediği anlaşılmıyor ki herifin. Hasan der gibi geldi bana.'' diye cevap verdi. Aslında bu cevap Serkan’dan öte yaptığı gaftan dolayı kendi kendine verdiği bir cevap belki de bir mazeretti.

 

''Allah'tan adam görüşmeyi iptal etmedi. Valla bana biri aynısını dese biz bir kez daha düşünsek iyi olur derdim. Halbuki bu dizilerde çok Plaza filan da gösteriyorlar ama demek ki boş boş bakıyorsun öyle. Almışsın cehalet bayrağını en ön safta savaşıyorsun!'' diyerek kahkahalarının ardından devam etti Serkan. Sibel'i kızdırmak hoşuna gidiyordu.

 

Sibel ''Abiii'' diye çıkışmıştı ki, ''Tamam. Tamam.'' dedi. Sonra da ''Sen beni güldürdün. Allah'ta seni güldürsün!'' diye ekleyip üstünü başını giymek için masadan kalktı.

Sibel'de bu arada masayı toplayıp, yiyeceklerin çoğunu dolaba yerleştirirken, Serkan bir şeyi unutmuş gibi tekrar odaya girip, ‘’Ben yarın Harun’la Bolu’ya gidiyorum.’’ dedi. ‘’Neriman Teyze’ye söyledim. Yarın yine onunla kalırsın. Ertesi gün geleceğim zaten ben.’’

‘’Off yine mi ya?!’’ diye çıkıştı Sibel. ‘’Gene Neriman Teyze’nin bayat muhabbetine kaldık desene!’’

            ‘’Öyle deme. Kadın duyunca ‘’Ohh, ohh Sibel kızımla benim de canım sıkılmaz.'' dedi.’’

            Sibel bunun üzerine Serkan’a dönüp, ‘’Tabii senin tuzun kuru.’’ diye çıkıştı. ‘’Bedavadan her yerin tozunu aldıracak ya ondan sevinmiştir o!’’

            ‘’Hadi hadi alma kadının günahını! Zaten işe geç kaldım akşama konuşuruz bunları.’’ dedikten hemen sonra alelacele gömleğini giyip kapıdan çıkıyordu ki, son anda Sibel'e dönüp, ''Haa bu arada benden sana bir tavsiye. O telefonun müziğini değiştir. Yani en azından görüşme de kapalı tutmayı unutma.'' diye seslendi. Sibel de ''Abi yiyeceksin şimdi terliği. Git istersen!.'' deyip kapıya doğru bir hamle yapıyordu ki, gülerek ''Tamam. Tamam.’’ dedi Serkan. En sonunda da ‘’Fazla gezme mahalle kızlarıyla. Hadi akşama görüşürüz.'' dedi ve dışarı çıktı.


2. BÖLÜMÜN SONU

Çevrimdışı Heyban

  • *
  • 18
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Doğumu Ve Ölümü Belli Olmayan
« Yanıtla #3 : 09 Ağustos 2013, 20:28:03 »
3. BÖLÜM - ''FALCI''

       
        Dadastana Kasabası...

   Karasu Ormanı ve Misafir Kabul Etmez Köyü'nün kötü şöhretinin duyulmasını engelleyen bir şey varsa o da doğal ve tarihi güzellikleriyle göz kamaştıran bu kasabaydı. Asırlar öncesinden kalma evleri, konakları, hamamları ve daha nice eserleriyle burada yaşayan insanlara günümüzde, eski tarihi yaşama zevkini veriyordu. Hafta sonları kendisini ziyarete gelen çoğunlukla yerli turiste zamanın aslında hızlının aksine ne kadar yavaş aktığını çarpıcı bir şekilde gösterirdi. Öylesine güzel bir yerdi ki eğer ilk defa geliyorsanız; sizi kasabaya götüren yoldan devam ederken birden birbirini çevreleyen dağların yavaşça açıldığını ve içinden bir hediye paketi gibi yeşilliklerle dolu bu güzel yerin ortaya çıkıverdiğini görürdünüz. Tam anlamıyla dağların sakladığı ve öyle herkese sırrını açıklayıp, göstermediği bir yerde denilebilirdi. Sanki zamanın durduğunu gözlemlediğiniz bu kasabada, kum saati yılda bir kez hızlıca akardı. O da her yıl bir kez yapılan Panayır Şenliklerinde olurdu. Normal zamanlarda hiç göremeyeceğiniz kalabalığı, renkliliği bu kasaba da yalnızca Panayır'da görebilirdiniz. Tarihi mekanların önüne kurulan lunaparklar, elbise satan dükkanlar, yeteneklerini sergileyen cambazlar ve onları hayretle izleyen kasaba insanları...

Serkan da aslen Dadastanalı olan çocukluk arkadaşı Harun’un ısrarlarına dayanamayarak; Kasaba’ya gelmiş, Panayır’ı geziyordu. Henüz tahta çemberlerin atılıp, hedefi içine aldığında sigara paketi kazanılan oyun tezgahını geçmişlerdi ki, Serkan aniden durdu ve tezgaha yönelip, beş çember satın aldı. Harun, kazanılması zor olan bu oyunda arkadaşını tam uyaracakken, Serkan çemberlerden ilkini attı ve birde bir yaptı. İkinci atışında da hedefi tutturunca arkadaşına şaşkınlıkla baktı Harun. Kendisi şu ana kadar elliye yakın kez deneyip, bir kez bile olsun sigarayı kazanamamıştı. Oyunu oynatan adamında huzursuz bakışları altında beş atışında dört kez hedefi tutturdu Serkan. Ardından kazandığı dört sigara paketini alıp, oyunu oynatan adama gülümseyip, sigaralardan ikisini Harun'a verdi ve yürümeye devam ettiler.

   Şaşkın bakışlar altında önce sigara paketine sonra da arkadaşına bakarken ''Ben hiç tutturamamıştım.'' dedi Harun. Sonra da ''Neden adama gülümsedin?'' diye ekledi. Serkan bu defa tekrar gülümsedi. Sonra ''Arkana bak.'' dedi. ''Ben oynamadan önce sinek avlıyordu. Şimdi herkes oynamak istiyor.'' Daha sonra da oyunun püf noktasını anlattı. ''Sigaraları koyduğu sunta aşağı doğru eğik. Eğer gözüne kestirdiğin hedefin beş santim önüne atarsan, çember geri doğru sekip, paketi içine alır. Ama ilk atışında yapamazsın biraz antrenman gerek.''
Bu defa ''Sen nerden öğrendin?'' diye sordu Harun. Serkan cevap verdi. ''İzmit'te Üniversite'de okurken, bunun aynısından vardı fuarda. Ama iki kişilerdi. Bir akşam adamlardan biri oyunu oynatırken, öbürü de çember fırlatıyordu. Adamı tanıyıp, dikkat kesildim. Adam beşte beş yaptı. Sonra sigaraları aldı ve oyunun önü insanlarla doldu. Daha sonra yaptıkları dümeni fark ettiğimi gördü. Biraz muhabbet ettik. Anlattı işte püf noktasını. Yalnız sizin buradakinin bir asistanı yok. O yüzden biraz para kazanması için dört paket kaybetmek zorunda kaldı.''
Harun gülerek ''Vay anasını!'' dedi. ''En küçük şeyde bile bir numara var desene.''

''Öyle.'' dedi Serkan. Sonra kasabanın tepesindeki Saat Kulesini gösterip, ''Oraya ne zaman çıkacağız?'' diye sordu. Harun ''Biraları alayım çıkalım hemen.'' deyince, ''İyi olur.'' dedi. Ardından ekledi. ''Belki buraya sadece gezmek için gelmediğimizi orada anlatırsın.''

***

Sonbahar rüzgarı usul usul esip, sararan yaprakları kasabanın üzerine ahenkli bir şekilde serpiştirirken; zirvedeki Saat Kulesi'nin yanındaki iki arkadaş sohbet ediyordu.
''Evet. Ne düşünüyorsun bakalım?'' diye heyecanla arkadaşının fikrini sordu Harun. Kısa süre içinde bir cevap alamayınca arkadaşının yüzüne baktı ve Serkan'ın huşuyla manzarayı izlediğini fark edip, gülümsedi.

   Serkan da az bir zaman sonra hayranlıkla baktığı manzaradan gözlerini çevirmeden ''Bu kadarını beklemiyordum!'' diye fısıldadı. ''Hayatımda gördüğüm en güzel yerlerden biri! Sadece manzara olarak söylemiyorum. Adeta hissedebiliyorum bunu.''

   Harun arkadaşının sözlerinden sonra tekrar gülümsedi. ''Hissetmek'' sözüyle neyi kastettiğini anlayabiliyordu. Şu anda kuş bakışı baktıkları kasabanın arasından tüm gürültüsüyle akan nehrin şırıltısı buradan bile rahatlıkla duyuluyordu. Bu da manzaranın güzelliğini görmenizin yanında kendisinden yükselen rahatlatıcı su sesini de duymanız demekti. Saat Kulesi'ni diğer zirvelerden ayıran önemli bir özellikti bu.

   ''Farklı bir yer olduğunu sana söylemiştim.'' diye konuştu Harun. Ardından kulenin önünde arkadaşının fotoğrafını çekerek, anı ölümsüzleştirdi. Daha sonra yanında getirdiği iki biradan birini arkadaşına uzattı ve kulenin önündeki banklardan birine oturdular. Bu küçük ve sevimli kasabanın insanı büyüleyen manzarasına doyasıya bakarlarken soğuk biralarını yudumluyorlardı şimdi.

''Geldiğine pişman olmayacaksın demiştim.'' dedi Harun. Serkan birasından bir yudum daha alana dek cevap vermedi. Sonra derin bir nefes alıp, ''Aslına bakarsan daha bu konuda emin değilim.'' dedi. Birkaç saniye duraksadıktan sonra devam etti: ''Bir hafta boyunca Panayır diye tutturdun, güzel yer dedin İstanbul'dan kalktık geldik. Ama gerçek sebebin bu olmadığını ikimiz de biliyoruz. Yok eğer sadece gezmek için geldiysek; açıkçası ben daha Çanakkale'ye gitmedim. Eğer sadece bunun için getirdiysen beni, hakikaten pişman olacağım.''

Harun şimdi şaşkınlıkla Serkan'a bakıyordu. Önce ''Gerçekten de böyle mi düşünüyorsun?'' diye sordu. Serkan başını ''Evet.'' anlamında sallayınca o da birasından bir yudum daha alıp, konuşmaya başladı. ''Biliyorum Panayır buraya gelmek için pek inandırıcı bir sebep değildi.  Senin yerinde başka biri olsa gerçek sebebini öğrenmeden hayatta gelmezdi.'' Sözlerini daha bitirmemişti ki ''Arkadaşım olmasaydın gelmezdim.'' diye çıkıştı Serkan. Bunun üzerine Harun ''Biliyorum.'' anlamında elleriyle arkadaşını onayladı. Daha sonra da sözlerine devam etti. ''Pekala. Seni neden buraya getirdiğimi söyleyeceğim. Artık tam sırası! Ve iyi bir yerdeyiz. Nasıl anlatacağımı bilmiyorum ama sana şunu söylemeliyim ki burada hayatımızı değiştirecek bir sır var.''

Serkan yüzünde oluşan hayal kırıklığı ifadesi ile ''Nasıl?'' diyebildi.
''Aslında senin de aylardır aradığın fırsat...''
''Biraz açık konuş!'' diye çıkıştı Serkan. Artık mantıklı bir açıklama bekliyordu.
''Sana bunu daha önce söylemeye çalışmıştım aslında. Bu kasabada bir yerlerde tahmin edemeyeceğin şeyler var. Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum ama farklı bir şeyler olduğu kesin.''

''O saçma hikayeyi bir daha sakın anlatma. Buraya anlattığın o zırvalıklar için geldiğimize inanamıyorum!'' diye tepki gösterdi Serkan. Ses tonundan, yaşadığı hayal kırıklığı fark ediliyordu.

''Daha önce söyleseydim, buraya gelmezdin ki. Ayrıca; niçin bu kadar tepki gösterdiğini anlayamıyorum. Söylediklerim için buna değmez mi sence? Aylardır siktiriboktan testilere tarihi eser muamelesi yapıyorsun! Ama ben sana burada küplerce altın olabilir diyorum. Ama beni taktığın yok!''
Harun da sesini yükseltmişti artık.

''Daha önce anlattıklarının benim için hiçbir anlamı yoktu. O gün gülüp, geçtim ama hala o anlattıklarında ısrarcıysan senin hakkında farklı şeyler düşüneceğim dostum. Anladın mı?''

''Yemin ederim ki sana anlattıklarım doğru. Deli filan değilim. Burada herkese sorabilirsin. Hiçbiri kabul etmeyecektir. Ama inanmadıklarından değil. O lanet zırvalığından dolayı. Eğer söylediğin gibi inanmasaydın, bunu bana ispatlamak için teklifimi kabul ederdin. Ve bu gece o ormana gidiyor olurduk.'' Harun bir yandan işaret parmağıyla da tam karşılarında duran ağaçlık bölgeyi gösteriyordu.

''Senin ısrarla aynı zırvalıkları anlatacak biri olmadığına inanıyordum. Yanılmışım demek ki. O zaman sana gerçeği söyleyeyim. Bana bir şeyler anlatıyorsun. Ama yanındaki lanet hikayesine zırva diyorsun. Bana sorarsan senin anlattıklarında tam bir saçmalık. Yok mezar değil, gömüymüş de cinler onu uzun zaman sonra sahiplenmiş de falan da filan da… Hadi tamam, dediklerin doğru! Peki ya Heyban dedikleri o yaratık da gerçekse!.. Ama doğru ya senin üstün bilgilerine göre bizi ne kadar korkutursa korkutsun ona dokunursak tılsım kaybolacak değil mi? Evet belki Arkeolojiyi kitapçı da çalışmak için bitirmedim. Ama efsaneler peşinde koşacak bir manyak olmak için bitirmediğime de eminim. Ve şu anda kitapçı olarak kalmayı tercih ediyorum. Ayrıca; bana bunları arkadaş olduğumuz için mi yoksa dandik bir dedektörüm olduğu için mi söylüyorsun? Eğer cevabın son söylediğim ise Harun, sana diyebileceğim tek şey; o yaratık gerçekten varsa dedektör hiçbir boka yaramaz.'' Serkan konuşmasının sonuna doğru kontrolünü kaybetmiş ve kıpkırmızı kesilmişti.

   ''Dedektör mü?'' dedi Harun gülerek. ''Seni dedektör için değil; arkadaşım olduğun için buraya getirdim. O elindeki metal tenekeyi bulmaktan kolay ne var! O ormana girmek için asıl cesaret gerekli. Seni bunun için...'' dedi son olarak. Ardından lafını burada kesmesinin daha iyi olacağını düşündü.
Son söylediklerinden sonra ise yerini derin bir sessizlik aldı. İki arkadaş da artık birbirleriyle konuşmayı bırakmış, kafalarını önüne eğmişti. Yaklaşık iki dakika süren sessizlikten sonra Serkan birasından son bir yudum daha alıp, ayağa kalktı ve yürümeye başladı. Arkadaşının gitmek üzere olduğunu gören Harun, uzun sessizliği bozdu ve arkasından seslendi: ''Bugün dönemessin! Buradan sadece bir otobüs kalkar İstanbul'a. O da sabah 09.30'da!''

Serkan önce yere bir tekme savurdu. Sonra adımlarını geri aldı. Ve kendisine garip gözlerle bakan arkadaşına cevap verdi. ''Peki! Yarın gideceğim. Ama hala arkadaş olarak kalacaksak gidene kadar bir daha bu konuyu konuşmayalım.''
Harun arkadaşını kafasıyla onayladıktan sonra yerinden kalktı. Ve eğlenceli bir şekilde tırmandıkları arnavut kaldırımlı eski yolu, gergin bir şekilde inmeye başladılar.


***

Güneş, gökyüzünü terk edeli iki saat olmuş ve kasaba her akşam olduğu gibi yine sessizliğe gömülmüştü. Gündüzleri size kısa kollularla gezinme imkanını tanıyan bu küçük yerde akşam olduktan sonra üstünüze uzun kollu almadan çıkamazdınız. Harun'da yerlisi olduğu bu kasaba da arkadaşını hava konusunda uyarmış ve kendisine ait olan montlardan birini ona vermişti. İki arkadaş şimdi genelde gençlerin uğradığı eskiden kahvehane olan şimdi ise şirin bir Cafe'ye dönüşen ve Bey - Han adını alan mekana gidiyordu. Araları birkaç saat önce yaşadıkları tartışma nedeniyle biraz soğuk olsa da Serkan, yol boyunca Harun'un annesinin hazırladığı yemekler başta olmak üzere birkaç önemsiz konu açmış, azda olsa yaşanılan tatsızlığı unutturmuştu.

İki arkadaş Cafe'ye girdiklerinde, Harun yaşlı bir teyzeyle Cafe’yi ortaklaşa işleten üniversite öğrencisine selam verip, kendilerine iki Türk Kahvesi getirmesini söyledi. Masaya oturduklarında, Serkan neden kahve söylediğini arkadaşına sorduğunda, Harun önce cebinden çıkardığı sigara paketinden arkadaşına sigara uzattı. Ardından sigarasını yaktıktan sonra cevap verdi. ''Buranın Türk Kahvesi meşhurdur. Sabah ki tartışma için üzgünüm. Yarın İstanbul'a döneceksin. Ve buradan aklında iyi şeylerle ayrılmanı istiyorum. Gerçi bir halı saha maçı ayarlayamadım ama... Bununla idare et. İffet Teyze, Cafe'nin ortağı. Öyle bir kahve falı bakar ki dudağın uçuklar.''

Serkan bir ara yine mi diyecek oldu ki Harun arkadaşını konuşturmadı. ''Ulan şaka be! Alt tarafı eğleneceğiz işte. Yalnız söylediklerinden sonra hakkımda çok şey biliyor diye kadını öldürmeye kalkma!''

Harun'un söylediklerinden sonra Serkan'da gülümsedi. Sonra o da arkadaşına takıldı. ''Şaka maka biraz Matrix'teki Kahin'i andırıyor. Belki Matrix'i izleyip; falcı olmaya karar vermiştir.''

Yaklaşık on beş dakika kadar olmuş iki arkadaş kahvelerini lezzetle bitirdikten sonra ters çevirip, soğumaya bırakmışken bir yandan da çocukluk anılarından bahsediyorlardı. Genelde tanıştıkları kızlar, top oynarken kırdıkları camlar ve meyve bahçelerine daldıkları heyecanlı koşuşturmalardan oluşan konuşmaları, sabah yaşadıkları garip tartışmayı unutturmuştu ki; üzerinde kırmızı bir hırkası bulunan, kısa boylu, saçlarına aklar düşmüş, kırışık sevimli bir yüzü olan kadın masalarına yaklaştı ve gülümseyerek ''Merhaba gençler!'' dedi.  Bu arada kadının koynundaki kırmızı taşlı garip kolye Serkan’ın dikkatini çekmişti.

Serkan ve Harun aynı samimiyetle cevap verdikten sonra İffet Teyze, sandalyelerden birine oturdu. Bu arada Harun'da Serkan'ı, İffet Teyze ile tanıştırıyordu. Tanışma faslı bittikten sonra kadın Serkan'ın fincanını ters çevirip, gözlerini kısarak kahve fincanının içinde oluşan şekillerin anlamlarını okumaya başladı. Önce sessiz bir şekilde içinden okuyor gibiydi İffet Teyze. Ardından birden Serkan'a baktı, gülümsedi ve önce bir soru sordu. ''İkizler misin sen?''

Serkan bunun üzerine biraz şaşırdı. Ardından '' Evet! Ama iki yüzlü değilim.'' diye cevap verdi ve gülümsedi.

''İkizler, iki yüzlü değildir zaten. Sadece ani karar değiştirirler, hepsi bu.'' dedi İffet Teyze. Daha sonra elindeki fincana bir kez daha bakıp, konuşmaya başladı.

 ''Kısa zaman önce birine yardım etmişsin. Yaptığın yardım o kişinin hayatını değiştirmiş.''

   Serkan kadının sözlerinden sonra rahatladı. Çünkü az önce burcunu tahmin ettiği kadının şu an söyledikleri kafasında hiçbir şey çağrıştırmıyordu. Bir ara ''Dediğin gibi olmadı. Kimseye yardım etmedim.'' diyecek olduysa da sonunda sessiz kalmayı tercih etti. Bu arada kadının boynundaki kolye gözüne takılmaya devam ediyordu.

   İffet Teyze de konuşmaya ''İşinden pek memnun değilsin.'' diye devam etti. Bunun üzerine Serkan ''Evet.'' dedi. Harun'da bir zafer daha kazanmışçasına gülümserken Serkan içinden söylenmeye başladı: ''Türkiye'de kaç kişi yaptığı işten memnun ki zaten.''

''Hayatımda baktığım en ilginç fallardan biri bu. Evet oğlum! Yakın zamanda, hayatında büyük değişiklikler olacak.''

''Mutlaka öyledir. Zaten tüm falcıların olmazsa olmaz lafı değil mi bu?'' dedi bir kez daha içinden. Sonra da kadına dönüp, ''Nasıl bir değişiklik? Evlilik filan gibi mi?!'' diye gülerek sordu. Harun da ona katıldı. Ama kadın gülmedi. Ve sözlerine devam etti. ''Bilmiyorum oğlum. Bir insanın hayatını sadece evlilik değiştirmez. Belki hayatının kadınını bulursun, belki hayatının işini ya da...''

Serkan kadının söylediklerinden sonra duraksadı. Şu ana kadar kadının anlattıkları onun için hiçbir şey ifade etmese de karşılık verme gereği duydu. ''Peki hangisini bulacağım orada yazmıyor mu?''

''Aslında bu fincanın içinde hiçbir şey yazmaz. Sadece bulutlar gibi şekiller vardır. Ben de bulutlara bakar gibi şekillere bakarım ve bana ne hissettirirlerse onu karşımdakine söylerim.'' diye cevap verdi yaşlı kadın.

''O zaman herkes farklı anlamlar çıkarmaz mı? Mesela, ben bulutlardan birini uçağa benzetirim ama başka biri de balığa benzetebilir değil mi?'' Serkan'ın şüpheci soruları kahve falını ilginç bir hale getirmişti ki kadın acı acı gülümsedi ve tekrar konuşmaya başladı.

''Kahve falına bunun için ben bakıyorum zaten. Yoksa arkadaşın Harun'da senin falına bakabilirdi değil mi? Tabii ki kahve falına bakanlar bazı farklı anlamlar çıkartabilir. Söylediklerim yanlışta çıkabilir. Ama hiç kimse benim geçmişi okuduğumu ve geleceği gördüğümü söylemiyor zaten. İlk sorduğun soruya gelince aslında falına baktığım kişinin karşılaşacağını düşündüğüm değişikliklerin ya da olayların, iyi ya da kötü olduğunu hissedebilirim. Ama seninkinde böyle değil. Köprü ya da yol ayrımı gibi bir şey var. Ve burada karşılaşacakların değişimin başlangıcı. İyi ya da kötü olduğu belli değil. Sanki birbirine girmiş gibi.''

''Anladım.'' dedi Serkan. Daha sonra bir soru daha soracak oldu ki İffet Teyze ondan önce davrandı. ''Zaten sen söylediklerime inanmıyorsun değil mi?'' Serkan mahcup bir şekilde başını ''Evet!'' anlamında sallayınca kadın sevecenlikle devam etti. ''Her şeyi bilseydim olmazdı zaten. Neyse söylediklerimi kafana takma o zaman. Hayatına devam et.''
Ardından Harun'un fincanını almıştı ki Harun müdahale etti. ''Sağol İffet Teyze. Ben baktırmayacağım. Geçen baktığımda şansımın döndüğünü söyledin. Tüm paralar lotoya gitti.'' dedi gülerek. İffet Teyze'de Harun’un söylediklerinden sonra gülümsedi. Sonra da ''Sen de biraz arkadaşın gibi davran o zaman.'' dedi.
İki arkadaş cafeyi terk edip, dışarı da esen rüzgarın tadını çıkartarak yürürken Serkan, Harun'a ''Gerçekten, tüm paranı lotoya mı yatırdın yoksa?'' diye sordu. Bunun üzerine Harun derin bir nefes alıp, ''Yok be!'' dedi. Ardından gülümseyip, ''O kadar da saf değiliz herhalde!'' diye ekledi. Serkan da arkadaşına katıldıktan sonra ''Tabii oğlum'' dedi.  ''Kafasına göre sallıyor işte. Burcumu bildi gerçi ama... Zaten burçlara da inanmadığım için onun bir önemi yok. Bir de birine kısa zaman önce yardım etmişim. Onun hayatı değişmiş. Hayır, böyle bir şey olmadı. Kısa zaman sonra da önemli bir şeyle karşılaşır mıyım? Orasını Allah bilir! Zaten kusura bakma ama kahve falına inananın fincan kadar aklı yoktur!''

Bunun üzerine Harun ''Eğlence ulan işte!'' dedi. O gece iki arkadaş sabah yaşadıkları olayı unutup, birbirlerine takılmaya devam ettiler. Daha sonra da sabah olunca Serkan, otobüse binip, İstanbul'un yolunu tuttu. Harun ise bir müddet daha ailesiyle kalacağını söyledi ve kasabada kaldı.

3. BÖLÜMÜN SONU

Çevrimdışı Heyban

  • *
  • 18
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Doğumu Ve Ölümü Belli Olmayan
« Yanıtla #4 : 13 Ağustos 2013, 19:37:53 »
4. BÖLÜM - ''SOFYA''


İstanbul - 1974

''Hoş geldin yakışıklı!'' diye seslendi Genelev'in girişindeki kadın. Şişman vücuduna giydiği askılı elbisesi ve kısa kızıl saçlarının uyumsuzluğu, şişkin suratındaki şirin olmaya çalışan samimiyetsiz gülüşüyle doğru orantılıydı. Görevi; müşterileri karşılamak ve gelenlerin sahip oldukları paraya bakarak uygun kişiyi seçip, odalara yollamaktı. Buraya gelenlerin kendisini ilk gördüğünde, ''Acaba içeridekiler de böyle midir?'' bakışını sezdiğinde sinirini gizleyemez ve samimiyetsiz gülüşü hemen suratından kaybolurdu. Oysa şu anda karşısında duran adam; şu ana kadar gördüğü en yakışıklı adam olmasına rağmen onun suratında böyle bir ifade yakalayamayınca iyice keyiflendi. Genç adam, kadının karşılamasına cevap vermemiş, ağır bakışlarla etrafı süzerken; kadının kendisine çevirdiği şüpheli bakışları görünce konuştu. ''Korkma! Polis filan değilim.''

''Ne korkacağım canım! Bizim zaten çalışma ruhsatımız var yakışıklı. Asıl sen korkma!'' diye cevapladı olgun kadın. Ardından da; ''Senin kadar yakışıklı biri bile bizi tercih ediyorsa; herhalde oldukça zor durumda kalmıştır.'' dedi. ''Aslında sandığın kadar kötü değil durumum.'' diye cevapladı adam. Ensesine kadar uzanan siyah saçları aynı renkteki gözleri ve yay gibi orantılı kaşlarıyla gerçekten de yakışıklı biriydi. Ama kara gözlerinde rahatsız edici bir bakış da hissediliyordu. Kadın adamın sözlerinden sonra, ''Peki ne öyleyse durumun?'' diye sordu. Bunun üstüne adam konuya girdi. ''Bu civarda diğerlerine göre çok daha iyi olduğunuzu duydum. Bende aradığım özellikleri burada bulabilir miyim diye size geldim.''

   ''Evet.'' dedi kadın. ''Yalnız bu civarda değil, Türkiye'de en iyilerden birisiyiz. Benim kızlarım gibilerini hiçbir yerde bulamazsın. Aradığın özellikler nelermiş bakalım? Onu söyle.''
Adam, kadının, mallarını öven pazarcı gibi konuşmasını görünce gülümsedi. Sonra da ‘’Tıpkı eski zamanlardaki gibi.'' diye düşündü. Şu anda karşısındaki kadının eski tarihlerdeki köle tüccarlarından gram farkı yoktu. Gülümsemesini sonlandırınca cevap verdi. ''Balkan kökenli birini arıyorum. En fazla yirmi yaşında ve bakire olacak.''

''Bakire mi?'' diye durakladı kadın. Ardından gür bir orospu kahkahası attı. ''Nerede olduğunun farkında mısın yakışıklı? Bizde ne arar bakire kız? Sen yanlış yere gelmiş olmayasın!''

''Nereye geldiğimin farkındayım.'' dedi adam. Ardından ekledi. ''İyi düşün. Belki vardır böyle biri. Bir de şunu eklemeyi unuttum. Tahmin edemeyeceğin kadar çok param var.''

Kadın para lafını duyunca bir anda gülümsedi. Hırslı bir gülümsemeydi bu. Sonra konuşmaya başladı. ''Normal şartlarda burada söylediğin gibi biri olması imkansız. Ama dün gece bir kız geldi. Henüz on sekiz yaşında. Romanyalı ve bakire. Yalnız talipleri çok… Ama belki parana göre bir şey yapabiliriz.'' dedi.

''Kaç para istiyorsan o kadarını vereceğim.'' dedi adam. Kadın ücreti söyleyip, ''Yalnız peşin!'' deyince, cebinden çıkardığı bir tomar parayı masaya bıraktı.

Yaşlı kadının gözleri fal taşı gibi açılmış masadaki paraya bakıyordu. Adama tam oda numarasını söyleyecekti ki bir anda kendisine hakim oldu ve konuşmaya başladı. ''Onu tanımıyorsun değil mi? Sakın yanlış bir şey yapmaya kalkma!''
Adam bunun üzerine güldü ve ''Kesinlikle.'' diye mırıldandı. Ardından ekledi. ''Balkan kızları hakkında güzel şeyler duydum ve size geldim. Buradan çıktıktan sonra benim kadar zengin arkadaşlarıma ne diyeyim sence? Ya çok şanslı bir adamım. Ya siz çok iyisiniz? Hangisi?''
''İkisi de canım.'' dedi kadın. ''Oda numarası iki… İlk giren erkek sen olacaksın!''
Adam bunun üzerine gülüp, yüzünü çevirdi. Merdivenlerden yavaşça çıkarken az önce suratında oluşan gülümseme tamamen kaybolmuştu.

Genç kız oturduğu yataktan, ürkek gözlerle odayı süzüyordu. Üstüne zorla giydirdikleri açık mavi askılı elbise ve rengarenk daracık bir şort alışkın olmadığı bir elbise tarzıydı. İri gözleri ağlamaktan şişmiş, alnına düşen kakülü terden nemlenmişti. Yazın ortasında, odanın içerisindeki sperm kokusu o kadar yoğundu ki, bir ara kusacak gibi oldu. Hemen sonra kendini toparladı. Romanya'da zorda olsa canını kurtarıp, Bulgaristan'a kaçabilmişti. Ama hakkında söylenenler peşini orada da bırakmamış ve canlı canlı yakılacakken son anda kendini Türkiye'de bulmuştu. Ama bahtsız kaderi Türkiye'de de peşinden gelmiş ve son olarak bu Genelev’e düşmüştü. Burada çok daha çaresiz hissetmişti kendisini. Dışarıdaki izbandut kılıklı iki adamdan kurtulmayı başarsa da gidebileceği yer başka bir genelevden ötesi olmazdı. Bu karamsarlıkla boğulurken bir anda odanın kapısına yaklaşan ayak sesleri duydu. Çok geçmeden sesler artmış, kapı kolu çevrilirken sadece kurtulmayı diledi.

Saniyeler sonra kapı açılmış, genç ve yakışıklı adam odaya girmişti. Adam önce dikkatle süzdü genç kızı. Ardından samimi bir şekilde gülümseyip, ''Merhaba Sofya!'' dedi. Kullandığı dil, Romenceydi. Sofya'nın iri gözleri şaşkınlıktan bir kat daha açılmıştı şimdi. Burada kendisine verilen ad, yanılmıyorsa; ''Hale.'' gibi bir şeydi. Ama karşısındaki genç adam adını söylemekle kalmamış üstelik Romence ‘’Merhaba’’ da demişti. Adamı tanıyamayınca hiçbir şey diyemedi Sofya. Hala bakıyordu ki, adam konuşmaya devam etti. ''Korkmana gerek yok. Buraya sana yardım etmeye geldim.''

Sofya, şaşkınlığını sürdürürken, ''Adımı nereden biliyorsun?'' diyebildi. Bunun üzerine adam, içeri birkaç adım attıktan sonra devam etti. ''Hakkında çok daha fazlasını biliyorum. Seni uzun zamandır takip ediyorum. Ülkende birkaç kişinin ne zaman öleceğini bildiğin için sana cadı dediklerini biliyorum. Bir anda ortaya çıkan sara nöbetlerini de biliyorum. Birkaç bağnaz tarafından diri diri yakılacakken son anda Bulgaristan'a oradan da buraya geldiğini gayet iyi biliyorum Sofya. Çünkü sen fark edemesen de ben hep seni izliyordum.''

''Kimsin sen?'' diyebildi Sofya. ''Ben bunların olmasını istemedim. Hiçbirini, onların hiçbirini! Ama kimseye anlatamadım. Onların benimle uğraştıklarını anlatamadım.'' diye ekledi.

''Bana Heyban de. Kim olduğumu düşünme. Sana anlatsam da anlayacağını sanmıyorum. Seni rahatsız edenlere de danışabilirsin belki ileride; ama emin ol onlarında benim hakkımda hiçbir fikri yok. Bu arada hazır lafı açılmışken, seni onlardan rahatlıkla kurtarabilirim.'' dedi Heyban.

Sofya küçüklüğünden beri kimsenin göremediği, görmek de istemediği varlıklarla bağlantı kurmuştu. Kendi isteğine bağlı olmadan oluşan bu bağlantı sayesinde tam dört kişinin öleceğini önceden bilmişti. Yalnız bunları istediği zaman öğrenemezdi. Sadece bu varlıklar yakınında bir yerlerde kendi aralarında konuşurken; o da kulak misafiri olurdu. Beş altı yıl önce bir gece; gördüğü rüyasında, kendisini rahatsız edenlerin sayısının üç olduğunu öğrenmişti. Tabii kendisinden ne istediklerini de. Tek istedikleri Sofya'nın ölümüydü. Ne zaman olacağını bilemedikleri bir ölüm! Ondan kendisini öldürmesini istemişler, istediklerini alamayınca birçok insanın esrarengiz diye nitelendirdiği olaylar çıkarmışlardı. Evlerde yangınlar, belirsiz krizler, kötü kabuslar, hareket eden eşyalar ve daha niceleri... Halkın gözünde bunların tek sebebi Sofya olarak gösterilmişti. Sofya yaşananlardan çok etkilenmiş ve birkaç kez intiharı düşünmüştü. Zaten son iki yıldır da bulunduğu yere zarar vermekten ve kendisini rahatsız etmekten başka hiçbir şey yapmamıştı bu varlıklar. Onların etrafında olduğunu hissettiği enerjiden anlamayı öğrenmişti sonraları. Ama şimdi bu enerji çemberinin Heyban odaya girdikten sonra dağıldığını fark ediyordu. Çünkü ondan yayılan enerji hepsini bastıran çok daha güçlü bir enerjiydi.

Sofya şimdi bakışlarını Heyban'a çevirirken, ''Nasıl yapacaksın?'' diye sordu. Heyban, Sofya'ya gülümseyip, cevap verdi. ''Çok kolay olacak. Seni onlardan kurtaracağım. Tabii ilk önce benimle olduğunu bilmem gerek'' dedi.

   ''Anlamadım.'' dedi Sofya. Heyban hemen cevap verdi. ''Buradakiler gibi vücudunu istemiyorum Sofya. Sadece yeteneklerini istiyorum. Onları benim için kullanmanı… Buralardan çok uzaktaki bir kasabada normal bir hayat yaşayabilirsin. Yeteneklerin sayesinde insanların sana saygı duyduğu bir hayat… Tek isteğim, orada yaşayan insanları küçük bir köyün üzerine kışkırtman.''

Heyban'ın konuşmasını şaşkın bakışlarla dinleyen, Sofya ''Hiçbir şey anlamıyorum.'' anlamında mimik yapınca, Heyban devam etti. ''Söylediklerimin karışık geldiğini biliyorum. Ama yapman gereken her şeyi öğreteceğim sana. Senin yeteneklerin karşısında herkes sana korkuyla karışık saygı duyacak… Köylüler hakkında tüm söylediklerine inanacaklar. Ve gün gelecek, civardaki hiç kimsenin onlarla konuşmadığı bir zaman olacak. Evet, o zamanı istiyorum. Onlarla hesaplaşıp, benden çaldıkları hazineyi geri alabileceğim zamanı…''

   ''Senden rahatsız oldular.'' dedi Sofya en sonunda. Bu arada Heyban'ın odaya girmesiyle yaşadığı şaşkınlık ve korku da giderek artıyordu.

‘'Benimle olursan böyle bir lükse sahip olamayacaklar.'' dedi Heyban. Ardından devam etti. ''Kafandaki soruların benim üzerimde yoğunlaştığının farkındayım. Ama yersiz korkulara kapılmana gerek yok. Ben de tıpkı senin gibi bu evrendeki özel belki de hatalı varlıklardan biriyim. Artık bir seçim yapman lazım Sofya!.. Zaman azalıyor... İstersen söylediklerimi unutabilirsin. Ben de teklifimi geri çekip, hemen buradan ayrılabilirim. Hem sanırım benden sonra buraya girmeyi bekleyen şişman ve kel biri daha var.''

   Sofya karşısındaki adamdan iyice tedirgin olurken, Heyban da son sözlerinden sonra lambadan çıkan cin olmadığını iyice kanıtlamıştı. Sofya, karşısındaki varlığın açık sözlülüğüyle ettiği sözler sonunda kalbinin hızlıca atışlarına engel olamıyordu şimdi. Yağmurdan kaçarken, doluya yakalanmak gibi bir histi yaşadığı... Karşısındaki insan gibi görünen ama gerçekte ne olduğu belirsiz olan bu yaratık, açık bir şekilde hayatına kendisinin emrinde devam etmesini istiyordu.
   
Aklı soru işaretleriyle dolup, taşarken ''Ben sana güç vaat ediyorum.'' dedi Heyban. ''Ama etini pazarlayarak hayatına devam etmekte senin elinde!'' diye eklemişti ki;

''Seninleyim.'' dedi Sofya. Heyban'ın söylediklerini kabul etmekten başka bir çaresi olmadığını anlamıştı.
Heyban memnuniyetle gülümserken, ''O halde ben de sana karşı ilk sorumluluğumu yerine getireceğim.'' diye konuştu. ''İstediğin onlardan tamamen kurtulmaksa, bunu hemen yapabilirim. Ama senin için yapabileceğim bir şey daha var.''

Mırıldanarak ''Ne?'' diyebildi Sofya.

''Onları senin itaatin altına alabilirim. Sen onlardan çok daha güçlüsün Sofya. Onlarla aranda görünmez bir zincir var. Onlar bu zincirden kurtulmak, senden uzaklaşmak istiyorlar. Seni gitgide intihara sürüklemelerinin tek sebebi özgürlük! Ancak sen öldüğünde özgür olabilirler. Zincirlerden kurtulmalarının başka bir yolu yok. Ama sen istersen zincirleri eline alır, onları kölen yapabilirsin. Bunu yapabilecek gücün var.''

Sofya bir an sessiz kalınca, Heyban devam etti. ''Hatırla Sofya! Dokuz yaşındaydın. Annen seni evde yalnız bırakmıştı. Eve döndüğünde elbisesinin yandığını görünce nasıl sinirlenmişti dimi? Sen yapmadığını söylediğin halde dayak yemiştin. Üstüne üstlük bir de ahıra kilitlemişti seni.'' Sözlerini henüz tamamlamıştı ki, ''Onların kölem olmasını istiyorum.'' diye haykırdı Sofya.

Heyban tekrar keyifle gülümserken, ''Peki.'' anlamında kafasını salladı. Ardından Sofya'nın o gün hiçbir kelimesini anlayamadığı bir şekilde konuşmaya başladı. Tüm dikkatiyle cebinden çıkardığı kırmızı taşlı kolyeye efsunlu cümleleri söylerken bir yandan da üzerinde yer yer kana benzer lekeler olan kolyenin ipini düzeltti. Saniyeler süren ritüel en sonunda kolyenin Sofya'nın boynuna takılmasıyla son buldu.

Sofya tüm dikkatiyle Heyban'ı izlemiş, kırmızı taşlı kolye boynundan dolanıp, göğsüne indiğinde de çok farklı hissetmişti kendini. Heyban'ın enerjisinden öte kendinden yükselen bir enerjiydi bu. ''Affedin bizi!'' diye bir ses duymuştu yakınlarından. İlk önce tek bir ağızdan sonra da üç ağızdan tekrarlanan bir yakarıştı bu. Artık, Heyban'a daha bir kendinden emin bakarken, hükmetme gücünü iyice kavramıştı.


                     ***

Gökyüzünün tam ortasında beliren güneş, Tophane yolunun ortasında yürümekte olan iki gölgeye sözünü geçiremiyordu. Bu arada anayola bağlanan ara sokaklardan birinden yükselen duman, gökyüzünü işgal etmeye devam ederken alevler, yaklaşık yirmi dakikadır genelev olarak adlandırılan eskimiş köhne binayı esir almıştı. Heyban ve Sofya caddede telaşla koşuşturan insanların arasından yürümeye devam ederken; Heyban, ''Bu yapabileceklerinin en basitiydi.’’ dedi. ‘’Yangın çıkarmak, emrindekilerin en sevdiği işlerden biridir.''
Sofya çok değil yaklaşık yirmi dakika kadar önce odaklandığı üç noktadan binanın
ateş almasını istemiş ve yangın giderek büyümüştü. Bunu kendisinin yaptığına inanamazken, ''Dumanların arasından yürüyerek çıktık. Ama bizi hiç fark etmediler.'' diye söylendi. ''O da benim gösterimdi.'' dedi Heyban. Ardından devam etti. ''Ama seni ortalığı ateşe vermen için çıkarmadım. Çok daha sessiz bir şekilde halledebilirdik. Yine de bunu yapabileceğini görmen açısından önemliydi.'' Kısa bir süre sessizlikle geçildikten sonra, Sofya giderek Heyban'a ısındığını fark etti. Boynundaki kırmızı kolyeyi sıkıca kavrarken; ''Sence ben Cehennem'e gider miyim?'' diye sordu.

Heyban, şaşkınlıkla bakınca, sorusunun içeriğini açıkladı. ''Doğduğum günden beri herkes beni lanetlenmekle suçladı. Birçok kez öldürmek, diri diri yakmak istediler. Elimde olmayan bir şeydi bu. Geceler boyu ağladım. Tanrı'ya bana yardım etmesi için yalvardım. Ama bana yardım etmek için Şeytan geldi. Bana yardım eli uzatan sadece oydu. Ve artık seninleyim. Sadece kurtulmak istemek bana Cehennemin kapılarını mı açtı şimdi?''

Sofya sözünü bitirince, Heyban ağzını kocaman açıp, kahkahalara boğuldu. Ardından konuşmaya başladı. ''Sen gerçekten de yanıltmayacaksın beni. Açık sözlü olman güzel... Ama yine de beni ona benzettiğin için üzüldüm. Şeytan; insanların ayağına gelmeyecek kadar kibirli biri.'' dedi. Sonra devam etti. ''Benimle karşılaşanların belki de hepsi Şeytan'la tanıştıklarını sanmıştır. Bunun nedeni, tabii ki kendilerini melekleri hak edecek kadar iyi bulmamalarında gizli. Ama yine de tüm hayatını kibire adamış bir budalaya benzetilmek üzüyor beni.''

Sofya, Heyban'ı dinledikten sonra ''En azından Şeytan'la birlikte değilim.'' diye düşünüp, rahatladı. Sonra, ''Kasaba'ya ne zaman gideceğim?'' diye sordu.
''Bu defa ciddi bir soru sordun!'' dedi Heyban. Hemen ardından konuşmaya başladı.
''İlk önce bu insanların dilini öğrenmelisin. Merak etme! Yapman gereken her şeyi, nasıl yapacağını, o köylülerden ne istediğimi, her şeyi anlatacağım sana. Ama ilk önce sana Türkçe bir isim bulmamız lazım.''

''Orada Hale diyorlardı bana.'' dedi Sofya. ''O olmaz.'' dedi Heyban. Ardından birkaç saniye düşünüp, ''Buldum.'' diye haykırdı. ''Genelev'e düşmene rağmen bekaretini hala koruyorsun. Senin adın artık İffet olsun. Böylece İffet'in anlamı her aklına geldiğinde, benim sana ettiğim yardımı da unutmazsın.'' dedi.
''İfet.'' diye mırıldandı Sofya. Ardından da ''İffet.'' diye tekrarladı.

4. BÖLÜMÜN SONU

Çevrimdışı Heyban

  • *
  • 18
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Doğumu Ve Ölümü Belli Olmayan
« Yanıtla #5 : 20 Ağustos 2013, 19:13:28 »
5. BÖLÜM - ''ÜÇ VAKİT''

Bugün...

Uzun boylu, şekilsiz siyah saçlara sahip ve her iki yanağında da kendisine sempatik bir hava katan gamzeleri olan genç adam, saat gecenin onunu gösterirken Şişhane'den Unkapanı’na doğru yürümekteydi. İstiklal Caddesinde bulunan büyük kitapçıda asistan olarak çalışıyordu Serkan. Okulunu bitirdiği bölüm ona henüz bir çalışma olanağı yaratamamasından dolayı haftanın beş günü sekiz saat bu kitapçıda çalışırdı. Hafta sonları ise bazen tatil yaparken, bazen de öğrendiği işi yani günlük kazı çalışmaları yaparak kendisine ekstradan maaş sağlardı. Haftanın beş günü insanlara kitap öneren bu adamı, hafta sonları bir lağım çukurunu kazarken görebilirdiniz.

   Herhangi birinin isteyeceği standart bir iş değildi bu onun için. Çoğu insana göre güzel bir mekanda hiçbir iş gücü gerekmeksizin kitapçıda çalışmak, tarihi kazılar yapmaktan iyi gelebilirdi. Ama oldukça sıradan gözüken bu işi yaparken hiç keyif almamıştı. Asistanla, Arkeolog arasındaki farkı iyi bilirdi. Tarihi kazılarla, lağım kazmak arasındaki farkı bildiği gibi...

 Her ne kadar hafta sonundan kalma bir yol yorgunluğu olsa da, bu gece evine otobüsle gitmek istememişti. Kafasına takılan önemli olayları düşünmek ya da bir dönüm noktasına geldiğinde karar verebilmek için uzun yürüyüşler yapmayı tercih ederdi. Bunun nedeni ise garip bir şekilde yürürken daha iyi düşünebildiğini fark etmesiydi. Sessiz bir patikanın ortasından ya da büyük bir kalabalığın arasından yürürken kendisini dış ortamdan soyutlar ve kafasının içinde düşündüğü olaylara konsantre olurdu. Ya da büyük bir zevkle hayaller kurardı. Bu nedenle arkadaşlarından sık sık ''Geçen gün yanından geçtim, bırak selam vermeyi, dönüp bakmadın bile!'' şeklinde tepkiler alırdı. Bu akşam da düşünmek ve hayallere dalmak için evine yürüyerek gitmeyi tercih etmişti. Ve şimdi Unkapanı Köprüsünde yürümeye başlarken kafasını gayrı ihtiyari Haliç'e çevirip, söylendi: ''Hiç değilse eskisi gibi bok kokmuyor!''

Garip bir şekilde ciddiye almamış olsa da son iki gündür Harun'un anlattıklarıyla meşgul oluyordu zihni. Bir yandan arkadaşının daha önce şakayla karışık anlattığı şeyleri aslında bütün ciddiyetiyle kabul ettiğini görmüştü. ''Delirmiş gibi!'' diye fısıldadı. Çocukluk arkadaşının bu hale nasıl geldiğini düşününce ürperdi. Kasabada anlattıklarından sonra gittikleri kafede falcının anlattıkları zırvalıklarda bile itiraf edemese de kendisine bir şeyler ispat etmeye çalıştığını gözünden kaçırmamıştı. Derin bir nefes alıp, ''Umarım ne yaptığını biliyorsundur.'' diye fısıldamıştı ki arkasından bir ses duydu.

Yanlış duymadıysa, ''Affedersiniz. Bir saniye bakar mısınız?'' şeklinde duymuştu bu sesi. Ve bir kadın sesiydi. Serkan istemsizce arkasını döndüğünde karşısında alnına düşmüş kaküllü, kumral saçları olan, parlak, iri gözlü -ama şu anda endişeli bakışlara sahip- lacivert, kırmızı ve beyazlı renklerden oluşan elbisesinin içinde Unkapanı Köprüsünün ortasında rüyalardaki kadar etkileyici görünen güzel bir kadın buldu. Birkaç saniye olduğu yerde kalakaldıktan sonra ''Buyrun.'' diyebildi. Bunun üzerine kadın utangaç ve birazda sıkılgan bir şekilde gülümsedi ve ''Siz Beyoğlu Hayal Kitapçısında çalışıyorsunuz değil mi?'' diye bir soru sordu. ''Evet.'' dedi Serkan. Sonra ''Sizi tanıyor muyum?'' diye karşı bir soru sordu. Şaşkınlığı devam ediyordu ki kadın tereddütlü bir cevap verdi. ''Hayır. Tanımıyorsunuz.''

Serkan bu defa ''O halde nasıl yardımcı olabilirim?'' diye soracakken genç kadın önce davrandı ve ''Acaba sizden küçük bir yardım isteyebilir miyim?'' dedi. Serkan ''Tabii ki.'' diye cevap verince kadın bütün sıkılganlığıyla konuşmaya başladı. ''Biliyorum çok saçma olacak ama... Mecidiyeköy'den otobüse binmiştim. Ama trafik o kadar bunalttı ki, Şişhane'de kendimi dışarı zor atabildim. Midem çok bulandı, ben de yoluma biraz yürüyerek devam edeyim dedim. Rüzgarın esişine aldandım sanırım. Yalnız köprü çok tenha ve şu ilerideki adamın bakışları biraz beni korkuttu da... Sizi de tanıyabildim. Biliyorum çok saçma geldi. Lütfen yanlış anlamayın.''

   Serkan kadının sözlerinden sonra başını önündeki kaldırımlı yola çevirdi ve elli metre kadar ileride kendilerine bakan ve uzaktan yüzü tam seçilemeyen adamı fark etti. Daha sonra arkadaşlarının sitemlerinde haklı olduğunun farkına vardı. Şu ana kadar ne arkasından gelen kadını ne de vücudu denize ama başı kendilerine bakan adamı fark edebilmişti. Sonra birden bire kasabadaki falcının söyledikleri geldi aklına. ''Bir köprü ya da yol ayrımı gibi bir şey mi demişti bu kadın!'' Aniden tüyleri ürperince kendisinden cevap bekleyen kadına döndü. Ve dili dolaşsa da sonunda anlamlı bir şeyler çıktı ağzından. ''Ta.. ta.. Tabii ki. Yardımcı olurum. Lütfen buyrun.''

Kadın utangaç bir şekilde gülümseyip, teşekkür etti. Ardından yolun geri kalanını birlikte yürüme başladılar.

Serkan normal bir zamanda böyle bir şeyle karşılaşsa dikkatini herhalde kadına verirdi. Oysa şimdi ıssız köprü de yürümeye devam ederlerken, zihni yaklaşmakta oldukları adam ve falcının söyledikleriyle meşguldü. Yanlarından vızır vızır geçen arabalar da dikkatini bozmaya yetmiyordu. Hiç konuşmadan yürümeye devam ediyorlardı ki; Serkan bir an kadının ismini soracak oldu sonra yaklaştıkları adamı fark edince vazgeçti. Herhangi bir tehlikeye karşı bir ara arkasına baktı ve yaklaşık yüz metre kadar arkalarında kalan alkolik balıkçıları gördü. Burunlarının dibinde de olsalar onlardan bir yardım gelmeyeceğini iyi biliyordu. Birkaç saniye sonra adamın yanından geçerlerken onu baştan aşağı süzdü. Ensesine kadar uzanan siyah saçları ve uzun paltosuyla hiçte sokakta kalan adamları andırmıyordu bu adam. Hatta oldukça temiz bir görünüme de sahipti. Zaten ilk yaklaştıklarında kendilerine şöyle bir bakmış ve sonra da bakışlarını denize çevirmişti.

Serkan şimdi arkalarında kalan adamı kastederek, ''Onu tanımıyorsunuz değil mi?'' diye sordu. Kadın ''Hayır... Hayır!'' diye cevap verdi. ''Biliyorum yersiz bir korkuydu. Ama bu saatlerde sokakta tek başına dolaşan bir kadın, İstanbul için fazla cesur sanırım. Bundan sonra otobüsün içinde ne kadar bunalırsam, bunalayım kendimi dışarı atmamalıyım herhalde.'' dedi ve gülümsedi. Serkan da gülümseyerek katıldı. Sonra hiçbir soru sormadı. Kendisinden yardım isteyen ve hiç tanımadığı bir kadına belirsiz sorular sorup, yağmurdan kaçayım derken doluya tutulmak hissini kadına yaşatmak istemiyordu. Ya da bir anlamda falcının söylediklerinin hiçbir anlamı olmadığına inanmak istediği için böyle bir karar almıştı. Zaten çok geçmeden de köprü yolu bitti ve Serkan kadınla kendisinin farklı yollara gideceğini fark etti. Bundan sonra kendisi Unkapanı'na doğru devam ederken kadın Eyüp tarafına dönmüştü. Ama tabii öncesinde kadın Serkan'a dönüp, ''Sanırım artık şuradan otobüse binmem gerek.'' deyip, gülümsedi. Serkan ''Bence de.'' diye eklerken genç kadın samimi bir şekilde son defa ''Yardımınız için çok teşekkür ederim.'' dedi ve elini uzatıp, ''Az kalsın unutuyordum. Adım Gül.'' diye konuştu. Serkan gülümseyerek ''Rica ederim.'' dedi. Sonra da ''Memnun oldum. Ben de Serkan. Hafta içi bir gün kitapçıya gelirseniz tekrar görüşürüz.'' diye cevap verdi. Son bir ''Umarım.'' cevabının ardından yollar ayrıldı.

   Serkan artık evine doğru yürümeye devam ederken çok farklı hisler içindeydi. Ne kadar da belli etmemeye çalışsa Gül'den etkilendiği gerçekti. Ama falcının sözleriyle bir şey olmasını da kabullenmek istemiyordu. Bir an bunları düşünüp, gülümsedi. Ardından da ''Acaba burada telefonunu mu almam gerekiyordu?'' diye söylenip, kahkaha attı. Sonra da ''Aptal bir falcının salladığı boktan bir tesadüf işte!'' diye eklemişti ki arkasından acı bir ses duydu. İnanılmaz tizlikte çıkan ses sebebiyle bir anda yerinde sıçradı. Arkasını döndüğünde ise gözlerine inanamadı.

Birkaç dakika önce yardım ettiği, köprüyü birlikte yürüdüğü ve henüz adının Gül olduğunu öğrendiği genç kadın hızla giden arabanın çarpmasıyla yere yuvarlanmıştı şimdi. Daha da korkuncu çarpan arabanın birkaç saniye duraksadıktan sonra hızla uzaklaşmasıydı. Serkan bir ara etrafına baktı. Kendisinden birkaç metre uzakta olan bir iki sokak serserisi dışında hiç kimse yoktu. Bir an panikle ''Aman Allahım!'' diye haykırdı. Sonra kararsızca bekledi. Ardından göremese de annesinin ölüm anını düşündü. Sonra tereddüt etmeden genç kadının yanına koştu. Tüm olanlar birkaç saniye içinde olmuştu. Birkaç saniye sonra Gül'ün yanına geldiğinde az önce etrafına ışıltılar saçan yüzünün, yer yer kızıla büründüğünü görüyordu. Kendisinden sonra gelen birkaç adam da etrafına ''Ambulansı arayalım!'' diye bağırırken, kendisi de kadını ayıltmak için uğraşırken birden araya girip ''Hayır! Durumu iyi değil.’’ dedi. ‘’Ambulansı bekleyemez. Taksi çağırın çabuk!''

Yaklaşık yarım dakika sonra bir taksi gelince, Serkan kucağına aldığı kadını dikkatle arka koltuğa yerleştirdi. Ardından birkaç saniye tereddütten sonra kendisi de taksiye bindi. Ve taksi hızla hastaneye doğru yol almaya başladı.

Köprü de denizi izlerken, bütün çıplaklığıyla kazayı gören adam, gördüklerinden hiç etkilenmemiş gibi gözüküyordu. Taksinin kaza yerine gelip Serkan'ın Gül'ü hastaneye götürmesini dikkatle izleyip, gülümsedi. Neden sonra kaza yerine kadar yürüyüp, asfalt yolun üzerinde bulduğu tokayı cebine koydu ve kaldırımlı yolda yürüyerek gözden kayboldu.

 ***

   Hastanenin girişindeki kırmızı renkli büyük puntolarla ''ACİL''  yazan kapıdan Gül'ü geçirmesinin ardından bir saat geçmişti. Serkan da bu arada polislere ifade vermiş ve ona çarpıp giden arabanın plakasını göremediğini söylemişti. İfadesi tamamlandıktan sonra kısa bir süre önce hastaneye ulaşan Gül'ün ailesine geçmiş olsun diledi. Daha sonra kızın durumunu sorduğunda, rahatlatıcı bir cevap aldı. Doktorların söylediğine göre, şu anda Gül'ün vücudunda oluşan kanama durdurulmuş ve hayati tehlikeyi atlatmıştı. Tabii bunda gecenin bir vakti ıssız köprünün dibinde olan bir kazaya rağmen Serkan'ın acil yardımı çok önemli olmuştu. Gül onun sayesinde şu anda iyiydi. Yalnız iç kanama şüphesi nedeniyle birkaç gün müşahede altında tutulması gerekiyordu. Serkan şimdi hastanenin merdivenlerini ağır ağır inerken oldukça düşünceli bir halde ''Falcı doğruyu söylüyordu.'' diye mırıldandı. Annesini bir araba çarpması sonucu kaybetmesinin ardından böyle bir benzerlikteki olaya hiç bu kadar yakın olmamıştı.

***

İki hafta sonra...

İki hafta içinde yaşadıkları bambaşka biri yapmıştı artık onu. Unkapanı Köprüsünde başına gelenlerden sonra, gözleri elindeki gazeteye dalmış dikkatle gözüne kestirdiği haberi okurken; ''Abi!'' diye seslendi Sibel. Serkan ''Ne var?!'' diye öylesine seslenince, konuşmaya başladı. ''Ya yemeğini yesene! İki haftadır sende bir haller var he! Yemek bile yemiyorsun. Bak senin iştahsızlığın yüzünden ben de yiyemiyorum.''

''Ne alakası var ulan. Ye işte yemeğini.'' dedi Serkan.

''Ya sen karşımda aç gibi yerken benim de karnım acıkıyordu. Şimdi böyle benim de iştahımı kaçırıyorsun. Hadi hadi var sende bir şeyler... Yoksa aşık filan mı oldun?'' diye takıldı.

''Aşktan meşkten daha önemli şeyler var Sibel. Hayatı dizi tadında yaşamayı bırak artık. Gazeteye bak!'' dedi Serkan. Ardından elinde tuttuğu gazeteyi Sibel'e uzattı.

''Eee ne olmuş?'' diyerek isteksiz bir biçimde gazeteyi okumaya başladı Sibel. Ardından Serkan'ın bahsettiği haber görünce, ''Aaaa!'' dedi. ''Bu aşağı ki parkta yaşayan adam değil mi bu? Loto'yu mu tutturmuş?!''

Başıyla Sibel'i onayladı Serkan. Her sabah gazete almaya giderken, muhabbet ettiği, çay ısmarladığı; giyinişine göre oldukça efendi ve kibar bir adamdı Arif. Serkan'da haberi ilk okuyunca Sibel gibi şaşırmış, sonra da sevinmişti. Ama daha sonra aklına gelen birkaç ayrıntı, tekrar iki hafta öncesine götürmüştü onu.
Yaklaşık iki hafta öncesinde falcının söyledikleri gelmişti tekrar aklına. ''Kısa zaman önce birine yardım etmişsin. Yaptığın yardım onun hayatını değiştirmiş.''
İlk duyduğunda oldukça anlamsız gelen bu cümleyle kadının neyi kastettiğini çok iyi anlıyordu şimdi. Tıpkı diğer söyledikleri gibi...

Evsiz Arif'in kazandığı lotoyu oynadığı günü artık çok iyi hatırlıyordu Serkan. Makinelerin kapanmasına dakikalar kala çoğu insan gibi o da sıraya girmişti o gün. Ama birkaç dakika sonra sıranın ilerlemediğini fark ettiğinde, dükkan sahibinin Arif'in lotosunu oynatmadığını görmüştü. Zavallı adam sağdan soldan topladığı bir avuç kuruşu adama uzatıyor, ama adam uzatılan parayı kabul etmiyordu bir türlü. Hele Arif'in gayet düzgün bir şekilde ''Abicim bende sana Türk parası veriyorum. Neden kabul etmiyorsun?'' sorusu tekrar tekrar kulaklarında çınlıyordu şimdi. Bu yaşanılanlardan sonra dükkan sahibi, anlayışsız adam; ''Oynatmıyorum ulan! Git istediğine şikayet et! Hadi git buradan şimdi!'' diye bağırmış, daha sonra Arif şansını denemek istediğini söyleyip, adamdan son kez oynatmasını rica etmişti. Sırada bekleyenlerin de makinelerin kapanmasına dakikalar kala homurdanması üzerine adam bulunduğu yerden çıkıp, Arif'i kovacakken; Serkan arkalardan yetişip, Arif'in elindeki kuruşları almış, bu paranın yerine adamın istediği gibi bütün para vermiş ve olayı büyümeden önlemişti. İşte o gün yardım sayılabilecek bu küçücük müdahale Arif'in hayatını değiştirmiş ve onu milyoner yapmıştı şimdi.

Serkan şimdi kahvaltı masasında bunları düşünürken vücudunun ansız ürpermelerine engel olamıyordu. Ama Sibel'in dediği gibi onu iki haftadır garip hallere sokan, duraklatan ve endişelendiren olay üç gün önce olmuştu. Harun'un hala kasabadan dönmediğini öğrendiğinde, arkadaşını aramış ama bir cevap alamamıştı. Daha sonra ise ailesinden aldığı haberle, Harun'un küçücük kasabada bir haftadır kayıp olduğunu öğrenmişti. Ailesinin kaybolmasıyla ilgili bilgisi olup, olmadığını sorduğunda da ne diyeceğini şaşırmıştı. Bir yandan aklından geçeni yapmış olma olasılığına ihtimal vermiyor, bir yandan da yapmış olması halinde başına bir şey geldiğinden endişeleniyordu. Ama bununla ilgili ailesine hiçbir şey söylememişti Serkan. Son günlerde de arkadaşını; düşündüğünü yapmamak konusunda ikna edemediği için pişmanlık duyuyordu. Bazen de hiç ummasa bile arkadaşının sağ salim çıkıp, geleceğini hayal ediyordu. Tabii ki bu kendisine de söylediği bir yalandı. İki hafta önce onun ne kadar hevesli olduğunu, çıldırmış hallerini iyi hatırlıyordu.

Küçük evlerinde üç yıldan beri sadece abi - kardeş yaşamaktalardı. Babasını hiç tanımamıştı. Annesinin söylediğine göre Serkan üç yaşındayken ölmüştü babası. Annesi de babası öldükten sonra hiç kimseyle evlenmemiş, üç yıl öncesinde de bir çarşı pazarı günü araba çarpması sonucu ölmüştü. Annesinin öldüğü, Serkan'ın da okulunun bitmesine iki dönem kaldığı o yıl, Sibel Sakarya’da teyzesiyle birlikte yaşamıştı. Serkan'ın okulunu bitirip, kitapçıda çalışmaya başlamasından sonra da iki odalı küçük evlerinde yaşamaya devam etmişlerdi. Serkan o zamanlarda çok sıkıntılı dönemlerden geçmiş ama başta kardeşi Sibel'in varlığı ve Harun'la birlikte diğer arkadaşlarının da yardımıyla zor dönemi atlatmıştı. İki yıl önce de Kocaeli Üniversitesi Arkeoloji Bölümünü bitirmişti. Okuldan mezun olur olmaz hevesle kendisine bir dedektör almıştı. Kısa süre sonra da hayatın gerçeği bütün hevesini kaçırmıştı Serkan'ın. Dört yılda zorlukla bitirebildiği okulun diploması hayatına hiçbir şey katamıyordu bugün. Ama yine de içinde yanan heyecan tam anlamıyla sönmüş sayılmazdı.

Haftanın son gününü kendisine tatil ilan ederdi. Bu günde, genellikle Sibel’in birkaç kız arkadaşıyla yanına gelip, ''Abi. Gezdirsene biraz bizi! Hadi be n'olur!'' türü yakarışlarıyla geçerdi.
   Şimdi tatsız bir şekilde kahvaltısını yaparken, Sibel'e bakması için verdiği gazeteyi tekrar eline aldı. Uzun zamandır sabahın yedisinde kalkar, parktaki gazete büfesine gider ve henüz uyanan Evsiz Arif ile muhabbet ederdi. Aç karnına da olsa adamla birer sigara içer ve normal hayatta yapmadığı keyifli muhabbetini yapardı. Şimdi onun zengin olduğunu görünce ister istemez garip hissediyordu kendini. Haberi okuduğunda gülümseyerek ''Bakalım bir teşekküre gelecek misin Arif Abi.'' diye söylendi. Sonra da iki hafta önce köprü üzerinde tanıştığı kız geldi aklına. Acaba iyileşti mi diye düşündü bir süre... Fazla vakit geçirmemiş olsa da hatta hayatının kötü bir anına eşlik etse de Gül'ü düşündüğünde bir garip hissediyordu kendini. Yüzünü hala unutamamıştı. Bir süre annesinin ölümüyle bir alakası olduğunu düşündü bu durumun. Sonra da Sibel'in de ''Aşık mı oldun?'' serzenişlerini hatırlayarak bir an için hoşlandığını itiraf etti kendine. Kahvaltısını kafasını meşgul eden bu olaylarla bitirirken, bir yandan da Sibel'le birlikte masayı topladı. Sonra da banyoda sakal tıraşı olmaya gitti.

Yaklaşık on dakika sonra banyonun kapısından çıkmış elini yüzünü siliyordu ki, kapı çaldı. Sibel şıpıdık terlikleriyle koşup, kapıyı açarken; ''Herhalde Sibel'in arkadaşlarından biridir.'' diye düşünmüştü Serkan.

   Aradan geçen saniyeler içinde de Sibel'in seslenmesiyle kendine geldi. ''Abi!.. Bakar mısın? Hanımefendinin biri seni soruyor!''

   
   Sibel, seslenince hınzırca güldü Serkan. Sonra da herkesin duyabileceği şekilde ''Beklesin bakalım o hanımefendi. Geliyorum hemen yanına şimdi.'' diye bağırdı. Sibel'in kahvaltıda yaptığı aşk göndermelerinden sonra bu defa da kendisini işletmeye çalıştığını düşünüyordu. Aradan çok geçmeden gülerek kapıya doğru giderken, ''Yemezler kızım.'' diye seslenmişti ki, gördüğü karşısında elindeki havluyu düşürdü. Suratı şekilden şekile girmiş, kardeşinin gülmemek için yanaklarını şişirdiğini fark etmemişti bile.

Biraz önce nasıl olduğunu düşündüğü, kendisine hoşlandığını itiraf ettiği Gül, Sibel'in açtığı kapının karşısında duruyordu şimdi.

5. BÖLÜMÜN SONU

Çevrimdışı Raine Rachel Tallentyre

  • *
  • 29
  • Rom: 0
  • Delirmek bazen gerçekliğe verilebilecek en uygun t
    • Profili Görüntüle
Ynt: Doğumu Ve Ölümü Belli Olmayan
« Yanıtla #6 : 04 Ekim 2013, 11:13:24 »
Okuduğum en sürükleyici hikayelerden biriydi. Elinize kaleminize hayal gücünüze sağlık. umarım sonraki bölüm için çok beklemeyiz :))
Delirmek bazen gerçekliğe verilebilecek en uygun tepkidir…

Çevrimdışı Heyban

  • *
  • 18
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Doğumu Ve Ölümü Belli Olmayan
« Yanıtla #7 : 10 Ekim 2013, 02:11:37 »
Okuyup yorumladığın için teşekkür ederim. Yeni bölümleri yakında koyacağım.

Çevrimdışı Heyban

  • *
  • 18
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Doğumu Ve Ölümü Belli Olmayan
« Yanıtla #8 : 30 Ekim 2013, 01:15:37 »
6. BÖLÜM - ''AŞK VE ÖLÜM''

Serkan ilk önce şaşırmış bir şekilde Gül'e baktı. Suratında oluşan şaşkınlık yerini aptal bir gülümsemeye bırakınca zorlukla, ''Sen?'' diyebildi. Sonra düzelterek ''Siz?'' dedi. ''İyileşmişsiniz.''

''Sayenizde.'' dedi Gül. Gözlerindeki ışıltı Serkan'ın şaşkın hareketlerinden sonra tüm yüzüne yayılmıştı. Sessizlik hakimdi artık. İkisi de konuşmuyor birbirlerinin gözlerine bakıyordu. Saniyeler sürmüştü belki ama sanki yıllara meydan okuyan bir yoğunluk taşıyordu içinde. Ve nihayet Gül, büyüyü bozacağının farkındalığını taşıyan bir mahcuplukla böldü sessizliği.

''Adresinizi polislerden aldım. Ve size bir kez daha teşekkür etmek için geldim.'' dedi.
Serkan da rüyadan uyanır gibi irkildi önce. Sonra apar topar ''Ne gereği vardı?’’ dedi. ‘’Niye buraya kadar zahmet ettiniz.'' Gül'ün kapıda kaldığını fark edince de, ''İçeri buyurun lütfen. Size bir kahve ikram edeyim.'' diyerek tamamladı sözlerini.

 Gül gülümseyerek ''Teşekkür ederim. Ama vaktiniz varsa ben size bir şeyler ısmarlamak isterim.'' dedi.


   Serkan’ın şaşkınlığı üzerinden atması saniyeler sürdü. Kendine gelince, ''Ta... Tabii ki var. Bir saniye!'' dedi. Panik hareketlerle hemen askılığa koşup, montunu aldı. Bir yandan montunu giyerken, diğer yandan Sibel'in kendisine güldüğünü fark edince, ''Sibel.'' dedi. ''Sen takıl bugün kendi kafana göre arkadaşlarınla. Sinemaya filan git istersen. Bir şey olursa ararsın beni.''

   Sibel gülen gözleriyle abisini onayladı. Yalnız Serkan'ın kapıya yönelip, dışarı çıkacağını görünce ''Abi!'' diye seslendi. Hemen akabinde kendisini tanıştırmayı unuttuğunu gösteren bir bakış attı. Serkan bunun üzerine ''Ne diyorsun?'' anlamında kafasını salladı. Sibel’in ne anlatmak istediğini kavrayınca, bozuntuya vermeden Gül'e dönüp ''Az kalsın unutuyordum.'' dedi. ''Kız kardeşim Sibel. Sibel bu hanımefendi de Gül. İki hafta önce bir trafik kazası yaşamıştı. Ondan çok kısa bir zaman önce...'' demişti ki, ''Memnun oldum.'' dedi Gül. Hemen ardından ''Abiniz hayatımı kurtardı.'' diye ekledi.


   ''Ben de.'' dedi Sibel. Hemen sonra ''Demek öyle!'' bakışı atarak ''Geçmiş olsun.'' dileyip ''Ben de iki haftadır abim...'' demişti ki, Serkan hafifçe öksürüp, ''Neyse... Kapı açıkken fazla konuşmayalım istersen Sibel. Sesimiz yankılanıyor. Komşuları rahatsız ediyoruz öyle değil mi?'' diyerek kardeşine döndü. Sözlerinden çok gözleri daha çok şey anlatıyordu. Bu arada Gül de duvarda bir şey görmüş gibi kafasını çevirmiş tebessüm ediyordu ki, anlık olarak Serkan’la yüz yüze geldi ve onun utancından kıpkırmızı kesildiğini fark etti. Sonra biraz da Serkan’ı bulunduğu durumdan kurtarmak için hızlı bir şekilde Sibel’e veda edip dışarıya yöneldi.


***

Beyazıt Meydanı

Cuma günleri namaz çıkışı oldukça kalabalık olan ve diğer günlerde de öğrenci protestolarıyla hareketli olaylara ev sahipliği yapan büyük meydan, Pazar günü çok olmasa da tenha sayılırdı. Birkaç yaymacı ve camiinin çevresindeki yüzlerce güvercin dışında Serkan ve Gül'den başka yürüyen kimse yoktu. Zaten biraz sonra onlar da meydanın köşesinde bulunan fıskiyenin yanından geçip çay bahçesinde oturmaya karar vermişlerdi.
Yaklaşık on dakikadır çay bahçesinde otururlarken birbirlerini henüz pek tanımasalar da ikisinin de kanı birbirine ısınmıştı. Hatta sizli bizli konuşmayı da geride bırakmışlardı. Serkan, Gül'ün konuşmasını heyecanla dinliyordu şimdi. ''...Araba çarptıktan sonra bayılmışım sanırım. Ama gözlerimi bir kere taksinin içinde açtığımı hatırlıyorum. Seni gördüm. Sonra hastanede uyandım. Ne diyeceğimi bilmiyorum. Yani sana ne kadar teşekkür etsem az gelir.''

''Olur mu canım? Aslında olanlardan sonra çok talihsiz biri olduğunu düşünmüştüm senin. Baksana bir akşam rüzgarında yürümek için yani az kalsın...'' Serkan burada kesti sözünü. Gül de ''Öyle vallahi. Allah'tan o gün benimle birlikte sende vardın.'' diye devam etti.

   Serkan, Gül'ün sesindeki pozitif tınıyı fark edince, ''Sanırım o da benden hoşlandı.'' diye düşündü. Sonra da ''Ulan hoşlanmasa eve kadar gelmez ki zaten.'' diye kendine söylendi. Ardından yüzü keyiflenince muhabbeti devam ettirdi. ''Aslında evime kadar gelmene gerek yoktu. Kitapçı da bulabilirdin beni.''

   ''Evet biliyorum da ya alınma ama kitapçıda konuşmak istemedim. Orada biraz ruhum daralıyor. Boğucu bir atmosferi var.'' dedi Gül. Konuşurken yüzü mahcup bir hal alınca Serkan gülümseyip, cevap verdi. ''Sen bir de bana sor!''

   Bunun üzerine Gül'de gülümseyip, ''Başka bir yerde çalışma olanağın yok sanırım.'' dedi. Hemen sonra anlamsız bir laf ettiğini düşünüp, ''Kötü bir iş anlamında söylemiyorum. Yanlış anlama sakın!'' diye konuştu. Serkan hemen cevap verdi. ''Aslında Arkeolojiyi bitirdim. Ama malum burada bu bölümü bitirenlerin çoğu lağım kazıyor sadece. En azından kitapların arasında ruhumu dinleyebiliyorum deyip, entel adam profili çizmeyeceğim merak etme! Sadece fazla güç harcamadan karnımı doyuracak kadar para kazanıyorum. Yoksa yapmam o işi!''

Gül, Serkan'ın söylediklerinden sonra güldü. Sonra da ''Eğer öyle deseydin hemen kalkar giderdim valla.'' dedi. Sonra da ''Ben de Halkla İlişkileri bitirdim bu yıl…'' diye ekledi. ''Tahmin etmiştim.'' diye çıkıştı Serkan. ''Konuşma tarzın çok pozitif.''

   ''Teşekkür ederim.'' diye cevapladı Gül. Bundan sonra da konuşma kendilerinden, ailelerine, hayatlarına ve yaşam tarzlarına kadar uzandı. Konu bir ara dönüp dolaşıp, sevdikleri filmlere gelmişti ki; Gül masanın üzerindeki gazetenin filmlerle alakalı sayfasında vizyona henüz girmiş bir aşk filmini görüp, ''Bu filme de çok güzel diyorlar. Sen izledin mi?'' diye sordu. Serkan oldum olası aşk filmlerinden nefret ederdi. Genelde evde kardeşiyle birlikte Korku - Gerilim türü filmler seyreder, filmden sonra da Sibel'i korkuturdu. Ama orada o anda yeni tanıştığı birine bu filmlere hobisi olduğunu söylemek istemedi. Sonra da akıllıca bir manevra yapıp; ''Evet... Ben de duydum. Çok güzelmiş. Ama henüz izlemedim.'' dedi. Hemen ardından birkaç saniye bekleyip ''Ama istersen izleyebiliriz.'' diye ekledi.

Gül önce şaşırdı. Sonra gülerek, ''Şimdi mi?'' diye sordu.
''Evet.'' dedi Serkan.
‘’Sen ciddi misin?’’
''Hemde hiç olmadığım kadar. Şurada az ileride Çemberlitaş’ta bir sinema var. Vaktin varsa… Yani benimle beraber izlemek istersen hemen izleyebiliriz.''

   Gül, biraz düşünme numarası yapıp, ''Aslında...'' dedi. Sonra da numarayı fazla uzattığını düşünüp, ''Hiçbir işim yok. Hadi gidelim.'' diyerek hınzırca gülümsedi.
Serkan da içinden derin bir oh çekip, ''Hadi o zaman.'' diye mırıldandı ve çay bahçesinden çıkarak sinemaya gittiler.

***

Gittikleri film, her ne kadar ikinci sınıf bir aşk filmiyse de, Serkan'la, Gül'ü birbirine yakınlaştırmaya yetmişti. Sinemadan çıktıklarında ilk birkaç cümleleri film hakkında sonraki konuşmaları ise günün ne kadar güzel geçtiği üzerine kuruluydu.
İkilinin keyifli muhabbeti akşamüstüne kadar sürdü o gün. Ayrılırlarken Serkan bu defa Gül'ün numarasını istemeyi ihmal etmedi. Hatta iki gün sonrasına da yeni bir buluşma için randevulaştılar.

Serkan, şimdi evine doğru yürürken sabahın aksine çok mutlu hissediyordu kendini. Bir anda ''Kadere bak!'' diye fısıldadı.
Gül, kalbi güm güm atarken odasının içinde tur atıyordu şimdi. Uzun zamandır ilk kez bu kadar mutlu hissediyordu kendini. Sadece aşkın sebep olduğu bir his değildi yaşadığı. O gün köprü de o adamı gördüğünde anlamını bilemese de vücudundan bir şeylerin çekildiğini hissedip çok korktuğunu hatırlıyordu. Bugünse, o adam sayesinde birine aşık olduğunu hissetmişti. Bunları düşünürken, küçükken ninesinin çok kullandığı bir sözü geldi aklına. ''Bizim şer sandığımız şeyde bazen hayır vardır. Hayır sandığımız şey de de şer!''

***

Beş katlı apartmanın giriş katı kızaran köfte ve patates kokusuyla dolmuştu. Sibel mutfakta patates ve köfteleri yakmamak için uğraşırken, ilk başta kapının açıldığını duyamadı. Daha sonra Serkan'ın keyifli ses tonuyla şarkı söyleyerek içeri girdiğini fark etti.
‘’Yar saçları lüle lüle’’ diyerek odanın içinde mırıldanmıyor neredeyse böğürüyordu Serkan.
Özellikle nakarat kısmında elini Sibel'e doğru uzatıp, kendisine eşlik etmesini isteyerek daha da iştahlanmıştı ki, ''Hayırdır abi. Çok keyiflisin!'' diye söylendi Sibel.
''Çok mu belli oluyor ulan.'' dedi Serkan. Suratındaki aptal gülümseme hala kaybolmamışken, ''İstersen aynaya bak.'' dedi kardeşi. ''Aptal aptal sırıtıyorsun hala. Bir de sabah aşık mı oldun diye sorunca, edebiyat yapıyordun.''.
'’O sabahtı kızım!'' dedi. Sonra şarkıyı mırıldanmaya devam ederek içeri yöneldi.

***
Yaklaşık yarım saat sonra yemeklerini yiyorlarken Serkan da Gül'le nasıl tanıştığını anlatıyordu ki, aklına bugün izledikleri film geldi ve ağzındaki köfteyi tam bitirmeden ''Bir tane film çıkmış yeni. Aşk filmi... İzleseydiniz bugün onu arkadaşlarınla!'' diye söylendi.
Bunun üstüne ''Vaaayy!'' dedi Sibel. ''Abi biz o filmi geçen gün izledikte hayırdır sen hiç aşk filmi sevmezdin hani?'' diye sordu.

''Yoo! Yine sevmiyorum. Ben senin için diyorum kızım. Bugün dikkatimi çekti de ondan hatırlatayım dedim.''
''Bırak abi ya.'' dedi Sibel. ''Sen dur biraz zaman daha geçsin. Tüm söylediklerini yutacaksın var ya...'' demişti ki, bir anda telefon çalmaya başladı.
Telefonun zırlaması iki kardeşin konuşmasını susturup odayı doldururken, ''Baksana şuna!'' diye seslendi Serkan.

Sibel,  ''Niye hep ben bakıyorum ya!'' bakışıyla oturduğu sandalyeden kalkıp, telefonu açtı ve birkaç saniye sonra ''Burada bir saniye.'' diyerek, ahizeyi Serkan'a uzattı.
''Mehmet arıyor.’’
 ''Ulan akşam halı saha maçı vardı. Doğru ya...'' diye söylenerek ahizeye koştu Serkan. Yaklaşık yarım dakikadır hiç konuşmadan sadece dinliyordu. Suratındaki aptal gülümseme yerini ifadesiz bir surata bırakmıştı. Mehmet bir şeyler konuşuyor, Serkan sadece dinliyordu. Sibel abisindeki değişimi fark etmişti ki, Serkan bir anda elinden ahizeyi düşürdü.

Sibel'in ‘’Abi ne oldu? Ne oldu abi söylesene?!'' seslenişlerini çok geç duydu Serkan. Sonra kardeşinin sorusunu fark edip, ''Harun.'' dedi. ''Harun ölmüş!''

***

6. BÖLÜMÜN SONU

Çevrimdışı Raine Rachel Tallentyre

  • *
  • 29
  • Rom: 0
  • Delirmek bazen gerçekliğe verilebilecek en uygun t
    • Profili Görüntüle
Ynt: Doğumu Ve Ölümü Belli Olmayan
« Yanıtla #9 : 31 Ekim 2013, 23:14:08 »
yav harun niye öldü? koca köyde ölecek baska insan mı yoktu? ben onları hazine aramaya gidecekler diye biliyordum. ölüm diyince şu bastaki heybanı cözen hoca ve ölen kadının hikayesi aklıma geldi ileride neler olduğunu öğrenebilecek miyiz acaba? çok soru sordum yorumumun sonuna bölümün güzel olduğunu da eklemeyi unutmayayım teşekkür ederiz :)
Delirmek bazen gerçekliğe verilebilecek en uygun tepkidir…

Çevrimdışı Heyban

  • *
  • 18
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Doğumu Ve Ölümü Belli Olmayan
« Yanıtla #10 : 02 Kasım 2013, 00:46:27 »
Harun belki de hazine aramaya gittiği için ölmüştür :) Bu arada tabii ki Abbas Hoca'nın hikayesi dahil tüm gizemler çözülecek. Yorumun ve hikayeyi takip ettiğin için de ayrıca teşekkür ederim.

Çevrimdışı Heyban

  • *
  • 18
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Doğumu Ve Ölümü Belli Olmayan
« Yanıtla #11 : 28 Kasım 2013, 13:50:54 »
7. BÖLÜM - ''KİM BUNLAR?''


Dadastana Kasabası...
Bir gün sonra...

''Hakkınızı helal ediyor musunuz?'' diye aynı soruyu üçüncü kez sordu İmam. Cemaatten topluluk halinde son bir kez daha ''Helal olsun!'' sesi yükseldi.
''Bu genç kardeşimiz bugün ebediyete doğru yol aldı. Bu yaşına kadar işlemiş olduğu günahları Allah affetsin!''

Cenazeye katılan yirmi kadar insanın çoğunun suratında üzüntüden çok şaşkınlığın verdiği bir ifade vardı. Evet, bu cenazeye sadece yirmi küsur kişi katılmıştı. Kasaba halkının çoğu Misafir Kabul Etmez Köyü’nün kuzeyindeki Karasu ormanında ölü halde bulunan Harun'un cenazesine katılmayı doğru bulmamıştı. En çokta en ön safta yer tutan Serkan'ı şaşırtmıştı bu durum. Arkadaşının ölüm haberini aldığında kısa bir şok geçirmiş, ''Nasıl olmuş?'' sorusuna cevap bulamayınca da sinirlenmişti. Aslında kendisine söylenen ölüm nedeni belliydi. Kalp krizi… Ama gecenin bir vakti ormanda kalp krizi geçirmesine sebep olan her neyse meçhuldu. Demek hayatta insanlar için meçhul olan sadece gelecek değil, geçmiş de olabiliyordu. Bir - iki insanı bunun nedenini öğrenmek için konuşturmaya çalışmış ama başaramamıştı. Sadece fısıldaşmaların arasından ''Misafir Kabul Etmez Köyü!'' adını duymuştu. Garip hislerle birlikte ölümün hayatı anlamsız belki de anlamlı kılışı üzerine düşüncelere dalmıştı ki, omuzlara alınan tabut defin yerine doğru götürülmeye başlandı. Serkan da düşüncelerinden kurtuldu ve Mehmet’le birlikte tabuta doğru yöneldi.

***

Tabutun içinden çıkan kefene sarılı beden, Harun'un babası ve amcasının ellerinde mezara girerken, Serkan tam arkasında duran iki kişinin konuştuklarına kulak kesilmişti. ''Kalp krizinden ölmüş. Artık neyden korktuysa oralarda!.. Bi iz bulamamış jandarmalar! Ormanın hemen dışında bulmuşlar cesedi.'' diyordu adam. ''Deme ya hu!'' dedi öbürü. ''Bu deli çocuk ne aradı ki orada. Yedi yıldır koyun bile otlatmıyorlar oralarda!''

   Adam, bilemem anlamında kafasını salladıktan sonra, ''Yedi yıl önce geberdiler... Ama hala kazınmadı lanetleri. Onların yüzünden genç yaşında gitti çocuk!'' diye konuştu. ''O kadar kolay kazınır mı? Koca kervanı soğuktan öldürmüşler yıllar önce. Oralara uğramamak lazım arkadaş! İblis yeri olmuş artık oralar. Jandarma bile anlayamıyor olanları. Baksana kasabalıdan gelen bile olmadı cenazeye. Biz de geldik ama iyi mi yaptık bilmiyorum. Gazaba uğramayalım.'' demişti ki, ''Tövbe de!'' dedi karşısındaki. Ardından hocanın dua etmeye başlamasıyla konuşmalarını kesip ellerini açtılar.

Serkan, duanın bitmesinin ardından gözyaşları içinde Harun'un babasına baş sağlığı dileyip Mehmet'le birlikte oradan ayrıldı. Yaklaşık beş dakika sonra Kasaba merkezine geldiklerinde Mehmet, Serkan'a bir yere uğrayıp, uğramayacağını sordu. ''Hayır!'' cevabını aldıktan sonra, ''Bari şuradan benzin dolduralım. Bir şeyler yer, çıkarız yola!'' dedi ve benzinliğe döndü.

Mehmet arabayı benzinliğe yakın bir yere park edip, lokantaya giderken Serkan aç olmadığını söylemiş ve arabanın yakınında beklemeyi tercih etmişti. Çeşitli dükkanların sıralanarak çarşısını oluşturduğu bu kasabada insanlar arnavut kaldırımlı ara sokaklardan yokuş çıkar ve evlerine ulaşırdı. Böylece her evin kendine ait güzel bir manzarası olurdu. Serkan da şimdi farkında olmadan bu manzarayı izlerken duyduğu sesle bir anda irkildi. Başını çevirdiğinde kendisine seslenenin iki hafta önce Harun'la uğradıkları falcı kadın olduğunu görünce vücudunun irkilmesine engel olamadı. ''Başın sağ olsun!'' demişti kadın. Kendisini topladığı ilk anda ''Sağ olun!'' diye cevap vermişti ki, ''Vaktin varsa, gel bir çay iç!'' dedi. ''Hem biraz konuşuruz.''

Serkan kadının çay teklifinden çok konuşma bölümüne takılmıştı. Bir ara kararsız kaldıktan sonra Harun geldi aklına. Ölümüyle ilgili o kadar garip şey varken, hiçbiriyle ilgilenmeyip öylece basıp gitmek istemişti buradan. Ardından kadını bazı konularda konuşturabileceğini düşünüp, ''Şeyy!'' dedi. ''Aslında birazdan gideceğim. Ama bir on beş dakika kadar vaktim var sanırım.''

Birkaç dakika sonra kadın çayları getirirken, Serkan'ın büzüştüğünü görüp, duvardaki elektrik sobasını açtı. Yerine oturduğunda da söze ilk giren kendisi oldu. ''Çok yakın arkadaşındı sanırım.''

   Serkan soruya çayı yudumlarken yakalanırken bir anda içmeyi bırakıp, ''En yakın arkadaşımdı.'' diyerek pekiştirdi. Sonra da ekledi: ''Yalnız burada pek sevilmiyordu galiba. Cenazesine çok gelen olmadı.''
Kadın da bunun üzerine kafasını olumsuz anlamda salladı. ''Hayır! Onun burada kimseyle sorunu olduğunu görmedim. Dediğin kısma gelince, cenazeye pek insan gelmemesinin sebebi başka.''

   Bunun üzerine ''Biliyorum.'' diye cevap verdi Serkan. ''Sebebinin başka olduğunu biliyorum. Ama o sebebin ne olduğunu bilmiyorum. Buradaki insanlar neden bu kadar garip davranıyor, anlamıyorum. Tek duyduğum, Misafir Kabul Etmez Köyü! Ama Harun'un ölümüyle arasındaki bağı bulamıyorum. Bu kadar küçük bir yerde nasıl böyle büyük sırlar olur aklım almıyor!''

   İffet Teyze, Serkan'ın sözlerinden sonra acı acı gülerek; ''Burada çok cahil insan var değil mi?'' diye sordu. Serkan'dan ''Öyle demek istemedim.'' cevabını alınca; ''Öyle, öyle!'' dedi. ''Buradaki insanların çoğu cahil! Yalnız, Misafir Kabul Etmez Köyü hakkında kurulan bağlantı kafa karıştırıcı.''

   ''Ne anlamda?'' diye sordu Serkan. ''Bunun bir köyle, ne alakası var?''
Kadın, Serkan'ın söylediklerinden sonra ''Duymadın mı?'' dedi. ''Misafir Kabul Etmez Köyü'nü hiç duymadın mı?''
''Nereden duyabilirim?'' dedi Serkan. ''Türkiye'de kaç bin tane köy var.''

Aslında Harun'un daha önce anlattıklarından tanıyordu bu Köyü. Öldürülen insanları, lanet zırvalarını... Hepsi hakkında çok olmasa da bir bilgisi vardı. Ama şimdi her şeyden bihaber numarası yapıp olanları Falcı'dan dinlemek istiyordu.

''Aslında yedi yıl önce haberlere, gazetelere filan çıkmıştı ama... Muhtemelen bugün de çıkacaktır.'' dedi.
''Neden çıkmıştı ki?! Ayrıca bu kadar meşhursa, kasaba halkı niye konuşmuyor? Ne saklıyorlar?'' diye sordu bu defa.
''Sana buranın halkının cahil olduğunu boşuna söylemedim. Başlarına aynı şey gelir diye korkuyorlar. Lanetlenmekten korkuyorlar. Bak çocuğum! Misafir Kabul Etmez Köyü sadece beş haneye sahip çok küçük bir köydü. Yedi yıla kadar sadece on iki insan yaşıyordu bu köyde.''
''Şimdi?'' dedi Serkan. Şimdi kaç kişi yaşıyor?''
''Şimdi kimse yaşamıyor. Yedi yıl önce köy haritadan silindi. Karakışın bastırdığı, kardan tüm köy yollarının kapandığı bir gece köyde yaşayan herkes öldürüldü. Hem de kalbi sökülerek!''

   Serkan duyduklarından sonra kalp atışlarının hızlandığı fark etti. Bunlardan daha önce haberi olsa da bir anda tüyleri diken diken olmuş, ürpermişti. Son anda kendisini toparlayarak ''Peki ya katil?'' diye sordu. ''Yakalandı mı?''

   ''Sence yakalanmışa benziyor mu?'' diyerek imalı bir bakış attı kadın. Ardından devam etti. ''Tabii ki yakalanmadı. Çünkü, cinayetleri kimin işlediği hiçbir zaman bilinemedi. Ne bir parmak izi… Ne de bir ipucu… Hiçbir şey bulamadı jandarma. Tabii kasabalının tekine sorsan, onlar zaten çoktan lanetliydi.''

   ''Peki bu lanet hikayesi nereden çıktı?''
''İşte orası biraz karışık. Efsane çok. Ama en çok bilinen iki tane hikaye var. Birincisi, bu köy ilk kurulurken, köylüler ormandan ağaç keserlerken hiç tanımadıkları yaşlı birinin cesedini görmüşler. Hatta arkadaşının öldürüldüğü yere yakın Karasu Ormanındadır mezarı. ‘’Doğumu ve Ölümü Belli Olmayan’’ yazar mezar taşında. Köy halkı yaptırmıştır mezarını. İşte kasabalının çoğu der ki, o dedeyi bu köylüler öldürdü. Güya, adamın altınları varmış da adam altınlarını ormana saklarken bunlar görmüşler, sonra da adamı öldürüp, altınlarını almışlar. Dikkat çekmemek için de mezarını yaptırmışlar. Tabii bu olay çok önce olmuş. Adamın, adını, sanını, kim olduğunu kimse bilmiyor. İşte bu adam ermiş olabilirmiş. Hatta kimine sorarsan adamın bir cini varmış. Bundan elli yıl önce kadar da köylüye musallat olmuş. Sonra Hoca getirip, kurtulmuşlar ama Hoca ölünce Cin geri dönmüş ve hem intikamını hem altınları geri almış. Hatta bir ara defineciler de türediydi buralarda.''

''Peki ikincisi?'' diye sordu Serkan. Duydukları karşısında ürperse de, hikaye ilgisini çekmişti. Buna çok yakın bir hikayeyi zaten Harun'dan dinlemişti. Hatta, Harun'un bunu çok ciddiye aldığını iki hafta önceki konuşmalarından hatırlıyordu.

''İkincisinde anlatılanlarda çok önce olmuş. Hikayeye göre, yine karakışın bastırdığı bir gece köyün yukarısındaki büyük yoldan gitmekte olan bir kervan daha fazla ilerleyememiş ve köyde konaklamak istemiş. Köy halkı bunu kabul etmeyince kervan konaklayacak başka yer bulamamış. Ve o gece kervandaki herkes donarak ölmüş. Hatta, köyün adı da buradan gelir zaten. Misafir Kabul Etmez Köyü'dür bu sebeple.''

Serkan biraz düşünceli gözüktükten sonra ''Bunlar çok ilginç hikayeler!'' dedi. ''Doğru olma ihtimalleri tüylerimi diken diken etti.'' Kadın bilmiş bir şekilde gülümsedikten sonra, ''Harun'un cesedi de Karasu Ormanı ve Misafir Kabul Etmez Köyü'nün çok yakınında bulunmuş. Sana bunlarla ilgili bir şeyler anlatmış mıydı?'' diye sordu. Serkan birkaç saniye kadının yüzüne baktıktan sonra, ''Hayır!'' dedi. ''Bana hiçbir şey anlatmadı. Bence her ne kadar birbirine yakın gözükse de, ölümünün bunlarla hiçbir ilgisi yoktur.'' Sözünü tamamladıktan sonra ''Ben artık çıksam iyi olur. Çay için teşekkür ederim.'' deyip ayağa kalktı.

Bunun üzerine kadın da oturduğu yerden doğrulup, Serkan'ın elini sıkıp konuşmaya başladı. ''Tekrar başın sağ olsun. Umarım dediğin gibidir. Seni de bir daha göremeyeceğiz herhalde buralarda. Geri kalan hayatında inşallah böyle üzüntüler yaşamazsın bir daha… İyi yolculuklar…'' deyip gülümserken, Serkan da aynı nezaketle cevap verip, kapıdan çıkıyordu ki, kadın arkasından seslendi: ''Bu arada... Yalan söylemeyi hiç beceremiyorsun!''

   Serkan, duyduklarından sonra şoke olmuş bir şekilde durakladı. Ardından suratında bu şoke durumdan eser bırakmayarak, gülümseyerek arkasına döndü:  Arkasına döndüğünde batmakta olan Güneş ışınları kadının kırmızı taşlı kolyesine vurup gözlerini kamaştırdı. Bunun üstüne gözlerini kısıp, ''O zaman size gerçek bir şey söyleyeyim.'' dedi. ''İki hafta önce baktığınız faldaki söylediklerinizin hiçbiri çıkmadı.''

Kadın da bunun üstüne son bir kez gülümserken; Serkan arkasına dönüp, cafeyi terk etti.

***
   
Dışarı çıktığında havanın yavaş yavaş soğumaya başladığını fark ediyordu ki, Mehmet'in caddenin karşısında görünmesiyle birlikte derin bir nefes aldı. Doksan dokuz model krem rengi Renault Broadway'in çamurlukları kasabanın kızılımsı toprağına bürünmüştü bu arada. Serkan arabanın kapısını açıp, içeri girerken kendilerini taşıyan külüstürü dikkatle inceledi. Oldukça yıpranmış ve eski de olsa, Kasaba'nın neredeyse büyük çoğunluğunu oluşturan arabaların daha eski modellerden oluşmasıyla, buradaki kalburüstü arabalardan biriydi. Serkan içeride beklerken birkaç saniye sonra Mehmet'te gelince ''Hadi!'' dedi. ''Bir an önce gidelim buradan!''

Mehmet bir an Serkan'ın suratına bakınca, bir tuhaflık hissetse de önce kafasıyla onayladı ardından motoru çalıştırdı. Broadway, Kasaba'nın daha yeni çizilmiş yaya geçidi ve çizgili yollarından ilerlerken Serkan'da etrafa bakıyordu şimdi. Uncu dükkanı, Bakkal, Osmanlı'dan kalma tarihi üç evden sonra araba yağlama - yıkamacıyı da geçmişlerken, yolun tam ortasında ''Hayırlı Yolculuklar. Güle Güle!'' tabelası belirmişti ki; Serkan ''Durdur arabayı!'' diye bağırdı. Mehmet yola çıktıklarından beri kafasına cama dayayıp, dükkanları izleyen Serkan'a bir bakış attı önce sonra aniden arabayı durdurdu.

Arabanın ani frenlemesinden sonra, bedenini koltuğa yapıştırıp aşağı doğru çöktü. Mehmet bir açıklama bekler gibi Serkan'ın suratına bakmaya devam ederken; ''Bu O!'' diye fısıldadı.

Aradan birkaç saniye geçmişti. Geçen saniyeler Mehmet'i de tedirginliğe sürüklemiş olacak ki, ''Kim?'' dedi korkulu bir sesle… ''Kimi gördün?''

Eliyle sus işareti yaptı Serkan. Yeteri kadar beklediğine kanaat getirince, ''Birazdan geleceğim. Burada bekle beni. Motoru da sakın durdurma!'' dedi ve kapıyı yavaşça açıp dışarı çıktı.
Mehmet arkasından son bir kez ''Nereye gidiyorsun?'' diye söylenmiş, hayretler içinde kalakalmıştı.

Serkan, kalp atışlarının hızlanmasına engel olamıyordu. İstanbul'da, Unkapanı Köprüsünde Gül ile tanışmasına sebep olan adam; yaklaşık elli metre kadar önünde Dadastana Kasabası'nda yürümekteydi şimdi. ‘’Bu nasıl tesadüf?’’ diye sordu kendine. İstanbul’da gördüğü tuhaf bir adamın bu kadar garip olayların geçtiği bir dönemde kilometrelerce uzaktaki bir kasabada tekrar karşısına çıkması normal olarak nitelenebilir miydi? Serkan bir yandan sorularına cevap arıyor bir yandan da hızlı ama olabildiğince sessiz adımlarla ağaçları siper edip uzun siyah paltolu, garip adamı takip ediyordu.

Sorulacak sorular çoktu. Ama şu anda ilk düşünmesi gerekenin ''Görünmemek!'' olduğuna karar verdi ve adım adım takip etmekten daha iyi bir çözüm bulup yolun kenarından yukarı doğru çıkan çalıların arasından tırmanarak görüş açısını genişletti. Bu arada adamı da gözünden kaybetmemeye çalışıyordu.

Heyban, Kasaba'nın meydanına, dükkanların sıralanarak oluşturduğu çarşının girişine doğru yürümekteyken, aniden durdu. Serkan bunu hemen fark edip, bedenini çalının arkasına gizledi. Bir - iki saniye çalının arkasında kafası eğik halde bekleyip, ardından kafasını kaldırıp, kısıtlı bir görüş açısıyla adamın etrafı süzer halde dikkatli bakışlarını fark etti.

   Çok geçmeden Heyban yürümeye tekrar devam ederken Serkan'da çalının arkasından bedenini çıkarmıştı. Artık rahat bir bakış açısıyla adamın yürüyüşlerini takip ediyordu ki, bir süre sonra şaşkınlığı zirveye ulaşmış ve korkuyla buluşmuştu. İlk kez Unkapanı Köprüsü’nde gördüğü, bakışlarıyla Gül'ü korkutan ve tanışmalarına sebep olan adam, yürüyüşünü bir süre daha devam ettirmiş ve Dadastana Kasabası'nda İffet Teyze olarak bilinen Falcının cafesine giriş yapmıştı.

Serkan, çömeldiği çalının arkasında artık kalp atışlarının son raddeye kadar hızlandığı fark ediyordu. Aklını kurcalayan sorular beynine hücum ederken, bir anda yaşadıklarını ve anlatılanları düşündü. Ne yapacağını bilemez halde gözleri Cafe'ye odaklanmışken, perdelerin hepsinin kapandığını fark etti. Bir an ne yapması gerektiğini düşünüyordu ki omzuna birinin dokunduğunu hissedip yerinde sıçradı.

Dehşetle gözleri yuvalarından çıkacakmış gibi büyümüştü şimdi. Bir anda refleksle arkasına dönünce omzuna dokunan elin Mehmet'in eli olduğunu fark edip, rahatladı. Mehmet'te arkadaşının çıldırmış gibi kendisine baktığını görünce ''Sakın korktum deme!'' diye mırıldanmıştı ki, ''Korktum! Amına koyayım!'' diye bağırdı.

   Aradan geçen saniyeler onu biraz rahatlatınca, Mehmet'in ''Kimi gördün?'' sorusuna cevap verdi. ''Adamın tekini çok fena Harun'a benzettim.''

''Yuhh!'' dedi Mehmet. Bunun üstüne ''Siktir et işte! Pek iyi değilim. Hadi bir an önce gidelim buradan!'' diye devam etti.

Biraz sonra bulundukları tepeden aşağı inip, arabaya doğru giderlerken son defa arkasına dönüp Kasaba'ya baktı Serkan. Sonra ''Neler oluyor burada!'' diye mırıldandı.
''Kim bunlar?!''

7. BÖLÜMÜN SONU

Çevrimdışı M.K.Immortal

  • **
  • 292
  • Rom: 2
    • Profili Görüntüle
Ynt: Doğumu Ve Ölümü Belli Olmayan
« Yanıtla #12 : 14 Ocak 2014, 16:39:11 »
En baştan gözüme çarpan hataları söyleyeyim de aradan çıksınlar. -de ve -ki eklerinde ve virgül kullanımında hatalar var sadece. Tekrar gözden geçirirseniz sorun kalmayacaktır eminim vs vs vs... Zaten herkesin yaptığı belirli sorunlar bunlar, maksat uyarmak olsun :D

Şimdi gelelim hikayeye. Öncelikle çok güzel işlenmiş bir kurgu var ortada. Kısa roman olma adaylığında hatta bir film izliyormuşçasına ilerliyor konu. Diyaloglar çok gerçekçi ve karakterlere resmen can veriyor. Anlatım da insanı içine çekiyor.

Merak unusuru hikayenin sonuna kadar devam ediyor (7. bölümün sonuna kadar yani :D ) İffet'in hikayesi, ilk baştaki olayın sonradan kısa bir özetinin geçilmesi ve hikaye içinde anlatılan detaylar enfesti.

Öykünün uzunluğu yerinde olmasına rağmen genelde kısa öyküler tercih edildiği için biraz geri planda kaldığını düşünüyorum. Şahsen ben de bitirmek için iki mola vermem gerekti :D Sakın bunu eleştiri olarak almayın, aksine böyle dolu dolu yazmaya devam edin. Varsın okumayan okumasın :)

Umarım sonraki bölümü çok fazla beklemeyiz. Ellerinize sağlık.

Çevrimdışı Heyban

  • *
  • 18
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Doğumu Ve Ölümü Belli Olmayan
« Yanıtla #13 : 16 Ocak 2014, 01:17:15 »
Bu güzel, motive edici yorumunuz için teşekkür ederim öncelikle. Dediğiniz gibi hikayenin uzun olması okunmayı zorlaştırıyor. Ama bu konuda malesef okunmayı ummaktan başka yapılabilecek bir şey yok:)

Bundan sonraki her bölümde hikaye sona biraz daha yaklaşacağı için kafamdaki önemli detayları atlamak istemiyorum. Bu sebeple yeni bölüm için biraz uzun bir ara oldu. Ama yakın zamanda hikaye kaldığı yerden devam edecek.

Çevrimdışı Raine Rachel Tallentyre

  • *
  • 29
  • Rom: 0
  • Delirmek bazen gerçekliğe verilebilecek en uygun t
    • Profili Görüntüle
Ynt: Doğumu Ve Ölümü Belli Olmayan
« Yanıtla #14 : 16 Nisan 2014, 13:22:36 »
of of of bölüm çok heycanlı yerde bitti ;:) iffet teyze ölücek mi ölürse üzülürüm yav :/ bu heybanın önü alınır mı çok meraklar içindeyim :)
Delirmek bazen gerçekliğe verilebilecek en uygun tepkidir…

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Doğumu Ve Ölümü Belli Olmayan
« Yanıtla #14 : 16 Nisan 2014, 13:22:36 »