Kayıp Rıhtım Forum

Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Kurgu İskelesi / İstifçi -7
« Son İleti Gönderen: sinan.ozgenc Bugün, 11:04:24 »
Kafasındaki sorular bitecek gibi değildi. Aslında şu halde bile çoğunun vehimden ibaret olduğunun farkındaydı. Kuruntulu davranmaya gerek yoktu. Sonuçta kendisi suçlu olmadığı gibi bildiği kadarıyla üzerine şüphe çekecek herhangi yanlış bir davranışta da bulunmamıştı. Her sorumlu vatandaş gibi yakın çevresindeki olumsuz bir durumu yetkililere haber vermiş, işin içyüzü başka, başta düşünülenden farklı, çok farklı çıkmıştı hem de. O kadar. Bütün bunlarda kendisinin bir dahli yoktu. O halde yapılacak en doğru iş, konuyla ilgili olarak birinci elden edinebildiği kadar bilgi edinmek ve özellikle polislere karşı olabildiğince dürüst ve samimi olmaktı. Gerisi gereksiz evhamdı. 

Murat kendini biraz toparlar gibi olunca Amir devam etti “En tazesi iki haftalık. En eskisi ise… -Tabi kesin bilgi için adli tıbbın inceleme sonuçlarını beklememiz gerek- en aşağı doksan yıllık. Daha da fazla olabilir. Bunu şimdilik bilemiyoruz. Şu saate kadar çok fazla veri toplayabilmiş sayılmayız. Halen cenaze sayısını kesinleştirmeye çalışıyoruz.”  “Cenaze derken Amirim; bazı cesetlerin neredeyse asırlık olduğunu da göz önüne alacak olursak, burası unutulmuş bir mezarlığın parçası olabilir mi?” “Olabilir. Bizim de ilk aklımıza gelen bu oldu ama eldeki veriler başka ihtimalleri de gündeme getiriyor.” “Ne gibi ihtimaller amirim?” “Ceset kalıntıları üzerinde ortak bazı etkiler. En eskisinde de en yenisinde de, şu an detaylarını vermeyi tercih etmeyeceğim bazı ortak…” Sözün burasında durakladı. Doğru kelimeyi aradı. Durumu ifşa etmeyen ama yeterince açıklayıcı olmasını umduğu uygun kelimeyi. Bulamadı. “Müdahaleler” sözcüğünde karar kıldı. İstediği kadar işlevsel değildi ama derdini yeterince anlatıyordu. “…bazı ortak müdahaleler var. Bu müdahaleler cenazelerin ecelleriyle ölmediğine işaret ediyor. İşin aslı kurbanların insaflı denilebilecek biçimde bile öldürülmediğine eminiz… Ayrıca; araştırdıkça, kazdıkça muhtemelen demin söylediğim sayının çok çok üstünde rakamlara ulaşacağız. Daha bahçeyi ve evin altını kazmış değiliz ki evin altı daha nerelere çıktığını tahmin bile edemediğimiz tünellerle dolu. Bunlardan sadece birinin nereye vardığını tespit ettik henüz. Küçük bir doğal yeraltı mağarasına… Oraya daha girmedik bile. Şimdiye kadar erişebildiğimiz cesetler ise sadece evin içinde istiflenmiş olanlardı. Bir de mağaradakiler. Ama mağaradakiler daha çok bir kemik yığını halinde olduğu için hangi kemik hangi bedene ait, kayıp parçalar var mı bilmiyoruz…” “Cesetler üzerinde benzer ortak müdahaleler bulunduğundan söz etmiştiniz… Ne gibi müdahaleler peki bunlar?” “Söylediğim gibi bu konuda detay vermemeyi tercih ediyorum. Normalde seninle anlattıklarımın yarısı kadar bile bilgi paylaşmamam gerekiyordu…” “Peki, öyleyse neden bütün bunları bana anlattınız?” “Tecrübe diyelim… Yıllardır bu işin içindeyim. Emekliliğime iki yıldan az kaldı. Bu dünyada görmediğim pislik, görmediğim vahşet kalmadı diyebilirim. Cinayet Büro’daki meslek hayatım boyunca çözümsüz gibi görünen pek çok vakayı çözüme kavuşturdum. Bir o kadarınıysa kavuşturmadım. Ama yine de İstanbul Emniyeti’nin gördüğü en başarılı polis amirlerinden biri sayılırım. Her mesleğin bazı basit sırları vardır. Kitaplarda yazılmaz. Tecrübeyle edinilir. İşte o tecrübelerim bana der ki tanıkların seninle işbirliği yapmasının en garantili yolu; senin de onlarla işbirliği yapmandır. Sen insanlara karşı ne kadar samimi yaklaşırsan onlar da sana o kadar yaklaşırlar. Hatta bazen şüpheliler ve suçlular dahi gayriihtiyari olarak yaparlar bunu. Tanıkları olaya dahil edebildiğin oranda, onlar da seninle birlikte vakanın çözümü için çaba harcarlar. Senin sormayı aklına dahi getiremediğin ayrıntıları hatırlar ve dikkatini oraya çekerler. Zaten bütün tılsım detaylardadır… İşin açıkçası senden beklentim de tam olarak bu.”

Bu noktada konuşmasına kısa bir ara daha verdi. Sanki Murat’tan soru gelmesini bekliyor ve o soru veya sorular her neyse artık cevaplayacak gibiydi…  Murat’ın bu fırsatı tepmeye niyeti yoktu. Aklında onlarca soru vardı. Hepsine cevap alması mümkün olmasa da şansını deneyecekti. “Şüpheliler arasında mıyım?” Hulusi, istemsiz ve samimi bir kahkaha attı. “Hayır. Daha az önce dedim ya; seninle işbirliği yapıyorum ki sen de benimle yapasın.  Aslına bakarsan; bu davadaki temel sorunumuz; ortada hiçbir şüphelinin olmayışı gibi duruyor!” “Nasıl yani?” “Resmi kayıtlara göre ev en az doksan yıldır boş… “Ama nasıl olur? Daha birkaç gün önce bir komşudan buranın, Abdülbaki Efendi diye bilinen birinin ikametgahı olduğunu, ondan önce de bütün buraların taa Osmanlı zamanlarından beri onun ailesine ait geniş bir çiftliğin küçük bir parçası olduğunu, Abdülbaki Efendi’nin bile akli dengesi pek yerinde olmasa da halihazırda burada yaşamakta olduğunu öğrendim!” “Kimden öğrendin peki?” “Dedim ya bir komşudan?” “İşte onu soruyorum. Kimdir bu komşu? Ne zaman, hangi vesileyle, nasıl tanıştığından başlayalım mesela?” “Valla adını sanını bilmem. Kokunun nereden veya neden kaynaklandığını öğrenmek için etrafta soruşturacak birilerini ararken çıktı karşıma. Tuhaf bir görünümü vardı açıkçası.” “Ne gibi bir tuhaflık?” “Bir kere boyu çok uzundu. Yani aslında yaşına göre alışılmışın üzerinde iri imiş gibi gelmişti bana.” Yaşına göre iri derken?” Uzaktan pek anlaşılmıyordu ama adam en az doksan yaşında var gibiydi. Bunu soru sormak için yanına iyice yaklaşınca anladım çünkü yüzü belki de bugüne kadar gördüğüm herkesten daha fazla ve derin kırışıklarla doluydu. Cildinin görünen hemen her yerinin yaşlılık lekeleriyle kaplı olduğunu görmek de bu izlenimimi güçlendirmiş olabilir. Ancak bununla tezat oluşturacak şekilde en az iki metre boyu vardı. Bilirsiniz, insanların çoğunlukla; yaşlandıkça kemik erimesi gibi sebeplerden dolayı boyları da kısalır nedense. Eğer bu adamın aynı sebepten boyu kısalmışsa gençlik yıllarındaki cüssesini düşünemiyorum bile… Haa, bir de sırtındaki o devasa kambur… Daha doğrusu ben ilk bakışta onun bir kambur olduğunu düşündüm ama adam aslında dimdik yürüyordu. Şimdi, düşününce adamın bir omurga problemi olmadığı aşikar. Devasa bir et parçası veya et beni olabilir belki.” “Bu ilginç bak! Gayet ayırd edici bir eşkal özelliği…” “Bilemiyorum, belki elbiselerinin altında patates çuvalı filan taşımıyorduysa şayet… Eğer o bir kambur veya et parçasıysa adam rahatsız olmasın diye, yanına yaklaştıktan sonra sırtına gözlerimi sırtına dikmemeye özellikle dikkat ettim.” “Günümüzde pek rastlanmayan bir nezaket örneği…” “Bilemem. Nezaket göstermek amacıyla, özellikle kurgulanmış bir tavır değildi. Ben sadece engelli veya vücutlarında bariz kusur bulunan insanların inceleyici bakışlardan rahatsız olabildiğine dair bir izlenime sahibim. Ama bu tavrı hiçbir zaman bir nezaket olarak düşünmedim.” Tamam. Anladım… Başka?” Murat polis amirine, adamla karşılaşmasından, aralarında geçen diyaloga, şimdi şimdi ayrıntılarını hatırlamaya çalıştıkça, giderek kendisine daha da tuhaf gelmeye başlayan adamın dış görünüşünün aklında kalan diğer detaylardan, konuşma biçimi ve ses tonunun yadırgatıcılığına kadar her şeyi anlattı. Hatta adamın İstanbul yerine Dersaadet ismini kullanışının kendisinde uyandırdığı düşünceleri dahi… 
2
Yayınevleri Soru Hattı / Ynt: İthaki Yayınları Soru Hattı
« Son İleti Gönderen: irbis Bugün, 10:51:39 »
Merhabalar. Brian Lumley ve Robert Mccommon çevirmeyi düşünür müsünüz?
Ayrıca Robert E. Howard'la ilgili duyuruyu da merakla bekliyoruz.

İyi çalışmalar diliyorum.

Kısmet. :)
3
Yayınevleri Soru Hattı / Ynt: İthaki Yayınları Soru Hattı
« Son İleti Gönderen: tormund Bugün, 00:03:54 »
Merhabalar. Brian Lumley ve Robert Mccommon çevirmeyi düşünür müsünüz?
Ayrıca Robert E. Howard'la ilgili duyuruyu da merakla bekliyoruz.

İyi çalışmalar diliyorum.
4
Başka Kurgular / Ynt: İthaki Yayınları Türkçe Edebiyat Dizisi
« Son İleti Gönderen: serhatkayisi Dün, 23:38:00 »
12. kitabımızda belli oldu. Kapağı ile birlikte yüklenmiştir. Kitabın çıkış tarihi 22.12.2017' dir.
5
Başka Kurgular / Ynt: İthaki Yayınları Türkçe Edebiyat Dizisi
« Son İleti Gönderen: serhatkayisi Dün, 23:24:28 »
Sevgili serhatkayisi,

Forumlarımızda hazırladığın bu tür içerikler oldukça güzel ve tüm dizinleri derli toplu halde görmemize olanak sağlıyor. Arada kaçırdığım kitapları da bu sayede rahatlıkla takip edebiliyorum. Ellerine sağlık.

Ben teşekkür ederim magicalbronze arkadaşım. Böyle düzenli yayınlanan seriler oldukça bende yayınlamaya devam edeceğim :)
6
Tartışma Platformu / Ynt: Vurucu Giriş Cümleleri
« Son İleti Gönderen: Fiddler Dün, 18:33:45 »
Julian Barnes'ın "Levels of Life" kitabı harika başlıyor. Sanırım "Yaşamın Düzeyleri" adıyla Türkiye'de de yayımlandı.

"You put together two things that have not been put together before. And the world is changed. People may not notice at the time, but that doesn’t matter. The world has been changed nonetheless."

yani

"Daha önce bir araya gelmemiş iki şeyi bir araya getirirsin. Dünya değişir. Belki o sırada kimse fark etmez; ama önemli değil. Dünya yine de değişmiştir."

gibi. Ne zamandır böyle güzel başlamamıştı okuduklarım.
7
Yayınevleri Soru Hattı / Ynt: İthaki Yayınları Soru Hattı
« Son İleti Gönderen: irbis Dün, 10:59:56 »
Tehlikeli diyardan öyküler veya Sigurd ile Gudrun Efsanesi kitapları tekrardan basılacak mı?

Hepsi tekrar basılacak. Edisyonlarını yeniliyoruz hepsinin. 2018 içinde birçok Tolkien kitabı göreceksiniz.
8
Yayınevleri Soru Hattı / Ynt: İthaki Yayınları Soru Hattı
« Son İleti Gönderen: maadwalrus Dün, 03:22:36 »
Tehlikeli diyardan öyküler veya Sigurd ile Gudrun Efsanesi kitapları tekrardan basılacak mı?
9
Kurgu İskelesi / Ynt: İnsan ve İblis
« Son İleti Gönderen: Celebhol 16 Aralık 2017, 23:04:41 »
Bölüm 54 - Domino

Alarm zilleri çaldı, kim olabilirdi bu? Polis miydi yoksa? Buraya geldiğini anlamışlar mıydı? Kapının öbür yanında, silahlı bir ekip mi bekliyordu? Yine bir apartmanda kısılı mı kalacaktı?

"Yıldırım!" diye bir ses duydu, zihninin içinde ve Kueti'nin turuncu varlığını hissetti "Kendine gelmişsin. Gelen bir komşu, yalnız, yaşlı bir adam," diye, apartmanın penceresinden gördüklerini aktardı.

"Tamam, herhalde merak etmiştir," diye onayladı ve kapıya yöneldi.

Delikten baktığında, kır saçlı bir adam gördü. Yaşına göre saçları rengini iyi şekilde korumuş bile denilebilirdi çünkü derin çizgilere sahip yüzünden anladığı kadarıyla, seksenin üstündeydi. Zil bir kez daha çalındı ve yapay, tiz kuş sesi, kulağının dibinde patladı. Kapıyı hızla çekip açtı ve suratsız adamı karşıladı.

"Merhaba," dedi, görenek gereği.

"Çok ses yapıyorsunuz," diye söylendi, yaşına rağmen dimdik duran adam "Uykumdan kalktım."

"Özür dilerim, efendim. Daha çok dikkat ederiz," diye ona uydu, Yıldırım.

Adam sert bir şekilde, bulanık mavi gözlerini gence doğrulttu ve yeni fark ediyormuş gibi sordu "Sen kimsin?"

"Amcama yardıma geldim, malumunuz tek yaşıyor," dedi genç ve başka bir şey eklese miydim diye düşündü.

"Hee, iyi iyi. Koca adam olmuşsun bak, ayıp değil mi bu kadar ses? Hem ne yapıyordunuz?" diye sorguya devam etti, yaşlı adam.

Yıldırım, kısa bir an için, üstünde bol ve kalın giysiler olan bu adamı süzdü. Her işe burnunu sokan bir yaşlıya çatmıştı. Büyük ihtimalle, hayatını insanlara emirler vererek geçirmişti ve insanların hala buna uymasını bekliyordu. Bir an için "Ağa mı demeli yoksa kral mı," diye bir düşünce fırladı ama akışın içinde, üstünde fazla durulmadan kaybolup gitti.

"Ben Toprak, sizin isminiz nedir?" diye sordu, genç.

"Demir."

"Demir bey, kusura bakmayın. Bir kütüphane kuruyorduk. Hava kararmadan gidip halledeyim diyorum," diye kapıyı kapatmaya yeltendi.

"Amcan kitapları hiç sevmediğini söylemişti," dedi adam -bir şeylerden şüphelenmiş miydi- "Bunun çok cahilce olduğunu demiştim ona. Herif demek bunu yedirememiş kendine. İyi! Başımıza ne geldiyse cahil nesillerden geldi. İnsan okumalı, okumalı! Ama okuduğunu anlamalı da. Baksana sen okuyor musun?"

"Evet," diye bir yalan savurdu, tıraşlı yüzünü kaşıyan Yıldırım "Tarih."

Adamın tutumu ve yaşının bunu çağrıştırıp çağrıştırmadığını merak etti.

"Ooo, koç!" dedi, sertliği geçerek canayakın bir tavra bürünen adam "Aferin. Ben de tarih öğretmeniydim ama emekli olalı çok oluyor. Bir ara gel de çayımı iç."

"Elbette, Demir Bey," dedi, mükemmel bir genç olarak "Şimdi..."

"Bayağı yapılısın amma be," diye devam etti, onun sözünü keserek "Ağırlık mı kaldırıyorsun?"

"Bir nevi, Demir bey," dedi ve kapının arkasından yumruğunu sıktı. Ona karşı bir şey mi yapsaydı? Olmayan zamanını harcıyordu. Akım'ı kullanabilecek enerjisi olsa yapardı ama bu kadar kısa sürede üst üste yapmak, onu mental olarak tüketmişti.

"İyi bakalım," dedi, yavaşça yukarıya yönelen adam ve hafifçe ekledi "Bir ara uğra, Toprak. Bu binada kimse yerinde olmuyor, herkes habire gezmede."

"Yardım..." diye bir ses geldi içeriden. Boğuktu, hafifti, ancak yine de merdivenlerden rahatça duyulabiliyordu.

"Hassiktir," diye düşündü Yıldırım "Hassiktir! Bunu nasıl unutabildim?"

Mental olarak, düşündüğünden fazla mı yorulmuştu? Önemi yoktu. Yaşlı adama arkasından atıldı ve bir kolunu göğsünün etrafına dolarken, diğeriyle ağzını kapadı. İçeri çekti ve ayağıyla kapıyı kapadı. Emekli öğretmenin faltaşı gibi açılmış gözleri, bir emir gibi kapanan demir kapıya dikilmişti.

"Bir şey deneyecek olursan, pişman olursun," dedi Yıldırım ve onu içerideki odaya götürdü.

Yerdeki kanı ve kıvranan adamın halini gören öğretmenin nefesinin kesildiğini hissetti. Pek bir şey yapamayacağını ve ondan çok daha hızlı olduğunu bildiğinden, adamı serbest bıraktı. Düşünmek için biraz rahatlaması gerekiyordu.

Emekli bir şey demedi, oturmadı da. Ayakta, titreyen dizlerine rağmen, dimdik dikildi ve bir yerdeki amire, bir de ona baktı.

"Aciz katil," diye tısladı, dudakları hiddetten veya başka bir şeyden titreyerek.

"Durumu gördün mü?" diye sordu, genç, boynundaki implanta bastırıp, onu aktifleştirerek.

"Tam değil ama tahmin edebiliyorum. Öldürdün mü?" diye sordu, kız.

"Hayır, henüz değil."

Bundan sonraki sözleri fısıltıyla çıktığından, yaşlı adam pek bir şey anlayamamıştı. Anlayabilseydi, az biraz kalan sakinliğini de koruyamazdı çünkü onu öldürüp öldürmemesi gerektiğini tartışıyorlardı. Emekli öğretmen, eğildi ve soğukkanlılığını koruyarak, yaralı adamın durumunu inceledi. Hastaneye yetiştirilirse, hala kurtarılabilirdi ama buna fırsat olacak mıydı? Hem kendisini nasıl koruyacaktı? Anladığı kadarıyla, istedikleri kişi buydu ve kendisi sadece bir tanıktı. Hiç bir şey söylememeye yemin ederse, belki onu bırakabilirdi. Bunu yapmayabilirdi de, kendi iyiliği için gözünü başka bir tarafa çevirdiği daha önce de olmuştu. Böyle değil miydi zaten hayat? Aileni ve yakınlarını imkanın dahilinde korurdun ama gerektiğinde, kendini ön plana koymayı da bilirdin...

"... dediğim şekilde yaparsan, her şey iyi gidecektir," dedi, kız "Hadi, acele et."

"Tamam," dedi Yıldırım ve giden bağlantıyı kapadı.

Bir iki adım aldı ve konuşma boyunca gözlerini ayırmadığı bir noktadan bir şey aldı. Amirin, kan kaybından bilinci kapanmıştı. Kır saçlı adamsa ona baktı ama ilerlemiş gözleri yüzünden ne olduğunu anlayamadı. Ancak, tahmin edebiliyordu. Gözlerini kapadı.

Beklediği şey gelmemişti. Daha doğrusu, sonuç yine aynı olacaktı fakat çok sevdiği bir deyimle gidiş yolu farklıydı. Boğazını kavrayan, çelik gibi iki el hissetti. Biraz çırpındı ve ayakları sağa sola savruldu. Bir işe yaramayacak olsa da, refleksif olarak gerçekleşen bir şeydi. Bir dakika kadar bir süre içinde öğretmenin bilinci kapandı.

Adamı yeniden konumlandırdı ve odaya yeni girmiş, amire doğru gidiyormuş süsü verdi. Ardından apartman boşluğuna bakan camı kırdı ve bilinçsiz amirin etrafına saçtı. Bir kaç parçayı yaranın içine koymayı ihmal etmemişti. Buzdolabına gitti ve aradığı şeyi buldu; kolonya. Bir nesne daha kaptı ve odaya geri dönerek iki adamın üstüne kolonyayı boca etti. İşini sonlandırmadan önce, amirin tabancasının üstündeki ve kapıdaki parmak izlerini sildi, ardından silahı ait olduğu komodiye koydu. Evin içindeki sigortaya bir kalem sokup biraz oynadı ve bozulmuş havası verdi. İz bırakmamak için kalemi yanına aldı.

Son aşama kalmıştı. Adamların bulunduğu odaya döndü ve bilinç durumlarını kontrol etti. Eskiden olsa, görü yeteneğiyle bunu anlayabilirdi fakat artık bu güce sahip değildi. İkisi de bilinçsiz görünüyordu. Çakmağı çaktı ve adamlardan birinin paçasını ateşe verdi. Tekrar mutfağa yöneldi ve çakmağı yerine koydu.

Bir süre sonra odanın büyük bir kısmını sarmıştı alevler. Duman her bir yanı bürürken, bunu kaçması için bir işaret olarak algıladı. Ancak, yanan insan etinin kokusundan dolayı öğürmekten kendisini alamamıştı. Ağzına gelen kusmuğu, DNA izi bırakabileceğini bilerek, geri yuttu ve kapıdan yollandı.

Bir kaç dakika içinde Kueti'nin bulunduğu daireye gelmişti.

"Her şeyi dediğin gibi yaptım," diye teyit etti.

"İyi," diye onayladı kız "Bizim yaptığımızı eninde sonunda öğreneceklerdir, etrafına gözetçi koymaları da bu yüzdendi. Ancak bu şekilde biraz daha uğraşmaları gerekecek. Eski bir amiri ve komşusunu kurşunlanmış halde bulmaktansa, yangının enkazı içinde kanıt aramak biraz daha zaman alır."

"Daha ince bir yol yok muydu?" diye sordu, ağzındaki asit tadı gitmemiş genç.

"Daha uzun zaman alırdı ve bizim zamanımız yok. Bak," diyerek, silahın dürbününü işaret etti.

Oradan bakan genç Yıldırım, aşağıdaki cadede bir yerde konuşan üç adam gördü. Sürekli olarak amirin evine attıkları bakış ve gergin tavırlarından anladığı kadarıyla, üçü de sivil polisti.

"Sonunda gelmişler."

"Evet, dinleme cihazlarını bozduğumuzu anlamış olmalılar," dedi, turuncumsu saçlı kız.

Kız, Yıldırım apartmana girdiği an, önceden anlaştıkları şekilde, hedeflediği bölgedeki dalgaboylarını bozan bir sinyal yayınlamıştı. Neus'un kendi yapımı olan bu cihaz, pratikte takip edilemiyor ve sadece geçici olarak karışıklık yaratıyordu. Çok da matah veya orijinal bir şey değildi, tek bir özelliği hariç; içindeki minimal bir anomali cebinden kuvvet alan aygıt, çok hassastı. Örneğin, koca bir bina ve etrafındaki bölgeyi susturmak yerine, sadece bir daireye yöneltilebiliyordu. Böylece, daha az dikkat çekiyordu.

"Gitme zamanımız geldi," dedi genç kadın ve hızla toplanmaya koyuldu.

Boyun bölgesinde kahverengi ve pofuduk tüylere sahip, bej rengi bir kaban giydi. Altında taşlanmış bir kot vardı. Silahını ve diğer cihazları ise sert bir gitar kılıfının içine koydu. Kabanın kapişonu olmasına rağmen, kafasına siyah bir bere geçirmişti. Dışarıdan tam bir üniversite öğrencisine benziyordu.

Binadan çıktılar ve yakınlardaki caddeye gidip, ters yöne doğru yaya yolunda yürümeye koyuldular. Bir kaç bağırış duyuldu. Kısa bir süre sonra, onlar mavi bir bankaya yaklaşırken, sirenler yankılandı ve bir itfaiye aracı, terk ettikleri yöne doğru geçip gitti. Bankanın önüne geldiklerinde, kameralara yakalanmamak için yüzlerini diğer yöne çevirmeyi ihmal etmemişlerdi. Başka bir önlemleri daha olsa da, ihtiyatlı olmanın zararı yoktu.

"Kueti," dedi genç adam, bir süre sonra, kafasını ona çevirmeden.

"Evet?"

"Ben..." diye başladı, Yıldırım, sanki konuşan bir başkasıymış gibi hissederek.

Ancak devamı gelmemişti. Hava soğudu ve karardı, bir kelime bile konuşmadan yürümeye devam ettiler. Etraflarından insanlar geçti; sohbet ediyor, gülüyor, kızıyorlardı. Onlardan ise çıt çıkmamıştı.

Akşam çöktü, ışıklar açıldı ve karanlık savruldu. Televizyonlarda bir yangında ölen iki emekliden bahsedildi. Uzmanlardan, elektrik sigortalarının sağlamlığının nasıl anlaşılacağı öğrenildi. Haber bülteni ara verdiğinde, yangın ve hayat sigortası reklamları girdi.

Ölenin eski bir polis olduğundan bahsedilmemişti. Ancak, televizyonu izleyen birisinin gözünden kaçmamıştı. Daha doğrusu, televizyon yayınını bir bilgisayardan izleyen birisinin. O adresin kime ait olduğunu biliyordu.

"Sonunda harekete geçtiler," diye düşündü, baksırıyla oturan, eski polis.

Kuro'nun ona özel olarak tedarik ettiği domates, yeşillik ve hindi fümeden yapılmış sandviçten bir ısırık aldı, sonra kahvesini yudumladı. Düşündü. Büyük gün yaklaşıyordu ve hangi oyuncunun ne yapacağını kestirmeye çalışıyordu. Son aylarda, uyanık olduğu zamanın hemen hepsini buna ayırmıştı.

Kanalın sesini kıstı ve arka plana sakin bir müzik açtı. Masanın üstünde duran, bir şirketin dosyalarını incelemeye koyuldu. Kenarda bir yerde, kendi yazısıyla "Empusa" yazıyordu. Ondan çektiği iki ok, öldürülen iki kardeş iş adamına gidiyordu. Empusa'nın üstündeki bir isimden çıkan ok ise, Empusa'yı işaret ediyordu.

Bir süre sonra, dosyayı bir kenara koydu ve duvara astığı şemaya gitti. Kuro, bunun yüzünden onunla dalga geçerek "Hangi insan filminden edindin bu fikri?" demişti fakat işe yaradığı sürece, Charmius'un umurunda değildi. Yapıştırılmış notlar, her yerden çıkan oklar, ve zar zor okunan bir yazıdan oluşan cümbüşü bir tek kendisi anlayabilirdi.

En üstte bir yerlerde "Hükümet" yazıyordu. Ondan üç ok iniyor ve bir tanesi "Medya patronunu zayıflat," kısmına bağlanıyordu. Buradan devam niteliğinde çıkan bir başka tanesi ise daha aşağı inerek "Medya patronunu yok et," cümlesine yönelmişti.

Diğer iki kısıma baktı ve planı aklından geçirdi adam. Hala anlayamadığı ve bilmediği şeyler vardı fakat İblis ve Neus harekete geçtiğine göre, kaos günü yaklaşıyordu. Kendisinden nefret ettiğini düşündüğü yaratıcıya sövdü ve hedeflediği şeyi başarmayı umdu. Her şey buna bağlıydı.
10
Liman Kütüphanesi / Ynt: İndirimler
« Son İleti Gönderen: DarLy OpuS 16 Aralık 2017, 15:48:59 »
Kadıköy Mephisto'da birçok MonoKL kitabı 9,90 TL. (Diğer şubeleri hakkında fikrim yok ne yazık ki.)

Rıhtım'da da çok bahsi geçen Wool Serisi ve Ted Chiang'in "Geliş"i de bu indirimden paylarını almış.

Ben özellikle Giovanni Papini'nin kitaplarını tamamlamak istiyordum, güzel oldu. :)

MonoKL'ın eski-yeni demeden birçok kitabını indirimli sepete eklemesi güzel hamle.
Sayfa: [1] 2 3 ... 10