Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Kurgu Güncesi => Kurgu İskelesi => Konuyu başlatan: OZ - 01 Aralık 2011, 01:01:16

Başlık: Android
Gönderen: OZ - 01 Aralık 2011, 01:01:16
Android

Orik ve ben, Den iki uzay korsanıydık. Bizden 4 ışık yılı uzakta patlayan talihsiz turist gemisinden boşluğa doluşan ganimetlerin peşindeydik. Orik yaşlı olanımızdı, ben ise ilk defa bu kadar uzun mesafeli yolculuk yapan bir çaylaktım. Gemimiz küçüktü ama ışık hızına bir saatte yaklaşmıştık. Işık hızını da aştığımızda hıza hız demeyecektik. Böylesi yolculuklar ortalama 45-50 gün sürerdi, mesafe ne olursa olsun hedefimizde doğru durmadan artan hızımızdan dolayı böyleydi. Neyse, gemimizin kıçında şimdi büzüşük gözükse de koca bir çuval taşıyorduk ve hortumumuz sayesinde istesek güneşin kalbini bile emebilirdik.   

Işık hızından hızlı gitsek de zaman geçmek bilmiyordu. Henüz bir hafta geride kalmıştı ve ben dengemi kaybetmeye başlamıştım. Hiper-uzay adamı doğduğuna pişman eder, hem de benim gibi çaylakları fazlasıyla...
“Deni!” dedi Orik, “Canını sıkan bişey var gibi...”
Baş pilot bana bağırıyordu, hem de bir karış yandaki kaptan koltuğundan. “Ben... Ben yorulmaya başladım.” Diye kekelemekle yetindim.
“Bana bak adamım,” dedi. “Bunun sonunda büyük bir keyif bizi bekliyor ve ben mürattabatımın baştan moralsiz olmasını istemem.”
“Moralim yeterince yerinde kaptan” Dedim. “Sanırım çok erken hayallere kapıldım ve yolculuk beni sarstı. Kendimi kaptırmak üzereyim.”
“Anlıyorum Deni, şimdi beni iyi dinle. Geminin arkasında bir oda var... Orada çok güzel bir kadın var, git ve onunla vakit geçir.”
“Kadın mı?” Diye sordum.” Sadece iki kişi olduğumuzu sanıyordum.”
“O bir android.”
Android ha, diye düşündüm. Hem de böylesi bir külüstürde. Gerçekten güzel bir kadınsa geminin kendisinden bile pahalı bir oyuncak olmalıydı...
“Böyle uzun bir yolculukta gerekli bir ihtiyaçtır.” Diye düşüncelerimi cevapladı. “Ganimete çıldırmadan varabilmemiz gerek.”
Kemerimi çözüp koltuğumdan kalkmak üzereydim... “Işıklara dokunma.” Dedi. “Arka odadan bahsediyorum, oda karanlık.”
“Neden kaptan?”
“Çünkü bir kadını paylaşamayacak kadar ufak bir gemideyiz.” Diye sırıttı. “Aynı kadına aşık olmamızı istemem, ama karanlıkta istediğin kişiyi hayal edebilirsin, kafanı çalıştır biraz.”
Hakkını vermeliyim ki bu Orik’den beklemeyeceğim bilgelikte bir yaklaşımdı ve “Hay hay” demekten başka birşey diyemedim...

“Hoş geldin, Den.” Diye karşıladı beni çok naif bir ses. Ne yalan söyleyeyim bu beni şimdiden heyecanlandırmıştı. Odanın karanlık olduğunun belirtilmesi bende önkoşula yol açmıştı ve şartlı bir etkileşim içersindeydim.
“Ehe... hoş bulduk.” Diye saçmaladım. Aptal herif karşındaki sadece kablolardan oluşmuş bir şeydi.
“Hala ayaktasınız, rahatınıza bakın.”
Ben el yordamıyla karanlıkta yolumu bulmaya çalıştım, daha sonra gerçekten çok yumuşak kadife bir minderi keşfettim ve üzerine yerleştim. Yumuşak hışırtılar ve minderin diğer yanında oluşan ağırlıktan, yanıma doğru oturduğunu anlamıştım. Ellerim titremeye başlamıştı, birazdan onlara hakim olamayacaktım. Bu beklenmedik bir süprizdi, uzayın çekiciliği belli bir süre sonra kayboluyordu. Kuralı biliyordum ama “Işık açsak mı?” demekten kendimi alamadım. Yanıtlamadı, hafif hışırtılar duydum, acaba kafasını olumsuz anlamda mı sallamıştı. O beni muhtemelen karanlıkta görebiliyordu, bu biraz canımı sıksa da en sonunda hiç yoktan iyidir diye düşündüm.
“Adımı nasıl bildin?” Diye sordum.
Bu aptalcaydı ve “Ben geminin bilgisayarına bağlıyım, bilgileri ondan aldım.” Diye açıkladı. Aptallığımı yüzüme vurmaya çalışmadı. “Bir içki içmek ister misin?” diye devam etti. O beni görebilse de sırıtmamı saklamadım, eğer gerçek bir kadın olsaydı şimdiye kadar yüz kere şutlanmıştım.
“Rom, teşekkür ederim.”
İki kadeh sonra daha sakindim, daha sıcaktım ve daha olgun davranmaya başlamıştım. Bana biraz kendinden bahset demişti...
“Bu ilk hiper deneyimim. Bu seni de etkiliyor mu? Hayır mı? Çok şanslısın. Yanımızda olmandan mennunum. Daha doğrusu yanımda. Bu işe yeni girdim. Hayır, bir çok kez uzay yolculuğu yaptım...” türünden şeylerle geçiştirdim... Sonra sızdım.

Ertesi gün, ki uzay boşluğunda gece-gündüz ayrımı yoktur, Orik’e “Onun adı ne?” diye sordum. Bana anlamsızca baktıntan sonra “Bir adı yok.” Diye cevapladı. “Neden kendin sormadın?”
“Bana içki verdi ve sonrasını hatırlamıyorum bile.”
Sırıttı, “Ama aklında kalmış ki soruyorsun. Kendi sıranda ona istediğin gibi seslenebilirsin ama bana söyleme, umrumda değil!”

Bir hafta daha geçmişti. Hedefimize hızla yaklaşıyorduk. Alpha Centauri, insanoğlunun şimdiye kadar canlı olarak gidebildiği en uzak sistemdi. Orada yeni bir dünya keşfedilmiş, düşük  metan ölçümünün yanı sıra, yüzeyinde ilkel bir yöntemle sürülmüş tarla benzeri yapay izlere de rastlanmıştı. Fakat oraya yolculuklar daha bebek adımı sayılırdı. İşte turist gemisinin başına gelen de buydu. Para göz girişimciler tarafından muhtemelen çok az testten geçirilmiş gemileri infilak etmiş ve bize yol görünmüştü. Bizim için de risk vardı ama gemi, Güneş Sistemi’nin en zengin insanlarını taşıyordu. Buna değerdi. Ahlak öldü. O adamların cesetleri bile para ederdi…

“Seni bekliyordum Den.” Dedi tüm kibarlığıyla. “Sana Deni dememi ister misin?”
“Olanaksız!” Diye cevapladım. “Bana Orik öyle sesleniyor, senden bunu duymak hoşuma gitmezdi.”
“Nasıl istersen.”
Yine rahat mindere konmuştum, birkaç kadeh sonra iyice gevşemiştim. Vivaldi çalıyordu, -bunun onun seçimi olduğunu sanmıyorum, bilgisayarın tercihi olmalıydı.- Ama bu sefer canımı sıkan birşey vardı. Bu rutine dönüşmüştü. Kendini tekrarlıyordu. Kuralları vardı… Ona bir isim takmamıştım. İlk seferlerde bir isim aramak beni epey oyalamıştı ama sonunda bunu saçma buldum. Ayrıca karanlıkta istediğimiz figurü hayal edebilecekken benim kafamda belli bir görüntü oluşmamıştı. Yine de bu durumdan mennundum... Bunu hayatımda milyonlarca kez yapmıştım! Sağ elimde içki kadehini tutuyordum, sol elimle ise sağ tarafa doğru uzanıp tam olması gereken noktada-karanlıkta göğüslerini tutmaya çalıştım. Elime vurdu. Klasik!..
“Dokunmak yok!”
Eli bir kadından beklemeyeceğim kadar ağırdı. Ağrıyan yerimi oğuştururken bir android hangi maddeden yapılır ki diye düşündüm; Silikon, plastik, kauçuk, metal…

30 gün geride kalmıştı. Artık hiper-uzayın sarsıcı etkilerini atlatmıştım. Alpha Centauri’nin tam merkezine doğru gitseydik 10 gün daha hiper-uzayda kalmamız gerekirdi, ancak aradığımız şey hedefine ulaşamadan yok olmuş bir turist gemisiydi. Onu bulmak için tam olarak nereye bakacağımızı bilmiyorduk. Böylece hiper’den çıktık. Çıktığımız gibi yavaşlamamız mümkün değildi. Kademeli olarak hızımızı düşürsek de komik ama tehlikeli bir hızla uzay boşluğunda dengesizce salınmaya başladık. 3 yıldızlı sistemin yer çekimi etkileri bizim tek yıldızlı sistememizden daha farklıydı. Bunu bizimkinde yapmış olsaydık bize en yakın yıldızın, yani güneşin çekim etkisine kapılır ve döngüsel bir rotaya girerdik. Burada ise her taraftan çekiliyorduk. Buldukları gezegene lanet olsun diye düşündüm. Dünya gibi düzgün bir küre şekli olamazdı. 3 yıldızın tam olarak neresinde kaldığını bilmiyordum ama en dominant olan tarafından yer kabuğu epeyce bükülmüş olmalıydı. Korktuğum şey ise bunun bizim gemimize de olması ve turist gemisiyle aynı kaderi paylaşma ihtimaliydi.
Ayrıca, 3 yıldızlı sistemin çekim kuvvetinde çağlar boyunca parçalanmış bir çok astreoidin tehkikesi altındaydık. Hiper-uzayda bir şeye çarpmanız olası değildir. Önünüzde bir tünel açılır ve uzayın tehlikelerinden uzakta kalırsınız. Ama Hiper-uzaydan çıktığınız anda karşınıza dev bir yıldız mı yoksa bir kara deliğin mi çıkacağını bilemezsiniz. Tabii ki belirlenmiş bir rota seçmişseniz böyle süprizlerle karşılaşmanız rastlantısal bir kötü şanstan ibarettir. Ama hiper-uzaydan beklenmedik bir şekilde çıkarsanız başınıza bunun gibi şeyler gelebilir. Alpha Centauri’de ise ister pilanlı olun ister olmayın, milyonlarca çılgın astroide merhaba dersiniz.
Tam üç gün boyunca oradan oraya savrulurken astroidlerden sakınabilmek için kalkanları çalıştırtık, manevralar yaptık. Sonunda yıldızlar bir karara varmış olmalıydı ki gemimiz sakinleşmeye başladı. Alfa Centauri B’nin yörüngesine girmiştik. Artık onun çekim gücünden yararlanmak için ufak yörünge motorlarımızı devreye soktuk. Sabit bir çizgide ilerlediğimizden radarları çalıştırabiliyorduk. İşte iki büyük cisim A ve B oradaydı ve bir çok astroidin karmaşık noktaları da. Proxima ise radar dışında kalmış olmalıydı ya da ben onu göremiyordum. Bu karmaşada parçalanmış bir turist gemisinin nasıl bulunacağı düşüncesini ise kaptana ve bilgisayara bırakmaya niyetliydim. Koltuğumdan derhal kalktım.

İki gün boyunca Orik’e ufak tefek yardımlarda bulunmaktan başka kamaramdan dışarı adım atmamıştım. Sonunda karanlık odaya yollandım…
“İlginç bir yolcukuktu, devrelerim hala yerinde sanırım.” Dedi. Bunu gülerek söylemiş olsa da keşke bana yapay olduğunu hatırlatmasaydı.
“Evet, bir çaylağın korkabileceği kadar korktum.” Diye cevapladım tüm soğukluğumla. Buraya kafa dağıtmaya gelmiştim ama başlangıç beklediğim gibi olmamıştı.
“Neden bu yolculuğa katıldın?”
Sessiz kaldıktan sonra, “Değerdi.” Dedim. “Ne olursa olsun eve zengin olarak dönebiliriz. Bu da tüm sağlığımı geri kazanmama fazlasıyla yeter.” Bu onun suçu değildi ama artık buna daha fazla katlanamayacağımı anladım. Işığı açacaktım, artık ne önemi vardı, ganimetlere yakında ulaşabilirdik, o zaman kimse bir adnroidi paylaşma kaygısına girmezdi. Ayağa kalktım, içkime dokunmamıştım bile. Derken ne olduysa duvarlardaki düğmeler yanıp sönüyor, alarmlar çalmaya başlıyordu. Bir anda odanın ışığı açıldı ve karşımda Orik’i görür gibi oldum.

“Adamım başardık!” diye bağırıyordu karşımda sırıtarak.
“Ne?”
“Bilgisayarı ayarlamıştım, gemiyi bulmuş olmalıyız.”
Dediklerine sevinmiş olmalıydım, tabii bunu en kadın sesiyle-androidin sesiyle söylememiş olsaydı!
Sesini değiştirmek için ağzına bir cihaz yerleştirmişti. Mızıkaya benzeyen cihazın sapları bir gözlük gibi kulaklarından sarkıyordu. En kötüsü ise geniş göğsüne gömleğinin üstünden taktığı kadın sütyeniydi. Tuhaf bakışlarımı en sonunda farketti ve karşımda zıp zıp zıplamayı kesti.
“Ha… Şu mesele, evet.”

Dönüş yolundaydık. Ganimeletlere erişmiştik. Çuvalımız dolmuştu. Zengindik ve alacağımız bir çok fidye de cabası.
“Benden önce odaya nasıl gidebiliyordun?” Bu uzun süre sonra ağzımdan çıkan en aptalca sözlerdi.
“Yine esas konuyu kaçıyorsun Deni.” Dedi tüm sakinliğiyle. “Bana bu soruyu soracağına bunu neden yaptığımı sor.”
“İyi o zaman neden yaptın?”
“Sana yardımcı olmak istedim. Beni çıldırtmak üzereydin. Bir masal uydurdum ve biraz eğlenmek istedim.” Sırıttı.
“Eğlenmek mi? Demek bu yüzden dokunmak yasaktı.”
“Ha ha, olaya biraz gizem katmak zorundaydım öyle değil mi?”
“Evet…”


SON?

Emre İnanç – 26.11.2011