Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Kurgu Güncesi => Kurgu İskelesi => Konuyu başlatan: cemaziyel - 13 Ekim 2012, 23:19:31

Başlık: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 13 Ekim 2012, 23:19:31
GİRİŞ
8. asırda, Cebeli Tarık Boğazı’na ismini veren, Tarık bin Ziyad komutasındaki Endülüs Emevi ordusu İspanya kıyılarına ticaret gemileriyle çıkmış ve İspanyolların nereden geldiğini anlayamadıkları bu kavime karşı önlem almasına fırsat bırakmadan, korunaklı bir tepeye sur çekmiş. Sonra Komutan emrini vermiş: Gemileri yakın!

“Gemileri yakmak”, insanın başladığı yolda zayıflığına yenik düşüp vazgeçmesine olanak tanımamak için aldığı bir önlemdir. İşe yarar mı? diye soracak olursanız, Endülüs’te işe yaramış. Tarık bin Ziyad, gemilerini yaktıktan hemen sonra ordusuyla Kurtuba’ya ilerleyip burasını fethetmiş. Sonrasında ise İspanyol kralıyla çarpışıp ordusu sayıca daha az olmasına rağmen kazanmış. İspanyol kralının bu savaşta az sayıdaki askeriyle birlikte kaçtığı rivayet edilir. Belki arkada gemileri olsaydı kaçan taraf İspanyollar olmayacaktı. Onların yaşamak için tek umutları vardı; savaşmak. Dünya tarihinin geleceğini değiştireceklerini bilmeden savaştılar. Fethettikleri Kurtuba’yı kendi çağlarında bilimin zirvesi yapacaklarını bilmeden...

Kurtuba müslümanlarla tanıştıktan sonra bambaşka bir çehreye bürünmüştü. Endülüslü müslümanlar, başkent olarak seçtikleri şehirlerinin, doğudaki diğer müslüman kentlerinden aşağı kalmaması için her şeyi yapıyorlardı. Şehirde hamamlar, okullar, kütüphaneler, kısaca doğuda olup da Avrupa’da olmayan ne varsa inşa ediliyordu. İnsanlar, refah seviyesi hızla yükselmekte olan kente akın ettiler.

10. asıra gelindiğinde Kurtuba’nın nüfusu bir milyon kişiyi aşmıştı. Halifeliğini ilan eden Abdurrahman III, şehrin batı kesiminde, Morena Dağı’nın eteklerine yeni bir yerleşim yeri kurmaya karar verdi. “Medine’tüz-Zehra” ya da dilimizdeki karşılığıyla “Güzelliğin Şehri”... İnşası tamamlandığında adının karşılığını tam olarak veren şehir, dışarıdan bakıldığında sıra sıra görkemli sarayların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş gibiydi. Dışarıdan bakıldığında ihtişamıyla büyüleyen binalar, içlerine girince güzelliklerini kaybetmiyor; aksine Kurtuba’nın ünlü ustalarının elinden çıkmış sanat eserleri, saraylardan taşan hazineler, dışarıdan gelenleri masallar ülkesinde gezdiklerine inandırıyordu.

Zehra, anlattığımız özelliklerinin yanı sıra bilimin de şehri olmuştu. Öyle ki; yapımının üzerinden henüz bir asır bile geçmeden, çağın en büyük tıp bilginini yetiştirip kendi adıyla anılmasını sağlamıştı. Ebu Kasım El-Zehravi, yalnızca cerrah kimliğiyle yeni tedaviler ve ameliyat yöntemleri bulmakla kalmamış; mucit yönüyle de o güne kadar görülmemiş ameliyat aletleri üretmişti. Edindiği tecrübeleri yazdığı kitabı, El-Tasrif sayesinde ünü artık bütün dünyaya yayılmıştı. O dönemin gezgin müslüman öğrencileri de böyle bir dehadan icazet alabilmek için çok uzak diyarlardan Kurtuba’ya geliyorlardı.

Anlatacağım kişilerin hikayelerinin ne başı, ne de sonu bu şehirde geçmez. Fakat bence anlatmaya başlamak için en güzel şehir, Medine’tüz-Zehra’dır.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 15 Ekim 2012, 08:20:57
BASKIN

Zehra Medresesi’nin taş kemerleri, o gün özel bir olaya şahitlik ediyorlardı. Cerrahi alanında yeterliliklerini ıspatlamış olan talebeler, hocalarından icazet belgelerini almak üzere son hazırlıklarını yapmaktaydılar. Genelde bu özel günler bir tören havasında geçer, öğrencilerin aileleri ve yakınlarının da katılımıyla kalabalığın önünde takdim edilirdi belgeler. Hele bazen Halife’nin de katılması mümkündü; ki o zamanlarda halk da Halife’yi görebilmek için oraya kadar gelir, bir şenlik havasında geçerdi. Farklı alanlardaki hareketli törenlere alışık olan medrese, tıp alanındaki icazetler verilirken daha ağırbaşlı ve sade törenlere ev sahipliği ediyordu.

Hocaları, artık iyice yaşlandığından, çok fazla öğrenci kabul etmiyor; edilenlerin de pek az bir kısmı icazet alabiliyordu. İcazet belgesini o gün alacak olan beş öğrencinin hepsinin de uzak diyarlardan gelmiş olması yakınlarını da törene katılmaktan mahrum bırakmıştı. Orada olanlar yalnızca tören elbiselerini giyen yeni mezunlar ve onlara yardımcı olan diğer talebelerdi. Tören elbisesi başkasının yardımını gerektirecek kadar karmaşık bir elbise değildi aslında. Giyinenin artık alimlerin sınıfında olduğunu gösteren bir cübbe ve üzerinde düz bir levha bulunan bir başlıktan oluşan bir giysiydi bu. Yardım aldıkları konu, bu levhanın üzerine Kuran-ı Kerim’in düzgün şekilde yerleştirilmesiydi. O dönemin icazet törenlerinde yerleşmiş bir gelenekti bu. Öğrenciler hocalarının karşısına başlarının üzerinde kutsal kitabı taşıyarak gelirler ve belgelerini bu şekilde alırlardı. Bu sembolik hareketin manası onlar için, kafamızın içini sayısız bilgi ve kitapla doldurduk, şüphesiz kitapların en üstünü Kuran’dır, anlamını taşıyordu. 

Kutsal kitaplar yerlerine yerleştirildiğinde hocanın kapısının açıldığını duydular. Tatlı telaş sona ermiş şimdi herkes yerini almış El Zehravi’nin icazet belgelerini takdim etmesini beklemekteydi. Ebu Kasım Zehravi ağır adımlarla ayakta duran beş kişinin yanına kadar geldiğinde ortamda derin bir sessizlik hakimdi. Üzerinde toprak rengi bir cübbe ve öğrencilerinki gibi üzerinde kutsal kitabı taşıdığı bir başlık takıyordu. Beyaz sakallarının altından öğrencilerine bakarken gülümseyen dudakları seçilebiliyordu. Kalabalığın karşısına geçip önce daha yolun başında olan diğer öğrencilerine bir göz gezdirdi. Sonra konuşmasına başladı.

Henüz besmelesini yeni bitirmişken ortamın sükunetini bozan bir hadise gerçekleşti. Medresenin fildişi işlemeli, devasa, ahşap kapıları ardına kadar açıldı. İçeri hiç kimsenin beklemediği, çöl bedevisi gibi giyinmiş, yüzleri peçeyle örtülü, beş kişi girdi. En önden giren ufak tefekti. Her yerini örten kıyafetinden yalnızca sürme çekilmiş ela gözleri belli oluyordu. Adımları bir kedininki kadar zarif ve çevikti. Sol elinde tuttuğu yayında bir ok, atılmaya hazır bekliyordu; başka üç tanesi ise baş parmağı kirişte olan sağ elinin serçe parmağına sıkıştırılmış haldeydi.

Onun hemen arkasından içeri giren üç bedevinin silahları kınından çıkmamıştı. Ortada duran iri yarı olanı, kucağında kendileri gibi giyinmiş, hareketsiz bir başka bedeviyi taşıyordu. Heybetli adamın sırtında asılı haç biçimindeki devasa kılıcın sapı omzunun üzerinden görülüyordu. Diğer ikisi ise muhtemelen içeri girmek için saf dışı bıraktıkları, baygın haldeki muhafızları sürükleyip getirmişlerdi. Muhafızların bedenlerini yere bırakıp derhal kapının kanatlarına yüklendiler.

En arkada kalan bedevi, içeri girer girmez ardından kapanmış olan kapıya yöneldi. Ardından kapı kapanır kapanmaz kapının üstüne bakır bir plaka koydu. Daha sonra üzerinde taşıdığı bir keseden avucuna kırmızı renkli toprak döktü. Ağzında bazı kelimeler mırıldandıktan sonra peçesini aşağı sıyırıp, bu avcundaki toprağı kapıya doğru üfledi. İşlemin tamam olduğunu bir baş hareketiyle diğerlerine haber verince, kılıçlarını çoktan çekmiş olan iki kişi yere bıraktıkları muhafızları, uyanıp tehlike arz etmemeleri için, bağladılar. Elinde yayı olan, okun ucunu El-Zehravi’ye çevirip öğrencilerinin yanına geçmesi için hızlıca bir işaret yaptı. Kürsüde olan biteni şaşkın bir şekilde izleyen hoca silahlı grupla tartışmadan kendisinden istenileni yaptı. Şimdi artık herkesin yeri belliydi. Esir alanlar ve esir alınanlar...

Göz açıp kapanıncaya kadar gerçekleşen bu bir dizi olayı idrak etmeye çalışıyordu baskına uğrayanlar. Ülkenin başkentinde, Halife’nin arka bahçesinde böyle bir hadise olabileceğini rüyalarında görseler inanmazlardı. Bu beklenmedik tehdite karşı bir avuç talebenin kendilerini savunması beklenemezdi. Yapabilecekleri tek şey bir yardım gelmesini beklemek, yahut bedevilerin istediklerini verip gitmelerini sağlamaktı. İçerideki en tecrübeli ve yaşlı insan olan hocaları silahları kendilerine doğrultulmuş toplulukla konuşmaya karar verdi:

“Görüyorsunuz ki silah doğrulttuğunuz bu toplulukta kimsenin ne silahı vardır ne de size karşı koymaya niyeti. Muhafızlarımızı katletmediğinize göre niyetiniz can almak değil. Eğer getirdiğiniz dostunuz yaralıysa, buradakilerin hepsi hekimdir. Bırakın onunla ilgilenelim.”

Yaşlı adamın sözleri işe yaramıştı. Topluluk kılıçlarını kınına, oklarını sadağına koydu. artık konuşmanın zamanı gelmişti. Hareketsiz beden dikkatli bir şekilde hekim adaylarının gözetimine teslim edildi. Elinde yay tutan hariç hepsi yüzlerini kapatan peçeleri açtılar.  Ortaya çıkan manzara talebeleri hayrete düşürmüştü. Başından beri çöl bedevisi zannettikleri kişilerin değil bedevilikle, birbirleriyle bile alakaları yoktu.

İri yarı olanın sapsarı sakalları, peçe açılınca göğsüne kadar taşmıştı. Oradakilerin hiçbiri ömürlerinde bu kadar uzun bir adam görmemişlerdi. Masmavi gözlerinde ölümün soğukluğu, ifadesiz yüzünde oluşmuş yara izlerinde bir savaşçının geçmişi okunabiliyordu. Bu heybetli savaşçının sol yanında az evvel kapıyı kapatanlardan biri olan temiz yüzlü, genç bir delikanlı duruyordu. Esmer teni ve acem işi zarif kılıcı doğudan geldiğine işaret ediyordu. Kılıç tutuşundaki acemilik oradakilerin gözünden kaçmamıştı. Esir topluluğu karşısında otururken onların yüzüne bakamıyor olması bu adamı diğerlerinden farklı kılıyordu. Kapıyı kapatan diğer adam ise diğerlerine nazaran oldukça zayıf gözüken 30’larında bir adamdı. Grupta haç taşıyan tek üye oydu. Gözleri sürekli bir tehlike beklermiş gibi etrafını araştırıyordu. Son olarak içeri girip arkadaşlarının yanında yerini alan kişi ise koyu yeşil gözleri ve esmer teniyle içeridekilerin görür görmez tanıdığı bir millettendi. Bir Arap...

Kalabalıkta, yüzlerini açmış olanların hayreti sürerken, bir yandan da henüz yüzünü açmamış olan gizemli okçuya kaçamak meraklı bakışlar atılıyordu. Bu sırada iki genç hekim adayı başında bekledikleri şuursuz adamın başında korku dolu gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. Getirilen kişi ölmüştü. Fakat silahlı adamlara bunu söyleyecek cesaretleri yoktu. İkisi de endişeli gözlerini hocalarına çevirdiler. Yaşlı hekim, öğrencilerinin gözlerinden neler olduğunu anlamıştı. Çevik adımlarla bulunduğu yerden hareketsiz yatan adamın yanına kadar geldi. Kısa süreli bir muayeneden sonra ziyaretçilere kötü haberi vermek üzere onlara döndü:

“Maalesef arkadaşınız için yapabileceğimiz bir şey kalmamış. Allah taksiratını affetsin.”

“Yapabileceğin şeyler olduğunu biliyoruz, büyücü! Onu sana bu yüzden getirdik!” Haçlı belirgin bir Ceneviz aksanıyla konuşuyordu Arapçayı.

“Büyücü mü? Ben büyücü değil, hekimim. İşim de ölüleri diriltmek değil, hastalara şifa vermektir. Size yanlış bilgi vermişler.”

Cenevizli cevap vermeye hazırlanırken daha fazla konuşmasına izin vermeden söze girdi Arap. “Bu cahilin kusuruna bakmayın efendim. İlimin her türlüsünü büyü sanır bunlar.” Aşağılanmış olan adam gözlerini kısarak sinsi bir bakış attıktn sonra arkasını döndü.

“Az evvel kapının önünde yaptıklarınızı düşünürsek böyle düşünmesi hiç de şaşırtıcı değil.” Diye cevap verdi, El Zehravi. Bu adama biraz şüpheci yaklaşıyordu.

“O küçük bir önlemdi efendim. Malumunuz tehlikeli bir işe giriştik. İçeri muhafızların doluşmasını istemeyiz.”

“Yine de bizden tam olarak ne istediğinizi anlayabilmiş değilim. Arkadaşınız için yapılabilecek hiçbir şey kalmadığını söyledim.”

“Ta Malaga’dan buraya hiçbir şey için at sürmedim ben!” bu haykırış bütün medrese duvarlarından yankılanmıştı adeta. Sarışın savaşçı bu sözleri haykırırken elini, sırtında asılı duran, neredeyse bir adam boyundaki iki tarafı keskin kılıcına götürmüştü. Fakat kılıcı çekmeden hemen önce yüzünü henüz açmamış olan gizemli okçuyla göz göze geldiğinde bu hareketinden vaz geçti. El Zehravi ekibin liderinin kim olduğunu bu olaydan sonra kesin olarak anlamıştı.

“O zaman bizden ne istediğinizi hanımefendiden öğrenmek isterim.”

Davetsiz misafirler, hocanın kimden bahsettiğini anlamış olsalar da öğrencileri hocalarının içeride bir kadının varlığından bahsetmesine bir anlam verememişti. Yüzü kapalı olan son bedevi bu sözlerden sonra yüzünü açtığında hocalarının sözleri bir anlama kavuşmuş fakat hayretleri iki kat artmıştı. Zira bu kez karşılarında 20 yaşlarında bir kız durmaktaydı. Öylesine güzel bir yüzü vardı ki; peçesini açtığında sanki medresenin içine bir güneş doğdu. Türlü mücevherlerle, işlemelerle bezenmiş duvarların hepsi sönük kaldı.

“Tebrikler!” dedi kız. “Bir kadınla karşı karşıya olduğunuzu bildiniz! Zaten dünyanın en iyi cerrahına da bu yakışırdı. Fakat neden maharetinizi bize yardım etmekte kullanmak istemiyorsunuz? Yoksa bizim eli kanlı haydutlar olduğumuzu mu düşünüyorsunuz?”

“Hanımefendi,” diye cevapladı El-Zehravi “Daha evvel de belirtmiş olduğum gibi ölülere şifa veremem.”

“Halbuki biz yapabileceğinizi duymuştuk. Hem de oldukça güvenilir kaynaklardan...”

“Kaynaklarınızın güvenilirliğini yeniden gözden geçirin.”

“Benim kaynaklarım asla yanılmazlar.” Arap bunu söylerken sol elini kimsenin olmadığı yere doğru sallamıştı.

Orada bulunanlar elin hareketini takip edince havada belirip kaybolan yüzler gördüklerini sandılar bir an. Fakat içlerini asıl ürperten şey, şekiller oluşup kaybolduğunda Arab’ın yüzündeki karanlık, sinsi gülümseme idi. Bu ufak hareketinden sonra kız tekrar sözü aldı:

“Lokman’ın sırrına vakıf olduğunuzu biliyoruz. Biz sadece hekim olarak bir hayat kurtarmanızı istiyoruz sizden. Gördüğünüz gibi hiçkimseye zarar vermiş de değiliz.”

“Bu istediğinizi yapmam mümkün değil. Ölüler diriltilemez.”

“Öyleyse sen kabul edene kadar buradaki herkesin tek tek boğazını keserim!” Cenevizli, bu sözleri söylerken kuşağından bir hançer çıkartarak ihtiyarın yanına kadar gelmişti. Boğazına dayanmış hançere ve adamın pis kokusuna rağmen El-Zehravi yerinden kımıldamadan dimdik duruyordu.

“Madem ölüleri diriltebildiğimi iddia ediyorsunuz, bu yaptığınız şey aptalca olmaz mı?”

“Büyücü! Zeki olduğunu sanıyorsun değil mi!” Cenevizli, sözlerinin ardından bir küfür savurduktan sonra hançeri onun boğazından çekip kalabalıktaki genç öğrencilerden birinin üzerine yürüdü. Saçlarından tutup kaldırdığı adamın boğazına dayamıştı bu kez.

“Hayır!” dedi kız, “Buraya kimseyi öldürmek için gelmedik. Öldürmeyeceğiz de; fakat insanların zor durumlarında işlerine yaramadıktan sonra böyle bir yerin ayakta kalmasının anlamı yok. Eğer bize yardım etmemekte direnirseniz buradan çıkarken bütün binayı yakacağız.”

Bu cümleler içeride bir kargaşaya sebep olmuştu. Öğrencilerin arasında bir uğultu başlamışken, hocalarının gözleri ise hiddetle büyümüş, yüzü kıpkırmızı olmuştu.

“Siz buna hiç kimseyi öldürmemek mi diyorsunuz?” Yaşlı adam kendisinden beklenmeyecek şekilde kükremişti.

“Buradaki bilgileri, kitapları yakmak; şimdi ve gelecekte yüzlerce, binlerce insanın hayatının kurtarılmasını engellemektir. Eğer böyle bir şey yaparsanız bir katilden daha aşağı bir varlık olursunuz!”

“Yalnız biz değil!” yaşlı adamın karşısında durup aynı şekilde karşılık vermişti genç kız. “Sadece bir insana hayatını geri vermek yerine, bahsettiğiniz o binlerce kişinin hayatını tehlikeye atan siz de en az bizim kadar suçlu olursunuz bu durumdan.”

El-Zehravi’nin yüzü kızın cevabından sonra kıpkırmızı kesilmişti. Artık herkes onun bu insanlara teslim olup istedikleri şeyi vereceğini düşünüyordu.

“Kitaplar yeniden yazılabilir. Binalar yeniden yapılabilir. Ne istiyorsanız onu yapın!”

Ebu Kasım El-Zehravi öğrencilerinin şaşkın bakışları arasında son sözlerini söyleyip daha önce oturtulmuş olduğu yere yeniden geçti. Umduklarını bulamayanlar sabırlarını kaybetmeye başlamış, bir şeyler yapması için genç kıza doğru bakıyorlardı. Kız gözlerini kısıp koca salonun ortasında oturmakta olan topluluğa baktıktan sonra yanındakilere etrafta ne kadar kitap varsa getirmeleri için emir verdi. Kalabalıkta birkaç hareketlenme olduysa da yeniden çekilmiş olan silahlar, kendini öldürmekten ziyade iyileştirmeye adamış olan bu insanlar üzerindeki sakinleştirici etkisini göstermişti.

Sarışın devin odalardan birinden bir kucak dolu kitapla çıkıp gelmesi birkaç saniye sürmüştü. Hemen arkasından ona yetişen denizci başka bir odadan iki düzine kadar parşömen toplamıştı. İkisi birlikte yüklendikleri bütün bilgileri getirip kalabalığın karşısına yığdılar. Diğer ikisi kitapların içerisinde dini bir kitap olup olmadığını kontrol ettikten sonra Begüm –kıza bu şekilde hitap ediyorlardı- emrini verdi:

“Kitapları yakın!”

Emri alan Arap yerdeki parşömenlerden bir tanesini eline alıp çene hizasına kaldırdıktan sonra uç kısmına dikkatlice bakmaya başladı. Ağzından kısık sesle birkaç sözcük mırıldandı. Sözcükler bittiğinde etraftakiler hayretle parşömenin köşesinde küçük bir kıvılcımın belirdiğine şahit oldu. Büyücü fazla vakit kaybetmeden kıvılcımı sıcak nefesiyle buluşturduğunda ateş iyice canlandı. Kalabalığın bu gösterinin hiçbir anını kaçırmasını istemiyor gibi yavaş yavaş yapmıştı tüm bunları. Elinde alev alan parşömeni biraz çevirip yerdeki diğer parşömenlere doğru uzattığında kalabalıktan birisi haykırıp ortaya atıldı.

“Durun! İstediğiniz bilgi bendedir. Daha fazla zarar vermeyin!”
...
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: Galaxie - 17 Ekim 2012, 23:08:01
Evet! Bu hikayenin giriş bölümünü okuduktan sonra devamını çok merak etmiştim. Neyse ki hemen gelmiş, çok sevindim.

Başta çok vaktim olmadığı için uzunluğuna bakıp yüzümü buruşturduğum ancak bir başlayınca nasıl bittiğini anlamadığım, birdenbire sonuna geliverdiğim bir bölümdü. O kadar içindeydim ki öykünün, bir baktım sayfanın en altına gelmişim farketmeden. Çok ufak teklemeler, düşük veya anlatım bozukluğu içeren cümleler vardı arada (çok nadir) ama genel olarak çok akıcı, ölçülü, güzel bir dili vardı. Sanırım bugüne kadar senin sadece bir (emin değilim) öykünü okudum ama kimin yazdığını bilmesem herhalde bitirince "cemaziyel bu!" derdim.

Ellerine sağlık. Çok çok beğendim. Devamı için sabırsızlanıyorum.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 18 Ekim 2012, 13:58:08
Teşekkür ederim. Senden duymuş olmak hayli güzel :) Aslında seçkide de yazıyorum orada da okumuş olduğunu sanıyorum fakat bir türlü takma isim yazdırmayı başaramadım oraya :D
Anlatım bozuklukları için birkaç kez daha okuyorum. Fakat yazdığım şeyi okumak sonunu bildiğimden sıkıcı mı oluyor nedir görmek zor oluyor bunları.
Devamını yazmaktayım. ara ara paylaşacağım. Tekrar teşekkürler :)
not: senin hikayelerin de devamını beklemekteyim...
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 20 Ekim 2012, 21:26:20
HEKİM

Feryatlarla kafasındaki garip görünüşlü başlığı bile çıkarmadan ortaya atılan genç adam, Büyücü’nün elindeki tutuşmuş parşömeni yakalamak üzere ona doğru hamle yaptı. Fakat koca göbeğine bakmadan bu çeviklik gerektiren hareketi denemesinin sonucu olarak kendi cübbesine takılarak Arab’ın üzerine uçtu. Bu koca burunlu, şişman ve koyu tenli adam, Arap’la birlikte yerde yuvarlanırken kafasındaki kutsal kitabın düşmemesi için uğraş veriyordu. Nihayet ayağa kalkabildiğinde ilk yaptığı şey, çevresinde kendisine doğrultulmuş keskin bakışlara aldırmadan, yarısından fazlası yanmış olan parşömeni kurtarmaya çalışmak oldu. Çıplak elleriyle alevlerin olduğu kısma vuruyor, acıyı hissettiğinde geri çekilip nefesiyle ellerini serinlettikten sonra yeniden alevlerle savaşıyordu. Bir hayli uğraştıktan sonra yangını söndürmeyi başarmıştı. Fakat geriye kalan parça ancak iki satırlık bir bölümdü.

“...işte böylelikle sırça muhafaza içerisinde bulunan altından sicim, etrafına ziyalar saçar...”

Gözleri yaşlı elinde kalan iki satırı incelerken, yitip giden kelimelerin katilinin yerden kalkmış olduğunu farketmedi. Kimsenin beklemediği bu cesareti  belki de birazdan canına mal olacaktı. Fakat o kendi canından ziyade elindeki bilgi kırıntısına üzülüyordu. Kimbilir bir daha ne zaman yazılacaktı bu bilgi tarihin sayfalarına. Kararlıydı; izin vermeyecekti. Bir tanesini kaybetmiş olabilirdi ama diğerlerinin zarar görmesine asla izin vermeyecekti. Bu barbarların, bu beynelmilel suç şebekesinin buradaki kıymetli hazineyi yok etmesine müsade etmeyecekti. O an kendisine hiddetli gözlerle bakmakta olan hocasının yüz ifadesine aldırmayarak bu adamlara boyun eğecekti.

Üzerindeki tozları temizleyip hiddetle belindeki şemşire uzanan büyücü, yerde oturan hakiki bedevinin yanına kadar geldiğinde Begüm’le göz göze geldi. Genç kız bir anlık hiddetin tek şansları olan bu hekime zarar vermesine izin veremezdi. Geri kalan kalabalığın odalara kilitlenmesini emrettikten sonra gelip Hekim’in yanına oturdu.

“O’na yardım edecek misin?”

Soruyu soran, sanki emrinde azılı haydutları olan vicdansız bir haydut değildi. Sanki az evvel kitapları yakma emri veren kız değildi o. Çaresiz bir genç kız soruyordu bu soruyu. Gözlerinde masumiyet vardı. Hekim’in hayatında gördüğü en güzel gözlerdi bunlar. Çok fazla kadınla karşılaşma ihtimali olmamış olsa da şimdiye kadar gördüğü en güzel kadınla karşı karşıya olduğunu düşünüyordu. Ela gözlerine baktığında az evvel yaptığı kötülüğü unutup ‘evet’ demek istedi. Büyülenmiş gibiydi. Sonra kendi çirkinliğini hatırlayıp hırçınlaştı Hekim.

“İlime değer vermeyen cahillere yardım etmek istemesem de buradaki eserleri korumak için başka seçeneğim olduğunu sanmıyorum.”

“Biz ilme değer vermiyor değiliz. Yalnızca insan hayatına daha fazla değer veriyoruz.”

“Ne demek bu? Elbette biz de insan hayatına değer veriyoruz! Bir hekimle konuştuğunuzu unutmayın!”

“Bir hekim evet. Eline bir hayat kurtarma fırsatı geçtiğinde imkanları dahilindeyken bunu yapmak istemeyen bir hekim...”

“Sizin istediğiniz şey bir hayatı kurtarmak değil! Bir hayatı geri vermek. Bunun Allah’a şirk koşmak olabileceğinin farkında değil misiniz? Ama ben kime laf anlatıyorum ki... siz değil miydiniz yasaklanmış büyülerle kapıları mühürleyen, siz değil miydiniz insan hayatına kast eden?”

“Şimdi de dinsizlikle itham ediliyoruz! Madem bu kadar günah olduğunun farkındaydınız, neden bu sırrı açığa çıkardınız?”

Hekim bu soruya cevap vermektense susmayı tercih etmişti. Sırra vakıf olduğunu onlara açıklamıştı ve arkadaşlarını iyileştirmek için onlara yardım etmekten başka bir çaresi olmadığının farkındaydı. Elindeki yanmış parşömeni özenle katlayıp cebine koydu. Ayağa kalkıp bulundukları salona toplanmış olan haydutlara baktı. Birbirinden bu kadar farklı insanların nasıl olup da bir araya toplandığını merak ediyordu. Onları bir araya getiren önemli bir şey olmalıydı.

“Pekala. Size yardım edeceğim fakat tek bir şartım olacak.” dedi. Kalabalık merakla onun şartının ne olduğunu söylemesini beklerken Arap, yerdeki parşömenlerden birini daha eline alıp elinde çevirmeye başladı. “Hepinizin hikayelerini tek tek öğrenmek istiyorum. İsimleriniz nedir? Nereden geldiniz? Burada ne yapıyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?”

“Bizler birbirimizin adını bilmeyiz. Nasıl çağırıldığımızın, nereden geldiğimizin bir önemi yoktur. Bu yüzden bunları seninle de paylaşacak değiliz. Şimdi istediğimizi yapacak mısın, yapmayacak mısın?” bunları söylerken daha önce de neler yapabildiğini göstermiş olan büyücü, ara sıra ağzından duman üfleyerek elindeki parşömeni alaycı bir şekilde çevirmeye devam ediyordu.

“İstediğinizi yapacağım. Bunun için hayatımı ortaya koydum. Eğer arkadaşınız yaşamazsa beni öldürebilirsiniz. Fakat bunu yaparken bir köle gibi sorgusuzca yapmak istemiyorum. Kimlere yardım ettiğimi bilmek istiyorum.”

“Pekala, dediğin gibi olsun! Önemli olan O’nun yaşaması. Sen O’nu geri getirmek için çalışmalara başla. Bizler de sana hikayelerimizi anlatmak istediğimiz kadarıyla anlatacağız.” Begüm yine son sözü söylemişti. Grubun diğer üyeleri ölü arkadaşlarının hayatları söz konusu olduğundan Begüm’ün bu bedeviye gösterdiği anlayış için bir şey diyemiyorlardı.

“Öyleyse ben gerekli tüm hazırlıkları tamamladıktan sonra ilk hikayeyi dinlemek isterim. Hikayeden sonra arkadaşınızla ilgileneceğim.” Hekim neşelenmişti.

“Hayır! Önce onun için yaptıklarının işe yaradığına emin olmalıyız.”

“Ben hazırlıklarımı tamamladıktan sonra yine de Güneş saatini beklemek zorundayız. Bu vakti değerlendirmek istiyorum yalnızca. Ne demek istediğimi büyücü arkadaşınız da oldukça iyi bilir.” Emin olmak için Arab’a dönüp bakan ekip, onun isteksiz onayını gördükten sonra cesedi hekimin söylediği yere alıp hazırlıkların tamamlanmasını beklemeye başladılar.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 25 Ekim 2012, 22:18:27
VİKİNG

“Şimdiye kadar söylediğiniz herşeye katlandım. Fakat bu Arab’ı eğlendirmek için masal falan anlatmayacağım.” Koca kılıcını kucağına yatırmış bileyilerken oldukça umursamaz gözüküyordu dev viking. Gruba son katılan dolayısıyla en az şey bilen kişi olarak önce onun hikayesini anlatmasına karar verilmişti.

“Öncelikle ben Arap değilim. Berberiyim. Afrika’nın kuzey-batısı...”

“Hangi milletten olduğun umrumda değil Arap.” Sözünü kestiği hekimin yüzüne bakma ihtiyacı bile hissetmemişti. Sadece kılıcıyla ilgileniyordu.

“Neden anlatmak istemiyorsun? Yani eğer çocukluğunda yaşadığın kötü anıların varsa bunları anlatmayabilirsin. Yalnızca kimlere yardım ettiğimi bilmek istiyorum. Bir de Arapça’yı nereden öğrendiğini. Ha bir de...”

Kuzeyli, Hekimin konuşması sürüp giderken dikkatini elindeki taştan çekip, buz mavisi gözleriyle hekime kısa süreli bir bakış atmıştı. Hekimin rengini değiştirmek için yeterliydi bu bakış. Hayatında karşılaştığı en korkunç adamla böyle pervasızca konuştuğuna pişmandı. Yutkunduktan sonra söylediklerini  geri alabilecek bir başka cümle düşündü fakat bu bakışların baskısı altında mantıklı düşünebilmesi mümkün değildi.

“Demek çocukluğumda yaşadığım kötü anıları anlatmasam olur.” Sarışın dev bu cümleden sonra yarım bıraktığı işine geri döndü ve anlatmaya başladı. “Bak! Ben hayatımda hiç kimsenin benimle bu şekilde konuşmasına izin vermedim. Senin istediğin gibi sana kendi hikayemi anlatacağım. Fakat bunu sen istediğin için yapmayacağım. Bunu senin gibi bir aptalın nasıl olsa bu işi batıracağından emin olduğum için; bunun sonucunda geri dönüş yolunda şarabımı senin kafa tasından içeceğim için ve de hiç kimseye benden duyduklarını anlatabilme şansını bulamayacağın için yapacağım. Bu yüzden iyi dinle. Belki de hayatında dinleyeceğin son hikayeyi anlatıyor olabilirim.

“Sana adımı söylemeyeceğim. Bana adamlarımın dediği gibi ‘Drakkar’ diyebilirsin. Sana bunun ne anlama geldiğini de söylemeyeceğim. Ben kuzey denizlerinden geldim. Benim geldiğim topraklarda sizin burada şikayet ettiğiniz sıcaklar olmaz. Size her gün görünüp,  derilerinizi kavurup karartan güneş, bizi yılın belli zamanları aylarca terk eder. Doğduğum topraklar, tanrılar, kar, gündüz ve gece... bunları yağmaladığım kentlerde elde ettiğim ganimetlere anlatmaya çalıştığım geceler oldu. Hiçbiri bunları anlayamadı. Bu yüzden artık nafile cümleler kurmak istemiyorum.

“Ben bir Viking’im. Benim babam da bir Viking’di, O’nun babası da ve onun babası da... Ne diyordun sen? Çocukluğum... Sana bunu da anlatmayacağım. Şu an yapabildiğim şeyleri öğrenmekle geçtiğini söylemem yeterli olur. Denizcilik, demircilik ve savaş...

“Hayatımın büyük çoğunluğu denizlerde geçti. Odin şahidimdir, Kuzey denizlerini avucumun içi gibi bilirim. Batı adalarında yağmalamadık liman kasabası bırakmadım. Jearl benim başarılarımı gördü. Beni sofrasında onurlandırdı ve beni uzak diyarlarda viking kanının dolaşacağı yeni topraklar bulmak için görevlendirdi. ‘Evlat!’ dedi, ‘Eğer Njord’dan başka Valhalla’yı bulabilecek biri daha varsa, bu sen olmalısın. Bir gemi al, birkaç da adam ve bize yeni ufuklar göster.’ Böyle söylemişti bizim ihtiyar. Ve ben de onun dediklerini yaptım.

“Önce batıya, oradan daha batıya, sonra en batıya gittim. Orada muhteşem topraklar buldum. Güneşin her gün doğup battığı, ağaçların kök saldığı, nehirlerin beslediği topraklar. Sanki daha önce hiçbir insan ayak basmamış gibiydi. Geri dönüp bulduklarımı Jearl’e anlatmak için sabırsızlanıyordum. Döndüğümde henüz gideli bir kaç yıl olmasına rağmen hiçbir şeyi eskisi gibi bulamamıştım. Yaşlı dostumu ölmüş buldum. Lanet bir köle tarafından öldürülmüştü. Topraklarımda yeni bir kral, o kendini böyle görüyordu, hüküm sürüyordu. Bu şerefsiz atalarının tanrılarına yüz çevirmiş ve güneylilerin dinlerini benimsemişti. Tanrılarıma hakaret ettiği yetmiyormuş gibi bana keşfettiğim toprakları görmek istediğini söyledi. Ben de ona kendisine rehberlik edeceğim tek yolun Hel olduğunu söyledim. Çıldırdı.

“Bu yaptığım hareketle bir daha asla doğduğum topraklara geri dönemeyeceğimi garantilemiştim. Nasıl diyorsunuz? ‘Gemileri yakmak’ evet. Doğru tabir tam olarak bu. Benimle gelebilecek yaklaşık 60 adamımla gemime atlayıp kuzey topraklarını bir daha dönmemek üzere terk ettim. Nereye gideceğimizi bilmeden kürek çektik. Ben yaşlı dostuma verdiğim sözü tutmaya devam etmeye karar verdim. Yeni yerler keşfetmeye  devam edecektim.

“Güney denizlerine inmeye karar verdik. Batıya gitmek bize hiçbir şey kazandırmıyordu. Güneyde ise yolumuzun üstünde muhakkak yağmalanmayı bekleyen kasabalar ve ticaret gemileri olacaktı. Oldu da... Thor’a adaklarımızı sunup Kuzeyi terk ettikten sonra aylarca seyahat ettik. Altınlar, gümüşler, kadınlar ve daha nice sayısız ganimet. Artık zengin fakat vatansız vikinglerdik.

“Bizler ülkelerimizden kovulmuştuk. Bunu unutmak için her gece sarhoş olana kadar içiyor, her sabah yeniden huzursuz bir güne uyanıyorduk. Sarhoşken hayat eğlence içinde geçiyordu ama ayıldığımızda geçirdiğimiz her gün bize sanki bir yıl geçmiş gibi geliyordu. Daha önce dediğim gibi benim doğduğum topraklarda güneşin doğuşunu aylarca bekleyebilirsiniz fakat geldiğinde sizi kolay kolay terk etmeyeceğini de bilirsiniz. Ben ve adamlarım başlarda bunu biliyorduk. Sonraları bunu bilenlerin sayısı gittikçe azalmaya başladı.

“Yola çıktıktan sonra kaybettiğim adamlarım oldu. Fakat onların yerini daha fazlası doldurdu. Bir gemiyi hareket ettirmek için çok fazla insana ihtiyacınız vardır. Bu yüzden durduğumuz bazı limanlarda kanı hızlı akan maceracıları gemiye almaya başladık. Britonlar, franklar, cenevizliler, venedikliler, araplar... bir çok milletten bir çok insan. Bu altın ve macera peşinde koşan serseriler, kuzeylilerin yerini asla dolduramazdı elbette. Başlarda girdiğimiz hiçbir savaşı kaybetmeyen bizler, az kalsın basit bir ticaret gemisinden fırlayan beş kişiye rezil olacak hale gelmiştik; ki bunlardan birisi kadındı.

“Evet! Onlardan bahsediyorum. Bu adamlar Akdeniz’de Roma’nın güneyindeki Arap adasının açıklarında çıktılar karşımıza. Ceneviz bayrağı taşıyan küçük bir gemileri vardı. Ne kadar da kolay gözükmüşlerdi. Yapmamız gereken şey, bordalamak, karşı taraftakileri öldürüp kazançlarımızı bizim gemiye taşımaktı. Derhal küreklere asılma emrini verdim. İyice yaklaştığımızda sancak tarafından halatları attık. Sonra köprüleri...

“Öbür gemidekilerin hali hiç iyi gözükmüyordu. Tayfalarla birlikte 30 kişi bile değildi gemidekiler. Benimse yaklaşık 100 adamım vardı. Bir anda geminin iskele tarafından yağmur gibi yağmaya başladık. Burada önümüze basit tayfalar çıktı. Savaşçı bile değillerdi. Gemiye atlar atlamaz karşıma çıkan bir tanesinin kafasını uçurmuştum bile. Bir diğerinin de gövdesinde boydan boya bir yarık açtım. Herkesin durumunun benim kadar iyi olduğunu düşünüyordum. Hemen yanımda Bir tayfanın omzunu çekiciyle un ufak eden Eirik’in suratına bir ok saplanana kadar da böyle düşünmeye devam ettim. Etrafıma göz gezdirdiğimde aslında kötü durumda olanın biz olduğumuzu anladım. Bu kadar kısa süre olmasına rağmen adamlarımın yarısı yerde yatıyordu. Bir şeyleri yanlış hesaplamıştım. Kafamı kaldırdığımda onları gördüm. Sancak tarafındaki iki okçu ellerindeki daha önce hiç görmediğim garip görünüşlü yaylarıyla bizi ok yağmuruna tutmuştu. İki kişiydiler ama sanki önümüzde bir okçu birliği var gibi gözüküyordu. Bir başka adam oturmuş elindeki kitaplardan birşeyler okuyordu. Diğer ikisi ise okçuların önünde kılıçlarıyla onları koruyor gibiydiler.

“Adamlarıma derhal o tarafa saldırmalarını emrettim. Daha koşarlarken yere devriliyorlardı. Tam o noktaya geldiklerinde ortada bir sebep yokken geminin sadece onların olduğu kısmı yanmaya başladı. Alevlerin onları öldüreceğini zannederken aslında onları koruduğu gördüm. Etraflarında alevden bir kalkan vardı ve daha da kötüsü artık alevli oklar atıyorlardı.

“Üzerinde olduğumuz gemi cayır cayır yanıyordu. Bizim için oradan çıkmak için çok geçti. Tayfaların hepsini öldürmüştük fakat alev duvarının arkasındakilere ulaşamıyorduk. Oklardan korunmak için yerdeki cesetlerden birinin kalkanını elime aldım. Artık iyice sinirlenmeye başlamıştım. Dikkatlerini diğer taraftaki adamlara topladıkları bir anda elimdeki kalkanı alevlerin içindeki adamlara doğru fırlattım. Kalkan alevlerin arasında kaybolduktan hemen sonra bir kadın çığlığı duydum. Başarılı bir atış olduğunun kanıtıydı bu. Hatta başarılı bir atıştan fazlası. Alevler ortaya çıktıkları gibi yavaşça ortadan kayboluyordu. Yangın tamamen söndüğünde dört kişinin savaşmayı bırakmış, yerde yatan bir kişinin etrafında toplandığını görmüştük.

“Adamlarım zafer çığlıklarıyla birlikte benim adımı haykırıyordu. Fakat ben bu manzaradan hiç hoşlanmamıştım. Dört kişiyi öldürecek ya da esir alacaktım; ki ben esir almaktan nefret ederim. Zaten yeteri kadar beslemem gereken mürettebat varken bir de bu işe yaramaz insanları neden besleyecektim ki. Fakat bunlar farklıydı. Akıllı savaşçılardı ve en azından kime yenildiklerini görmek haklarıydı. Onlarla konuşmaya karar verdim.”

“Bu kadar yeterli dev dostum. Söz verdiğin saat gelmek üzere Hekim. Şimdi hünerini gösterme zamanı.” dedi Büyücü, dışarıyı seyrettiği devasa kemerli pencerenin önünden kafasını çevirerek. Hekim bu cümleyi duyduğunda sanki uykusundan uyandırılmış gibi afallamıştı. Bir an için nerede olduğunu unutmuş gibiydi ve hikayenin devamını merak ediyordu.

“Ama en heyecanlı yeriydi. Ne konuştuklarını da dinlesem olmaz mı?” Belki güzel bir kadın olsaydı, alt dudağını sarkıtarak küçük bir çocuk gibi istediği bu izin işe yarayabilirdi. Fakat kocaman dudakları olan çirkin bir adamda bu tavır gerçekten çok yakışıksız bir hal alıyordu. Bu yüzden hiçkimse ona acımadı.

“Biz sözümüzü yerine getirdik. Bahsettiğiniz saat geldiğine göre şimdi sıra sizin sözünüzü yerine getirmenizde.” Begüm son sözü söyledikten sonra hikayenin devamını dinleyemeyeceğini anlayıp cenazenin başındaki görevine döndü.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 31 Ekim 2012, 18:41:14
UYANIŞ

“Şimdi benim uzmanlık alanımda olduğumuza göre lütfen herkes söylediklerimi itiraz etmeden yapsın. Güneş saatinin sona ermesine çok vaktimiz yok.” Etrafındakilerin kendisine itiraz etmediğine emin olan Hekim, sözlerine devam etti, “Öncelikle siz ikinizi cesedin yakınlarında görmek istemiyorum.”

Zaten yerinden hiç kıpırdamamış olan Drakkar, bu sözlerden sonra pencerelerden bir tanesinin yanına geçip etrafı gözlemeye başladı. Sözlerin hedefindeki diğer kişi olan Cenevizli, dindar bir adam olarak kafirlerin bu şeytani törenine seyirci olmayacağına sevinmişti. O da bir başka penceredeki yerini aldı.

“Şimdi söyle bakalım dostum, okumayı biliyor musun?” Hekim bu soruyu Fars olduğuna inandığı kişiye bilerek ‘dost’ kelimesini kullanarak sormuştu.

“Evet.”

“Güzel. Öyleyse bu büyücünün de buralarda dolaşmaması iyi olacak.” Bütün bu süreç boyunca başının üzerinden indirmediği Kuran’ı böylece başlığın üzerinden çözerek ona verdi.

“Nasıl? Bana burada ihtiyacın olmayacağını mı söylüyorsun?” Orada bulunmayacak olmak Arab’ı oldukça sinirlendirmişti. Yeşil gözlerinin etrafında kırmızı hareler oluşmuştu.

“Burada şeytana ihtiyaç yok.” Hekim, ondan korkmadığını belirtmek için doğrudan gözlerinin içine bakarak söylemişti bunu.

Kimsenin onunla tartışmaya niyeti yoktu. Az evvel gördükleri geveze ve sakar adam, söz konusu işi olduğunda müthiş bir ciddiyetle çalışmaya koyulmuştu ve en ufak hata dahi yapmıyordu.
Arab’ın güneş saatinin tam gelişini haber vermesiyle iki adam aynı anda besmele çekti.

“Ha. Mim...”

Bu Begüm’ün şimdiye dek duyduğu en güzel sesti belki de. Ahkâf suresinin ilk ayetleri, kulağına çalındığında Hekim O’nunla ilgilenmeye başladı. Kız, Hekim’in yaptığı her hareketi dikkatle takip ediyordu. Hekim ellerini daha evvelden hazırladığı yeşil bir melheme bulamış, cesedin çıplak göğüs kafesinde gezdiriyordu. Hekim’in elleri yaranın olduğu yere temas ettikçe kızın içi titriyordu. Adamın ölü olduğunu biliyordu fakat kendisini tutamıyor canının yanacağını düşünüyordu. Melhem, iyice yayıldıktan sonra kızın umutları artmıştı. Kalkanın çarptığı, sol köprücük kemiğinin altından başlayıp göbeğin üst kısmına kadar gelen bölgede melhemin parıltısını net bir şekilde görebiliyordu.

“...hâzâ sihrun mubin...”

Hekim’in kendisine vermiş olduğu cam şişedeki renksiz bir sıvıyla –ellerine verdiği serinlik hissinden dolayı bunun su olduğunu hiç sanmıyordu- kendi ellerini iyice temizledikten sonra Hekim’in de ellerini temizlemesine yardımcı oldu. Hekim, kızın daha önce hiç görmediği kurutulmuş bir çiçeği iyice toz haline getirene kadar dövdükten sonra ince deriden bir kesenin içine doldurdu ve bu garip görünüşlü keseyi O’nun ağzına yerleştirdi. Ağzını, kesenin girdiği yer dışında bir boşluk bırakmayacak şekilde sol eliyle kapatarak, sağ eliyle elindeki keseyi yavaşça sıkıp gevşetmeye başladı. Kesenin içindeki havanın ciğerlerine dolup hareket ettirmesiyle kendi kalbi de daha hızlı hareket etmeye başlamıştı. Artık sadece umut etmiyor geri geleceğine kesin olarak inanıyordu.

“...innehum kâne hasırin...”

Hekimin kendisine işaret eden gözlerini yakalayıp onun yerine az evvel izlediği hareketleri, keseyle kendisi yapmaya başladı. Hekim ise görevi devrettikten sonra başka bir işe yönelmişti. Eline aldığı şişedeki başka bir renksiz bir sıvıyı ucuna demirden ince bir kamış geçirilmiş cam bir silindirin içine çekti. Bu silindirin içinde sıvıyı itip çekmeye yarayan bir de metal çubuk vardı. Hekim, metal çubuğu ileri geri hareket ettirip sıvının seviyesini ayarlarken, Begüm, bu hareketlere dalmış, hayatında ilk kez gördüğü bu garip aletle adamın ne yapacağını merak ediyordu. Hekim, birden bire havaya kaldırdığı elindeki aleti tek hamlede indirerek cesedin kalbine sapladı. O an kalbinin durduğunu sandı. Hafif çekik gözleri kocaman açılmıştı. İstemsiz olarak keseyi bırakıp şişko, koca burunlu herifin koluna yapıştı. Adamın esmer tenli kolunu sıkıyordu fakat yanlış bir şey de yapmak istemiyordu. O’na zarar verecek bir harekette bulunabilirdi. 

“...kezalike neczil kavmel mücrimin...”

Kolunu sıkmasına rağmen işine ara vermemişti Hekim. Bir eliyle sapladığı aletin içindeki sıvıyı, baş parmağıyla yavaşça zerkederken, diğer eliyle kendisinin bıraktığı keseyi kavramıştı bile. Metal çubuk cam silindirin içini doldururken artık bu çirkin adamdan nefret ettiğini düşünüyordu, Begüm. Kendisinin elleri titrerken nasıl bu kadar sakin, umarsız hareket edebilirdi. Eğer başarısız olursa, eğer O’nu geri getiremezse, bu adamı Drakkar veya Büyücü’ye bırakmadan kendisi öldürecekti. Ve bunu yaparken hiç tereddüt etmeyecekti.

“...ve yucir küm min azabin elim...”

Hekim’e nefret dolu gözlerle bakarken hala kesenin ağzını tutmakta olan sol elinin altında bir kıpırdanma hissetti. Fakat gözlerini aşağı indirmeye, O’na bakmaya korkuyordu. Bir kez daha kıpırdanmayı hissettiğinde yavaşça indirdi gözlerini. Hekim omzuna dokunduğunda elini ağzından çekme zamanının geldiğini anlamıştı. Hayatında hiç bu kadar yorulduğunu hatırlamıyordu, Begüm.
Sevdiği adam hala gözlerini açmamıştı. Bir ölüyü geri getirmenin ata binmek kadar kolay bir iş olmadığının farkındaydı fakat yine de artık sabredemiyordu. Hekim’in bir hareketiyle umutlanıp, bir diğeriyle umudunu yitirmek onu bitkin hale getirmişti. Parmağının ufak bir kıpırtısına bile razıydı ama hiçbir şey olmuyordu. Yeterince sabrettiğini düşünüyordu ve kuşağındaki hançerin kabzasını kavramıştı. Artık bu sahte şifacının ölme zamanı gelmişti.

“...belâ innehu ‘alâ külli şey’en kadir...”

Cesedin birden bire olduğu yerde doğrulmasıyla ufak bir çığlık attı. Hançerin kabzasına daha sıkı yapışmıştı. Ölümden dönen adamın gözleri adeta yuvalarından fırlamıştı. Cehennemin dipsiz kuyularından geri gelmiş gibi korku ve acı doluydu bakışları. Biraz evvel bembeyaz olan suratı kanın hücumuyla kıpkırmızı olmuştu. Nefes almayı unutmuş gibiydi. İki elini boğazına bastırıyor, kesik kesik hırıltılar halinde nefes almaya çalışıyordu. Nihayet başardığında etrafını meraklı gözlerle araştırmaya başladı. Nerede olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. Araştıran gözleri kızın gözleriyle buluştuğunda korku kayboldu. Begüm, derhal koşup başını ellerinin arasına aldı. Nihayet O’nun sıcaklığını ellerinin arasında hissedebiliyordu. Kokusunu iyice içine çektikten sonra göğsüne bastırdı. Gözlerinden bir damla yaş süzülürken minnet dolu gözlerle Hekim’e bakıyordu. 

“...fehel yuhlikû illel-kavmul-fasıkun.”

Hayata yeniden dönen adam, eşinin kollarında huzurlu bir biçimde gözlerini yeniden yumdu. Yeniden hareketsiz bir şekilde uykuya dalması Begüm’ü endişelendirmişti. Uyanmıştı. Bunu gördü. Odadaki herkes de hayret ve dehşet içerisinde yatmakta olan adama bakıyordu. Fakat yeniden mi ölmüştü? Kalabalığın kafasındaki soru işaretlerinin farkında olan Hekim sorulmayan soruyu cevapladı.

“Merak etmeyin. Yalnızca bayıldı. Takdir edersiniz ki uzun yoldan geldi, yorgundur.” Görevini başarıyla yerine getirmiş olan hekim artık gülümsüyordu. Artık bu insanlardan hiçbiri onu öldürmeye cesaret edemezdi. Daha önce yalnızca bir tarla faresi üzerinde denedikleri Lokman’ın sırrının bir insan üzerinde işe yaradığını görmek onun için ayrı bir mutluluktu ve elbette bu tarla faresi hikayesini bu tekinsiz insanlarla paylaşmayı düşünmüyordu.

“Burada bir hareketlilik var.” Hastayı Hekim’in kontrolüne bırakıp haberi veren Cenevizli’nin nöbetindeki pencereye geldiler. Bayılttıkları muhafızların değiştirilme saati gelmişti ve onları orada bulamayan diğer muhafızlar etrafı aramaya başlamışlardı. İçeriye girmeye çalışmaları fazla uzun sürmezdi.

“Vakit kaybetmeden buradan çıkmamız lazım.” Dedi Büyücü diğerlerine dönerek.

“Havanın kararmasını bekleyip çıkalım. Karanlıkta bizi bulamazlar.” Bunları söylerken boynundaki haçı avucunda sıkıyordu Cenevizli.

“Karanlık mı? Anladığım kadarıyla siz daha önce hiç Zehra’da bulunmadınız.” Hekim hastasıyla ilgilenirken onlara bakmadan alaycı bir şekilde söylemişti bu sözleri. “Bu şehirde güneş batsa bile sokaklar karanlık olmaz. Derhal bütün fenerler yakılır. Beklerseniz gündüzden bile daha aydınlık olacak ortalık.”

“Nasıl yani? Gece aydınlatması mı? İnsanların uyuduğu saatte neden böyle saçma bir şey yapıyorlar ki? Onca yağı boşu boşuna israf ediyorsunuz. Siz müslümanları hiç anlayamayacağım sanırım.”

“Öyleyse en iyi şansımız derhal burayı terk etmek. Çabuk! Onlar henüz herkese haber vermemişken ve atlarımıza ulaşmamışken harekete geçelim. Hızlı bir yolculuğun O’na zararı olur mu?” Diğer zamanlarda kalbinin bir elmas kadar sert olduğunu düşünebilirsiniz fakat kız, O’ndan bahsederken sesi hep daha yumuşaktı.

“Başında ben olursam hiçbir şey olacağını sanmıyorum.” Hekimin bu sözlerinin ne anlama geldiğini diğerleri çok iyi anlamıştı. Tek karşı çıkan Büyücü oldu.

“Nasıl? Şimdi de bize katılmaya mı karar verdin? O kadar uzun boylu değil!” Büyücü bu sözleri söylerken Hekim’in üzerine yürüyordu.

“Tartışacak zamanımız yok.” Diyerek araya girdi, Begüm. “Bir plan yapmalıyız.”

“Hayır! Bu şişko habeş bizimle gelmeyecek!” küçük bir çocuk gibi davranma sırası şimdi Arab’a gelmişti anlaşılan.

“Habeş mi? Tenim neredeyse seninkinden bile açık. Berberiyim ben diyorum!”

“Kes sesini!”

“Bu kadarı yeter! Hekim O’nun yaşaması için gerekli olacak. Ayrıca bu şehri hepimizden daha iyi bildiği de kesin. Bizi buradan çıkarabilir. Bunların harici bir durumda onu öldürebilirsiniz.” Hekime minnettarlığını gösterirken göz dağı vermeyi de ihmal etmemişti Begüm.

“Söylediğin gibi olsun.” Büyücü bu durumdan hoşnut olmasa da içinde bulundukları durumda tartışmamaları gerektiğinin farkındaydı.

“Güzel! Şimdi bize buradan çıkmak için bir plan lazım. Aklından geçen nedir?” bu soruyu az evvel Kuran okuyan adama bakarak sormuştu kız.

Adam, huzurla önünde durduğu devasa pencereden semayı seyrediyordu. Soruyu duyduktan sonra içeriye dönüp kendisinden cevap bekleyenlere ilgisiz biçimde içinde bulundukları mekanı seyretmeye başladı. Duvarlardaki işlemeleri öyle hayranlıkla inceliyordu ki diğerleri onun buradan çıkmak istemediğini düşündüler bir an. Çok geçmeden sanki sakalları varmış gibi çenesini ovuşturduktan sonra planını anlatmaya başladı. Planda herşey yerli yerinde gözüküyordu. Fakat bir nokta orada bulunanların kafasını karıştırıyordu. Bunu da grubun yeni üyesi Hekim dile getirdi:

“Peki ama sen nasıl çıkacaksın?” onunla birlikte diğerleri de bu sorunun cevabını merakla bekliyorlardı.

“Beni merak etmeyin. Dostum Abbas bana bu konuda yardım edecektir.”
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: mit - 02 Kasım 2012, 06:39:07
Çok güzel, çok akıcı ve de çok sürükleyicl bir hikaye. Uzunluğuna aldanmamak lazım, bir çırpıda okuyup devamını aramaya başlıyor insan.

Viking karakterini kağıda gayet başarılı bir şekilde aktarmışsınız. İnançları, konuşma ve yaşam biçimi... Diğer karakterlerde de aynı başarıyı gösterir ve merak unsurunu sonuna kadar götürmeyi başarırsanız tadından yenmez bir macera olacak demektir.

Hikaye kadar girik kısmındaki tarihi bilgiler ve gemileri yakmak deyiminin viking tarafından kullanılması da hoşuma gitti. Bakalım diıerleri neler anlatacak, neleri geride bırakacak.

Merakla bekliyorum.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 02 Kasım 2012, 12:09:18
Teşekkür ederim.

Karakterlerin hepsinin bir CVsi mevcut tabi ki zaman içerisinde, sırası geldikçe sahneye çıkacaklar. :)

Tarihi detayları kullanmak benim için de oldukça eğlenceli. Günümüzde hala kullandığımız mezuniyet törenlerinin endülüs çıkışlı olması, El-zehravi ve ileride bahsi geçecek İslam medeniyeti mucitleri, Sicilya'nın bir arap adası olması vs. ben öğrendiğimde beni şaşırtan unsurları paylaşmayı seviyorum.

Tekrar teşekkürler... :)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: magicalbronze - 04 Kasım 2012, 01:42:32
Bilgilerinizi böyle bir öyküyle okuyuculara aktararak gayet hoş bir metin çıkartmışsınız ortaya, tebrikler. Öykünün akıcı olması, bazı bilgileri ve bununla beraber merak unsurlarını da bir arada barındırması okuma isteğini arttırıyor.

Devamını merakla bekliyorum. Kaleminize sağlık.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 04 Kasım 2012, 18:00:16
Çok teşekkür ediyorum.

Yeni bölümü çok yakında ekleyeceğim :)
Başlık: Gemileri Yakmak-Firar
Gönderen: cemaziyel - 05 Kasım 2012, 16:17:24
FİRAR (I)

Medrese kapısının önüne yığılmış muhafızlar, içeri girmek için beyhude bir çabaya girişmişlerdi. Altı güçlü kuvvetli adam, kapıya yükleniyor fakat kımıldatmayı başaramıyorlardı. Amirleri olan Safvan bin Abdullah yardımcısıyla konuşurken hayli sinirli gözüküyordu.

“Medine'tüz-Zehra’nın göbeğinde, güpegündüz böyle bir hadise cereyan etsin... Olacak iş değil. Bundan böyle nöbetçileri daha sık değiştireceğiz Ubeyd.” Ubeyd’in başını onaylamak için öne eğmesine aldırmadan kapıya yüklenmekte askerlere döndü. “Hala açamadınız mı beceriksiz herifler! Çabuk koçbaşı getirin!”

“Efendim, kapının ardında sürgü gözükmüyor!” kapıya yüklenmekte olan muhafızlardan biri, iki kanadın birleştiği yerdeki, serçe parmağının zorla girebileceği boşluktan bakarak söylemişti bunları.

“Öyleyse!? Sihir var bu işin içinde! Nasıl bir işin içine düştük? Koşun, imamı çağırın!” Muhafızların amiri emri verince hemen iki muhafız koşarak uzaklaştı.

İmam gelip kapıdaki mührü kırdığında 20 kadar muhafız içeri doluştu. Dört tanesi yeni açılan kapının önünde kimsenin kaçmaması için bırakıldı. Geri kalanlar, ilk katı aramaya koyuldu. Bu katta bulabildikleri ancak hasta odalarından birinde yatağa yatırılmış hareketsiz bir beden ve aynı yatağın hemen yanında, elleri ayakları sıkıca bağlanmış, ağzına da bir çaput sıkıştırılmış, üzerinde yeni mezun hekim cübbesi olan bir berberiydi. Amirin emriyle berberinin ağzındaki çaputu çıkardıklarında herif sanki yıllardır konuşmaya hasret kalmış gibi konuşmaya başlamıştı.

“Aman efendim, çabuk! Elinizi çabuk tutmazsanız kaçıracaksınız haydutları!” kendisine yönelen şaşkın bakışlar arasında, hızlı nefes alıp verişlerle devam ediyordu konuşmasına. “Tabi. Siz benim kim olduğumu bilmezsiniz. Efendim ben yeni mezun hekimlerden, Talib bin Mustafa. Yeni mezun diyorum lakin henüz icazetimi bile alabilmiş değilim o haydutlar yüzünden. Bugün burayı basıp ben hariç herkesi aşağıdaki bodrumlara kapattılar. Beni kapatmama sebepleri ise kendilerinin güvenlerini kazanmak üzere yardım sözü vermemdir. Aslında kazandığımı da düşünüyordum fakat sizin geldiğinizi duyunca beni buraya bağlayıp, hasta arkadaşlarını da geride bırakarak üst kata kaçtılar. Öyle de sıkı bağladılar ki melunlar! Bileklerim yara bere içinde... Tabi, kendi dostlarına acımayıp geride bırakan kafirler, bu zavallı berberiye ne diye acıyacaklarmış?” Hekim’in aralıksız konuşması herşeyi açıklıyor idiyse de susmaması Safvan’ı çileden çıkarıyordu.

“Sus be adam! Ne meraklıymışsın konuşmaya. Sorularıma cevap ver sadece. Kaç kişiydiler ve ne taraftan kaçtılar?” diye sabırsızca sordu.

“Ah efendim. Tabi, siz de haklısınız fakat beni de mazur görün. Korkunç haydutlarla saatlerdir baş başayım. Haydutlar beş kişiydiler. Başlarında Begüm dedikleri bir hatun kişi var. Bir tanesinin kuzey barbarlarından olduğunu öğrenebildim. Diğerlerinden emin olmamakla birlikte Arap olduğunu sandığım tehlikeli bir büyücü, bir hristiyan ve bir de müslüman gezgin daha var. Sizin gelişinizden korkup dışarıya çıkamadıklarından üst kata koşturdular. Hepsi de silahlı ve de tehlikelidir efendim. Bir de benim görmediğim Abbas diye bir yardımcılarından bahsettiler. Dikkatli olunuz.” Nihayet berberinin konuşması bittiğinde aldığı cevaplardan tatmin olan Amir derhal adamlarına dönüp emirler yağdırmaya başladı.

“Siz ikiniz burada kalın! Bu yatan herif onlar için önemli olabilir. Eğer canlıysa hekimle birlikte başında durun uyandığında sorgularız. Ubeyd, üç kişiyle derhal aşağı inip tutsakların güvenliğinden emin ol! Geri kalanlar benimle yukarıya geliyor. İmam efendi sizi de yoracağız kusurumuza bakmayın.”

Aldıkları emirlerle harekete geçen muhafızlar odadan dışarı fırladılar. Ubeyd, adamlarıyla bodrum merdivenlerine doğru hareketlendi. Safvan da kendisi önde olduğu halde adamlarıyla birlikte yukarı doğru merdivenlerin basamaklarını yavaşça çıkıyordu. Hepsinin ellerinde olası bir ok saldırısından korunmak için ahşap kalkanları ve mızrakları vardı. Henüz üst kata ulaşmamışlardı ki başlarının hemen üstüne saplanan bir okla hepsi oldukları yere çakılıp kaldı. Ok taş duvara saplandığı yerde yanıyor ve alevler yavaş yavaş aşağıya akıyordu. Amir adamlarına kalkanlarının ardında savunma pozisyonu aldırırken okun geldiği yönden bir ses yükseldi:

“Sakın yaklaşmayın! Eğer bir tanenizin dahi kafasını bu katta görürsem beynini delerim!” Tehdidin sahibi bir erkekti.

“Halife efendimizin şehrinde haydutluk yapıp bir de buradan elinizi kolunuzu sallaya sallaya çıkabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Sayınız az. Bütün çıkışları tuttuk. Buradan kurtulamazsınız. Teslim olun.” Safvan’ın kendinden emin sesine cevap gecikmedi:

“Bizim halifemiz Bağdat’tadır. Tek ve doğru halife O’dur. Ne sizin sahte halifenize ne de onun şehrine saygı duyacak değiliz. Biz buraya bütün münafıklara layık oldukları hazin sonu yaşatmak için geldik. Allahu-ekber!” bu tehditkar, nefret dolu sözleri Safvan’ı kışkırtmayı başarmıştı.

“Öyleyse bize başka seçenek bırakmıyorsunuz! Adamlarımla oraya gelip hepinizi gebertmek farz oldu!” Safvan, henüz cümlesinin yarısında yukarı doğru hareketlenmişti zaten. Fakat karşılık hemen geldi.

“Elimizde oldukça ölümcül silahlar mevcuttur. Buradan sağ çıkmaya gelmedik! Biz Zehra’nın altını üstüne getirmeye geldik!” Sözleri hemen bir ok atışı daha takip etti. Bu sefer diğerinden daha yakına isabet etmiş olan ok, Safvan ve adamlarının geri adım atmasına sebep oldu.

“Ne demek istiyorsunuz? Bütün şehri beş kişiyle mi alt üst edeceksiniz. Elinizde nasıl bir silah var?” Safvan yanan oklardan etkilenmişti. Duvarda hala sönmeden durabilmeleri hiç karşılaşmadığı fakat lafını çok duyduğu ‘yunan ateşi’ni hatırlatmıştı ona. Bu adamların elinde büyü ve ilim birlikte bulunuyordu ve bu ciddiye alınması gereken bir tehditti.

“Elimizde Allah’ın kudret nişanı var.” Kendinden emin sesin bu sözleri Safvan’ın ve İmam’ın yüzünün çarpılmasına sebep olmuştu.

“Cüz’ü mü parçalamışlar? Aman Ya Rab!” İmam dehşetle Muhafızların liderine bakıyordu.

“Cabir’in ilmini mi gerçekleştirdiniz?” Safvan böyle bir şeye hemen inanacak kadar saf değildi fakat yaşadıkları dönemde ilmin hızla gelişmesi küçük de olsa bu ihtimali göz önüne almaya zorluyordu onu. Cabir bin Hayyan’ın yüz yıl evvel ortaya attığı, cismin en küçük yapıtaşı olan ‘El cüz-ü layetecezza’nın parçalanabileceği ve başarıldığında Bağdad’ın altını üstüne getirebileceği, iddiasını duymuştu. ‘Allah’ın kudret nişanı’ bir efsaneden öte değildi fakat eğer gerçekleştiyse yalnız medrese değil bütün Kurtuba tehlikede demekti.

“Evet gerçekleştirdik. Eğer siz de gerçekleştiğine şahit olmak istemiyorsanız derhal bu şehri terk edersiniz! İnsanlarınızı uyarın! Buradan kaçsınlar ve yüzlerini gerçek ve tek Halife olan Halife Kadir’e dönsünler.” Yüzlerini görmedikleri adamın savurduğu tehditler muhafızları şaşkına çeviriyor, Safvan’ın da sinirden kıpkırmızı olmasına sebep oluyordu.

“Neden buradasınız? Mısır’daki Halife’yi neden hedef almadınız?” Safvan bin Abdullah, bir hamle yapmadan evvel emin olmaya çalışıyordu.

“Meraklanmayın! Allah’ın laneti o münafıkların da yakasındadır. Şimdiye kadar Kahire çoktan toprağın derinlerine gömülmüştür. Haberini almanız yakındır. Halifemiz çok yaşasın!”

Muhafızlar amirlerine bakıyor, onun tereddütünden endişe ediyorlardı. Onun bu şekilde hareketsiz ve düşünceli durmasına alışık değillerdi. Kafasından geçen düşüncelerin gölgesi yüzüne vurmuştu Safvan’ın. Duvardaki oktan yere damlayan alevlere bakarak derinlere dalıp gitmişti. Hiçbir şey yapmadan hareketsizce durup beklemek için oldukça uzun bir süre yalnızca olduğu yerde düşündü. Nihayet kafasını kaldırdığında kalkanını ve mızrağını hemen arkasında duran muhafıza bırakarak bağırdı:

“Anlaşmak için yanınıza gelmeme izin vermelisiniz. Tamamen silahsız olarak yanınıza geliyorum. Kabul ediyor musunuz?” Cevap olarak yalnızca üçüncü bir ok atılmıştı. Bu demekti ki yukarıdakiler konuşmayacaktı. Muhafızların amiri iki defa daha sordu fakat cevap olarak bir ok bile atılmadı. Sessizlik ve yüzüne çarpan havanın soğuk etkisiyle mızrak ve kalkanını verdiği muhafızdan kaptığı gibi kalan birkaç basamağı ikişer, üçer tırmanıp üst kata çıktı. En azından haydutlardan sadece birini yakalayabileceğini ummuştu fakat burada rüzgardan başka bir şey yoktu. Duvara saplı oklar hala yerlerinde duruyor olmasalar, az evvel yaşadıklarının hayal olduğunu düşünecekti.

Spoiler: Göster
Bu bölüm gözüme uzun geldiği için ikiye böldüm. Yakın zamanda ekleyeceğim.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 07 Kasım 2012, 13:54:47
FİRAR (II)

Bodruma inen muhafızlar dar ve ışıksız koridordaki lambaları teker teker yaktıktan sonra odaları araştırmaya başladılar. Bunu yaparken birilerinin saldırmasına karşı tedbirlerini elden bırakmıyorlardı. Her kapının üzerinde ne odası olduğu yazılıydı. Sırasıyla bütün kapıları açıp içlerine bakıyorlardı. Erzak deposundan medresenin mutfağına, fenni ilimler araştırmalarının saklı olduğu depodan fıkıh ilimleriyle ilgili çalışmaların saklı olduğu depoya kadar her yere girip baktılar. Üzerinde ‘cerrahi edevat’ yazılı kapıyı tam açacakken bir tanesinin aklına parlak bir fikir geldi ve bu kadar insanı bu küçük depolara sığdıramayacaklarını, bu yüzden koridorun en sonunda hizmetkarların kaldığı bölüme bakmaları gerektiğini savunan bu düşünceyi derhal uygulamaya koyuldular. Bahsi geçen odanın kapısını açtıklarında gerçekten bütün öğrencilerin ve hocalarının buraya kapatıldıklarını fark ettiler. Kapıyı açmak için fazla uğraşmadılar. Neyse ki bu kapıyı büyüyle mühürlememişti haydutlar. Umutsuz bir şekilde içeride beklemekte olanlar kapının açılıp muhafız kıyafetleriyle dört kişinin içeri girdiğini görünce sevinç çığlıkları atmaya başladılar. Ebu Kasım El-Zehravi Ubeyd’in selamını aldıktan sonra sordu:

“Haydutları yakalayabildiniz mi?” yaşlı adam kurtulmasına rağmen endişeli gözüküyordu.

“Efendim haydutların üst kata kaçmış olduğunu düşünüyoruz. Safvan bin Abdullah yaklaşık on adamıyla birlikte peşlerinde çok sürmez yakalarlar.” Ubeyd’in cevabı Cerrah’ı biraz olsun rahatlatmıştı.

“Yanlarında bir de ceset olacaktı. Onu da mı yukarıya taşımışlar?” diye sordu Zehravi.

“O konuda bilgimiz yok efendim fakat giriş katındaki hasta odalarından birinde uzun boylu bir adamın hareketsiz bedenini gördük. Yanında da öğrencilerinizden birini elleri ayakları bağlanmış şekilde bulduk.”
Ubeyd’in cevabını duyar duymaz kapıya doğru koşan Ebu Kasım El-Zehravi ahşap kapının yüzüne kapatılıp yeniden kilitlenmesiyle olduğu yerde kalakaldı. Az önce içeride sevinç çığlığı atanlar, kapının yeniden kapatılmasıyla neye uğradıklarını şaşırdılar. Ubeyd bütün depoların kapılarını tek tek açıp bakmadığına artık pişmandı.

...

Kapıyı bekleyen altı muhafız hasta odasından çıkıp merdivenlere koşuşturan arkadaşlarını görünce neler döndüğünü merak etmişlerdi. Fakat amirlerinin korkusundan yerlerinden kımıldayıp ne olduğunu öğrenecek cesaretleri yoktu. Bulundukları yerde haydutların kendilerine gelmesini bekleyeceklerdi. Aslında kendilerine hiç iş düşmeyeceğini, Safvan’ın haydutları yakalayıp derdest edeceğini düşünüyorlardı. Çünkü bugüne kadar hep böyle olmuştu.

Zehra’da pek olay çıkmazdı. Çıksa bile bu cevval komutan her seferinde başarıyla suçluyu kıskıvrak yakalardı. Evi Halife’den aldığı ödüllerle doluydu. Safvan bin Abdullah’ın bu kadar başarılı olması Zehra’ya güven verse de adamlarının toy kalmasına sebep olmuştu. Kapıyı bekleyen genç muhafızlar tehlikenin kendilerine gelmeyeceğinden o kadar emindiler ki muhabbet etmeye koyuldular.

“Gündüz gözüyle medrese basmışlar. Artık Zehra da yaşanmaz bir yer olmaya başladı.” Kendisini yaşlı göstersin diye bıyık bırakmış olan muhafız başlamıştı konuşmaya.

“Sorma... Amir elini çabuk tutsa da ikindiyi kaçırmasak bari.” Hareketsizlikten sıkılmış bir başka muhafız, cevap verirken kalkanını kucağına almış, yere çömelmişti.

“Çok sürmez. Birazdan tutar getirir hemen, meraklanma sen.” Öteki de iyice rehavete kapılıp mızrağını duvara yaslamıştı.

“Geldiğinde sizi böyle görecek olursa hakkınızda hiç hayırlı olmaz benden söylemesi.” Bir üçüncüsü konuşmaya katıldığında gevşemiş olan diğer ikisi homurdanarak toparlandılar.

“Şunlar ne?” dördüncü muhafız mızrak tutan elinin işaret parmağını açarak arkadaşlarının dikkatlerini bir noktaya çekmişti.

“Yılan mı onlar?” korkuyla sarf edilmiş bu cümle az evvel yerde çömelen muhafıza aitti.

“Hem de yüzlercesi! Kaçalım!” en arkadaki iki muhafız açık kapıdan fırlayıp kaçarken diğer dördü bacakları titreyerek oldukları yerde kalmışlardı. Mızraklarını kendilerine doğru gelen yılanlara doğru sallıyorlar fakat hayvanları korkutmayı başaramıyorlardı. Yılanlar iyice yaklaştığında en öndeki muhafız elindeki kalkanı diklemesine yılanların üzerine doğru fırlattı. Yılanlar bir mavi gaz çıkararak ortadan kaybolmuşlardı. Muhafızlar ortaya çıkan gazı teneffüs ettiklerinde kapının önüne yığıldılar.

...

Hasta odasındaki iki muhafız, Safvan’ın en kötü görevi kendilerine verdiğini düşünüyorlardı, çünkü bu berberi bir türlü susmak bilmiyordu. Bütün çocukluğunu, memleketini, önceki okulu olan Fatıma Fihri Medresesinden buraya nasıl geldiğini, her şeyini anlatmıştı. Muhafızlar tam isyan etmek üzereyken, şikayet onların hiç beklemediği başka bir yerden geldi:

“Kes sesini artık!” diye haykıran çığlık, odanın kapısında elinde garip görünüşlü bir yay tutan kızdan gelmişti.

Muhafızlar derhal mızraklarına sarıldılar. Kalkanlarını okun hedefindeki hekime siper ettiler ve kıza doğru bir adım attılar. Tehlikeye doğru ilerlerken arkalarında bir hareketlilik hissettiler. Kızın gözleri de tam başlarının üzerine kilitlenmişti. Muhafızlar asıl tehlikenin arkalarında olduğunu anlayana kadar kafalarının zıt yönlerinden kavrayan aynı adama ait iki el, kafalarını birbirine tokuşturup bütün güçlerini kırmıştı. Yere düştüklerinde görebildikleri son görüntü, az evvel yatakta yatıyor olan sarışın devin şimdi tepelerinde iki elini birbirine çırparak silkeleyen silueti olmuştu.

“Çabuk olun! Atlara...” yayını gevşeten Begüm, Drakkar’ın yatağın altından eşini çıkarıp kucağına almasını seyrettikten sonra diğerleriyle birlikte çabuk fakat dikkatli adımlarla ana kapının olduğu yere geldi. Büyücü’nün buradaki işi bitmiş gözüküyordu.

“Diğer ikisi nerede?” Kız Arab’ın omuz silkmesinden diğer iki muhafızın kaçmış olduğunu anladı. Bu durum canını sıkmış olmasına rağmen bir şey söylemedi. Çok geçmeden aşağıdaki işini bitirmiş olan Cenevizli de kapıya kadar gelmeyi başarmıştı. ‘Her şey yolunda’ anlamında bir işaret yaptıktan sonra içeri girdikleri gibi hızla medreseden dışarı çıktılar. Kaçan iki muhafızın daha fazla askerle geri gelebileceklerini düşünerek, kapıyı tekrar mühürleyerek vakit kaybetmeyi göze almamışlardı.

Altı atlı, Zehra pazarının yanındaki yoldan dört nala geçerken kaldırdıkları tozlardan rahatsız olması gereken insanların pek dikkatlerini çekememişlerdi. Zira insanların bakışları havadaki bir noktada kilitlenmişti. Hekim acemice sürdüğü atının üstünde merakını yenemeyip kafasını yavaşça çevirip insanların neye baktığını görmeye çalıştı. İlk önce bir anlık bakışıyla bunun bir kuş olduğunu düşünse de az kalsın attan düşmesine sebep olacak ikinci bakışta gerçeğin farkına varmıştı. Havada yelken bezinden kanatlarıyla süzülen geride bıraktıkları alim dostlarından başkası değildi. Demek ki ‘Abbas ibni Firnas’ın kanatlarının yardımıyla Safvan’ın muhafızlarından kaçmayı başarmıştı. Şimdiki durak belli ki Malaga’daki gemiydi.

Spoiler: Göster
Allah'ını seven üstüme yüklem, tümleç falan atsın! Bitmiyor bu hikaye...
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: mit - 07 Kasım 2012, 14:21:41
Bitmesin zaten, daha yeni başladık :) Şaka bir yana üzerinde biraz daha çalışıp geliştirirsen bundan bir novella çıkmaması için bir neden göremiyorum. Zaten diğer karakterleri de tek tek açtığını, bu esnada da hikayeyi sürdürdüğünü düşünürsek aşağı yukarı 100 sayfayı bulur. Bulsun! :)

Berberilerin arasında 3 yılını geçirmiş biri olarak (evet, ne var?) o karakteri ve özellikle çenesini çok başarılı bulduğumu söylemek istiyorum. Aksiyon içeren sahnelere biraz daha özen göstermen gerek yalnız. Olayları gözünün önüne getirmen yetmez, okuyucunun zihninde canlandırman gerek her şeyi. Adım adım, an be an, her hareketi güzelce aktarmalısın. Yoksa şu anda olduğu gibi, 'Ne oldu yahu?' dedirttirir, aynı satırı 2-3 kez okutturur ve okuyuşu baltalarsın.

Yine de çok güzeldi ve harika devam ediyor, etmeli, etsin! :)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 07 Kasım 2012, 14:34:20
Bulacak gibi de zaten :) daha yarısına gelmiş değil kafamdakinin.

Aksiyon sahneleri konusunda sanırım haklısınız biraz daha çalışmam gerekiyor onlara. 'çok mu uzatıyorum acaba?' korkusunun yanı sıra 'yaz yaz bitmedi hala bu bölüm!' isyanı arasında yazık oluyor sanırım onlara.

Teşekkür ederim, etmeliyim, ettim! :)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: Malkavian - 07 Kasım 2012, 15:01:48
Bir hikayenin uzaması yazan kişinin de zevk aldığını gösterir ki ben vakit buldukça okuyorum bu seriyi ve hoşuma da gidiyor. İnce ayrıntılar ve cümle süslerinde biraz eksik var ama onları burada söyleyip tüm sırlarımı ortaya çıkarmak niyetinde değilim. :) (Şaka yapıyorum dilerseniz özel mesajla iletirim onları hikayenin gidişini bozmasın)

Aksiyon sahnelerinde mit e katılıyorum ve bunu arttırıyorum. Hikayenizin geçtiği dönem göz önünde bulundurulunca hikaye içindeki karakterlerin konuşmaları fazlaca günümüze yakın. Biraz daha yüklemleri yuvarlayıp birkaç -idi -üdü takısı alan kelimeler ve yüklemlerle konuşmalılar bence.

Onun dışında elinize sağlık. Bitmese de olur :)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 07 Kasım 2012, 15:13:44
Beğenmenize sevindim. Tabi ki her türlü eleştiriyi duymak isterim. (Buradan herkese sesleniyorum eksik gördüğünüz kısımlar, hatalar ve hatta isteklere açığım.) :)

Hikayenin geçtiği dönem 10. yy sonlarıdır ve o dönemki türkçeye yakın şekilde buraya aktarırsam 'Lessie bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor!' dan öteye gidemeyiz. :D Ben kurguda bu insanlar Arapça konuşuyor da ben sadeleştiriyormuşum gibi anlatmaya çalışıyorum. Zira dönemin hakim dili Arapça ve bu kadar farklı medeniyetten insanın konuşabileceği dil de ancak bu diye düşünüyorum. Ne kadar başarılıyım bilemiyorum tabi...

Okuduğunuz, yorumladığınız ve de atacağınız özel mesaj için şimdiden teşekkür ederim :)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: Arthur515 - 07 Kasım 2012, 23:41:55
yazı çok uzun olduğundan-iltifat olarak algıla lütfen-yarısına geldiğimde uyuyacağımdan okunacaklar listeme aldım başarılar
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: beerold - 08 Kasım 2012, 00:13:33
Sevgili Cemaziyel, sonunda bütün bölümleri okuyup bitirdim. Uzun görünmesi kimsenin gözünü korkutmasın, akıcı ve kendisini okutan bir tarzı vardı öykünün. Bir iki yerde konuşmayı kimin yaptığını kaçırdım ama bu yorgunluğumdan da kaynaklanmış olabilir. Oldum olası fantastik öğelerin yer aldığı tarihi hikayeleri sevmişimdir zaten. Devamını bekliyorum.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 08 Kasım 2012, 09:20:02
arthur515- listeye almaya değer gördüğüne sevindim :)

beerold- vakit ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim. devamı gelecek.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: Buzmavisi - 08 Kasım 2012, 22:31:59
Evet, yazılanlara ben de katılıyorum. Kendisini okutturan bir anlatımınız var, ufak tefek aksaklıklar olsa da oldukça güzel. Henüz hepsini bitiremedim. Viking'den sonrası kaldı şimdilik. Gerçekten çok başarılı diyebilirim. Burada okuduğum en iyi, en orijinal hikayelerden birisi. Çok güzel bir konsept üzerine kurulmuş.

Birkaç şey gözüme çarptı, onları dile getireyim dedim: Mesela: "sırtında asılı haç biçimindeki devasa kılıcın sapı omzunun üzerinden görülüyordu." Burada kılıcın sapı yerine kabzası denebilirdi. Bana sırıtmış gibi geldi.

"Ağzında bazı kelimeler mırıldandıktan sonra peçesini aşağı sıyırıp, bu avcundaki(avucundaki) toprağı kapıya doğru üfledi."

Burada "ağzında" kelimesini kullanmanıza gerek yok.

"İşlemin tamam olduğunu bir baş hareketiyle diğerlerine haber verince, kılıçlarını çoktan çekmiş olan iki kişi yere bıraktıkları muhafızları, uyanıp tehlike arz etmemeleri için, bağladılar."
Şimdi burada, işlem kelimesi çok modern kaçmış öyküye. Bilmiyorum belki kelime modern değildir ama bana öyle geldi. Başka bir kelime de aklıma gelmedi şimdi :)

"Kalabalıkta, yüzlerini açmış olanların hayreti sürerken, bir yandan da henüz yüzünü açmamış olan gizemli okçuya kaçamak meraklı bakışlar atılıyordu." Burada galiba bir hata olmuş: Kalabalığın, yüzlerini açmış olanlara karşı hayreti sürerken mi olacaktı?

"Zira bu kez karşılarında 20 yaşlarında bir kız durmaktaydı." Böyle öykülerde elimden geldiğince dikkat ederim ben, sayıları rakamla değil de yazıyla yazmak daha hoş duruyor. Tabii bu tamamen şahsıma ait bir fikirdir.

“Görüyorsunuz ki silah doğrulttuğunuz bu toplulukta kimsenin ne silahı vardır ne de size karşı koymaya niyeti. Muhafızlarımızı katletmediğinize göre niyetiniz can almak değil. Eğer getirdiğiniz dostunuz yaralıysa, buradakilerin hepsi hekimdir. Bırakın onunla ilgilenelim.”

Yaşlı adamın sözleri işe yaramıştı. Topluluk kılıçlarını kınına, oklarını sadağına koydu."


Buradaki olay şu: İki defa topluluk kelimesini kullanmışsınız bir üstte bir altta. Ancak ikisinde de farklı gruba topluluk diyorsunuz, ilk okuduğumda kafam karıştı. Talebeler de mi silahlıydı dedim kendi kendime.

Neyse bunu sabah okumuştum, birkaç şey daha gözüme çarptı. Bu yazdıklarım tamamen kişisel tecrübemden kaynaklanan yorumlarımdır, lütfen alınmayın. Yazınızı çok beğendim, o yüzden bu kadar yazdım zaten, iyi bir düzeltiyle çok daha iyi olacağına inanıyorum.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 08 Kasım 2012, 22:46:46
Beğenmenize sevindim. Alınacak bir şey yok oldukça yerinde tespitlerle hatalarımı görmemi sağladınız. Yakın zamanda eski bölümleri yeniden gözden geçirip aldığım notlarla yeniden düzenleyeceğim. Çok teşekkür ederim gerçekten. :)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 11 Kasım 2012, 11:16:10
ANTAKURA YOLU (I)

Kurtuba sınırlarından çıkıp El-Yusanna kasabasının yakınlarına kadar dolu-dizgin at sürdükten sonra iki tarafından ağaçların takip ettiği yola geldiklerinde üzerlerinde dev bir gölgenin varlığını hissettiler. Kurtuba’dan çıkmadan evvel gördükleri görüntü sayesinde bu gölgenin sahibinin kim olduğunun farkındaydılar. Atlarını yavaşlatarak gökten süzülen arkadaşlarının yere inmesine fırsat tanıdılar. İnerken kanatlarını tamamen açarak yavaşlamaya çalışan adam birkaç acemi adımdan sonra tökezleyip düştü. Yerde bir miktar sürüklenmesine rağmen kalktığında adamın yüzündeki huzur herkes tarafından okunabiliyordu. Uçmanın verdiği hissi bilemediklerinden bu huzuru yaptığı planın işe yaradığını görmenin sevincine verdiler. Atlar tamamen durduğunda grubun gevezesi olan Hekim, yeni arkadaşının boştaki ata binmesini bile beklemeden sevinç içerisinde konuşmaya başladı.

“İnanamıyorum! Demek Abbas’ın kanatları işe yaradı! Uçtun ha!” diye şaşkınlığını belirtirken yüzünde tarifi imkansız bir heyecan vardı.

“Elhamdülillah! Rahmetli dostum Abbas her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlarında belirtmiş. Bana sadece uygulamak kaldı.” diye cevaplarken  yüzündeki bütün kaslarını etkilemiş olan tebessüm devam etmekteydi.

“Peki ama daha önce denemiş miydin?”

“Hayır. Fakat insanın arkasından kovalayan mızraklı adamlar olunca uçmayı da çabucak öğrenebiliyormuş.” Bu sözler sakin adımlarla tekrar yola koyulan grupta gülüşmelere neden olmuştu.

“Dostum, sanırım sana bundan sonra ‘Cafer’ diyeceğim.” Hekim’in Cafer-i Tayyar’a yaptığı bu gönderme hoşuna giden adam başıyla onayladıktan sonra sözlerine devam etmesine izin verdi. “Peki ama o kadar muhafızı atlatmayı nasıl başardın?”

Hekim’in sorusuyla yukarıda yaşananları teker teker anlatmaya başladı Cafer. Medresenin üst katında kendilerinin kapıdan atlarla çıkışlarını görene kadar muhafızları, Cabir bin Hayyan’ın ‘cüz teorisiyle’ nasıl kandırıp oyaladığını arkadaşlarının kahkahaları arasında teker teker anlattı. Pencereden tam atlarken Safvan’ın sorusuna cevaben son bir ok atıp kendini boşluğa bıraktığını anlatması herkesi cesaretine hayran bırakmıştı. Cafer, başından geçenleri anlattıktan sonra diğerleri sırayla kendi kaçış maceralarını anlattılar. Büyücü, kapıda bekleyen iki muhafızın büyüyle yarattığı yılanlardan kaçarkenki hallerini, diğer dördünün ise umutsuzca nasıl saldırdıklarını anlattığında Hekim’in gözünden gülmekten yaş gelmişti. O da çenesiyle bezdirdiği adamların kapıda duran Begüm’ü gördüklerinde yaptıkları acemice hareketleri ve Drakkar’ın yataktan kalkıp iki adamın kafasını birbirine nasıl tokuşturduğunu anlattı. En az dikkat çeken hikaye Cenevizli’nin hikayesi olmuştu çünkü yaptığı tek şey cerrahi edevat deposunda bekleyip muhafızların arkasından kapıyı üzerlerine kilitlemekti. El Yusanna kasabası girişine gelene kadar bu neşeli hikayeleri birbirlerine anlatıp gülüştüler. Buraya geldiklerinde Hristiyan arkadaşları onları durdurup bir öneride bulundu.

“Eskiden tanıdığım bazı dostlarım Lucena’da otururlar. Belki de biraz bu kasabada durup dinlenmeliyiz. Atlar bir gün içerisinde bu kadar koşuşturmayı kaldıramayabilirler.” Haklılık payı vardı fakat Büyücü, pek buna yanaşmak istemiyordu.

“El Yusanna’daki dostların tüccarlık yaptığın dönemde mal aldığın veya sattığın yahudilerden başkası olamaz. Ben bu adamlara pek güvenmiyorum. Bence Antakura yoluna sapıp sakin adımlarla devam edelim. Hava tamamen karardığında oradaki ormanlık alanda kalmak çok daha güvenli olacaktır.” Arab’ın sözlerine cevaben İtalyanca bir küfür savurduktan sonra bağırmaya başladı Cenevizli:

“Ormanda kalmak mı? Delirdiniz mi? Benim vahşi hayvanlara yem olmaya hiç niyetim yok!” yeni bir kavgayı ateşlemek üzereydi sözleri.

“Halife’nin adamlarının peşimizi bu kadar çabuk bırakması mümkün değil. Geleceklerdir. Ve onlar geldiklerinde etrafımda tanımadığım insanlar olacağına vahşi hayvanların olmasını tercih ederim.” Drakkar’ın sözleri tartışmaları Begüm’ün bitirmesine alışık olan Hekim’e garip gelmişti. Kız atının önüne aldığı eşiyle meşgul olduğundan tartışmaları bitirme görevi doğal yaşam akışı içerisinde bu dev Viking’e geçmişti. Öyle ya, grupta kimsenin sözüne karşı gelmeye cesaret edemediği iki kişi vardı ne de olsa. Drakkar’ın heybeti ortadaydı. Fakat bu tekinsiz adamların bir kızdan bu kadar çekinmelerine bir türlü anlam veremiyordu doğrusu. Yine de sabırlı davranıyordu. Önünde sonunda bu adamların hepsinin hikayesini öğrenecekti. Kendisine söz vermişlerdi. Bu işi onların kurallarına göre, sırayla yapmalıydı.

Arab’ın önerdiği üzere atlılar ağır adımlarla Antakura yolunu tuttuklarında Hekim, atını bir tartışmadan daha mağlup olarak ayrılmış olmanın siniri yüzünden okunan Hristiyan’ın atına yaklaştırıp yüzüne sevimli olduğunu düşündüğü bir tebessümle bakmaya başladı. Kendisi istekte bulunmadan onun anlatmaya başlamasını umuyordu fakat öyle olmadı.

“Neden bu aptal ifadeyle yüzüme bakıyorsun, pis büyücü?” diye bir anda parladı zaten sinirli olan adam.

“Ben büyücü değilim! Hekimim! Yüzümün ifadesini aptaldan ziyade, ‘Hikayeni büyük bir mutlulukla dinleyeceğimden emin olabilirsin, dostum’ der gibi bakıyor, şeklinde yorumlarsak sanırım birbirimize daha nazik olmuş oluruz.” cevabıyla aynı aptal yüz ifadesini bozmadan bakmaya devam etti.

Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 11 Kasım 2012, 11:26:09
ANTAKURA YOLU (II)

“Senden kurtuluş yok demek... Tamam anlatacağım fakat senden iki tane isteğim var.” Hekim’in devam etmesini isteyen el işaretinden sonra konuşmasını sürdürdü. “Öncelikle yüzüme bu şekilde bakmaya son ver!”

Bu istek çok sevimli olduğuna inanan Berberi’nin yüzünün düşmesine sebep olmuştu. “Böylesi daha iyi... İkinci isteğim ise ben her anlattığım bölümden sonra sana bir soru soracağım. Senden bu sorunun cevabını aldıktan sonra hikayeme devam edeceğim.” Bu makul istekleri Hekim’den onay alınca hikayesini anlatmaya başladı:

“Benim babam Cenova’lı meşhur tüccar Giandomenico S...” bu noktada aklına bir şey gelmiş gibi durakladı.

“Sana adımı veya soyadımı söyleyemem. Fakat artık babamın adını bildiğine göre beni onun adıyla çağırmanda bir sakınca olmaz. Gianni... Her neyse... Babam büyük bir gemi kaptanıydı. Kaptan dediysem şu kokmuş Viking gibi düşünme sakın!” Cenevizli bunu söylediğinde Hekim burnuna gelen kesif kokudan adamın en son ne zaman yıkandığını tahmin etmeye çalışıyordu. Kendi kokusunun farkında olmayan adam hikayesini anlatmayı sürdürdü:

“Çocukluğunda ve gençliğinde gemilerde çalışarak kendisine bir gemi alacak kadar para biriktirmeyi başarmış ve aldığı bu gemiyle ticarete atılmış. Benim güçlükle hatırladığım bu geminin adı ‘Bella Alexia’ idi. Gemiye annemin adını verdiğini her fırsatta, kendisini aldattığından şüphelenen annemi teskin etmek için anlatırdı. Babam bu gemiyi adamlarına emanet edip uzak diyarlara göndermek yerine hep kendisi gemisinin başında olmayı tercih ederdi. Ben onunla birlikte seyahat edecek yaşa geldiğimde, artık ‘Bella Alexia’yı çok eskidiği gerekçesiyle sattığından, onun yerine sonradan aldığı iki farklı gemiyle yolculuk ediyordu. Bella Maria ve Bella Rosita... İlginç bir tesadüf olarak onunla birlikte yaptığım seyahatlerde keşfettiğim, başka liman şehirlerinde yaşayan, iki genç sevgilisinin adlarını taşıyordu bu gemiler. O zamanlar yaşlı anneme bu konudan bahsedip onu üzmemenin en iyisi olduğunu düşündüm ve sessiz kaldım. Tabi bunu söylersem babamın beni yaptığı renkli seyahatlerden mahrum bırakacağının da farkındaydım.

“Babam bir çok yere mal götürürdü. Nikosya, Rodos, Aleksandriya, Tripoli ve nice diğer liman şehirlerini hep onunla birlikte gezmişimdir. Arapçayı ve Yunancayı bu gezilerim sırasında öğrendim. -Akıcı konuşmamdan etkilenmişsindir.- Onların okula gitmek, yıkanmak gibi garip adetlerini de tabi...” Bu cümleden sonra kokunun sebebini idrak eden Berberi, atının dizginini biraz sola doğru çekerek Gianni’yi daha uzaktan dinlemeye devam etti. “Ben okuyup yazmasını bilmem. Sizin gibi kitaplardan öğrenmem hiçbir şeyi. Kutsal kitap dışında hepsi saçma sapan şeylerle doludur zaten. Onu da rahiplerimiz ve papazlarımız pek güzel bir şekilde okuyup bize aktardıklarından, insanlarımız okuma yazma saçmalığını öğrenmek gibi bir vakit kaybını yaşamıyorlar. Tanrı aziz kilisemizi ve muhterem papazlarımızı kutsasın!” Gianni hikayesini soluksuz anlatırken Hekim, adamın hikayesini anlatmak için yanıp tutuştuğunu fark etti. Hatta başlangıçtaki isteklerini kabul etmemiş olsaydı bile anlatacağına emindi. Okumakla ilgili anlattığı şeyleri şaşkınlıktan ağzı bir karış açık dinliyordu. Gerçi hocalarından biri ona Avrupa’daki insanların pek az bir kısmının okula gitme imkanı bulabildiklerini anlatmıştı fakat Gianni’nin anlattıklarına bakılırsa Dojların bile okuma yazması yoktu. Daldığı derin düşüncelerinden yine Cenevizli’nin sesiyle uyandı:

“Sen büyücü olmadığını söylüyorsun.” dedi, Gianni, kafasını çevirmeden sadece göz ucuyla yanında yol almakta olan Hekim’e bakarak. “Fakat bugün yaptığın ölü diriltme ayini bir büyü değilse neydi?”

“Kullandığım ilaçlar ve aletler tamamiyle bilimin ürünüydü. Okunan Kur’an ise Allah’ın yardımı ve isteği olmadan ölünün diriltilebilmesinin mümkün olmadığındandı. ‘Güneş saati'ni beklememe gelecek olursak, bu bir büyüden ziyade hayırlı olan saatin gelmesini beklemekti diyelim.” Son cümleye kadar kendinden emin olsa da ‘güneş saati'ni açıklarken bocalamıştı Hekim. Çünkü bu konuda kendisi de bu noktada yaptığının büyü mü bilim mi olduğuna karar veremiyordu.

“Peki ama nedir bu ‘güneş saati’?” Gianni soruyu atının gittiği yöne doğru bakmaya dikkat ederek sormuştu. Bu konularda belli ki fazla meraklı gözükmek istemiyordu.

“Hayır! Her seferinde bir soru... Sıra sende... Anlatmaya devam et.” Hekim kontrolü ele geçirdiğini hissediyordu artık. Gianni fazla itiraz etmeden zaten anlatmaya can attığı hikayesine kaldığı yerden devam etti.

“Nerede kalmıştım? Hah, evet. Sonra büyüdüm. Büyüdükçe daha çok tecrübe ve dost kazandım. Tabi zaman insana sadece kazandırmıyor. Kaybettirdikleri de var. Benim en büyük kaybım babam oldu. Sicilya Emirliği’ne yaptığımız bir teslimattan dönerken aniden hastalandı. Bu kadar kısa mesafe olmasına rağmen eve yetiştiremeyeceğimizi anladık ve onu hemen yakınımızda bulunan kutsal babamızın şehrine, Roma’ya, götürmeye karar verdik. Zavallı babacığım, ayağını toprağa basmaya fırsat bulamadan kollarımda öldü. Keşke seninle o zaman tanışmış olsaydım Büyücü. Belki onu geri getirebilirdin.” O günleri tekrar yaşayan Gianni, gözyaşlarını elbisesinin koluna silmek için konuşmasına ara verdi. Kendisine inatla ‘Büyücü’ denmesi Hekim’in canını sıkıyorduysa da sesini çıkarmıyordu. “O öldükten sonra işlerinin tamamını ben devraldım. Henüz yirmi yaşıma bile basmamıştım fakat yıllarca onunla birlikte yolculuk etmiştim. Limanlardaki dostlarını tanıyordum ve işin nasıl yürütüleceğini biliyordum. Ve dostum inan bana bunları herhangi bir derste öğrenemezsin.

“Yıllarca çalıştım. Benim tecrübesiz bir çocuk olduğumu düşünen herkesi utandırdım. Babamın gemilerine iki tane daha yenisini ekledim ve dostlarına daha nicelerini... Bizim ihtiyar öldüğünde her limanda bir sevgilisi vardı fakat ben onun izinden gitmek yerine her limanda dostlar edindim. Böylesi daha karlı bir iştir, inan bana. Çünkü hem birinin dostluğunu kazanmak için daha az çaba sarf edersin, hem de senden daha iyi bir dost bulduklarında seni bırakıp gitmezler. Al sana medresede öğrenemeyeceğin bir bilgi daha!” Viking’in bile kendi dilinde okuyup yazabildiği toplulukta cahil olarak anılmak Cenevizli’yi rahatsız ediyordu. Bu yüzden böyle göndermeleri yaparken durumundan memnunmuş gibi gülümseyip göz kırpıyordu.

“Akdeniz’in her limanında onlarca dostum vardır. Yalan değil! Tüccarlar, korsanlar, askerler, Müslümanlar, Yahudiler, Ortodokslar... Çok da yardımsever insanlardır. Şu insan azmanı, bizim gemimize saldırdığı sırada adamlarından bazılarının beni tanıyıp kendisine karşı saldırdığını anlattı mı sana?” Gianni’nin kahkahalarının arasında sorduğu bu beklenmedik soruya şaşırıp kafasını ‘hayır’ anlamında sallayarak cevapladı Hekim.
“Anlatmaz tabi. O anki yüz ifadesini görmeliydin. Bize saldırmaları için gönderdiği adamları, bizim gemiye atladıktan sonra bizim tarafımızda çarpışmaya başladılar. Düşünebiliyor musun?” bir süre kahkaha atmaya devam ettikten sonra ciddileşti. “Ama sonunda o aptal Viking, O’nu öldürüp gemime devam edemeyeceği kadar zarar verdiğinden, kendisiyle birlikte yol almak zorunda kaldık.” Atın dizginlerini avuçlarını parçalarcasına sıkmasına bakılırsa, Gianni, gemisini kaybettiği için hala kızgındı.

“İyi ama ekibin geri kalanıyla nasıl tanıştığını anlatmadın.” En çok merak ettiği kısım es geçilip, maceranın sonuna atlanmasından telaş etmişti Hekim.

“Sahi... Orayı anlatmadım değil mi? Galiba yaşlanıyorum. Fakat önce hikayenin bu kısmını hak etmelisin dostum. ‘Güneş saati’ diyordun?” Cenevizli’nin kemikli yüzündeki sinsi gülümseme kontrolü yeniden karşı tarafa kaptırdığını anlayan Hekim’in canını sıkmıştı. Hikayenin devamını dinlemek için soruya cevap vermekten başka seçeneği yoktu.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 11 Kasım 2012, 11:32:46
ANTAKURA YOLU (III)

“’Güneş saati’ Güneş’in Dünya üzerinde etkili olduğu saattir.” Hekim bir an için böyle bir açıklamayla sıyrılabileceğini düşündüyse de karşısındakinin kendisine bakmakta olan ifadesiz suratı bu düşüncesinin yersiz olduğunu kendisine gösterdi. Astronomiyle ilgili hiçbir şey bilmeyen bu adama herşeyi en başından anlatması gerektiğinin farkındaydı. “Pekala dostum en başından başlıyoruz.” Dedikten sonra bir süre ceplerinde yuvarlak bir nesne arayıp bulamadıktan sonra, yol arkadaşına yakın olan sağ elini yumruk haline getirip sıkarak ilk derse başladı. “Yanımda yuvarlak bir nesne getirmemişim. Bunun elma gibi yuvarlak olduğunu farz edelim. Şimdi... bu bizim dünyamız.”

“Ben dünyamızın böyle olduğunu sanıyordum.” Gianni’nin, Hekimin yumruğuna bakarken kendi sol elini açıp yere paralel hale getirerek söylediği bu söz, Hekim’in yumruk haline getirdiği elini kendi alnına çarpmasına sebep olmuştu.

“Bu konuda bildiğin her şeyi unut sevgili dostum. Sadece beni dinle.” Alnı acımasına rağmen sakinliğini korumaya çalışıyordu Hekim.

“Fakat herkes Dünya’nın öküzün boynuzunda dönmekte olan bir tepsi gibi olduğunu bilir. Benim böyle saçmalıklara inanacak kadar aptal olduğumu sanmıyorsun herhalde.” Gianni, cahil olduğu için kendisiyle dalga geçildiğini düşünüyordu.

“Bak bana... hatırladın mı? Ben ölüyü dirilten adamım. Şimdi bu konuda benim dediklerimi dinle. Bu bizim dünyamız. Bir elma gibi yuvarlak. Bir ceviz gibi yuvarlak! Anlıyor musun? Güzel... Dünya’nın yuvarlak olması, Güneş, etrafında dönerken gece elbisesini çıkarıp gündüz elbisesini giymesine olanak verir. Tabi öteki yüzünde durum tam tersidir. Yine Dünya’mızın etrafında dönmekte olan yine onun kadar yuvarlak yedi adet yıldız daha bulunur. Bunlar Ay, Utarit, Zühre, Güneş, Merih, Müşteri ve Zuhal’dir. Ya da sizin bildiğiniz şekilde Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn... Bizim Dünya’mız her gün bunlardan birinin etkisine girer. Bu yüzden de bir hafta yedi güne bölünmüştür. Yani her güne farklı yıldız... Buna benzer şekilde gün içerisindeki her saatte de farklı bir yıldızın etkisi altındadır. Güneş’in doğmasından tekrar batmasına kadar olan 12 saatlik süreçte, Dünya, her saat diliminde farklı bir yıldız takımının etkisi altına girer. –Bu 12 Yıldız takımından başka zaman bahsederiz.- Bu gece için de geçerlidir. Günün ve gecenin 12’şer saate bölünmesinin sebebi de budur. Dünya’nın, bu gök cisimlerinin etkisine girmesi, üzerinde bulunan canlı, cansız varlıkları da etkiler. Bu gök cisimlerinin her birinin belirli sıfatları vardır ve –evet!- bu sıfatlar büyü yapmak için kullanılır. Anladın mı?” Hızlı ve sinirli bir şekilde anlatmıştı ve Gianni’nin soru sormayacağını umuyordu.

“Yani senin dediğine göre bizim kullandığımız bütün takvim sistemi büyücüler daha rahat büyü yapabilsinler diye tasarlanmış, öyle mi?” Gianni’nin yüzü soruyu sorarken öyle saf ve şaşkındı ki Hekim kızamadı.

“Öyle de diyebiliriz. Hangi yıldızın ne tür büyülerde kullanıldığını bilmek ister misin?” diye hınzır bir gülümsemeyle sordu Berberi.

“Hayır, hayır! Sakın! Bilmek istemiyorum. Bu kadarı bana yeter de artar bile.” Hikayenin kalanını anlatması gerektiğinin farkındaydı Cenevizli. Kendini naza çekmek niyetinde de değildi  zaten. “Sıra bende... Gelelim bu insanlarla nasıl tanıştığıma... Yıllar evvel babam Aleksandriya’dan yuvarlak, garip görünüşlü, bakırdan bir alet getirmişti. Annem ve ben yıllarca bunun Müslümanların büyü için kullandığı uğursuz aletlerden biri olduğunu söylesek de bir türlü atmaya ikna edemedik. Bir gün bu aletin çok para edeceğini söyleyip duruyordu. Yıllar içinde ben de varlığına alıştım. Daha doğrusu görmezden gelmeye...

“Günün birinde kapımı garip görünüşlü dört kişi çalana kadar da aklıma gelmemişti. Evde olduğum nadir zamanlardan birinde kapımı çalan bu insanlar, bende bir alet olduğunu ve onu almak istediklerini söylediler. Başlarında bulunan Türk’ün elinde bendekine benzer bir başka alet görünce neden bahsettiklerini anlamıştım elbette. Fakat yıllar önce onu babamın sakladığını yerini bilmediğimi söyledim. Bana buna gerek olmadığını ellerindeki aletle onu bulabileceklerini söylediler. Bu yuvarlak aletin içinde kendi kendine dönüp duran bir iğne vardı ve bu benim hiç hoşuma gitmemişti. Evimde büyü yapılmasına izin veremezdim. Bir yandan da babamın söyleyip durduğu, aletin para edeceği günün nihayet geldiğini hissediyordum. Onları daha güvenli olduğunu düşündüğüm silahlı adamların koruduğu limana götürüp bu meseleyi konuşabileceğimizi söyledim. Kabul ettiler.

“Başlarda ketum davransalar da konuştukça neyin peşinde olduklarına dair ipuçları verdiler. Bu, babamın düşündüğünden çok daha fazlasıydı. Kendilerine aleti alabileceklerini fakat benim de kendileriyle birlikte yolculuk yapmama izin vermeleri gerektiğini söyledim. Aksi takdirde aleti parçalayacaktım. Evden çıkmadan evvel hizmetkarıma bu adamların bensiz gelmesi durumunda aleti balyozla parçalaması için talimat vermiştim. Ayrıca kendilerinin işine yarayabileceğimi hayli zengin olduğumu, Akdeniz’in her kıyısında dostlarım olduğunu ve gemilerimin bulunduğunu söyledim. Çaresiz kabul ettiler.

“Eve dönüp aleti onlara getirdim. Bu garip görünüşlü iki alet birbirlerine yaklaştıklarında sanki bakırdan altına dönüşmeye başlamışlardı. Benim getirdiği diğerinden daha büyükçeydi ve ortasında da tam onların elindekinin oturabileceği ebatta bir boşluk vardı. Türk, bunları birleştirmesi için şu uçan herife verdiğinde az evvel sivrisinek gibi hareketli olan aletin iğnesi bir kaya gibi olduğu yerde çakılıp kalmıştı. İki parça küçük çaplı yıldırımlar çıkararak birleşip tamamen altın rengine döndüğünde onu sahibinin ellerine geri verdiler. Bir köpek gibi sahibini tanıyan aletin iğnesi yeniden hareketlendi ve bu kez farklı bir yönü gösteriyordu.

“Onlara bu aletin bizi nereye götüreceğini sorduğumda bana yolculukla ilgili daha detaylı bilgi verdiler. Onlar kazanacaklarımdan bahsettikçe sahip olduğum şeylerin gözümdeki değeri düştü; kaybedeceklerimi anlattıklarında ise bunun görüp görebileceğim son yolculuk olabileceğini fark ettim. Fakat kararlıydım ve bu adamlarla yola çıktım. Gördüğün gibi, şimdi de buradayım.” Gianni hikayesini bitirmişti fakat Hekim’e göre henüz hiçbir şey anlatmış değildi.

“O büyüklükte bir serveti geride bırakıp yola çıkmak senin için hayli zor olmuştur herhalde.” Biraz daha fazla şey anlattırabilmek için konu açmaya çalışıyordu Hekim.

“Hiçbir şeyi geride bırakmadım. Bütün servetimi kutsal kiliseye bağışladım.” derken gururluydu Gianni.

“Ne? Deli misin sen?” Berberi’nin ağzı hayretinden açık kalmıştı.

“Hayır! Müslümanlarla ve büyücülerle yola çıktım, bir çok günaha girdim ve daha bir çok yasak çiğneyeceğim de ortada. Şu anda bile bağışladığım servetimin kefaretimi karşılayabileceği konusunda endişelerim var. Ah! Yüce İsa!” Gianni, büyük bir ciddiyetle istavroz çıkardıktan sonra yanında at süren arkadaşına döndüğünde gözlerinde beliren muzip parıltıyla sözlerine devam etti. “Kaldı ki peşine düştüğüm şeyin yanında benim servetimin lafı bile edilmez. Bu uğurda zorluklarla mücadele ederken, arkamda beni geri dönme düşüncesine itecek bir şey bırakmak istemedim.”

“Sen de gemileri yaktın yani. Gerçekten çok garip.” Hekim şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı neredeyse.

“Hayır! Gemilerimi yakmadım onları da kiliseye bağışladım. Bir tanesi hariç tabi. Yola 'Bella Alessia' ile çıktık. Onu da o şerefsiz Viking yaktı!” Sinirli olmasına rağmen son cümleyi başkalarının duymasından endişe ederek kısık sesle söylemişti Cenevizli.

“Peki ama, seni herşeyini feda edip bu adamlarla yola çıkmaya iten sebep ne? Nereye götürüyor bu alet bizi?” Hekim, yaptığı benzetmenin anlaşılmadığını fark etmişti fakat bunun üzerinde durmadı.

“Süleyman’ın Hazinesi’ni duydun mu sen?” Hekim’in, gözlerini fal taşı gibi açıp ağır ağır kafasını salladığını gördükten sonra sırıtarak devam etti, Gianni. “Aferin! Daha iyisini düşün.” Kendisinin bilip onun bilmediği bir sır vardı ortada ve bu cahil adam, mümkün olan son ana kadar bunun keyfini sürmeyi planlıyordu.

Antakura’ya iyice yaklaştıklarında hava kararmak üzereydi. Artık mola verme vakti gelmişti ve konuşmaya dalan iki atlı diğerlerinin mesafeyi açmış olduğunu fark ettiler. Yeni yaptığı konuşma Hekim’in kafasındaki soru işaretlerini azaltacağına daha da artırmıştı. ‘Bu adamlar neyin peşindeydi?’, ‘Gianni’nin bahsettiği alet neyin nesiydi?’, ‘Hz. Süleyman’ın hazinelerinden daha iyisi ne olabilirdi?’ ve hepsinden önemlisi ‘Akşam yemeğinde ne vardı?’. Saatlerdir bir şey yememiş olan Berberi’nin açlığı merakına galip gelmişti ve hikayenin gerisini bir başkasından öğrenebileceğini düşünerek Gianni’yi pis kokusuyla başbaşa bırakıp diğerlerine doğru hızlanmaya karar verdi. Güzel bir yemeğin ardından ikna etmeyi umduğu Büyücü’nün kafasındaki soruları cevaplandıracağına dair hayaller kurarak onlarla beraber ormanın içine daldı.

Spoiler: Göster
Fazla uzun olduğundan çay molalarınızı da düşünüp üç parçada yayınlamayı uygun gördüm. Umarım beğenirsiniz :)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: Buzmavisi - 13 Kasım 2012, 11:14:14
"“Şimdi benim uzmanlık alanımda olduğumuza göre lütfen herkes söylediklerimi itiraz etmeden yapsın. Güneş saatinin sona ermesine çok vaktimiz yok.” Etrafındakilerin kendisine itiraz etmediğine emin olan Hekim, sözlerine devam etti, “Öncelikle siz ikinizi cesedin yakınlarında görmek istemiyorum.”"

Şimdi buradaki karakter konuşmaları da bana modern geliyor. Öykü hala güzel de böyle pürüzler -en azından bana göre- havasını kaçırıyor.

"Şimdi benim irfanıma sığındığınıza göre... lütfedin de dediklerimi itiraz etmeden yapın...

Mesela ceset sözcüğü yerine mevta-naaş denebilir. Ceset sözcüğü hani bu seri katil filmlerinde, dizilerinde çok kullanıldığından bana modern gibi geliyor oysaki eski bir kelime. Ama dilde yabancı bir tat bırakıyor bu hikayeye göre.

Daha bu ilk sayfayı bitiremedim ama şahane gidiyor şimdilik. Devam... devam... devam...
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 14 Kasım 2012, 10:24:36
Daha önce de Malkavian bunu dile getirmişti. Eski kelimeleri kullanarak yazmak şüphesiz hikayeye tarihi bir hava katacaktır. Fakat bahsi geçen dönemdeki Türkçe yeni yeni Arapça-Farsça kelimeler almaya başlamış, dolayısıyla saflığını daha muhafaza eden bir Türkçe. Dönemin dışına çıkıp Osmanlıca yakını bir Türkçe kullanırsam da biraz kandırmaca olacak gibi düşünüyorum. Dolayısıyla bilerek günümüz diliyle yazmaya çalışıyorum. Tabi ki tartışmaya açıktır.

Yapıcı eleştirileriniz için teşekkür ediyorum. Devamı gelecek. :)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: mit - 19 Kasım 2012, 12:35:17
Yine tüm bölümleri tek bir oturuşta ve büyük keyifle okudum. Üstelik çay molası vermeden!

Aralara serpiştirdiğiniz minik ayrıntılar (gezegenlerin eski Türkçe adları, tarihi kişilere göndermeler vb) yine tadından yenmez kılmış hikayeyi. Cenevizli'nin portersini de bayağı iyi çizmişsiniz ama favorim hala Berberi :)

Tekrar ve tekrar elinize sağlık...
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 19 Kasım 2012, 13:20:36
Çok teşekkür ederim. Bu gazla birkaç bölüm daha yazarım ben :D 
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: mbdincaslan - 22 Kasım 2012, 02:01:17
bir kısmını okudum, gayet beğendim! Ellerinize sağlık, gayet güzel, hem üslup, hem içerik bakımından. Ufak tefek gözüme takılan şeyler olduysa da, uzun mesai harcayıp yazdığınıza göre, siz kendiniz görecek ve kaleminizi keskinleştireceksinizdir, eminim. Devamını da okuduğumda belki bir kaç -nacizane- tavsiyem olacaktır.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 22 Kasım 2012, 10:38:11
Okuduğunuz için teşekkürler... Tavsiyeleriniz okumayı bekliyorum :)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: Gülbüyüsü - 07 Şubat 2013, 20:26:47
Henüz 1. ve 2. bölümü okumaya vaktim oldu; gerçek tarihten faydalanılan bir hikayenin bu denli ustaca ve cezbedici anlatımından dolayı tebrik ederim. Bir tarih sever olarak El-Hamra gibi bir harikanın olduğu topraklardan sıcak bir esinti gibiydi yazınız. Devamınıda okuduğumda düşüncelerimi aktarmaya devam edeceğim.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: Gülbüyüsü - 22 Şubat 2013, 02:19:28
Ben okumaya devam ediyorum ama siz yazmaya devam edecekmisiniz birde onu öğreneyim. Tarihi ayrıntıları kağıda dökmek zordur helede sıkıcı olmadan. Bunu başarabilen birinin yazmaya devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Ben okumayı bitirmeden devam etmeye başlarmısınız acaba :uhe
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 22 Şubat 2013, 10:02:34
Çok teşekkür ederim :) aslında devamını yazıyorum fakat bu aralar çok yoğun bir dönemdeyim bir türlü bölümü tamamlamayı başaramadım...
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 26 Şubat 2013, 00:02:24
MASAL

Yaktıkları ateşin şavkı yüzlerine vururken birbirlerini hiç tanımadan ölesiye bağlanan bu yedi kişi çam ormanının kokusunu içlerine çekerek yanlarında taşıdıkları yiyecekleri paylaşıyorlardı. Ormandan daha ziyade kayalık olan bölge, onların saklanmak ve barınmak için daha uygun bir ortam hazırlamalarına yardımcı oluyordu. Fakat yine de tetikte olmalıydılar; zira bu ormanın muhafazasına ihtiyacı olan tek topluluk onlar olmayabilirdiler.

Biraz pastırma, biraz yulaf ekmeği, biraz da medrese mutfağından aşırdıkları helvanın yanı sıra büyücünün çevredeki otlardan yenilebilir durumda olanları getirmesiyle yedi kişiyi doyurabilecek zengin bir sofra kurmayı başarmışlardı. Topluluk genel olarak daha sonrasını düşünerek yemeklerin yolculuğun devamına yetmesi için azar azar yese de bu durum iki kişinin pek de umurunda değilmiş gibi görünüyordu. Yıllardan beri ramazan haricinde bu kadar açlığa tahammül etmemiş olan hekim etin at eti olduğunu öğrenince ota ve ekmeğe vermişti kendini. Helvaya kimsenin ulaşması mümkün olmuyordu; çünkü hayatında ilk defa şekerle tanışan Viking’in onu hiçbiriyle paylaşmaya niyeti yok gibi görünüyordu. Yalnızca dirilen adam için biraz koparabilmişlerdi.

Rengi hala solgun olsa da onlarla birlikte sofrada olmayı tercih etmişti. Begüm, O’nun için Hekim’in özel olarak etraftan topladığı otlardan yaptığı iğrenç çorbayı içiriyor, arada bir de ağzı tatlansın diye helvadan bir parça veriyordu. Anlaşılan at üstünde gelirlerken olan biten her şeyi anlatmıştı eşi. Çorbadan aldığı her yudumu ağzının içinde çevirirken ekibe yeni katılan iki kişiyi kuşku dolu gözlerle seyrediyordu.

Yiyecekler azaldıkça konuşmalar artıyordu. Başlangıçta uzanamayacakları şeyleri istemekten ibaret olan sesler gittikçe yerini koyu bir muhabbete bırakıyordu.

“Düşünebiliyor musunuz?” dedi Gianni. “Dün akşam yola devam edebileceğimize dair hiç umudumuz yoktu. Kucağımızda bir cesetle bir söylentinin peşinden buraya kadar geldik. Ama bugün –tabi ki benim dualarım ve yakarışlarımın yardımıyla- ölümden dönen arkadaşımız sayesinde bir umudumuz var. Umuda!” Yanında bunu kutlamak için şarap olmamasına söylenerek elindeki su dolu domuz derisi matarayı havaya kaldırdı.

“Küçük kokarca doğru söylüyor.” Onaylama Arap’tan gelmişti. Bu âdeti pek onaylamasa da o da elindeki matarayı kaldırdı.

“Ben bunu bize yaptıranın umutsuzluk olduğunu sanıyorum oysa.” Herkes Âlim derken Hekim’in Cafer demeyi tercih ettiği adam, dikkatleri üzerine çekmişti. Zaten pek az konuştuğundan ondan bir ses çıktığında herkes pür dikkat onu dinliyordu.

Bir açıklama gelmeyince Viking ağzına tepiştirdiği helvaları diliyle kenara sıkıştırıp konuşmayı başardı. “Yani sence umudumuz olmasa daha mı iyiydi?”

Ona bakıp sıcak bir tebessüm gönderdikten sonra devam etti konuşmaya Cafer. “Hayır, hayır. Umut istikrardır. İnsanın yemeden, içmeden bile çok ihtiyaç duyduğu bir şeydir. Benim demek istediğim bize bu yaptıklarımızı yaptıran umutsuzluktu. Ya da umuda ulaşma çabası…”

“Doğru!” dedi Hekim ağzındaki lokmasını bitirmeden. “Ne demek istediğini anlayabiliyorum dostum. Hatta aklıma eski zamanlardan kalma bir masalı getirdi sözlerin.

“İnsanların Marduk denen bir uydurma İlah’a taptığı zamanlarda, bizim bilmediğimiz bir dili konuşan bir ülke varmış. Bu ülkenin insancıkları zalim bir emirin buyruğu altında eziyet çeker dururlarmış.  Bu zalimin korktuğu tek şey varmış, o da ölümmüş. Yüzlerce savaşçıyı, kahramanı Ab-ı Hayat’ı bulmaları için dünyanın dört tarafına göndermişse de gidenler geri dönememiş. Dönenlerin de başarısızlıklarından dolayı kafaları kesilmiş. Derken bir büyücü çıkagelmiş Emir’in huzuruna. ‘Ölümsüzlük için Ab-ı Hayat’a ihtiyacın yok. Benim yapacağım büyüyle ne ölüm ne de ihtiyarlık bükebilir bileğini.’ demiş.”

“Öyle bir büyü yok. Kimi kandırıyorsun sen?” Büyücü maharetiyle ilgili olan masalı ciddiye alıp araya girmişti.

“Masal bu, masal… Hiç mi dinlemedin çocukluğunda?”

“Çocuk oyunlarıyla mı vakit kaybedeceğiz?”

“Bırakın anlatsın!” belli ki ölümden dönen adamın hoşuna gitmişti masal. Henüz ancak hırıltıyla konuşabiliyordu fakat dün hiç nefes almadığı göz önüne alındığında bu bile büyük bir gelişmeydi. Daha önce hiç insan diriltmemiş olan Hekim de bu gelişimi heyecanla seyrediyordu. Tabi ekibin esas liderinden aldığı cesaretle hikâyesini de yarım bırakmadı:

“Emir bu büyücünün isteklerini derhal yerine getirmiş. Ölümsüzlük büyüsü yapılmış. Fakat büyücü tılsımı yapmadan evvel bir şeyi söylemeyi unutmuş. Büyünün daim kalabilmesi için Emir’in her dolunayda bir masumun kanını içmesi gerekliymiş. Kendisine söylenmeyen bu ayrıntıya öylesine kızmış ki Emir, ilk dolunayda içtiği ilk kan büyücünün oğlunun kanı olmuş.

“Oğlunun cansız bedenini Emir’in ayaklarının altında gören büyücü, bu canavara verdiği güçle ne büyük bir felakete sebep olduğunu anlasa da artık çok geç olmuş. Büyüyü bozmanın yollarını aramış durmuş lakin Emir’in korumaları onu bir daha sarayın yanına dahi yaklaştırmamışlar.

“Bir vakit sonra ihtiyar büyücü eline aldığı yalvacı kıldan ince, palası bilekten kalın bir kılıcı tılsımlayıp şehrin meydanındaki bir kayaya saplamış. Ahaliyi de etrafına toplamış. Demiş ki: ‘Bu belayı sizin başınıza ben açtım. Başlattığım ateş evvela benim ocağımı yaktı. Büyüyü bozmanın bir tek yolu vardır. Bu kılıç bu taştan çıkarıldığı vakit, o zalimin sonu gelecektir.’ O günden sonra hiç kimse yaşlı büyücüyü görmemiş. Fakat söyledikleri dilden dile aktarılmış.

“Memlekette kılıcı yerinden sökmeyi denemeyen bir yiğit kalmamış. Herkes Emir’i öldürebilecek tek silahın bu kılıç olduğuna inanmış. ‘Bu kılıcı yerinden sökebilen cengâver de halkın arkasında yürüyeceği yeni lider olacakmış. Emir’i ancak o öldürebilirmiş.’ Bu cümleler bire bin katılarak nesilden nesile söylene gelmiş. Buluğ çağına eren her gencin kılıcı yerinden sökmeye çalışması o diyarın geleneği olmuş. Lakin her seferinde sonuç hüsranmış. Yüzyıllar geçmiş, masumların kanını içerek hayatta kalan Emir iktidarını sürdürmüş.

“Günün birinde kara cübbesinin içinde birisi belirmiş şehir meydanında. Ahali yabancının kim olduğunu anlamaya çalışırken o usulca kılıcın olduğu yere doğru gitmiş. Bir miktar etrafında dolanmış. Sonra elini kabzeye götürmüş.”

“Eee?” Cenevizli oldukça heyecanlanmıştı. Anlatmaya devam edeceğine yarım bırakıp yemeğine devam eden Berberiye öfkeyle bakıyordu. Ağzında yemek olduğu halde anlatmaya devam etti çaresiz.

“Kılıcı ahalinin hayret dolu bakışları arasında tereyağından kıl çeker gibi saplandığı kayadan çıkarıp havaya kaldırmış. Meydana toplanan kalabalıktan sevinç nidaları yükselmiş. Herkes kahramanın kendisini tanıtmasını bekliyormuş artık. Emirin karşısına dikilip onu öldüreceği ana tanık olmak istiyorlarmış.

“Fakat onların sevincini kursaklarında bırakan bir kahkaha duymuşlar. Kılıcı elinde tutan cengâver cübbenin başlığını sıyırınca içinden tacıyla Emir’in kendisi çıkmış.”

“Hadi oradan!” Begüm de heyecanla dinliyordu onu. Bir kadından beklenmeyecek tepkiyi duyan Hekim bir an duraksadı.

“Ömrümde böyle saçma sapan masal dinlemedim ben!” diye atıldı Cenevizli aynı şekilde.

Zalim Emir’in bu hareketinden keyiflenen Viking gevrek kahkahalarını koyuvermişti bile.

“Ama daha bitirmedim ki” diye susturdu onları Hekim. “Emir kibirine hakim olamamış asırlardır süregelen efsaneyi kendi denemek istemişti. Sonunda kılıcı kendisi çekince de halkın bütün umutlarını söndürmüştü işte.

“Meydanda toplanan halk dehşet içerisinde Emir’i seyrediyordu. Hepsinin aklından geçen düşünce aynıydı. Kahraman falan yoktu. Kehanet yalandı. Yüzlerce yıl hiçbir şey yapmadan yalnızca uydurma bir kahramanın ve onun uydurma kılıcının Emir’i öldüreceğine inanmışlardı. Artık umut yoktu. Bir şeyler yapmazlarsa dedelerinin kanını içen cani, torunlarının da kanlarını içerek hayatta kalmaya devam edecekti.

“Yeni kılıcının üzerine bir baston gibi dayanıp mağrur bir şekilde kullarını seyreden Emir, kafasına gelen bir darbeyle irkildi. Kalabalığın içinden gelen bir taş alnına isabet etmişti. Bu darbe canını yakmamıştı ama onu sinirlendirmeye yetmişti. Kılıcını kaldırıp kendisine taşı atan gence doğru yöneldi. Fakat kalabalıkta bir değişiklik vardı bu kez. Her zamanki gibi kendisi ilerlerken onlar geri kaçmıyordu. Aksine üzerine geliyorlardı.

“Kılıcıyla bir tanesini biçti. Sonra ikincisini. Fakat kılıçla vurarak bitmiyorlardı. Yere düştükten sonra kılıcını kaybetti. O yere düşünce yüzlerce insan üzüme üşüşen karıncalar gibi üzerine atıldı. Yüzyıllardır ektiği vahşetin meyvelerini yiyordu şimdi.  İnsanlar çıplak elleriyle onu parçalıyor o ise hiçbir şey yapamıyordu. En büyük gücü olan ölümsüzlüğü en büyük laneti haline gelmişti. Acı çekiyor fakat ölemiyordu.

“Kalbini yerinden söktüklerinde artık bedeninde hareket edebilecek bir uzvu kalmamıştı. Hala atmakta olan kalbi taşlarla ezerek parçalayan halk özgürlüğün dayanılmaz coşkusuyla saraya hücum etti.” Saraydaki yağmalamayı anlatırken sözü yeniden kesildi Hekim’in.

“Şimdi bu büyücü yalan mı söylemiş? Neden böyle bir şey yapmış?” diye sordu Gianni.

“Hayır! Büyücü kılıç yerinden söküldüğünde Emir’in sonunun geleceğini söylemişti ve dedikleri doğru çıktı. Onun söylediklerini çarpıtan halkın kendisi olmuş.” Diye düzeltti onu Begüm.

“Çok doğru!”

“Onları Emir’in zulmünden kurtarmak için önce umut vermiş. Sonra da ellerinden almış. Çünkü insanın en güçlü olduğu an umudunu kaybettiği andır. Emir’in bir gün bu kılıcı yerinden çıkarmayı deneyeceğini biliyormuş ihtiyar.”

“Hanım efendi masalın bütün özünü çıkardı gördüğünüz gibi. Artık uyuyabilir miyiz?”

Herkes yorgunluğun ve masalın üzerine güzel bir uyku çekmek konusunda hemfikirdi. Nöbetler paylaşıldı ve ateş tazelendi. Çam kokularının ferahlığıyla Antakura kayalıklarının tatlı esintisi birleşince uykuya dalmak hiç de zor olmadı onlar için.

Spoiler: Göster
biraz gecikmeli oldu ama :)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: mit - 27 Şubat 2013, 17:46:37
Şahane bir bölüm daha... Okurken kaliteli bir romandan aldığım keyfi veren hikayelerin sayısı sınırlıdır. Bu da kesinlikle onlardan biriydi. Excalibur ve Dracula karışımı bir hikaye vardı bu kez sanki. Ya da bana öyle geldi, bilmiyorum. Ama hikaye içinde hikaye anlatma işini çok başarılı bir şekilde gerçekleştirmişsin, umutla ilgili yapılan konuşmalar ve hikayenin buradan yola çıkılarak anlatılması da kesinlikle takdire şayandı. Karakterlerin hareket ve davranışlarındaki detay da aynı çizgisini sürdürüyor ki her seferinde de dediğim gibi en çok hoşuma giden kısmı bu. Ellerine sağlık...
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 27 Şubat 2013, 19:35:36
Hikaye içinde hikaye anlatma doğu kültüründe çok sık rastlanan bir unsur. Hele Kelile ve Dimne okuduysanız ağzınız açık kalır nereden nereye bağlanır o öyküler. Aslında hazır Ateşin başına toplamışken 'Akdeniz Akşamları' söyletsem mi diye düşünmedim de değil. Teşekkür ederim. senin gazınla sürüyor bu hikaye :D
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: Gülbüyüsü - 05 Mart 2013, 00:14:41
Bu masalda anlatılan kıssa bana okumakta olduğum bir kitapta geçen çok beğendiğim bir cümleyi hatırlattı. (Ariana Franklin / Ölüm üstadı) 'Umutsuzluğumuz umudumuz oldu' Evet bazen kaybedecek hiç bir şeyi kalmayanlar çok daha güçlü ve azimli oluyorlar. Final kısmıda oldukça şaşırtıcı ve beğeniyi hakeden bir masal olmuş. Eline ve hayal gücüne sağlık diyorum.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 05 Mart 2013, 10:52:07
Teşekkür ederim. Bulursam okuyayım o kitabı hoşuma gitti. Senin hikaye de oldukça iyi gidiyor :)
Başlık: Yeni Bölüm: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 08 Mayıs 2013, 16:33:31
ŞAFAK VAKTİ

Son nöbetin kendisine verilmesinden oldukça mutlu olmuştu Hekim. Cafer onu uyandırıp nöbeti devrettiğinde uyku sersemliğini çabucak atlatıp ciddiyetle görevine başlamıştı. Oldukça sessiz bir geceydi. Arada bir yerinden kalkıp sağdan soldan gelen hışırtıları kontrol ediyor fakat sincaptan başka bir şey bulamıyordu. Zaten bu olay birkaç kez tekrarlandıktan sonra ‘sincaptır, sincap’ diyerek hiçbir sese aldırış etmedi.

Sabah namazı vakti yaklaştığında matarasında abdest almak için ayırdığı suyla sakin sakin abdest aldı. Ağaçların arasından güçlükle seçebildiği ayın konumundan emin olduktan sonra da namazını kılmaya başladı. Namaz arasında vazifesini aksatma endişesiyle şöyle bir kulak kabarttıysa da olağandışı bir ses duymadığından devam etti. Farzın ikinci rekatında son kıraatlerini de bitirdikten sonra selamını verirken döndüğü sol tarafında gördüğü manzaraya müdahale etmek için artık çok geçti. Selamın sesini yükselterek arkadaşlarını uyarmaya çalıştıysa da onlar üzerlerine doğrultulan mızrakların soğukluğuyla çoktan uyanmışlardı.

Ne idüğü belirsiz bir grup eşkıya kılıklı adam silah tehdidiyle uyandırdıkları insanları ayağa kaldırıp ellerini bağladılar. Namazı biten Hekimi de unutmamışlardı elbette. Kendi aralarında Batı limanlarının aksanıyla konuşan bu eşkıyaların Halife’nin muhafızları olmadıkları açıktı. Dağlara sığınmış isyancılar olabilirlerdi ancak. Bu yüzden karşı koyup muhtemelen kendilerini arayan muhafızları da buraya toplamanın bir anlamı yoktu. Onlarla anlaşmanın bir yolunu bulmak zorundaydılar.

Ara sıra onları uyaran, itip kakan isyancılar esirlerine Arapça hitap ediyorlardı. Güneş henüz kızıllığını kazanmaya başlamışken isyancıların içinden tanıdık bir ses duyan Cenevizli, yiyeceği sopaya aldırmadan onların lisanında bağırdı:

“Demek artık dostlara da saldırıyorsun, Joao!”

Hemen yakındaki isyancılardan birinin kırbacı onun göğsünde şaklamaya cesaret ettiğinde, kırbacın sahibi ne olduğunu anlamadan kendisini kırbacın ucunu yakalamış olan sarı devin ellerinde buldu. Diğer isyancılar duruma müdahale etmek için kılıçlarını ve mızraklarını çekip atıldılar. Bileklerindeki ipleri koparmış olan Drakkar elindeki yeni boğazladığı ölü isyancıyı kenara atıp onun kılıcıyla yeni gelenlerin karşısında durdu. Bir anda patlak veren bu kavgaya son veren isyancıların içinden gelen bir ses oldu:

“Durun! Bu kadar gürültü yeter! Muhafızları başımıza toplayacaksınız! Bir adamla başa çıkamadınız koduğumun savaşçıları! ” Uzun ve zayıf siluetiyle öne çıkan liderlerinin emrindeki adamları azarlaması bitince esirlere yöneldi. Güneşin kızıllığı ağaçların arasında yayıldıkça simalar daha belirgin hale geliyordu. Yine de bir meşalenin ışığına ihtiyaç duydu Joao. Işığı yakaladığı insanların yüzlerine doğru tutup tanıdık birini aradı. Sonunda Cenevizli dostunu gördüğünde hayretini gizleyemedi. “Siz ha! Derhal çözün bu adamı! Bu Müslümanların arasında ne yapıyorsunuz?”

“Uzun hikâye dostum… Bu adamlar benimle birlikteler. Onları da çözmenizi istiyorum.” Diğer isyancılar bu adamın liderleri üzerindeki etkisini garipsemişlerdi. Bu isteğin derhal bir baş hareketiyle onaylanması bu çelimsiz adamın gücünü gözler önüne seriyordu. O andan itibaren de hiçbiri bu adamın yakınına yaklaşmaya cesaret edemedi.

Gianni, Joao’ya evinden çıkıp buralara gelişini anlattı. Adamın bilmesi gerekenden fazlasını duymamasına özen göstererek anlatmıştı her şeyi. Yeni katılacak birine hiç ihtiyaç yoktu doğrusu. Hayalindeki hazineyi 7’ye bölecek olmak onun için yeterince acı vericiydi zaten. “Senin anlayacağın dostum, şimdi Malaga’da bıraktığımız gemimize dönüp kendimizi tekrar Akdeniz’in şefkatli kollarına bırakmalıyız.”

“Akdeniz’in şefkatli kolları demek…” dedi Joao, gevrek bir kahkahadan sonra. “Size yolculuğunuzda başarılar dilerim. Fakat geminizin güvenli olduğundan emin misiniz? Son aldığım haberlere göre Halife’nin muhafızları Malaga’daki bütün gemileri didik didik aramış. İçinde kuzeyli barbarların olduğu bir gemiyi talan etmişler. Yanınızdaki dev cüsseli arkadaşınıza bakılırsa bu sizin geminiz olabilir diye düşünüyorum.”

“Nasıl? Benim gemimi mi talan etmişler!” Drakkar, Ağzındaki romu püskürttüğünde gözleri sinirden kor gibi kızarmıştı.

“Adam doğru söylüyor!" Diye bağırdı avucundaki bir tas suya bakıp etrafa saçtıktan sonra Büyücü, "Daha önce geminin durumuna bakmak neden gelmediyse aklıma!” o kızdığında etraftaki adamlar daha fazla tedirgin oldular. Zira Arap büyücü sinirlendiğinde ısınmak için yaktıkları ateşin yükselerek ağaçları tehdit etmesi, Viking’in mecazen gözlerinden çıkardığı alevden daha tehlikeliydi.

“Sakin ol! Yerimizi belli edeceksin!” Gianni Büyücünün garipliklerine alışmıştı artık. “Başka ne duydun Joao?”

“Şey... Ne?" Alevlerin bir anda yükselmesi adamın aklını başından almış gibiydi. "Haa! Gerisi sadece dedikodu… Şeytan işi bir aletin varlığından bahsettiler. Muhafızlar kendi aralarında konuşurlarken duymuşlar. Bakırlarla kaplı garip bir nesneymiş. Ne olduğunun anlaşılması için Granada’ya götürülüyormuş.”

“Fottiti! Usturlab!” diye ağzından bir küfürle birlikte salıverdi dışarı Gianni. “Ne halt etmeye oraya götürüyorlarmış!”

“Kordoba’nın güvenli olmadığını söylüyorlar. Orayı bir takım haydutlar basmış dün. Bu sebepten daha güvenli olduğunu düşünerek Granada’ya götürüyorlar.”

“Neyle götürüyorlar?” Ekibi toparlayan adam varlığını göstermişti sonunda. Ölümden döndükten sonra belli ki gücünü iyice toparlamıştı.

“On kişiden oluşan bir muhafız birliği ve bir atlı araba…” çok fazla insanla muhatap olduğunu düşünen Joao'nun cevapları tedirginleşmişti.

“Güzel, öyleyse ağır ağır gidiyorlar… Hemen yola çıkarsak onlara yetişebiliriz.”

“Fakat gemi? Gemi ne olacak?” diye atıldı Drakkar.

“Merak etme kardeş! Gemini alacaksın.” O'nu rahatlattıktan sonra Gianni’ye döndü: “Bu adamları ne kadar tanıyorsun? Ne kadar güvenebilirsin?” İsyancıların liderleri sanki orada yokmuş gibi bu soruyu sorması şaşırtmıştı Cenevizli’yi.

“Joao eski bir dosttur. Kendisi bize güvenilir olduğunu ispatlamak zorunda. Haksız mıyım dostum?”

“Haklısınız efendim.” Joao bu muhabbetten pek hoşlanmamıştı. Fakat yine de Gianni’ye büyük bir minnet borçlu olduğu hareketlerinden anlaşılıyordu. Onun her dediğini yerine getirmeye hazır gibiydi.

“Pekâlâ… Öyleyse ikiye bölüneceğiz. Ben üç kişiyi alıp Usturlab’ın peşinden gideceğim. Bu sırada diğerleri de Joao ve adamlarıyla birlikte gemiyi kurtarmaya gidecek.”

“Nasıl yani?” Birkaç kişi aynı anda söylemişti bunu.

“Nasılını anlatayım; biz şu anda yola çıksak tahminen nerede yakalarız muhafızları?”

“Eğer hiç durmadan at sürerseniz…” burada biraz düşünüp kafasını kaşırken kendi kendine bir şeyler mırıldandı. “Sanırım Alhama’da onları yakalamış olursunuz.”

“Güzel! Alhama’yı biliyor musun Hekim?”

“Ne tarafta olduğunu haritada görmüştüm fakat…” Hekim sözünü bitirmeye fırsat bulamamıştı ki yeniden lafa başladı lider olduğunu belli eden kişi.

“Tamam! Demek ki; sen benimle geliyorsun. Hızlı hareket etmeliyiz ve hata yapmamalıyız. Sen de benimle geliyorsun!” diyerek Alim’e bakıyordu. “Ayrıca gözükmememiz ve ölmememiz gerek… Muhafız alayına karşı bunu ancak büyüyle başarabiliriz. Son adam da sen olacaksın yani…” Operasyonun son adamı da seçilmişti. O konuşurken herkes büyülenmiş gibi dinliyordu. Bu kuvvetli adamların onun etrafında toplanmış olması yeni tanıyanları şaşırtmıyordu artık. Hitabeti, vaat eden bir adamın umut verici konuşmalarından ziyade geleceği küresinden gören bir kahinin olacakları haber vermesi gibiydi.

“Şimdi gelelim diğerlerine… Gemi, kuzeyli kardeşimizin gemisi... onu gemisini kurtarmaktan alıkoyamam. Tüccar kardeşimiz de eski dostu Joao ve takımından sorumlu olacak. -Henüz size güvenmememi mazur göreceğinizi düşünüyorum.- Tabi ki bütün hepinizden sorumlu olacak kişi de benim eşim olacak.”

“Ne yani? Bir kadına mı hesap vereceğiz yani?” Joao, haliyle durumu garipsemişti. Gianni’nin kaş, göz işaretleriyle durumu tartışmaması gerektiğini anladı. Adam da ona cevap verme gereği duymadan anlatmaya devam etti:

“Bu kadar adamla gemiyi ele geçireceğinizi farz ediyorum. Bunu yaptıktan sonra orada bekleyemezsiniz elbette…” Lafını yarıda kesip Hekim’e dönerek sordu, “Bu Alhama dediğiniz yerin yakınında hangi liman var?”

“Yakınında bir liman yok bildiğim kadarıyla. Güneyinde Nariha var fakat ormanı dolaşmamız gerek.”

“O yolların hepsi tutulmuş olur." dedi Joao ağzına parmaklarının ucunda ezdiği bir parça otu atarak. "Elinizde o kadar kıymetli bir şeyle rahat rahat geçip gitmenize izin vermezler.”

“Ormanın içinden geçersek ne kadar zamanımızı alır, kardeş?” Joao'yu yeniden görmezden gelip sorusunu kendisini kurtarmış olan Hekim'e yöneltti.

“Ormanın içerisinden nasıl geçeceğiz? Kayboluruz!”

“Pekala! Gemiyi alıp bizi Nariha açıklarında bekleyeceksiniz. Yarın şafak vakti limana yanaşacaksınız. Eğer gelmezsek herkes yoluna benimle hiç karşılaşmamış gibi devam edecek. Eğer biz gelir de sizi bulamazsak aynı şekilde yolumuza devam edeceğiz. Şimdi hazırlanıp yola çıkalım.”

Sözlerini bitirip ayağa kalktı. Atına doğru yöneldi. Arkasında ateşin başında bıraktığı insanlar şaşkın bir halde adamın söylediklerinin mümkün olup olmadığını düşünüyorlardı. Yola çıkacaklar isyancılardan erzak takviyesi yaparken Begüm hızlı adımlarla eşine doğru yaklaştı. Söyleyeceklerini diğerlerinin duymasını istemiyordu.

“Beni geride mi bırakacaksın Bey’im?” dedi. Adam onun gözlerine bakarak yüzünü avuçlarının içerisine aldı. Gözlerindeki yaşları parmaklarıyla sildikten sonra onu kendine yaklaştırıp saçlarının kokusunu içine çekti.

“Orada senden başkasına güvenemem. Biliyorsun…”

“Ama sen ne olacaksın? Henüz gücünü toplamadın.”

“Merak etme. Hekim yanımda olacak.”
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: Gülbüyüsü - 09 Mayıs 2013, 20:22:27
Detaylar ve diyaloglar gayet başarılı dökülmüş kağıda. Çok zaman bırakıyorsun bölümler arasında ama değmiş doğrusu, tebrikler. Bu hikayeyi buradan değil, bir kitaptan okuyor olsaydım eminim hayal kırıklığı yaşamazdım. Madem İspanya'da başlayan bir hikaye, sanırım aşağıdaki parçayı hakediyor bu satırlar. :)

http://www.youtube.com/watch?v=fR3jRhqSkUk (http://www.youtube.com/watch?v=fR3jRhqSkUk)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 10 Mayıs 2013, 09:07:57
Teşekkürler. Parça demek için biraz büyük gerçi ama çok severim loreena mckennit'ı. Bu ara iş yoğunluğu dolayısıyla çok boşladım hikayeyi farkındayım. Arayı kapatmaya çalışıyorum.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: mit - 10 Mayıs 2013, 20:59:40
Bu bölümde diyalogları fena karıştırdım birbirine. Kim kimdi, tüccar kimdi, o kimdi, kim konuştu derken bayağı duraksadım. Ya uzun ara verdiğimiz için oldu ya da anlatımda ufak bir aksama var. Emin olamadım. Yine de hikayenin devam ettiği görmek güzel.

Not: Loreena iyidir iyi :)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: Gülbüyüsü - 10 Mayıs 2013, 21:10:39
Parça diyemezsen video diyelim :D mit karıştırman galiba uzun aralıklarla okuyor olmamızdan. Sonuçta her bölümün arasında geçen süreçte farklı bir çok şey okuyorsun ve kim kimdir silinebiliyor istemesende. Ben diyalogların birbirini tamamlamasını beğendim. Ama tabi bazı yerlerde geriye dönük acaba neydi, nasıldı diye düşündüğümde oldu. atta bir iki yerde duraksadım okurken ama genel itibariyle bakınca cemaziyel'in hikayeyi anlatım tarzı başarılı diyorum. Loreena iyi olmaz mı yaa favorim ;)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: mit - 10 Mayıs 2013, 21:38:45
Belki... Ama bazı kısımların ufak bir düzenlemeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum yine de. Mesela:

Alıntı
“Fottiti! Usturlab!” diye ağzından bir küfürle birlikte salıverdi dışarı Gianni. “Ne halt etmeye oraya götürüyorlarmış!”

“Kordoba’nın güvenli olmadığını söylüyorlar. Orayı bir takım haydutlar basmış dün. Bu sebepten daha güvenli olduğunu düşünerek Granada’ya götürüyorlar.”

“Neyle götürüyorlar?” Ölümden döndükten sonra gücünü iyice toparlamıştı.

Şimdi... En son konuşan kim? Hikayenin akışı göz önüne alındığında ve başka bir belirteç bulunmadığından konuşanın sıralamaya göre Gianni adlı Cenevizli olması lazım. Ama o değil. Ölümden dönen o değildi çünkü. Bu noktada 'O halde liderleri konuşuyor,' diyoruz ama konsantrasyon dağılıyor o arada haliyle. Bunun gibi birkaç kısım daha var.

Cemaziyel'in anlatımını ben de gayet başarılı buluyorum, hikayesini de severek takip ediyorum :) Bu kısımda biraz aksaklık gördüm sadece, ben de kendi kişisel ricası üzerine eleştirimi belirtmek istedim.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: Gülbüyüsü - 10 Mayıs 2013, 22:07:16
mit okurken duraksadım dediğim yerlerden birini alıntı yapmışsın. Evet ben de son cümlede belirteç olmadığı için biraz zorlandım okurken. Tabiki onu eleştireceğiz. Bu yüzden yazdığını bizimle  paylaşıyor. Mesela ben baya eleştiriyorum :D
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 10 Mayıs 2013, 22:10:07
Teşekkür ederim. İşte bana böyle şeylerle gelin kardeşim. Vay efendim şahane olmuş da şöyle muhteşem, böyle on numara... Yapmayın böyle şeyler:P Hemen eğiliyorum konuya...
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: Gülbüyüsü - 10 Mayıs 2013, 22:14:48
cemaziyel şimcik utandım ve ilk yorumumu değiştirip baya bir eleştirsem mi diye düşünmeye başladım :D Söz bir dahakine çok eleştirel olacağım, hatta çok çok eleştirel olmak için çaba harcayacağım ;) Ben diyalogların konusunda hala aynı karardayım; ufak aksaklıklarda olsa konuşmalar birbirini tamamlıyor. Çünkü bölümün çok büyük kısmı diyaloğa ayrılmış ve belirtilen tarihsel mekan ve ayrıntılar hoşuma gitti.  Zaten gördüğüm aksaklıkları da sana ilettim biliyorsun.
Başlık: Gemileri Yakmak- yeni bölüm
Gönderen: cemaziyel - 13 Ağustos 2013, 13:45:07
USTURLAB

Hayatının en uzun soluklu at sürme deneyimlerinden birini geçiren hekim, birlikte yola çıktığı üç kişiye aradıkları şeyi götüren askerlerin geçeceği yolu gösterdikten sonra yoldan görünmeyecek şekilde çalıların arasına uzandı. Alışkın olmadığı için bu uzun süreli yolculuğun titreşimlerini hala kafasının içinde hissediyor, bu da onda mide bulantısı ve baş dönmesine yol açıyordu. Bu haline rağmen nezaketen diğerlerinden her ne yapmayı düşünüyorlarsa kendisine de bir vazife biçmelerini söyledi. Büyücü ayak altında dolaşmaması gerektiği gibi kaba bir açıklama yaptıysa da Cafer demeyi tercih ettiği Âlim dostu gülümseyerek atlara göz kulak olabileceğini söylemişti. Atlar kaçış için önemliydi ne de olsa. O da güvende olabileceği bu görevi seve seve kabul etmişti. Ya da öyle sanıyordu. Belki de doğrudan atların ilerisindeki çalıların arasına devrilmişti.
İnsanoğlunda yaşama arzusuna bile galip gelebilecek tek bir hal vardır: o da meraktır. Hekim de işte bu sebepten yattığı yerde kendisini yolu net görebilecek bir şekilde düzeltip bilincini açık tutmaya çabalıyordu. Üç kişilik bir haydut takımının en az on kişiden oluşan bir muhafız takımına nasıl kafa tutacağını izlemek istiyordu. Onun görüş alanında sadece Büyücü vardı. Cafer’i yol kenarındaki ağaçlardan birine tırmanırken gördüğünü hatırlıyordu fakat yukarılara göz gezdirdiğinde ondan hiçbir iz göremedi. Ekibin liderinin ise nerede olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Sağlığından sorumlu olduğu adamın ortada görünmemesinden bir miktar endişelendiyse de kafasının içerisinde vızıldayıp duran sinek daha fazla endişelenmemesini sağladı.
Vızıldamaların içerisinde duyduğunu sandığı ahşap takırdamaları dikkatini yola vermesine sebep oldu. Yaprakların arasından iki atın çektiği, üstü kapatılmış, iki tekerlekli bir arabanın ve etrafında bulunan atlı muhafızların ağır ağır geldiklerini seçebiliyordu. Fakat kaç kişi olduklarını sayabilmesi pek mümkün değildi. Konumu itibariyle muhafız alayı önce yolun onun yakın olduğu kısmından geçecekti. Kendisinden daha ileride ise henüz yaklaşmakta olan kafileye dönüp bakmamış olan büyücü vardı.  
   
Araba iyice yaklaştığında büyücü çalıların arasında yarı oturur vaziyette arabaya doğru yüzünü çevirdi. Hekim bulanık kafasında yanlış görmüyorduysa eğer arabanın altına doğru bakıyordu. Ne olduysa da bu bakıştan sonra oldu. Önce bir çatırtı işitildi, muhafız alayı sesin üzerine yavaşlamıştı fakat onların durmasına fırsat kalmadan tekerlekleri birbirine bağlayan aks orta yerinden ikiye ayrıldı. Tekerleklerin sağa-sola fırlamasıyla birlikte araba büyük bir gürültüyle toprak yola oturdu. Huzursuzlanan atlar arabacı üzerindeki şaşkınlığı atlatıp kendilerini durdurana kadar arabayı sürüklediler. Bütün muhafızlar arabaya doğru geliyorlardı. Aksın kırılması onlar için basit denebilecek bir kazaydı ve etraftan herhangi bir tehlike beklemiyorlardı. Hekim ise bunun bir tesadüf olamayacağının bilincindeydi. Uğursuz herif bir nazarıyla aksı ortadan ikiye bölmüştü.
   
Muhafızların hepsi arabanın etrafına toplandığında ağaç tepelerinden üzerlerine cam şişeler yağmaya başladı. Düşüp kırıldığı yerde büyük bir gaz bulutu bırakan bu şişeler atların sahiplerini sırtlarından atıp kaçmasına sebep oluyordu. Sisin içerisinden bağırış çağırışlar ve öksürük sesleri duyuluyor fakat hiçbir şey görülmüyordu. Duman yavaş yavaş berraklaşıp gözle seçilebilir olduğunda saklananlar yerlerinden çıktılar. Hekim de diğerleriyle birlikte arabanın yanına gitmişti. Muhafızların hepsi hareketsiz yerde yatıyordu. Hatta arabaya koşulmuş atlar bile… Nabızları kontrol eden hekim onların yaşadıklarını anlayınca içten bir ‘elhamdülillah’ çekti.
   
Bir müddet arabanın etrafındaki muhafızların üzerini ve arabanın içini aradılar. Sonunda aradığını bulan Cafer elindeki beyaz beze sarılı nesneyi Lider’e götürdü. Hekim daha yakından baktığında bunun gerçekten de bir karış boyunda bir usturlab olduğunu gördü. Fakat yeni yapılanlara nazaran daha eski bir usturlab olmalıydı. Tüm parçaları bakırdan yapılmış bu alet iç içe iki yuvarlak parçadan oluşuyordu. Dıştaki büyük yuvarlağın çeperi 24 eşit parçaya ayrılmıştı. Diğerine teğet olacak şekilde merkezi kaydırılmış olan daha küçük olan yuvarlak parça ise 12 eşit parçaya ayrılarak her birine bir burcun adı verilmişti. Usturlabın yüzeyinde farklı noktaları gösteren küçük parçalar gök cisimlerini temsil ediyordu. Yuvarlakların içerisinde çizili olan yaylar sayesinde bu gök cisimlerinin yerleri hesaplanabiliyordu. Hekim bunların hepsinin ne işe yaradıklarını az çok bilse de kendi uzmanlık alanı olmadığından emin olamıyordu.
   
Cafer Usturlabı esas sahibine verdiğinde inanılmaz şekilde bakırın daha da parlak hale gelip adeta altına dönüştüğünü gözlemledi. Ortasında bulunan camlı bölme etrafına ışık saçıyordu. Camın içerisinden yayılan ışığa biraz daha dikkatle baktığında merkeze bir iğneyle tutturulmuş bir küçük ok gördü. Cenevizli aleti anlatırken az bile söylemişti doğrusu. Usturlab nereye döndürülürse döndürülsün hep aynı yönü göstermekteydi bu ok. Hayretler içerisinde bu küçük okun inatçı istikrarını seyrederken ister istemez elini bu büyülü nesneye doğru uzattı. Beriki alete uzanan eli görünce hızlı bir hareketle ondan sakınarak yeniden beze sararken, “Herifler uyanmadan ormanın içine dalsak iyi olacak.” diye söylendi.

…

Ormanın içerisinde ilerlerken bir önceki yolculukta olduğu gibi hızlı hareket etmiyorlardı. Atlar yeterince yorgundu ve muhafızların onları ağaçların arasında bulmaları hiç kolay değildi. Aslında orman yolculukları deniz yolculuklarına benzer. Sık ağaçların içerisinde yolculuk yapıyorsanız baktığınız her ağaç birbirine benzer ve insan fıtratından dolayı geniş arazilerde yuvarlaklar çizmeye bayılır. Fakat ellerinde bu değişik alet varken kaybolmaktan korkmalarına hiç gerek yoktu zira ışığın içerisindeki bu ok inatla hep aynı yönü gösteriyordu. Acaba okun gösterdiği yerin sonuna kadar gitse ne bulacaktı? Hekim, Gianni ve Drakkar’ın söylediklerini düşündü. Okun gösterdiği yerde muazzam bir hazine olmalıydı. “Süleyman’ın hazinesinden daha iyisi…” diye mırıldandı kendi kendine. Bu sözler yanında at sürmekte olan büyücünün kulağına gitmiş ve kendisine alaycı bir gülümseme ile bakmasına sebep olmuştu. Fırsatı değerlendirmek isteyen Berberi derhal Büyücü’nün hikayesini öğrenmek adına konuşmaya başladı.

“Neden öyle bakıyorsun? Sanki sen de bu hazinenin peşinde değil misin?”

“Hazine mi?” dedi büyücü, küçümseyici ifadesini bozmadan, “Bir sandık altın bulursan bunun adı hazine olur. Gömdüğün yeri unutmamak için de boktan bir parşömene aptalca şekiller çizer adına harita dersin olur biter. Bizim peşinde olduğumuz şey için çekilen zahmet, benim bildiğim büyülerin ötesinde olan bu alet, bunun herhangi bir hazineden fazlası olduğunu gösteriyor.” Atının dizginlerini elinde tutarken kendisinden korktuğunu adı gibi bildiği bu adamla biraz eğlenmeye karar verdi. “Peki, senin burada ne işin var, Habeş? Bana diğerlerine anlattığın ‘Hikayeni dinlemek istiyorum’ masallarını anlatma sakın! Beni kandıramazsın. Sen konuşmadan önce kafanın içerisinde neler olup bittiğini anlarım ben.”

“Sana Habeş olmadığımı defalarca söyledim. Berberiyim ben!” büyücü Berberi olduğunu hiçbir zaman ciddiye almamasına rağmen, Hekim söylemekten vazgeçmiyordu. “Evet, hikayeni dinlemek istiyorum. Ne var bunda?”
“Açıkçası nereden geldiğin, ne duymak istediğin umurumda bile değil. Ben daha çok neden bizim hakkımızda bilgi topladığınla ilgileniyorum. Senin vazifen Tarik’i dirilttiğinde bitti.” Büyücü Türk’e yolcu anlamında Tarik diyordu. Bu kelime ona ne diyeceğini bulan Hekim’in yüzünde anlık bir tebessüme sebep olmuştu. Tebessümün Arap arkadaşı tarafından hoş karşılanmayacağını düşünerek hemen toparlandı. Memnuniyetsiz arkadaşının konuşurken kendisine değil de yola bakması rahatlatıcı olsa da bu uğursuzun bakmadan da görebildiği konusunda şüpheleri vardı.

“Hala bana ihtiyacı olabilir. Sizinle ilgili bilgi toplamıyorum. Sadece merak ediyorum.”

“Bana masal anlatma! Halife’ye yaranmak için casusluk mu ediyorsun? Aklın sıra muhafızların bir yerde bizi yakalamasını bekleyecek -buna belki de sen sebep olacaksın- sonra da bizimle ilgili bildiğin ne var ne yoksa anlatıp kahraman olacaksın, öyle mi?” bunları söylerken gözlerinin içerisine bakıyordu ve hayatında bu kadar korkunç bir çift göz daha görmemişti hekim. Koyu yeşil gözlerin ortasında baktığı kişiyi oracıkta yakıp kül edecek bir alev topu vardı sanki.

“Halife için casusluk yapmak mı? İnan bana böyle bir şey yok. Ben sadece merak ediyorum hepsi bu.” Kekeleyerek konuşuyordu ve bu cevabın yeterli olmadığının farkındaydı. “Hayatım boyunca hep etrafımdakilerden farklı oldum. Bu yüzden de hiç arkadaş edinemedim. Araplar içinde bir Berberi olduğum için, Berberilerin içinde Arap gibi davrandığım için dışlandım. Kimi zaman çok konuştuğumdan şikayet ettiler, kimi zaman hiç konuşmadığımdan... Maalesef hiçbir şekilde onlara yaranamadım.

“Yıllar içinde yalnızlığımdan kurtulamayacağımı anlayınca ona teslim oldum. İyice öğrenmiştim ki hiç kimse ömrüm boyunca benim yanımda olmayacaktı. Derken seneler sonra Kurtuba’da cerrahi eğitimi için geldiğimde bir insanla tanıştım. Bana fevkalade bir yakınlık göstermiş olan, zekamı ve çalışmalarımı taltif etmiş olan bu kişi hocam Ebul Kasım El-Zehravi’ydi. Ona aşk derecesinde bağlandım. Söylediği her sözü aklımda tutuyor, nereye gitse arkasından yürüyor, hatta bunu yaparken bastığı yerlere adımlarımı denk getirmek için çaba sarf ediyordum. O da bu durumdan memnun olmuş, yaptığı çalışmalara beni ortak ediyordu. Artık yalnız değildim. Bir çok konuda çalışmalar yaptık. Yarayı diktikten sonra cerahat olmamasını sağlayan hayvan bağırsağından iplik kullanma fikrini geliştirdik. Lokman Hekim’in sırrının peşinden giderek ölüme çare bile bulduk. Bu benim hayatımın en önemli çalışmasıydı. Bir gece deney olsun diye bir fareyi önce zehirleyerek öldürmüş, daha sonra ise diriltmeyi başarmıştım. Bu büyük bir başarıydı. Fakat hocam, Ebu Kasım, Allah’ın işine karışmakta olduğumuzdan çekinerek çalışmalarımıza son verdi. Hocama karşı gelemezdim. Fakat onunla bir araya gelme isteği de kalmamıştı içimde. Kendimi bu kez tamamen daha evvelkilerin yazmış oldukları kitaplara ve parşömenlere vermiştim. Yunan bilim adamlarını, Müslüman bilim adamlarını okuyor, yazdıklarından notlar çıkarıyordum. Yeni arkadaşlarım işte bu birçoğu birkaç asır önce ölmüş olan bilim adamları taifesiydi.

“Siz medresenin içerisine girip Tarik’i diriltmemizi istediğinizde içimde bir heyecan belirmişti. Eğer hocam izin verseydi denemek istiyordum da... Sonra peçelerinizi indirdiğinizde ise yaşadığım şaşkınlığı kelimelere dökmem mümkün değil. ‘Bu kadar farklı coğrafyalardan gelmiş insanlar nasıl oluyor da birbirlerine canlarını emanet edecek kadar yakınlaşabiliyor?’ sorusu kafamın içerisinde şimşek gibi çaktı. ‘Nasıl bir amaçtı ki bu, bu insanları dünyanın öteki ucundan bir araya toplayarak Halife’nin arka bahçesindeki bir medreseyi basacak cesareti vermişti?’ Ben hayatım boyunca tatmadığım güven duygusunun bu insanların arasına nasıl bir kuvvetle yerleştiğini arıyorum. Bunu da sizin hikayelerinizde bulmayı umuyorum.” Berberi bu sözleri normal konuşmalarını yaparken olduğu gibi lakayıt bir ifadeyle söylememişti. Ölüyü dirilttiği zaman kendini işine verdiği kadar ciddi konuşuyordu. Büyücü kargaları kıskandıracak bir kahkaha attıktan sonra cevap vermeye koyuldu:

“Zavallı bir kadın gibi konuşuyorsun! Demek amacımızı öğrenmenin peşindesin öyle mi? Aptal olduğunun farkındaydım da bu kadarını beklemiyordum gerçekten.” Aşağılamalarından sonra bir an duraklayıp yanındaki adamın sinirlenmesini seyrettikten sonra söze devam etti. “Bu aptallıkla sır versem bile onu bana karşı kullanamayacağını gördüm. Bu yüzden anlatmakta sakınca görmüyorum. Lakin bana anlatmadığın şeyler olduğunun da farkındayım.  Mesela bizim iyi insanlar olup olmadığımızı merak ediyorsun. Allah yolunda giden insanlar olup olmadığımızı… Böylece bize yardım ettiğin için oluşacak vicdan azabından kurtulmayı planlıyorsun.” Hekim’in yüzüne bakıp sözlerinin doğruluğundan emin olduktan sonra devam etti:

“Vicdan… Bu benim hayatımda önemli yeri olan bir kelimedir. Bütün hayatım bu kelimenin etrafında şekillenmiştir diyebilirim. Babam Mavera’ün-Numan şehrinin emiridir. Annem, önemsiz bir cariye, söz etmeye gerek yok. Evet, ben bir prensim. İnanması güç geliyor öyle değil mi? Babamın konumundan dolayı hayata, her şeye sahip olarak başladım. İstediğim gibi yiyip içebiliyor, yokluk nedir bilmiyordum. İstediğim hocalardan ders alıyordum. Etrafımda sayısız uşağım ve kölem vardı. Kendimde farklılıklar olduğunu hissediyordum fakat bunun ne olduğunu anlayabilecek durumda değildim. Bendeki farklılığın ilk farkına varanlar, öncelikle etrafımdaki yetişmemden sorumlu olan insanlar olmuştu. Çirkin ve uğursuz bakışlarım olduğunu söylerler ve etrafta meydana gelen ufak tefek kazaların, nedense, ben oradayken arttığından şikayet ederlerdi, kapalı kapılar ardında. Bir gün Pazar yerinde yanımda bakıcım ve kölelerimle dolaşırken bir at gördüm. Henüz 9 yaşındaydım ve at bilmeyi pek iyi bilmiyordum. Ama yine de bu hayvana karşı içimde bir istek oluştu. O benim olmalıydı. Yanımdakilere derhal emir verdim ve gidip atın binicisiyle konuştular. Adam atının satılık olmadığını söylemiş. Ne kadar ısrar ettilerse de satmayacağını belirtmiş. Haberi bana gelip söylediklerinde gözlerim atın üzerindeydi. İşte o andan sonra hayatım tam anlamıyla değişti. Atın çığlıkla şaha kalkışı ve yere devrilişi hala gözümün önündedir.” Gözlerinin önüne getirdiği sahneden aldığı haz yüzünden okunabiliyordu. Hekim bu durumdan rahatsız olmuşsa da sessizce dinlemeye devam etti. “At nedendir bilinmez acı içinde şaha kalkmış ve binicisini de altına alarak yere devrilmişti. Çevredekiler yardıma koşmuştu fakat yapacak bir şey yoktu. At ölmüştü ve binici de onun altında kalarak can vermişti. Atın yorgunluktan çatlayarak öldüğünü söylediler. Pazar yerinin ortasında saatlerce beklemekte olan at çatlayarak ölmüş… O gün benimle ilgili dedikodular ayyuka çıkmıştı artık. Ve ben de kendimde olan bu halin kesin olarak farkına varmıştım.

“Olayı babama anlattıklarında gülüp geçmişti. Hatta benim veli bir zat olabileceğimi bedduamın tutmuş olabileceğini iddia etmişti. Benimle pek vakit geçirmediğinden beni küçük sevimli bir oğlan çocuğu olarak görüyordu. Tabi bu düşünceleri beni odamda elmamdan kurt çıktığı için bir köleyi kırbaçlarken bulana kadar sürdü. Bana ceza olarak bir hafta kadar odadan çıkmama cezası verildi. Cezam bitmeden saraya bazı davetler yapıldı. Birkaç hekim ve büyücü gelerek bende nasıl bir hal olduğunu incelediler. Hekimler benim bir vicdan sahibi olmadığımı söylediler. Elime verdikleri bir tavşan yavrusunu parmaklarımla boğarak öldürmemi izlediklerinde bu kanıya varmış olabileceklerini düşünüyorum. Büyücüler ise bende bir kudret gördüklerini eğer kendileri gibi yetiştirilirsem oldukça büyük bir büyücü olabileceğimi söylediler. Hatta bunlardan bir tanesi beni yanına seve seve çırak alabileceğini söyleyen bir kişiydi. Dini bütün bir şahıs olan babam bunu şiddetle reddederek beni hadis, fıkıh ve tefsir ilimlerinde eğitmeleri için hocalar tuttu. Vicdandan yana eksik olan fıtratımı dini emir ve yasaklarla terbiye ederek kapatabileceğini umuyordu. Gerçekten de katıldığım sohbetlerde böyle insanların varlığına şahit oldum. Birkaç yıl bu konuda hocalarım oldukça başarı da sağlamışlardı.

“Bir gün buluğ çağına ermişken karşıma çıkan bir kız her şeyi alt üst etti. İpekli çarşafın içinde yalnızca gözlerini görebildiğim halde içimde bir arzu oluştuğunu hissettim. Fakat bunun günah olduğu bunu yapmamam gerektiği aklıma geldiğinde kafamı başka yöne çevirdim. Anladığın gibi bu o kızın da sonu oldu. Pazar yerinde birden bire yere yığılıverdi. Derhal hocama gidip olayı anlattım. O benim bunun için tövbe, istiğfar etmem gerektiğini söyledi. Ben de öyle yaptım. Ama bunu o kızın ölümüne üzüldüğüm için falan değil, sadece öyle yapmam gerektiği için yaptım. Olay babamın kulağına gidince benim tövbelerim de istiğfarlarım da işe yaramadı. Beni zindana kapattı. İnsanlarla bir araya gelmezsem kimseyi öldüremezdim, o böyle söylemişti.

“Bundan sonra hayatımın birkaç senesi ışıksız bir zindanda geçti. Fakat zindanda da olsam ben bir prenstim ve her dileğim yerine getiriliyordu. Ziyaretçilere ses çıkartılmıyordu. Bir nazarıyla can alan uğursuz prensi ziyaret etmeye sanki kimin cesareti olabilirdi ki zaten. İstediklerimi getiren köleler bile karşımda tir tir titriyorlardı. Bunu göremiyordum ama hissedebiliyordum. Zindanda bir süre sonra beklenmedik bir ziyaretçim olmaya başladı. Bu beni yanına çırak almak isteyen büyücüden başkası değildi. Haftada bir beni ziyaret eder, benimle konuşur, ahşaptan oyma bazı yazıtları bana getirip öğrenmemi sağlardı. Artık onun öğrencisiydim ve yapılacak başka hiçbir şey olmayan bu zindanda onun öğrettiği şeyleri çalışıyordum. Günün birinde yeni hocam beni ziyarete geldiğinde zindanın içerisinde ufak bir ateş yakarak beni görmesini sağladım. Yalnız da değildim artık kendime bazı dostlar çağırabiliyordum.” Bu bazı dostların vurgulanarak söylenmesi Hekim’in dikkatinden kaçmamıştı.
“Onları da kendisiyle tanıştırmayı umuyordum. Açılmış olan küçük pencerede yaktığım ateşin aydınlığı yüzüne vurduğunda, gördüğüm dehşet dolu ifade onunla ilgili aklımda kalan son şey oldu. Bir daha da gelmedi.

“Sürekli onun gelip yeni yazıtlar getirmesini bana yeni şeyler öğretmesini bekledim ama o hiç gelmedi. Sonunda ben de zindandan sıkılıp çıkmaya karar verdim. Gardiyanları çağırıp kapıyı açmalarını emrettim. Bana karşı geldiler. Ama elbette ben gitmek istedikten sonra beni orada tutabilmeleri mümkün değildi. Gardiyanlardan birini tehdit ederek kapıyı açtırdım ve elimi kolumu sallayarak zindandan çıktım. Şehirde dolaşarak beni zindanda eğiten hocamın evini buldum. Ortadan kaybolmuştu. Evinde kalıp orada bulunan bütün yazıtları, parşömenleri ne varsa alıp okudum. Birçok deneyler yaptım. Görüyorsun ya ben de senin gibi bir bilim adamı sayılırım. Neyse bu kısımlar seni pek ilgilendirmez. Ne de olsa benim ilmim seninki gibi temiz sayılmıyor. Sadede gelelim.

“Günün birinde Mavera’ün-Numan emiri olacaktım. Bunu sabırla bekliyordum. Bunu beklerken de benden korktukları halde geleceklerini öğrenmek, başkalarının kadınlarını istemek, düşmanlarını ortadan kaldırmak için yardım dilenen insanlara yardım ediyordum. Onlar gelip kapımı çaldılar. Benden ellerinde bulundurdukları bir büyülü nesne için yardım istediler. Onlara yardım edebileceğimi fakat bana yüklü bir miktar ödeme yapmaları gerektiğini söyledim. Bana yanlarında para olmadığını söyleyince yine de alete bakmak isteği doğdu içimde. Tarik elindeki aleti bana gösterdiğinde oldukça şaşırmıştım. İçerisinde muazzam bir güç olduğunu hissedebiliyordum. Bu az evvel görmüş olduğun aletin yalnızca bir parçasıydı. Ortadaki küçük yuvarlak parça… İçerisindeki ok Batıyı gösteriyordu. Bu okun ucu her nereyi gösteriyorduysa orada muazzam bir kudret olmalıydı.

“Bu aleti ondan almak istedim ve sözümü ikiletmeden bana uzattı. Aleti elime aldığımda sanki içinden bütün ruhu çekilmiş oldu. Ufak hareketlerle batıyı göstermekte olan ok, benim elime geçer geçmez cansız bir kaya parçası gibi hareketsiz kalmış kuzeye dönmüştü. Türk’ün büyülü bir kudreti olmadığına göre bunun tek mantıklı açıklaması vardı. Bu aleti yapan kişi yalnızca bir kişi tarafından kontrol edilmesini istiyordu. Aleti geri verdiğimde ise aklımda tek bir şey vardı: Oraya gitmeliydim. Kendilerinden herhangi bir şey istemeden peşlerinden geleceğimi söyledim. Bu bakır aleti tamamlayacak olan ikinci bir alet olması gerektiğini anlattım ve birlikte batıya doğru yola çıktık.”

“Demek bir saltanatı arkanda bıraktın bu aleti takip edebilmek için. Bir şey sormak istiyorum.” Diye araya girdi Hekim ve izin geldikten sonra devam etti. “Bu aletin sadece onun elinde işe yaradığını söylüyorsun. Peki, bu büyüyü bozmanın bir yolu yok mu? Yani bunu yapabilecek biri varsa herhalde o da sen olmalısın.”

“Aslında yolculuk esnasında birkaç kez büyü bozmak için girişimde bulundum. Fakat hiçbirinde başarılı olamadım. Tarik, gemide öldüğünde de önce çok heyecanlandım. Çünkü bir ihtimal onun ölümü büyüyü bozabilirdi. Derhal usturlabı elime aldım. Çalışmıyordu. Ölümü bile bu büyüyü bozmaya yetmemişti. Demek ki usturlab onu seçmişti ve başka kimsenin onu takip etmesine izin vermeyecekti. Bu durumda amaca ulaşmak istiyorsak Tarik’i izlememiz gerekiyordu. Dostlarımdan daha önce senin yaptığın çalışmaları öğrenmiştim. Başarılı olduğunu da biliyordum. Böylece çıkıp medreseye geldik. Artık hikayemi baştan sona biliyorsun. Ne dersin sence vicdanını rahatlatacak kadar iyi bir insan mıyım?” diyerek hikayesini yüzünde şeytani gülümsemesi ve manidar sorusuyla tamamlamıştı. Hekim bu soruya cevap vermeyecek ve mümkün olduğunca onunla muhatap olmayacaktı. İçindeki huzursuzluk kat be kat artmıştı sorunun cevabını kendi içinde düşünürken. Bu huzursuzluktan kurtulmak için aklına namaz kılmak geldi.

Ormanın içerisinde bir hayli ilerlemişlerdi ve ikindi vakti çıkmak üzereydi. Önde ilerlemekte olanlara seslenerek biraz dinlenmeyi önerdi. Diğerleri de buna karşı çıkmayınca atları bağlayıp mola verdiler.

Spoiler: Göster
geç kalmış bir bölüm daha :)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: mit - 14 Ağustos 2013, 16:10:15
Geç kalmış olabilir ama işin içine hem hekimin hem de büyücünün öyküsünü katarak bunu pek de leziz bir şekilde affettirmişsin :) Be oldukça beğendim ve geçmişe ait her yeni hikayeyle neler olacağına dair merakım biraz daha kabarıyor. Tüm bu karakterleri önceden tek tek planlamış mıydın diye de merak ediyorum çaktırmadan. Hekim'in vicdan meselesi de ayrı bir güzel detaydı.

Tek eleştirim bazı konuşma cümlelerinden sonra küçük harfle devam etmiş olman. (Gülbüyüsü bunu okursa beni topa koyacak :D ) Ellerine sağlık...
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 15 Ağustos 2013, 00:53:46
Teşekkür ediyorum okuduğun ve eleştirdiğin için :) Galiba uzun aralıklardan dolayı senden başka da okuyan kalmadı :P Kıymetini bil sırf senin için yazıyorum bunu :D

Karakterleri ana hatlarıyla planlamıştım en başında evet. Fakat ufak tefek detaylar zaman içerisinde gelişiyor tabi.
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: Gülbüyüsü - 16 Ağustos 2013, 02:19:37


Tek eleştirim bazı konuşma cümlelerinden sonra küçük harfle devam etmiş olman. (Gülbüyüsü bunu okursa beni topa koyacak :D ) Ellerine sağlık...
[/quote]

Biri bana mı seslendi :)

Cemaziyel bölüm atmasa, mit sen de adımı anmasan yolunu unutmuştum buranın ne zamandır :(  Bölümü şimdi okudum ve geç gelen bölüm diye buna derler Cemaziyel haklısın :D mit bu sefer seni topa tutmıycam rahat ol. Harun bazı yerlerde hatalar yapmış kendisine özelden belirttim haddim olmayarak. Ama çok gecikmiş bölümlerde hatalar olması mümkün tabi birde hayatın tepmosu arasında gözden kaçanlarda olabilir. Eminim kendisi de yazdıklarını tekrar okuduğunda daha iyi hale gelecek bölüm. Genel itibariyle hatalar mit'inde söylediği gibi diyalok kısımlarındaydı. Küçük harften başka hatalarda bulduğum için bu seferlik mit'i taşlamıyorum :D Kalemine sağlık arkadaşım. Okumak zevkti :)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 16 Ağustos 2013, 10:30:30
Teşekkürler senin yazdıklarından sonra baya paslandığımı fark ettim. Bir sürü hata çıktı bir ara tekrar elden geçireyim bari :)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: safir - 16 Ağustos 2013, 13:41:49
Okuma listeme ekledim ve fırsat buldukça bölüm bölüm okuyorum. Daha başlardayım. Okuduğum bölümler ise akıcı ve merak uyandırıcıydı. Betimlemeleri biraz daha fazla kullanmanı öneririm. Sanki zorunda olduğundan ne azını ne fazlasını kullanmıyormuşsun gibi geldi. Böyle bir hikaye için bölümlerin birazcık uzaması sorun olmaz. Ayrıca hızlı okuyan bir için bazı noktalarda konuşan kişinin kim olduğu belirsizleşiyor. Betimlemeleri arttırman bunu da düzeltebilir belki.
Beğenerek okuyorum. Umarım yarım kalmaz.
Kaleminize, emeğinize sağlık. :)
 
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 16 Ağustos 2013, 18:44:09
Çok teşekkür ederim safir. Betimlemeler konusunda haklısın. Kendimi fazla sınırlıyorum sanırım. Uzayınca sanki yanlış bir şeyler yapıyormuşum gibi hissediyorum. Konuşanların kim olduğunun karışması isimsiz kahraman durumundan kaynaklı biraz, biraz da sürekli olarak aynı ismi tekrar etmek istemememden kaynaklı. Özellikle kısa konuşmalarda konuşanın kimliğini tekrarlamak rahatsız ediyor beni. Dediğin gibi betimlemeler artarsa bu da düzelecek belki de. Tavsiyeni sıradaki bölümde değerlendirdiğimi göreceksin umarım :)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: - 06 Ocak 2014, 15:41:02
Tesadüfen internette dolaşırken keşfettiğim bir sitede, keşfettiğim bir hikaye oldu...
Sırf yorum yapabilmek için üye oldum :)
Bir çırpıda okudum hem hikayeni hem yorumları. Tam "oh iyi ben beklemek zorunda kalmayacağım sonunu" diye düşünürken bir de baktım ki bitmiş :(
Eleştiri yapabilecek bir sıfata sahip değilim. Sade bi okuyucu olarak oldukça akıcı ve güzel buldum. Elinize sağlık ki devamı gelsin... (Ama çabuk gelsin ben bekleyemem:))
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 08 Ocak 2014, 20:48:14
Öncelikle hoşgeldin Nisancık. Çok teşekkür ederim güzel sözlerin için. Uzun zamandır vakit darlığından dolayı yeni bölüm ekleyemiyorum. İnşallah kimseyi üzmeden bitireceğim öyküyü :)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak (Yeni Bölüm)
Gönderen: cemaziyel - 31 Temmuz 2014, 18:21:43
SALAMAN

İkindi namazını üç kere tekrarladı Hekim. Kafasındaki düşünceler bir türlü ağzından çıkan sözlerin manalarına erişmesine izin vermedi. Namazdan sonra ise diğerlerinden uzakta bir köşede kalıp vicdanını sorgulamaya başladı. Kimlerle yola çıkmıştı? Yaptığı şey doğru muydu? Hakkında hiçbir şey bilmediği insanların peşine düşüp yıllardır hizmet ettiği okula ihanet etmişti. Fakat ne uğruna? Medrese basmaları onların kötü niyetlerini belli etmemiş miydi? Başta onları tanımıyor olması bir özürdü belki… Ya şimdi? Yol arkadaşlarından bir tanesi azılı bir deniz haydudu, katil ehli kitap bile olmayan bir kafirdi. Bir diğeri kokusundan yanına yaklaşılmayan bir Hıristiyan tüccar… Bunları kabullenebilmişti. Fakat vicdan sahibi olmayan bir büyücü? İslam’ın kurallarını bilmesine rağmen yasakladıklarıyla hareket eden bir münafık?

O, kafasındaki soru işaretlerini şüphe ipine birer birer asarken dost bir gülümsemeyle yanına birisi oturdu. Cafer elinde yulaf ekmeğine sarılı bir parça et ve su kırbasıyla yemeğe oturmamış arkadaşına yarenlik etmeye gelmişti. Gülümseyerek kabul etti getirdiklerini. Ekmeğin içerisine çaktırmadan göz atıp kuş eti olduğunu fark edince rahatlayıp yemeğe koyuldu.

“Hayırdır inşallah dost? Pek düşüncelisin…”  Dedi Cafer ağzındaki lokmayı yutunca.

“Hayır mı, şer mi; yolun sonunda göreceğiz inşallah. Bu büyücü bir acayip adam... Kafamı bulandırdı doğrusu. Ne düşüneceğimi şaşırdım.”

“Allah bizim hayır sandıklarımızdan şer, şer sandıklarımızdan hayır çıkaran değil midir? Sen ona güven.” Dedi gülümseyerek. Sebebini bilmese de bu adamın onu teskin eden bir hali vardı.

“Haklısın dostum. Fakat içimdeki garip şüphe beni kemirmeye devam edecek. Bu yola çıkmakta doğru mu yaptım kestiremiyorum.”

“Yol yanlış olmaz. Yolun bir başlangıcı ve sonu olur. Başlangıçları biz seçemeyiz. Bizler sonunu seçebiliriz ancak. Eğer çıktığın yolun sonunun doğruluğuna inanıyorsan yol doğrudur.” Her verdiği cevaptan sonra gülümsüyordu Cafer.

“Fakat ben yolun sonunu da göremiyorum ki! Elimdeki tek ipucu, aynı yolda yürüdüğüm kişiler. Onların gördüğü son benim hayal ettiğim son değil.”

“Onlar senin yola çıktığın kişiler değil. Yolunun kesiştiği kişiler. Farklı amaçlara giden yollar aynı noktada kesişebilirler.” İkisinin de yemeği bitmiş fakat muhabbetleri devam ediyordu. Cafer bir ağacın dibine bağdaş kurmuş, ellerini de birbirine kilitlemiş Hekim’in göremediği uzakta bir noktaya bakarak konuşuyordu. Hekim ise tamamen ona dönük dizlerinin üstünde oturmuş, bir talebe gibi sorular sorup ilgiyle cevapları dinliyordu.

“Peki senin yolun nerede başladı? Ve nereye varıyor?”

“Ah!” dedi ilgiyle Cafer bu soru karşısında, “Sana verdiğimiz sözü tutmanın zamanı geldi demek. Pekala, anlatayım da dinle:

“Ben Isfahan’da kendi halinde bir kitapçının çocuğu olarak geldim dünyaya. O kitapçı dükkanıdır işte benim büyüdüğüm yer. Daha doğrusu o kitaplar…

“Babam diğer kitapçılar gibi değildi. Özellikle nadide eserlerin peşinde koşardı. Özel alıcı ve satıcılar da bunu bilirler, nadide kitaplar söz konusu oldu mu onu bulurlardı. Ben de ne zaman böyle bir kitap gelse dükkana alıcısı gelmeden alır okurdum. Allah’a hamdolsun. Böyle bir yetenek bahşetmiş bana.  Hızlı okurum, okuduğum da kalır aklımda.” Kendinden bahsedince yüzü kızarmıştı Cafer’in. Hekim bunu onun temiz dünyasına vermişti.

“Demek ilim konusundaki bilginin kaynağı bu kitaplar… Ben de Bağdat Medresesi’nden bir deha ile tanıştığımı sanmıştım.” Hekimin sorusu zaten mahcup olmuş adamı bir kat daha utandırdı. Yüzünü öne eğerek anlatmayı sürdürdü.

“Aslında çağırmadılar değil. Fakat pederden kalma dükkanı bırakıp gidemedim. Kütüphanesini ziyaret amaçlı defalarca gezmişimdir lakin. O ne muazzam hazinedir öyle! Her gittiğimde on kitaptan aşağı okumadan dönmemeye uğraşıyorum.”

“Zor olmuyor mu?”

“Aslında Arapça olanlarda zorlanmıyorum da eski rumca çok zorluyor. Bir de firavun yazmaları var. Onları çözmeye uğraşmaktayım bilen kalmamış o yazıyı.” Cafer, bunları o kadar doğal, o kadar abartısız anlatıyordu ki Hekim kendisini elif-ba’yı yeni sökmüş bir velet gibi hissediyordu.

“Kitaba, yazmaya bu kadar değer veriyordun da bizim kütüphanedeki yazmaları yakmalarına neden ses çıkarmadın?” Öfkeyle sormuştu bu soruyu. Bir anda onun kitapları ve yazmaları üst üste yığarken görüntüsü gelmişti gözünün önüne.

“O yaktığım yazma benim bir çalışmamdı zaten. İlime bu kadar değer vermiş bir medresede, o yazmaların yakılmasına göz yummayacak birisi muhakkak vardır diye düşünmüştüm. Haksız da çıkmadım.” Diye cevapladı gülümseyerek.

“Ya ben de çıkmasaydım ortaya? O zaman yakılacaktı bütün kitaplar, öyle mi?”

“Ortaya topladığım kitapların hepsinin kopyaları Bağdat kütüphanesinde mevcuttu. Onların yakılmalarına göz yumacak insanların elinde olmalarındansa yakılmaları daha iyidir.” Bu cevaptan sonra başını eğme sırası Berberi’ye gelmişti. Sonra konudan uzaklaştığını fark edip lafı çevirdi.

“Peki bu adamları nereden buldun?”

“Esasen onlar beni buldu dostum. Bir Cuma vakti camiden çıkıp dükkanıma geldiğimde o ikisini kapımda bekler buldum. Bana danışmak istedikleri bir konu olduğunu söylediler. Hemen dükkanı açıp içeri aldım. Benim methimi yolda karşılaştıkları bazı insanlardan duymuşlar. Ellerinde olan bir düzenekle alakalı kendilerine yardım edip edemeyeceğimi sordular. Kapıma gelen insanı geri çevirmek de adetim değildir. Düzeneği görürsem eğer yardım edebileceğimi söyledim. Heybelerinden katlanmış kalın keçe kumaşı çıkarıp önümdeki masaya bıraktılar. Masadan kaldırmadan yavaş yavaş önümdeki engelleri kaldırmaya başladım. Her katı açtığımda biraz daha merak uyanıyordu içimde. İnsanın karşısına her gün gelmiyor böyle nadide düzenekler dostum.

“Nihayet o değersiz kumaş parçasının içinde onu gördüğümde heyecandan küçük dilimi yutacaktım. Öylesine basit bir düzenek fakat öylesine muhteşem ve kusursuz... İlk dikkatimi çeken şey dışını tamamen kaplamakta olan bakır tabakanın üzerindeki işlemelerdi. Akçaağacın dalları öylesine güzel işlenmiş. Yapraklarının her biri üzerinde ince ince çalışılmış. Üzerine baykuş dahi tünemiş. Sen de gördün değil mi güzelliğini dostum?”

Görmemişti fakat doğruyu söyleyip karşısında aşkla tarif eden adamın heyecanını bölmemek adına onaylarcasına başını salladı Berberi ve zaten karşıdakinin beklediğinin bir cevap olmadığını kendisine bakmadan devam etmesinden anladı.

“Bu bakır tabakanın üzeri camekanla örtülüydü. Kenarları ise altınla mühürlenmişti. Düşündüm; bunun bir sebebi olmalıydı. Yapan zat içerisinin havayla temas etmesini istememişti belli ki. Camekanın içinde bakır tabakanın tam ortasına çakılmış bir de gümüş temren vardı. Öylesine küçük bir şeyin üzerindeki işlemeler gece mehtabını kıskandırır dostum. Temrenin ucunda işlenmiş şahin ardına sabah yellerini almış gibi, öylesine süzülüyor. Her parçasını incelediğimde hayretim ve hayranlığım katlanıyordu. Yalnızca ilmi bir düzenek değildi karşımdaki, aynı zamanda bir sanat eseriydi.

“Ellerim titreyerek avucuma aldım onu. Ne işe yaradığını öğrenmek için sabırsızlanıyordum. İlk dikkatimi çeken şey yanlarda bulunun yuvalar oldu ki bu bir kilit düzeneğinin varlığını gösteriyordu. Yani ikinci bir parçası vardı ve bu parça ilki olmadan düzgün bir şekilde çalışmayacaktı.

“Elimde sağa sola çevirdiğim düzeneğin herhangi bir işe yaramamasının sebebinin bu olduğunu anlattım onlara. Adam beni dinledikten sonra onu eline aldı… O anı sana kelimelerle tarif edebilmemin bir yolu yok dostum. Onun eline geçtiğinde gümüş şahin, avına yönelmiş gibi kanatlandı adeta. Akçaağacın dalları bir anda çiçekler açtı. Baykuşun gözleri parladı. Bir hicaz ezgisi çalındı sanki kulağıma o an. Aklımın bana oynadığı oyunlar neticesi kendimden geçmişim. Beni uyandırıp su içirdiler. Sonrasında düzeneğin sırrını gösterdiler. Nereye götürürse götürsün, ne yöne döndürürse döndürsün temren hep aynı yönü gösteriyordu: Garbı!

“Bu ilim olamazdı. Bundan kesinlikle emindim. Bu büyü olmalıydı. Yeniden isteyip elime aldım bakır tabakayı. Kül suyu dökülmüş çiçek gibi canı çekildi birden bire. Hemen arkasını çevirip eser sahibi imza atmış mı diye baktım.” Cafer susup ağzı meraktan bir karış açık olan Berberi’nin yüzüne baktı gülümseyerek. Hekim bu gereksiz sessizliğe daha fazla dayanamadı:

“Eeee? Kimmiş eser sahibi?”

“Meryem El İcliyye!”

“Meryem El Usturlabi?”

“Ta kendisi! Usturlablarından bir iki tanesini görmüştüm fakat böyle bir aletle uğraştığını hiç duymamıştım.”

“Ben büyüyle uğraştığını hiç duymamıştım.”

“O kısmıyla alakası olduğunu düşünmüyorum, dostum” dedi Cafer yüzünü çevirerek. “Tabakanın arkasında sadece imza yoktu. Aramca bir takım yazılar da vardı. Bu yazının başkasına ait olduğu belliydi. Yani Meryem’in eserini bir başkası ele geçirip bunu bir büyüyle bir şeye yönlendirmiş. Altına da bir yazı yazmış. Yazıyı okuduktan sonra fazla tereddüt etmedim. Dükkanı ve kitapları, içlerinden işime yarayabilecek üç beş tanesini yanıma aldıktan sonra, küçük kardeşime verdim. Zaten pederim öldükten sonra miras yüzünden yüz yüze bakamaz olmuştuk. Bu sayede o hususu da tatlıya bağlamış oldum.”

“Ne diyordu yazıda?”

“’Yolun açık olsun şahinin efendisi,
Güneş battığında baykuşun gözüne bak,
Engin denizlerin ardında hazinesi,
Salaman seni beklemekte olacak.’”

Dörtlüğü aklında ölçüp tarttı hekim. Bahsi geçen Salaman muhakkak Süleyman olmalıydı. Demek gerçekten bir hazine vardı! Bunları aklından geçirirken odun ateşinin aydınlattığı adamın yüzüne gözlerini dikerek konuştu:

“Öyleyse gerçekten Süleyman’ın hazinesi var!”

“Bu kadar zahmeti alelade bir şeyi saklamak için çekmiş olamazlar. Yani bu düzenek çağımızın çok ötesinde, kullanılan büyü ise çok kuvvetli. Daha kim bilir nelerle karşılaşacağız.”

“Muazzam bir şey olmalı.” Diye sessizce içinden geçirdi Hekim. Hazinenin boyutunu tahayyül etmeye çalışıyordu fakat ne kadar büyük olsa bu kadar zahmete değeceğini kestiremiyordu. Bir oda dolusu saf altın, medreseye ihanetin bedelini ödeyebilir miydi? Ya da bir koca elmas Drakkar’ın gemisini ve tayfalarını satın alabilir miydi? Kafasında sorularla boğuşurken Cafer aklını okurmuşçasına konuştu yeniden.

“Sadece altın olarak düşünmemek gerekli bu hazineyi. Dinarla satın alınamayacak şeyler de var.”

“Ne demek istiyorsun? Başka ne olabilir ki buradaki hazineden kasıt?”

“Hazine lafından hemen önce baykuştan bahsediyor dörtlükte. Yani bu hazine baykuşla ilintili olmalı. Baykuş da eski Rumların sözde ilim ilahesi Athena’nın hayvanıdır.” Konuşmasına ara verip Hekim’in söylediklerine anlam vermeye çalışan bakışlarını yakaladığında devam etti: “Bilmem kulağına gelmiş midir, eski Rum yazmalarından Salaman ile Absal’ın hikayesi? Eğer bu ikisini birleştirirsen…”

“İklikolas’ın kütüphanesi!” diye haykırdı Hekim, daha karşısındaki sözünü bitirmeden. Çok heyecanlanmıştı. Varlığının gerçekliğinden emin olmadığı bir şeydi bu yapı. Fakat düşününce bu da yalnızca bir varsayımdı. Belki altın ve mücevher dolu bir sandık, belki gizli hikmetlerle dolu bir oda, belki de hiçbir şey… Evet! Bu olasılık da mevcuttu. Oraya kadar gidip ellerinde koca bir hiçle dönebilirlerdi. Fakat bu insanlar hayatlarını bir hiç için geride bırakmazlardı. Orada ne olduğunu muhakkak bilen bir kişi varsa bu ancak dörtlükte bahsi geçen şahinin efendisi olmalıydı. Şahinin efendisi aklına geldiğinde Farisi dostundan izin isteyip hastasının durumunu kontrol etmeye gitti.

Spoiler: Göster
Yıl olmuş neredeyse yüzüm de tutmuyor aslında ama neyse. Paslanmışımdır yazmaya yazmaya. Bol bol hata bulabilirsiniz :)

Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: Gülbüyüsü - 03 Ağustos 2014, 16:32:55
Harun gerçekten bölüm aran çok uzun ve bağlantısal kopukluk yaşadım önceki bölümlerle. O yüzden sadece bu bölüme odaklanarak okumayı denedim. Ben çok hata fark edemedim birkaç tane eksiklik dışında genel olarak iki kişi arasında geçen bir bölüm olarak düşünürsek okuyucu olarak hiç sıkılmadım. Belki de benim çok ilgimi çeken bir konu olduğu için çok pozitif düşünüyor olabilirim ama şahsi fikrim oldukça kaliteli bir bölüm okuduğumdur. Eksik gördüğüm birkaç yeri özelden geçerim :) Sonuç itibariyle bölüm aralarını açmazsan sevinirim. İkimizden biri ölmeden bitir bu hikayeyi derim  :inca
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: mit - 04 Ağustos 2014, 18:24:21
Hele şükür! Yaz, yaz, yaz demekten dilimde halıfleks bitmişti vallahi.  :inca

Öncelikle eline sağlık, keyifli bir bölümdü. Bu sefer sadece karakterlerden birinin geçmişini açıklamakla kalmamışsın, yol arkadaşlarının hedefine ilişkin ipuçları da vermişsin. Meryem El Usturlabi ve Hz. Süleyman gibi tarihi kişilerin de öyküye katılması gerçekten de çok hoş olmuş.

Dikkatimi çeken hatalardan biri cümle sonlarındaki Dedi sözcüklerinin çoğunun büyük harfle başlaması. Bir de bir-iki virgül eksikti. Ama en çok gözüme batan şey Cemal'in çok ama çok fazla dostum demesiydi. Onun haricinde her şey güzeldi, tekrardan ellerine sağlık. Seneye yeni bölümde görüşürüz :P

Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: cemaziyel - 04 Ağustos 2014, 18:48:02
Arkadaşım altı üstü 11 ay gecikti bölüm ne sabırsız çıktınız. Ramazandan ramazana yazıyoruz işte... Siz pozitif düşünmeye devam edin, yeni bölüm gelecek. İhsan Dedi sözcüklerini wordda düzeltmekten bıktım bi ara... tırnağı kapatmışım hala içinde kalan noktaya göre muamele çekiyor. Cemal kim bilmiyorum ama çok arkadaş canlısı bir kardeşimiz ki sürekli dostum diyor. :D yeni bölüm iki seneye kalmaz düşer ;)
Başlık: Ynt: Gemileri Yakmak
Gönderen: mit - 04 Ağustos 2014, 18:58:26
Cafer'in göbek adı Cemal, bilmiyor musun sen? :P İnsan yazdığı karakteri tanımaz mı? 11 ay sonra isim karmaşası yaşanınca suç okurun mu yazarın mı? :)