Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Kurgu Güncesi => Kurgu İskelesi => Konuyu başlatan: Refeco - 22 Ocak 2014, 15:12:46

Başlık: Dorian Güncesi
Gönderen: Refeco - 22 Ocak 2014, 15:12:46
Dorian Güncesi

(http://i41.tinypic.com/2mcy4wi.png)

I

Kafamın içinde savaş talimi varmışçasına bir ağrı var. Bilincim açık, uyandığımı fark edebiliyorum ama neden ve nasıl burada olduğuma dair hiçbir fikrim yok. Gözlerimi henüz açmadım, istesem açabilirim ama önce nerede olduğumu çözmem gerekiyor. Etrafı dinlemeliyim ve kim olduğumu bulmam gerek. Yahu ne oldu bana böyle? Midem de bulanmaya başladı. Ölüyor muyum, diriliyor muyum bilmiyorum. Ama oldukça saçma bir haldeyim ve sanırım işemem gerekiyor. Kim dövdü beni? Kim bu hale getirdi? Gözlerimi açsam mı? Ya hiç bulunmak istemediğim bir yerde uyanırsam? Ne yapsam ki?

Toparlanmam gerek, eğer kaçmam gereken bir yerlerdeysem de bu halde kaçmamın imkânı yok. Bir an önce durumumu bilmeliyim. Biraz derin nefes almalıyım, evet, işte böyle. Sakinleşiyorum. Gözleri açmak yok. Etrafı dinle, dikkatini ver, bak, birisi konuşuyor. Yaşlı birisinin sesi olmalı, çok kirli ve anlaşılmaz bir telaffuzu var. Of, işte yine başladı ağrılarım. Eğer bu durumdan kurtulabilirsem, başımı koparacağım. Bir daha başıma böyle işler gelmesin.
 
Dur, dur. Bir başkası konuşmaya başladı, daha genç ve konuşması daha anlaşılır birisi. Konsantre ol, dinle, ne dediğini iyi anla. Evet, galiba anlayabiliyorum. “Çocuk yaşayacak demek. Efendi bu duruma oldukça sevinecek değil mi? Her neyse, bizi ilgilendirmez. Ne zaman uyanır demiştin?” Yine o ağrı, hay bacağı topal olası ağrı, biraz izin ver. Yaşlı adam yine bir şeyler mırıldanıyor, anlayamıyorum, biraz sesli konuşsan ölür müsün be ihtiyar? Diğeri cevap veriyor. “Anlıyorum, öyleyse yavaş yavaş uyandırın. Ürkütmeyin, çocuğun hafızasını yerine getirmek biraz zor olacak. Neyse ki efendinin bu işler için tonlarca eğitmeni var. Unutma, eğer çocuğa bir şey olursa sana yapılacakları tahmin bile edemezsin.”

Yine o baş ağrısı! Kim acaba bu çocuk? Sanırım efendinin çocuğu ya da akrabası falan. Yaşlı adam çocuğu iyi edemezse işkence mi edecekler acaba? İyi de benim bunlarla ne alakam var? Acaba şifacı mıyım? Yok, daha neler. Kendi ismini hatırlayamayan şifacı mı olur? Ulan dur, yoksa çocuğu bu hale ben mi getirdim? Şimdi boku yedim işte. Yaşlı adam, çocuğu iyi edemezse öldürülecekmiş. Kim bilir bana ne yaparlar? Neden her şeye burnumu sokuyorum ki? Dur bakayım, belki sağda solda kendimi koruyacak bir şeyler bulabilirim. Gözlerini sakın açma, sakin ve yavaş hareketlerle kolu oynat, örtünün kenarından aşağıya doğru sarkıt…

Oha! Kollarımı masaya bağlamışlar. Ne yapsam ki? Şu işten kurtulursam, kendime bu aptallıklarım yüzünden epey bir acı çektireceğim. Geri zekâlı herif, ne işin var efendinin çocuğuyla falan. Otursana kıçının üstüne.

Masaya bağlı olduğuma göre gözlerimi açmaktan başka çare yok. Belki etrafta kendimi kurtaracak bir şeyler görürüm. Yavaş yavaş sağ gözü arala bakalım. Gözlerim çapak içinde kalmış, kaç yıldır uyuyorum ben? Aralanmıyor lanet gözler, hadi biraz daha güçlü, biraz daha, biraz daha. Lan! Gözüm pat diye açıldı, umarım kimse görmemiştir. Kapan hemen kapan. Aceleden göz atamadım da etrafa. Şimdi aynı işlemi sol göze yapalım, hadi bakalım, yavaş yavaş arala gözleri. Başardım, karartıların arasında bir şeyler görebiliyorum. Kocaman bir pencere, beyaz perdeler, duvar… Yanlış tarafa bakıyorum galiba. Burada hiçbir şey yok. Yine sağ göze geçeyim, yavaşça arala, evet, görüyorum biraz, geniş bir oda burası. Cam şişelerin durduğu ahşap bir masa var. İçlerine türlü renklerde içecekler konulmuş. Büyük bir ahşap leğen, yanında kocaman bir askılık, havlular, uzun bir kılıç, kitaplar… Dur bir dakika, işte kaçış anahtarım, kılıç. Ulaşmam gereken yer orası, şu lanet yerden kurtulup bir şekilde o kılıcı ele geçirirsem, kaçar giderim buradan.

Baş ağrısı yine başladı. Tam zamanında başlıyor kör olası. Neyse, ayak sesleri duyuyorum, kapat gözleri kapat. Dinle bakalım. Baya gürültülü bu gelenler, ahşap zemine vuran ayak darbelerinden sonra sallanan metal aksamın sesi bu. Zırh gibi bir şey sanırım. Tabii ya, zırh! Gelenler beni öldürecek olan askerler olmalı. Ben de kılıcı alıp, kasap gibi milleti doğrayacaktım. Yahu sen kimsin? Adamlar seni tavada kavurma yaparlar. Öleceğim galiba. En azından kim olduğumu bilseydim bari. Nasıl dövdülerse artık geçmişe dair hiçbir şey kalmamış kuş beynimin içerisinde. Bu oyundan iyice sıkıldım. Öleceksem beni öldürenleri göreyim bari, en azından öbür tarafta yapılacak bir maceram olur. Aptalım ben aptal. Benim gibisinden adam olmaz arkadaş. En iyisi açayım gözlerimi.

Bu ne şenlik, gözlerimi açar açmaz, beynim sarsılmışa döndü. Odanın tavanın asılmış koca şamdan gözlerimi aldı. Lanet olsun. Hiçbir şeyi seçemiyorum. Aha, dur. Biraz kendime geldim sanki, alıştı gibi gözlerim. Vay anasını, nasıl bir odadayım ben ya? Burası bildiğin saray gibi bir şey lan! Kime bulaştım ben böyle? Anamdan emdiğim sütü burnumdan getirecekler şimdi. Şu ipek halılara, ahşap pencerelere, ince işlenmiş demir parmaklıklara, tül perdelere, zırhlı askerlere, yaşlı adama…

Dört tane asker var içeride. Niye zahmet ettiniz kardeşim, iki kişi de beni bir güzel öldürebilirdi zaten. Yaşlı amcanın gözlere bak, sanırım askerlere pek iş bırakmayacak. Yahu, yapmayın be, öldürmeyin beni desem, ne derler acaba? Kıçlarıyla gülerler büyük ihtimal. Neyse, olan olmuş. Battı balık yan gider. En azından kim olduğumu öğreneyim bari. Toparlan, toparlan, cesareti topla, şimdi söyle: “Neredeyim ben? Siz kimsiniz? Ben kimim? Öldürmeden önce bunları söyleyin, yoksa yemin ederim öbür tarafta yakanızı rahat bırakmam.”

Gülüyorlar işte, demiştim ben. Ulan bari öldürmeyin falan deseydim. Nasıl olsa yine güleceklerdi, en azından şansımı denemiş olurdum. Şu bunağa bak, kahkaha atıyor resmen. Öbür tarafta ilk bunun peşine düşeceğim, suratına iyice bakayım da hafızama yer edinsin. Kel bir kafa, bembeyaz bir bıyık, bıyığın kenarları da yukarı doğru kıvrılmış, kepçe kulaklar, kahverengi gözler, mavi bir cüppe, koyu renk bir ahşaptan yapılmış bir baston. Tamamdır, gerekenleri kafaya yazdım. Öbür tarafta boş oturmam bari.

“Neden gülüyorsunuz be? Delikanlı olun, bir hamlede bitirin şu işi. Hey, sen! İçi geçmiş kabak! Yemin ederim, senin peşine düşeceğim.” Şu sol kolumu yerinden çıkarabilsem, bir şansım olabilecek gibi. Ama şu hıyarların dikkatini başka yere vermek lazım: “Siz asker bozuntuları! Kendinize adam mı diyorsunuz be? Silahsız, kolları bağlı bir adamı öldürmek için dört kişi gelmişsiniz. İçinizde biraz adamlık varsa elime bir kılıç verirsiniz.”

Acınacak haldeyim, askerler de kahkaha atmaya başladı. Sinirlerim alt üst durumda resmen. En iyisi kendimi masadan aşağıya atmayı denemek sanırım. Haydi bakalım, bütün ağırlığını önce sağ tarafa doğru sarkıtmaya çalış, sonra sol tarafa, sağ ve tekrar sol...

Yok, bu işe yaramayacak. Beni bağladıkları şey yere çivilenmiş galiba. Öleceksem birkaç kelam etmeli. “En azından son isteğimi yerine getirin, kızarmış tavuk fena olmaz. Yanında koca bir bardak ayran isterim. Ayrıca kızarmış tavuğa acı sos kesin olsun ve belki biraz salatalık turşusu…” Biliyorum, biliyorum, bu yaptığım çok saçmaydı. Yalnız bizimkilerin üzerinde ters etki yaptı sanırım, gülmeyi kesti hepsi. Yaşlı adam önce bana baktı sonra askerlerden birisine başını çevirdi ve eliyle “Git” anlamında bir işaret yaptı. Ne oluyor yahu? Bak şimdi bana doğru döndü, kim bilir neler yumurtlayacak?  “Prens Zenaid’in başka bir isteği var mı? Kullarınız size hizmet etmekten onur duyar efendim.” Resmen dalga geçiyor bu herif. Yok, yok. Öbür tarafa bırakmadan bunağı hemen öldürmeliyim. Şu masayı yerinden bir çıkarabilsem, sağ, sol, sağ, sol. Oyna ulan oyna, ne biçim bir şeysin sen? “Ulan bunak! Yemin ederim öldüreceğim seni. O kel kafana kızgın yağ dökeceğim, göreceksin bak.”

Son sözlerimden sonra yaşlı adam bana doğru geliyor. Son hamleyi vuracak galiba. Neyse, en azından çok uzamadı. Öldür lan bunak, hemen öldürürsen seni affedeceğim. “Prensim, bir kaza geçirdiniz. Bu yüzden hafızanızı kaybettiniz. Lütfen izin verin, size yardımcı olalım. Az önce hizmetkârlarınızdan birisi isteklerinizi getirmek üzere mutfağa gitti. Kısa bir süre sonra istedikleriniz hazır olur. Biliyorum, sorularınız çok fazla ama merak etmeyin. Cevaplar için uzun bir süre var. Yine de kısa bir giriş yapayım, siz Pirahen İmparatoru Akritla’nın tek oğlu ve varisi, Ovest Cîtta valisi Zenaid Pirahi’siniz. Şu an Meisterwerk şehrinde, İmparatorluk sarayının şifa odalarından birisindesiniz. Ben babanızın yani imparatorumuzun danışmanlarından Baira’yım. Yanımdakiler sizin kişisel muhafızlarınız, Korin’li Temes, Pegua ve Tuka. Az önce istediklerinizi getirmek üzere mutfağa giden ise Sançiz. Umarım bazı sorularınız cevap bulmuştur. Lütfen kendinizi yormayın, dediğim gibi her şeyin zamanı gelecek.”

Bu adam şarabı fazla kaçırmış sanırım. Yok Pirahen prensiymişim, varismişim, falanmış, filanmış. Hele şu kişisel muhafız şeysi da ne öyle? Söylerken bile komik. Yaşlı adam iyice yaklaştı yanıma, bence sağlam bir tokat yiyeceğim.

Aha, adam kolumdaki bağları açıyor. Sakin ol, sakin ol. Diğer bağları da açmasını bekle, evet, son bir tane kaldı. Onu da aç. Şimdi kaçmanın vaktidir, şu koca leğene doğru koşup oradan kapıya kaçacağım. Tamamdır, plan hazır. Çok düşünürsem öldürür bunlar beni. Bir, iki… Aha, orta yaşlı bir kadın kapıdan içeri girdi, elinde koca bir tepsi var. O ne güzel kokudur öyle, tavuk, ayran, turşu! Ulan ciddi ciddi getirmişler. Kadın iyice yanıma yaklaşıyor, beyaz tenli, gözleri kahverengi, saçlarını arkadan topuz yapmış. Üzerinde gri renkli bir elbise var, derin bir göğüs dekoltesi gözlerimi esir alıyor, balık etli olduğu için her adımında tepsinin ve tavuğun üzerinden görünen bembeyaz göğüsleri kıpır kıpır hareket ediyorlar. İştahım açıldı, anlarsınız ya, bu harika manzaradan sonra kesinlikle uyandım.

Kadın tepsiyi önüme koyuyor, eğilirken manzara daha da güzelleşiyor ve tatlı tatlı gözlerimin için bakıyor. Az önce cehennemdeydim, şimdi cennete düştüm. Uyanıklığım da gitgide artıyor. Kadın giderken, dur gitme desem ne olur acaba? Kadın gidiyor, gidiyor, kalçaları dans ediyor, yürüyor, yürüyor. Bir şey diyemedim yine. Neyse, en azından şu tavuklara saldırayım, karnım bir kurt gibi acıkmış. Tam istediğim gibi üzerine acı sos dökmüşler, ayran çok güzel görünüyor, turşular da çok taze. Bir but koparıyorum, ısırıyorum, tavuğun yağı yanaklarımdan aşağı akıyor. Turşuyu ısırıyorum, sanki benim için yapılmış gibi. Bu kadar lezzetlisi olamaz. Sonra ayrandan bir yudum, ohh, işte bu iyi geldi. Nefes alıp vermeyi unutmadan tepsiye saldırıyorum, tavuk, turşu, ayran, ekmek, tavuk, turşu… Tepsinin dibindeki yağa ekmeği bandırırken aklıma geliveriyor: “Bunlar zehirliydi değil mi? Anlamalıydım, zehirlediniz beni.”
Başlık: Ynt: Dorian Güncesi
Gönderen: M.K.Immortal - 22 Ocak 2014, 16:02:15
İlk başta kullanılan kelimeleri ve anlatıcının konuşma şeklini çok yadırgasam da, sonradan amacınızın zaten bu şekilde, eğlenceli yazmak için yazdığınızı fark edince ben de çok eğlendim. Alışıldık orta çağa tezat düşecek kadar Türk ve serseri bir anlatıcı var karşımızda :D Umarım kısa zaman içinde devamını okuruz. Ellerinize sağlık.
Başlık: Ynt: Dorian Güncesi
Gönderen: Refeco - 22 Ocak 2014, 16:26:25
Teşekkürler :) İşin doğrusu bu oldukça uzun soluklu bir kurgu benim için, yarım bıraktığım kurgu sayısı çok olunca belki burada paylaşırsam yazmak için benim için de bir motivasyon olur ümidine girdim.

Anlatım açısından çok deneme yaptım, karakterin iç dünyasını tam manası yansıtmak için O'nun gözünden, aklından nasıl geçiyorsa yazmaya çalıştım. Zenaid biraz serseri, biraz aptal, biraz deli cesaretli, biraz çapkın, biraz şımarık bir karakter. Bu özelliklerini yüksekten bakarak yazmaktansa böyle betimlemek daha samimi geliyor bana. Elbette ki sıkıntılı kısımlar olacaktır, daha önce böyle bir anlatım kullanmamıştım ama bir taraftan söylediğin gibi epik orta çağ tarzında, şairin dilinden çıkmış gibi kullanılan bir "Ben" dilinden de sıkılıyorum bazen. Kısacası renk olsun dedim. :)

Türk ve serseri anlatıcı lafını çok beğendim bu arada. Zenaid'i istediğim gibi yansıtabilmişim demek ki. :)

Tekrardan teşekkür ederim yorumun için :) 2. Bölümü gözden geçirip birazdan yayınlarım. :)
Başlık: Ynt: Dorian Güncesi
Gönderen: Refeco - 22 Ocak 2014, 18:47:07
II

Beyler ve bayanlar, merak etmeyin, zehirlememişler beni. O yaşlı bunak var ya, herif haklı çıktı. Meğersem ben ciddi ciddi prensmişim. Bu arada unutmadan söyleyeyim, yemeği bitirdikten sonra beni kendi odam olduklarını söyledikleri yeni bir odaya geçirdiler. Şifa odasına saray odası demiştim ya, onu unutun. Gerçek saray odası budur arkadaş. Koskoca bir karyola var, etrafında tül perdeler falan takılmış. Hayatımda gördüğüm en büyük kurdun postunu yere sermişler. Halı olarak kullanıyorlarmış, hemen sinirlendim, yerden kaldırdım, temizlettim, yatağın baş kısmının dayalı olduğu duvara astırdım. Siyah postu, sarı gözleriyle odaya girenleri korkuttuğunu söyleyebilirim. Milletin hoşuna gitmedi ama ben acayip sevdim.

Bir de önceden müzikle falan çok ilgiliymişim. Öyle dediler, kruyil dedikleri bir çalgı var odanın bir kenarında, koyu kahverengi bir ağaçtan yapılmış. Aletin yanında bir kol var, bir elinle onu çeviriyorsun, o çevrilince dışarıdan havayı çekiyor alet, sonra deliklerden dışarı üflüyor, bu delikleri açıp kapatan tuşlar var, sağ elinle o tuşlara basıyorsun, farklı sesler çıkıyor. Ses çıkarmayı başardım ama kuru gürültüden ibaret. Ses çıkarmaktan başka bir şey yapamayan birisi olarak aletin üzerindeki besteleri görünce acayip şaşırdım. Hatta baya küfürler ettim kendime. Ulan ben neymişim be diyerekten.

Deri kanepeleri unutmayalım. Oralarda oturduğum söylenemez, yatak inanılmaz rahat, sürekli oradayım. Canım müzik dinlemek isteyince hemen müzisyenler geliyor, istediğim yemeği, tatlıyı, içeceği söylüyorum, hemen odama geliyor. Ayrıca belki merak ediyorsunuzdur, o iri göğüslü hatun birkaç sefer bana yemek getirdi, prens olunca iyi oluyor, anlarsınız, yatağı denedim, yani denedik. Detaylara girmeyeceğim, sadece şunu söyleyebilirim, bazen kaybolmak harika bir duygu, denemelisiniz.

Neyse, bu arada yaptığım bir başka şey de aynada kendimi incelemek oldu. Malum, insan hafızasını kaybedince nasıl bir şey olduğunu da hatırlamıyor. Orta boyluyum, omuzlarım geniş sayılır, ayrıca kollarım da oldukça gelişmiş, sanırım biraz talim yapmışım geçmişte. Kahverengi gözlerim var, hafif çekik gözler, düz kahve kaşlar, küçük bir burun, sürekli somurtuyormuş gibi duran bir ağız, ufak kulaklar, düz kahverengi saçlar falan filan.
 
Berberim saçlarımı kısa kestirdiğimi söyledi, bence eskiden biraz salakmışım. Şimdi kestirmiyorum, birazcık uzattım diyebilirim. Her gün manikür ve pedikür için odama geliyorlar, biliyorum çok saçma ama bunlar hep prens olmak için gereken şeyler. İyi gözükmeliymişim, iyi gözükmeden de gereken ihtiyaçlarımı karşılayabilirim gibime geliyor. Prens olmama rağmen bazı konularda özgür değilim.

Yakışıklı sayılmam, tıknaz bir görüntüm var. Bir prense benzemediğim çok açık. Üzerime giydiğim kaftanlar tam anlamıyla bok gibi duruyor. Her rengini denedik, tabii hizmetçiler giydirdiler, sırıtmayın, buralarda işler böyle yürüyormuş. Şifa evinde odanın içerisinde gördüğüm uzun kılıcı hatırladınız mı? O benimmiş. Nereye gidersem, kılıcımı taşımak zorundaymışım. Neden diye sorduğumda uzun uzun hikâyeler anlattılar. Açıkçası çok dinlemedim. Böyle şeyler beni daraltıyor.

Henüz babamı yüz yüze görmüş değilim, sürekli meşgul kendisi. Sanırım geçmişte aramızda bir takım şeyler olmuş, beni pek sevdiğini söylemem anlayacağınız. O kadar çok kişiyle toplantısı var ki, eğer dedikleri kadar toplantı yapılıyorsa babam ben uyandığımdan beri hiç uyumamış demektir. Bu arada şifa evinde uyandığımdan bu zamana iki hafta geçti. Babamın beni ne kadar sevdiğini siz düşünün artık.

İki hafta içerisinde kendimi oldukça toparladım, spor yapmaya bile başladım. Geçenlerde Baira geldi, geçmişte aldığım eğitimleri tekrar almam gerekiyormuş. Bu arada on sekiz yaşındayım. Bu ne demek biliyor musunuz? Yaklaşık on senelik bilgiyi kısa sürede yükleyecekler bana. Her derse farklı eğitmenler girecekmiş, bunları almazsam iyi bir yönetici olamazmışım falan filan. Tarih dersinde İmparatorluğun geçmişinde yaşanmış olayları, ailemi falan tanıyacakmışım, cebir dersin hesap yapacakmışım, askeri-taktikler dersinde savaş sanatını öğrenecekmişim…

Liste o kadar uzun ki, hizmetçilerden birisine tarih dersini sordum, anladığım kadarıyla zamanında burada yaşayan ölmüş dedelerimin kiminle yatıp, kaç çocuk yaptıklarını öğreneceğim. Ne işe yarayacağı hakkında hiçbir fikrim yok. Üstelik sorduğum hizmetçi tarih dersini çok sevdiğini falan söyledi, dedelerimden en ünlü olanları söyledi. Ne kadar garip, torunu olduğum kişileri tanımıyorum ama bir hizmetçi hepsini ezbere biliyor. Ne kadar çarpık bir düzen değil mi?

Fark ettiyseniz annemden hiç bahsetmedim. İlk öğrendiğim şeylerden birisi bu oldu, özellikle babamın yanında annemden bahsetmemeliymişim. Annem, ben yedi yaşındayken sarayı terk edip gitmiş. Bu yüzden babam annemin hakkında konuşulmasını yasaklamış. Biraz bilgi almaya çalıştım, sadece Mesarr kabilelerinden birine mensup olduğunu öğrendim. İsmi de sanırım Nuna’ymış. Bu bilgileri alabilmek için kaç kişiye para verdiğimi bile hatırlamıyorum. Şu eğitim işlerini hallettikten sonra ilk işim annemin peşine düşüp ortaya çıkarmak olacak.
 
Odamı anlattım ama saraydan pek bahsetmedim size. Sarayın içerisinde uçsuz bucaksız koridorlar var. Genelde beyaz mermerden yapmışlar sarayı, sizin anlayacağınız bizimkiler buraları yaptırırken hiçbir masraftan kaçınmamışlar. Kaçış için tüneller bile varmış. Gerçi kimse gelip bana bunlardan bahsetmedi ama birkaç altın ile öğrenemeyeceğiniz şey yok. Hizmetçilerin çoğu bu sarayı babamdan daha iyi biliyor olmalı, muhafızlarla kırıştırırken ne kadar gizli saklı yer varsa öğrenmişler. Gerçi bu tüneller benim pek işime yaramayacak ama insan prens olunca ve sarayda yaşayınca altını harcayacak pek yer olmuyor.

Saray dışarıdan bakınca üç kademeli bir kuleye benziyor. En alt kademe çok geniş, atlar, develer, yük arabaları, ambarlar, muhafız yatakhaneleri, yemekhaneler, çamaşırhaneler falan var. İkinci kademede hizmetçiler ve yöneticiler yer alıyor. Üçüncü kademede ise sarayın hizmet edilen kesimi yani imparatorun ailesi, üst yöneticiler, komutanlar falan var. Üçüncü kademenin hemen üzerinde imparator için ayrılmış özel bir kademe var. Öyle elini kolunu sallayan bu kademeye çıkamıyor. Düşünün, prens olmama rağmen bana bile tonla soru sordu kapısındaki muhafızlar. Sorulara pek gelemiyorum, bilirsiniz işte, pek bana göre değil. Anlayacağınız sorulara cevap vermektense yukarı bile çıkmamayı tercih ettim.

Benim odamın bulunduğu kademenin oldukça büyük bir balkonu var. Aşağıya baktığınızda ikinci kademenin balkonunu ve geniş bahçeyi görüyorsunuz. Ağaçlar falan var. Gece, gündüz fark etmiyor, muhakkak baktığınız tarafta çimenlerin üzerinde yürüyen metal yığınlarını görüyorsunuz. O zırhların içinde olmayı düşünmek bile benim için ağırlık. Nasıl yürüyorlar merak ediyorum cidden.

Dediğim gibi günler prens olunca günler uyumak, yemek, içmek, para harcamak ve sıçmakla geçiyor. Halimden memnunum aslında, hem yakındır, şu Baira’nın bahsettiği dersler de başlamak üzere. Bana bir katkısı olur mu bilmem ama bir günü daha çabuk bitirmeme yardımcı olacağı kesin.

Perdenin açılış sesi kulağımda yankılanıyor, gözlerimi açıyorum. Yireli’nin sarı saçları güneş ışıklarıyla altın gibi görünüyor. Biraz erken değil mi? Başka bir hizmetçi olsa kızardım ama Yireli farklı. Yuvarlak yüzünü kaplayan kıvırcık sarı saçları, hokka gibi bir burnu, tatlı tatlı bakan renkli gözleri var. Rengini henüz çözemedim. Yeşil de olabilir, mavi de. Bu kadar tatlı bir insana kimse kızamaz sanırım. Yanaklarını ısırmamak için kendimi zor tutuyorum. “Yireli, beni bu saatte uyandırmana sebep olacak ne yaptım acaba?” Göz göze geldik, istemsizce güldüm, bu kız bende daima böyle bir etki bırakıyor. “İmparatorumuzun emri prensim. Dersten iki saat önce uyandırılacakmışsınız.” Sahte bir reverans yaparken kıvırcık saçları yüzünü kapattı. Yine sırıttım, neden bilmiyorum, içimden gelenleri söylemeye başladım. “Yahu, diyelim yarım saat kahvaltı ettim, yarım saat de duş aldım. Kalan vakitte ne yapacağım ben?” Yireli başını kaldırıp gözlerimin içine bakarken dudaklarını büzerek “Prens olan sizsiniz, canınız ne isterse, onu yaparsınız efendim.”

Gerçekten uyanmıştım, bir çırpıda yataktan fırladım, Yireli gülümsüyordu. Çenesini tutup yukarı doğru kaldırdım, dudaklarına bir öpücük kondurdum. “Öyleyse, benim ne istediğim belli.” dedim. Sonra Yireli’nin yüzünü öpmeye devam ederek, yatağa doğru geri geri yürümeye başladık. Prens olmak böyle bir şey işte. Kapının açılış sesi kulaklarımda çınlıyor, “GÜM!”…