Kayıp Rıhtım Arşiv Forum
Kayıt Ol

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Wyern

Sayfa: [1]
1
Kurgu İskelesi / Drakula’nın Gerçek Hikâyesi
« : 04 Ekim 2016, 12:46:05 »
Not: Cemaziyel ile birlikte yazdık bu kısa öyküyü. Drakula'yı hiç böyle okumamıştınız  :)

(Bu hikâye parodi amacıyla yazılmış olup tamamen kurgusaldır ve hiçbir tarihsel gerçekliği barındırmamaktadır)

   Tarih büyük kahramanları ve hükümdarları yazdı. Ancak tarihçiler –istisnasız hepsi-tarihi yazarken bir şeyi gözden kaçırmışlardı. Gözden kaçırdıkları bu şey tarihi bilinenden çok, çok farklı noktalara taşımıştı. Gözden kaçırılan nokta: İnsanların genellikle her şeyi abartmalarıydı. Abartmak insanlar için bir bağımlılık ya da eğilim değildi, bazen nefes almak kadar doğal bir ihtiyaçtı. İşte tarihçilerin unuttuğu bu nokta pek çok olayı yalan, yanlış ve abartılı olarak bugünlere taşımıştı. Gerçeği gördükleri de oldu ancak hiç hoşlarına gitmedi. Anlatılan hikâye hep ilgilerini çekmişti. Titanik’i basit bir gemi kazası olarak görmek yerine, bol ödüllü bir aşk filminden ötürü romantik bir hadise olarak algılamaları gibi.
   Tıpkı Voyvoda Drakula’nın gerçek hikâyesi gibi…
   Voyvoda Drakula, Balkanlara yakın, Tuna Nehri’nin ve Karpatların dibindeki Eflak topraklarına Kostantiniyye’nin izin verdiği ölçülerde hükmeden kendi halinde bir yöneticiydi. Yalnız bir kötü huyu vardı ki ticari konularda kimseye eyvallahı olmamasıydı. Gizliden ve açıktan bin bir ticari ayak oyununa bulaşan, insanları illallah dedirten bu şahıs, şansına modern çağlarda Kapalıçarşı’da, Mahmutpaşa’da esnaflık yapacağına, kendi döneminde voyvoda olmuştu. Bir diğer kötü huyu ise uykusuzluktu. Geceleri uyuyamama sorunundan mustarip olduğundan sıklıkla uykusuz kalırdı ve bu onu aksi yapardı. Sabaha karşı aksi olması bir yana üstelik o sıralar aşk acısı da çektiğinden daha da çekilmez hale gelmişti. Düğünü için kız tarafının istekleri ve çeyizi için yeni kaynak arayışındaydı ve bu onu bir miktar daha huysuz ve fahiş fiyata mal kakalamaya yatkın yapmıştı. Elindeki bir depo malı satacak kimse bulamadığından hayli gergindi. Ancak kale ahalisi huysuzluklarına alıştığından çok da şey etmiyorlardı…
   Ta ki bir gün yine böyle uykusuz bir gecenin sabahında sızıp kalmışken kâhyası İgor tarafından uyandırılana kadar…
   “Buna dimineata asil voyvodam! Türk elçilik heyeti kalemize teşrif buyurdular…”
   “Mrms… Hmsff… Türkos… Mmsss… Kazk geçrm…”
   “Efendim voyvodam?”
   Voyvoda Drakula yarı doğrulup çapaklanmış gözleriyle pis pis baktı kâhyasına: “Şu Türkleri diyorum gelmişken kazıklasak mı İgor?”
   “Neler söylüyorsunuz voyvodam? Sultanın öfkesini üzerimize mi çekelim?”
   “Çok kızarsa bir parçasını da ona göndeririz ne olacak?”
   “Geri kalanını ne yapacaksınız yüce efendim?”
   “Yiyeceğim, içeceğim, içinde yüzeceğim… Sanane ulan!”
   Voyvoda Drakula kafasını yastığına vurduğunda Kâhya İgor da bir kenara çekildi. Öğlene doğru uyanan voyvoda, uykusunu açmak için odasının bir köşesinde bulunan küvete yöneldiği esnada suyu olduğundan  farklı bir renkte görünce şaşırdı. Kâhyasını çağırttı hemen:
   “İgor! Cadılar bayramı mı geldi? Neden küvetime şarap doldurdunuz? Kıvamı da koyu reçel gibi hiç sevmem…"
   “Şarap değil voyvodam emrettiğiniz gibi kan…”
   “Iyy! Ne kanı lan? Hiç dayanamam düşer bayılırım bilmiyor musunuz? Bana bir şeyler oluyor!”
   Voyvoda Drakula yatağına doğru sendeleyince kâhya hizmetçilere el işareti yaptı: “Voyvodam çok uyudunuz gözünü ışığa alışamadı herhalde ondan fena oldunuz? Perdeleri kapatın çabuk. Öhm… Bu arada efendim Osmanlı sultanından bir mektup var.”
   “Ne mektubu lan? Fermandır o. Getir bakayım…” Fermanı alıp okumaya başladı. Kaynak arayışında olduğu bir dönemde üstüne vergi bahsi geçtiğinden sinirlendi: “Vay arkadaş neler yazmış. Yani iki kuruş para için rahmetli anneciğimin çektiği zulme bak…"
   “Para mı efendim?"
   “Aynen. Bahane uydurmuş resmen vergi almak için. Defterdar yerine meddah mı atamışlar ne yapmışlarsa sallamış da sallamış… Yok adamlarının kanını içmişiz kellelerini kesmişiz falan uydurmuş hep…”
   “Yapmadık mı efendim?” Kahyanın soğukkanlı sorusu, Drakula’nın dünyasını başına geçirdi. Damarlarındaki tüm kanı çekilmiş gibi hissetti.   
   “Ne yaptınız lan siz?”
   “Emrettiğiniz gibi Türkleri kazığa oturttuk, içlerinde elçi olduklarını söyleyen ikisinin de birer parçasını sultana gönderdik.”
   “Birer parçası?”
   “Kafalarını efendim. Kanlarını da içeceksiniz diye şişelere doldurttum, bazı Türklerden de sarımsaklı bumbar dolması yaptırıyorum şimdi ahçıya.”
   “Sus kusacağım! Allah belanı versin!”
   “Sarımsak koydurmasa mıydım? Özür dilerim efendim affedin!”
   “İgor sen niye bu kadar kanlı canlı görünüyorsun böyle gözüme bugün? Niye durduk yere kan dökme isteği depreştiriyorsun bende?”
   “Voyvodam emrettiklerinizi yaptım. Kazıklamamızı emrettiniz kazıkladık, bir parçasını da sultana yolladık!”
   “Ulan ben onu mu kast ettim geri zekalı!”
Kendisini tutamayıp İgor’un üzerine atılan Voyvoda Drakula, hizmetkarının tüm yakarışlarına rağmen onu yaptıklarına pişman etmekten geri durmadı. Ayakta yumrukladı, yerde tekmeledi, yüzünü tırmaladı, boynunu ısırdı… Igor’a en çok koyan da o son ısırıktı işte. İgor çırpınmayı bıraktı, Voyvoda da nihayet sakinleştiğinde fermanı okumaya devam etti:
“Neyse sakinleştim biraz. Bakalım devamında ne yazmış… Aha! Sultan sefere çıkmış buraya geliyormuş… Allah belanızı versin! Yerimde gözünüz mü vardı lan? Bitirdiniz lan beni. Gömün beni. Tabuta koyun gömün beni! Tanrısını seven üstüme toprak atsın!”
   “Emredersiniz…”
   “Şişşt! N'oluyor? Durun lan! Neler oluyor?”
   O gün kalede yaşananlar ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yayıldı. Bire bin katıldı, tevatüre efsaneye dönüştü. Kendisinin bir kan içici canavara dönüştüğünü iddia eden İgor’un anlayışına uygun bir şekilde tabi…
   Şimdi size Voyvoda Drakula’nın gerçek hikâyesini anlattım. Aslında olayın tamamen bir “kız meselesi” (düğün bağlamında) olduğunu söyledim. Birçoğunuz inanmadınız, bir kısmınız ise “Hadi len!” dedi bile.
SON
Cemaziyel – Son Gulyabani
3 Ekim 2016

2
Aylık Öykü Seçkisi / Seçkide Elli Üçüncü Ay
« : 17 Kasım 2013, 00:38:46 »

Kuzgun aşina olduğumuz bir hayvan. Tabi edebiyatla haşır neşir olup Poe’nun şiirini okuyanımız var Ravenloft’a bulaşanımız var, mitolojiye bulaşıp İskandinavya’dan Kafkaslara kuzgun mitini deşeleyen var. En olmadı korku hikayelerinde muhakkak bir tasvirinize girer, kargadan daha karizma gibi geldiğinden midir bilinmez baykuşlardan sonra en meşhur korku unsuru kanatlılarındandır. Hatta yıllar önce Star TV’de “Kuzgun” adlı bir dizinin mottosuydu bu; her tanıtımda “Kapılarınızı sımsıkı kapatın! Kuzgun geliyor!” diye duyuru yapılırdı.

Ben daha ötelerden Edirne’den aşinayım. Karga, kuzgun, baykuş gibi gece hayvanları pek sakin bir şehir olduğundan eksik olmazlar, sabaha karşı duymaya alıştığımız seslerdendir bizim için. Diğer ötücü kuşların yuvalarına yumurtasını bırakan bir hayvandır kuzgun, en az diğerleri kadar ürkütücü ve uğursuz gelir insanoğluna. Yukarıda zikrettiğim dizinin de konusu Kuzgun isimli oğlunu başka bir aileye bırakıp kayıplara karışan bir kadın hakkındaydı, metafizik olmasa da tekinsiz bir dizi sayılabilirdi.

Aylar geçiyor, hikâyeler doğup serpiliyor, kimi sanal dehlizlerde kayboluyor… Bir gün tekrar ortaya çıkmak üzere… İşte Kuzgun seçkisi de bu sefer bu ilham deşeleyici mahlûk üzerinden şekillendi. Farklı temalarda, farklı konularda ON DOKUZ öykü var bu ay. Her bir öykü sizlere kuzgunların uçuştuğu tekinsiz düşleri vadediyor…

     - Anlaşma adlı öyküsü ile Adil Öztürk

     - Kuzgun Karası Motifler adlı öyküsü ile Bahri Doğukan Şahin

     - Cin Çarpmış adlı öyküsü ile Banu Taylan

     - Kuzgun Kral adlı öyküsü ile Cevdet Denizaltı

     - Lanetliler Şafağı – Bölüm 1: Üçüncü Göz adlı öyküsü ile Ceyhun Özçelik

     - Gölet adlı öyküsü ile Emre Ecer

     - Kuzgun adlı öyküsü ile Didem Sayat

     - Karanlıkta Yazılar – 1: Kanayan Karanlık adlı öyküsü ile Gözde Çelik

     - Şan ve Şeref Dolu 460 Gün adlı öyküsü ile Gürkan Kara

     - Kara Orman adlı öyküsü ile Hacı İmrağ

     - Kuzgundan Dinlediğim: Hüzne Övgü adlı öyküsü ile M. Bahadırhan Dinçaslan

     - Kuzgun’un Yolladığı adlı öyküsü ile Mehmet Berk Yaltırık

     - Ütopya Projesi 4 – Gerçeklerin Peşinde adlı öyküsü ile Mehmet Kayhan

     - Kayıp I adlı öyküsü ile Metin Çalışkan

     - Kuzgun adlı öyküsü ile Neslihan Şahin

     - Yelkovan – Ceti Kaan Efsanesi adlı öyküsü ile Seçkin Sarpkaya

     - Şiddet Herkese Komik Gelir adlı öyküsü ile Taha Sancar Çalışkan

     - Rugnar’ın Öyküsü adlı öyküsü ile Ufuk Ali Kaftanlı

     - Haberci adlı öyküsü ile Yunus Yazıcı

Bu ayki görselimizi, seçkiden de aşina olduğumuz Banu Taylan üstlendi. Kabus deşeleyen kuzgunları onlardan daha gerçek ve daha ürkünç resmeden  Banu Taylan'a ne kadar teşekkür etsek az! Üstelik her bir menüye ve başlığa ayrı olarak emek gösterilmiş, sanki ağaç dallarına konan sayısız kuzgun misali…

Gelecek ayın teması “DENİZALTI” olarak belirlendi. oykuseckisi@gmail.com nam mail adresi her ay olduğu gibi hikayelerinizi bekleyecektir efendim.

Kuzgunlar dallara tünemişken, onların kanatlarının gölgesindeki bizlere, hepimize iyi okumalar dilerim. Gelecek ay belki Kaptan Nemo’nun denizaltısında belki başkasının denizaltısında görüşmek üzere…

Gelecek ay, Kayıp Rıhtım’dan hareket edecek denizaltıda görüşmek üzere…

Mehmet Berk "Wyern" Yaltırık

3
Kurgu İskelesi / ALAMUT’UN GERÇEK HİKAYESİ
« : 04 Şubat 2013, 23:40:12 »
(Cemaziyel ile birlikte yazdık bu kısa hikayeyi. Tarihi hiç böyle okumamıştınız  :) )

          Tarih büyük kahramanları ve hükümdarları yazdı. Ancak tarihçiler –istisnasız hepsi-tarihi yazarken bir şeyi gözden kaçırmışlardı. Gözden kaçırdıkları bu şey tarihi bilinenden çok, çok farklı noktalara taşımıştı. Gözden kaçırılan nokta: İnsanların genellikle her şeyi abartmalarıydı. Abartmak insanlar için bir bağımlılık ya da eğilim değildi, bazen nefes almak kadar doğal bir ihtiyaçtı. İşte tarihçilerin unuttuğu bu nokta pek çok olayı yalan, yanlış ve abartılı olarak bugünlere taşımıştı. Gerçeği gördükleri de oldu ancak hiç hoşlarına gitmedi. Anlatılan hikaye hep ilgilerini çekmişti. Titanik’i basit bir gemi kazası olarak görmek yerine, bol ödüllü bir aşk filminden ötürü romantik bir hadise olarak algılamaları gibi.

            Hasan es-Sabbah, Büyük Selçuklu Devleti diye bilinen Âl-i Selçuk saltanatı esnasında, Sultan Melikşah’ın mülkünda sayılan Deylem eyaletinde, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde olduğundan ta Zaloğlu Rüstem’in yürüdüğü senelerde terk edilmiş ancak devlet malıdır denilerek bürokratik gerekçelerle oraya yerleştirilmiş on askerden biriydi. Dağ başında yaşamaktan, çarşı anlayışları biraz aşağıdaki köyün meydanına inip kol attıktan sonra geri dönmekten ibaret olduğundan pek renkli bir hayat yaşadıkları söylenemezdi. En azından ölüm tehlikesiyle karşılaşmıyorlar yahut isyankar bir şehzade veya emirin entrikalarına bulaşmıyorlardı. Ancak bu denli durağan bir hayat hepsini derbeder ve paspal bir hale getirmişti. Yegane eğlenceleri kalenin dehlizlerinde beklettikleri şaraptı. Şarap içip, türkü söylemekten, dertleşmekten başka hiçbir eğlenceleri yoktu. Onu da ancak haftada bir gün, mezeleriyle, yemekleriyle bir tür içki meclisi düzenleyerek tüketirlerdi. Komutan bunu bilirdi ancak ses etmezdi, haftada bir gecelik askerlerinin eğlenmesinde bir zarar görmezdi ki kendi de bazen iştirak etse de genellikle kendi başına takılırdı. Şehri en son buraya gönderilmelerinden bir-iki yıl önce görmüşlerdi. Hasan, buraya en son atanan yahut sürülen askerdi.

            Her şeyin başladığı gün, yine böyle bir içki meclisi kurmuşlardı. Eski insanlar olduklarından size felsefi ve bilgece gelebilirler ancak onların bizlerden tek farkı daha farklı bir coğrafyada ve dönemde yaşamalarıydı. Yoksa bu içki meclislerinin içeriği ne oturak alemlerinden ne de çilingir sofralarındaki muhabbetten farksızdı. Şaraplar içilmiş, keyiften, hüzünlerden bahsetmişler, dertleşmişlerdi. Ancak o geceki meclisi, diğer meclislerden farklı kılacak şeyler yaşanmıştı. Her zamanki yerleri olan kalenin matbah yahut mutfak kısmında sedirlere, döşeklere oturup koca mutfak ocağının gürül gürül yanan alevlerinin karşısına sıralanmışlardı. O gece en çok derdini anlatan kişi Hasan olmuştu. Çünkü yıllar sonra oraya büyük şehirlerden gelen, dış dünyadan gelen oydu ve köye gidip gelen haberciler dışında yeni şeyleri ondan öğrenebilirlerdi. Ayrıca yeni geldiği için onu tanımak istediklerinden, kadeh kadeh şarapları geceye ve anılarına yuvarlayarak koyu bir muhabbet harlamışlardı.

            Hasan dertliydi, Hasan sevmişti. Anlattığına göre falanca bir şehirde koca vezir Nizamülmülk’ün kızlarından birine rastlayıp aşık olmuştu, kızı anlata anlata bitiremiyordu. Hatta bu niyeti yüzünden sürgün yemişti. İlkin inanmamışlardı ama kızı öylesine tarif ediyor, defalarca bahsediyordu ki bunları ancak bir içki meclisinde aşk acısını paylaşan birisi anlatabilirdi. Şarabın tesiriyle sarhoş olan Hasan, bir ara ağlamak istemiş ancak erkekliğe halel getirmemek için dışarıya çıkmıştı. İşte yıldırım hızıyla gelişen olaylar o noktada başlamıştı.

            Muhabbet kesintiye uğrayınca üşüdüklerini fark eden ama zil zurna sarhoş olduklarından pek de kıpırdayamayan askerler dışarıdan odun getirmek yerine “tekrar yaparız” düşüncesiyle altlarındaki sedirlerden bazısını ateşe atmışlardı. Sedirlerin yapıldığı yöreye has otlar, başka yörelerde keyif verici madde olarak kullanıldığından mutfak yoğun bir dumana boğulduğunda, oradaki sekiz asker dışarı çıkmak yerine kalıp dumanı solumuşlardı. Kafaları öyle güzelleşmişti ki naralar atmaya başlamışlar, durumuna üzüldükleri Hasan’ın lehinde bağırmaya başlamışlardı. Hasan sesler yükselince komutan uyanmasın diye onları uyarmaya geldiğinde askerlerin bu acayip halini görünce bir hayli şaşırmıştı. Hasan’ı da aralarına alan askerler kalenin avlusuna çıkıp geceyi çınlatan naralar atmaktayken Hasan onları sakinleştirmeye çalışmıştı ama başarılı olamamıştı. Sevdiği kızdan ayıran ümera başta olmak üzere devlet aleyhinde ileri geri konuşmaya başlamışlardı:

            “Vay! Hasan, kardeşim nereye kayboldun? Seni arıyoruz biz de.”
            Sesi duyduğunda kızarmış gözlerindeki yaşları silen Hasan, ilk başta arkadaşlarında bir gariplik olduğunu fark etmemişti.
“Soğan mı doğramışlar ne yapmışlarsa… Ben çabuk etkilenirim Beyim.”
“Kardeşime bak be! Hisli çocuk bu Hasan... Haksız mıyım beyler?”
“Haklı, Haklı…”
“Şu adamın yakışıklılığına bak hem. Ulan sana kız vermeyen o vezirin ben anasını, arvadını…” bu ismi verilmeyen şahsiyetin yaklaşık on dakika süren fantezileri, diğer askerleri gazladıkça gazlamış; Hasan’ı ise, devletin en yetkili adamıyla ilgili olduğundan olsa gerek, renkten renge sokmuştu.

            “Aman dostum! Neler diyorsun? Birinin kulağına giderse hepimizi sallandırırlar. Kurban olayım sus!”
            “Yoo! Koruma o herifi bize! Kesin askersin diye vermemiştir kızı dürzü! Makamla adam olunmadığını kendinden bilmiş olması lazım. Ben onun var ya…” Hasan’ın her durdurma çabası başka bir askerin hakaretleriyle sonuçlanıyordu.
            “Yok artık! Meşe tomruğu mu? Oğlum yapmayın lan! Vallahi kellemiz gidecek!”
            “Kellesi gidecek biri varsa o da o kızını vermeyen deyyus. Ama bak ne kellesi olduğunu söyleyeyim ben sana…” Her yeni adamı dinlediğinde Âl-i Selçuk’un değişik yörelerinden gelen bu adamların küfür konusundaki yaratıcılıklarının farklılığına hayret etmekten de kendini alamıyordu.

            “Yahu böyle şeyleri yapan mı varmış. Aklım, hafsalam almıyor! Bunları yapacağınıza öldürün daha iyi. Vallahi içim kalktı.”
            “Sen iste yeter ki Hasan’ım. Nizamülmülk’ü öldürüyoruz beyler!”
            “Aha işte şimdi yandık! Komutan geliyor. Bari şimdi susun.”

            Nara seslerini duyan komutan, sarhoş olmalarına kızmazdı pek ancak devlet aleyhinde ileri geri konuşmaları affedilemezdi. Devir Nizamülmülk devriydi ki devlet aleyhinde iki kişi bir araya gelse tövbe billah iflah olmazdı! Odasından meşe odununu kaptığı gibi avluya inip askerlere çattığında amacı sadece bu gaileyi başlamadan söndürmekti ancak askerlerinin kafasının bu denli güzel olacağını tahmin edememişti. Askerler komutanı tuttukları gibi yaka paça kaleden dışarı atmışlardı.

Memleketin bu kadar uzak bir köşesinde böylesi bir disiplinsizlik görülmemiş şeydi. Askerler muhakkak cezasını çekmeliydi. Bu şekilde koştura koştura köye inmişti komutan. O sırada kaledeki bağırtıları duyan köylüler çoktan uyanmış, kaleye gidip gelmemek arasında kalmışlardı. Komutan bir hışımla köye inip köylülerden birinin atına el koyduğu sırada kalede asayişin rayından çıktığını, civar köylerden asker toplayıp geri geleceğini söylediğinde efsaneler daha o andan itibaren türetilmeye başlanmıştı. Kaleye tırmanan köylüler, kafası güzel askerlerden birinin kalenin etrafını sarmak için hangi akla hizmet yaptığı bilinmez elinde iplerle urganlarla koşturma hareketini gördüklerinde ve askerlerin Mülk’e sövdüklerini ve Hasan es-Sabbah isimli askeri övdüklerini işittiklerinde korkudan gerisingeri köylerine dönerek evlerine kapanıp civar köylerdeki akrabalarına haber göndermişlerdi. İlk efsane, Hasan es-Sabbah isimli birinin deriden şeritlerle kalenin etrafını sarıp saramama bahsine girip kaleyi ele geçirmesiydi ve daha o anda mesafeler kat etmeye başlamıştı.

Yakınlardaki bir menzil noktasında bekleyen askerlere ulaşan komutan on askeri ardında takıp kaleye geri geldiğinde köylüler de onları seyretmekteydi. Kale kapılarının önüne gelen komutan, kale kapılarında hala kafaları güzel bir halde kendilerini seyreden askerleri görünce aralarında hem küfürleşme hem teslim ol çağrıları birbiri ardına salvolanmıştı.

“İsyancılar! Mücadele etmeden kaleyi teslim ederseniz, canınız bağışlanacak!”
“Biz sevda yolunun askerleriyiz lan! Teslim olmuyoruz!”

Aradaki irtifa farkından dolayı mıdır, yoksa uyuşukluktan dudaklarının tam kapanmamasından mıdır bilinmez; kaledeki askerlerin söyledikleri aşağıda pek anlaşılmıyordu.

“Ne dedi o? Seyduna mı dedi? Bi’şey dedi…”
“Evet Bey’im. Seyduna dedi. Dikkat edelim uygunsuz bir tarikatle karşı karşıya olabiliriz.”
“Vay arkadaş! Burnumuzun dibinde tarikat kurmuşlar haberimiz yok! İkna edip aşağı indirelim de keseriz hepsini. Birinin kulağına giderse hepimizi asarlar.”
“Teslim olmak için ne istiyorsunuz?”
“O Nizam’ın kızı buraya gelecek! Hangi kızıydı Hasan?” o sıra sorunun muhatabı Hasan Sabbah avludaki taşlardan birinde el elde, baş başta oturmuş bu kafası güzel adamların kendisini nasıl bir sona sürüklediklerini düşünüyordu.

Sorusuna cevap alamayan asker, onun bu halini aşkına yormuş cevap beklemeden yeniden aşağıdakilere bağırmaya başlamıştı: “Hepsi gelecek ulan! Arasından seçeceğiz. Sonra da…”

“Hasan mı dedi o?” yukarıdan konuşmakta olan askerin fantezileri aşağıya bir çeşit mırıldanma, dua gibi geliyordu. Bu sebepten tarikat olayına iyice kanaat getirmişti Komutan.
“Seyduna dedikleri o galiba Bey’im.”  
“Hiç de öyle bir adama benzemiyordu. Neyse devam edelim.”
“Böyle sapkın fikirlere kapılmayın! Tövbe edin! Teslim olun! Cehennemde yanacaksınız!”
“Ne cehennemi, biz cenneti bulduk! Uğrunda savaşmaya değer yegane şeyin tesirindeyiz. Yaşasın Hasan Sabbah ve onun ölümsüz sevdası!”
“Yaşasın Hasan Sabbah ve onun ölümsüz sevdası!” kaledeki bütün askerlerin aynı anda haykırması kuşatmaya gelen nice savaşlar görmüş yiğitlerin tüylerini diken diken etmişti. Hayatlarında böyle bir topluluk görmüş değillerdi.

Bu sırada kalenin içinde naradan iyice havaya giren askerlerden biri Hasan Sabbah’ın yanına kadar geldi:
“Hasan! Kardeşim! Hakkını helal et. Senin sayende şu an cenneti bulduk. Ben kızı almaya gidiyorum.”
“Cenneti bulmuş… Babayı bulduk haberiniz yok. Bir dur, gaza gelme otur şuraya nereye gidiyorsun? Hala kız diyor arkadaş. Güzelim kaleyi harcadınız lan!”
“Kale sana feda olsun Hasan! Açın kapıyı! Kızı almaya gidiyorum!” gaza gelmiş askerin dediğini yapıp kalenin kapılarını açan askerler, hemen ne olacağını görmek için yerlerini alıp seyretmeye koyuldular.

Ancak efsaneler çoğalmıştı. Hasan Sabbah devlete kafa tutmuş, yanında fedailerine bir cennet vaat ederek istediği kişiyi öldürtebildiği söyleniyordu. Daha o gece vaktinde bile köyden köye hatta şehirlere dek bire bin katılan hikayeler, efsaneler alıp başını yürümüştü. Gecenin o saatinde o cenneti görmek isteyen köylüler de kaleye geldiklerinde, aynı dumanın tesiriyle öteki askerlere benzer acayiplikler yapmaya başlamışlardı. Kimileri cenneti gördüğünü söylüyor huri kızlarını kovalıyorlardı, Hasan’ı şeyh bellemişlerdi… Kimisi ise bıçaklarını çekip birbirlerine saldırmaya yelteniyorlardı. Efsaneler ise alıp başını yürümüştü

En yakın garnizona ulaşan dağılmış askerler, bu efsaneleri bire bin katarak komutanlarına aksettirince, komutan bu basit gaileyi halletmek, yangını büyümeden söndürmek üzere elli askeri Alamut Kalesi üzerine göndermişti. Elli asker kaleyi kuşatmaya başladığında aslında her şey daha baştan hallolacaktı. Ancak kaledekilerden birinin “Hasan için ölürüz lan!” diyerek kendini uçurumdan aşağıya bırakması her şeyi tam tersi sürece çevirmişti. Kuşatmaya gelenler kaledekilerin ciddiyetinden çekilerek dağılıp gitmişlerdi. Sabaha karşı askerler sızdığı sıra kaleye civar köylerden gayri memnun köylüler akın etmişti. Hasan Sabbah’a biat etmek, ona katılmak istediklerini söylüyorlardı. Kendi uydurdukları hikayelerde, ordular dağıttığını, Cennet’in kapılarını açtığını söyleyen Hasan el-Sabbah’tı o, Dağın Şeyhi’ydi. Hasan’ın önünde iki yol vardı. Ya gerçekliğe sarılıp, teslim olup idam edilecekti ya da çevresinde doğup büyüyen, efsaneye, destana aç insanların itikatları üzerinde muazzam bir saltanatın yegane hükmedicisi olacaktı. O ikinciyi seçmişti. Bir kız meselesinden buralara nasıl geldiğini kendisi de anlayamamıştı ancak umurunda değildi. Daha güzellerinin bir emriyle önüne sunulacağını biliyordu. Sedirlerin sırrını bildikçe kimse ona akıl sır erdiremeyecekti.

Şimdi size Hasan Sabbah’ın gerçek hikayesini anlattım. Aslında olayın tamamen bir “kız meselesi” olduğunu söyledim. Birçoğunuz inanmadınız, bir kısmınız ise “Hadi len!” dedi bile.

SON
Cemaziyel - Songulyabani (aka. Wyern)
4 Şubat 2013

4
‎"Terry Pratchett" ustamızın "Diskdünya" (Discworld) isimli roman serisini okumaya niyet edip nereden başlayacağını merak edenler üzülmesin. Sözlükten bir arkadaşım vasıtasıyla bulduğum bu çizelge büyük ölçüde yardımcı olacaktır. :)

http://www.discworldmonthly.co.uk/gfx/readingorder.jpg

5
Geçen programda bahsettiğim, kendini vampir sanan birisiyile yapılmış röportaj. Maalesef gerçek :d D: Okurken bir şey yiyip içmeyin sakın boğulma tehlikesi  vardır:))

--------------alıntıdır (parantez içi açıklamalar bana ait)-----------------------------
yeni aktüel'den...

"insanoğlu bize özenmesin"

"....." türkiye'de yaşıyor ve vampir olduğunu iddia ediyor. röportajımız internet üzerinden gerçekleşti. kişisel güvenliği için adını vermedi. korkmadığını ama kendi ilkeleri gereği gizlenmesi gerektiğini söyledi. .....'in gençlere bazı öğütleri oldu. (vampirizim'de ömer baba hissiyatını yakalamış arkadaş)

- kaç yaşındasınız?

25, üniversite mezunuyum. (yani okumuş, ergen felan değil.)

- vampir misiniz?

ben buna, hiçbir türün "öyleyim, böyleyim" diye cevap vereceğini sanmıyorum. cevap verdiğimi düşünüyorum. ("bir lafa bakarım laf mı diye bir de söyleyene bakarım" edebiyatı gotik literatüre de girmiş hacı)

- kendinizi nasıl tarif ediyorsunuz?

-vampir deyince hep kötü, kan emici, lanetli yaratıklar gelir insanoğlunun aklına. bu yanlış bir düşünce, çünkü bizlerin de iyileri ve kötüleri var. tıpkı insanoğlunda olduğu gibi. ben kötü bir varlık değilim. ama diğer türlere göre de pek iyi sayılmam. (tipik yöre insanı cevabı gibi. "iyisi de var kötüsü de var aga" kavlinden...)

- diğer türler derken hangilerini kast ediyorsunuz?

-şeytanlar, kurt adamlar ve bir dolu boş tür. ("boş tür" ne lan? niye boş? bir cümlede hem biyolojinin hem folklorun ırzına geçmiş resmen...)

-yaşam tarzınızın insanlardan farkı ne?

-sabah işe git, çalış, eşine çocuğuna bak gibi bir hayatım yok. ne kadar çalışırsam çalışayım yorulmam. kimseyle ilgilenmem de. (şimdi bu tarif bir dönem bizim de içinde bulunduğumuz ergen halet-i ruhiyesi. uykusuzluktan dolayı gelen enerjik olma durumu v.s demek ki hepimiz vampirmişiz, bak hiç haberimiz olmadı...)

- fiziksel olarak farklı mısınız?

-tabii ki, bizle ilgili çok yanlış bilgiler var, en çok tırnak hikâyesine gülüyorum. (arkadaş herhalde drakula romanında da vurgulanan tırnak detayından bahsediyor...)

- kana ihtiyaç duyuyor musunuz?

-nefes almaya ihtiyaç duyuyor musunuz! (gerçekse şizofren şakaysa bu nasıl bir beyin dedirten cevap.)

- nasıl temin ediyorsunuz?

-avlanarak. (hey yavrum hey... "gecenin siyah kanatlı avcısı" edebiyatı...)

- ne avlıyorsunuz?

-hayvan. diğerleri gibi hastane önünde beklemeyiz biz. (vampirlik ve soyluluk ilişkisini çok ters anlamış, hastahane kuyruğu diyince aklına direkt ssk geliyor tabi...) onlarınki tamamen saçmalık. çünkü onlar ne bizden, ne de diğer türlerden. onlar sizden. ("gerçek vampirlik bu değil" geyiğine de girdi...) ve bu olaya o kadar kaptırmışlar ki kendilerini. kanı nereden bulacaklar? tabii ki avlanacak hâlleri olmadığı için, oralarda bekleyecekler. kendi kendileriyle oyun oynuyorlar. (breh, breh, breh...)

- hiç insan kanı tattınız mı?

-tattım! tadı dayanılmaz.

- ayin yapıyor musunuz?

-hayır! biz tören yaparız. büyüklerimizle, yenilerle, aramıza yeni katılanlar için. satanist değiliz biz. (ulan ayinle tören arasında ne fark var? tören kelimesini mezuniyetlerde felan kullandıklarından arkadaş alakasız sanmış ama çıkış açısından o da ayin kafasıdır. seramoni de derler. büyüklerimiz dediğine göre genç kızları tuzağına düşürmek isteyen amcalar abiler iş başında... gör bak bir deşelesen daha neler çıkar...)

- dışarıya çıkıyor musunuz? çalışıyor musunuz mesela?

-ben dışarıya çıkabiliyorum, çünkü kendimi kontrol ediyorum. (herke bir gençkan değil tabi (bkz: kendimi kontrol edemiyorum) ) ama mesela otobüsle seyahat edemem. yeniler yanlarında biri olmadan dışarı çıkamazlar. bazen rehberlik yapıyorum. (

-doktorlar, akademisyenler sizlerin varlığına inanmıyor.

-inandırmayı o kadar istiyorum ki bazen. karşılarına dikilmek istiyorum. gözlerimi görseler yeter. çünkü ben zaten bir delilim. ama yapamam. (lan zaten bakmana gerek yok şu cümlelerini bırak doktoru sıradan bir adam okusa hiç yoktan "cinciye götürün cinlenmiş" der zaten.)

- neden?

-yasak. bizim için yasak. (ama röportaj serbest...)

- son olarak ne söyleyeceksiniz?

-gençler çok şanslı, istedikleri her şeye fazlasıyla sahip olan gençler bize takmış durumdalar. diğerleri geçim derdinde. normal hayatlarını sürsünler, bize özenmesinler. özenilecek bir durum yok. gündüz oturup gece yaşamayı, insanların dikkatini çekmeden yaşamaya çalışmayı çok mu eğlenceli sanıyorlar.?" (bu bana eski mahallelerimizde bira içip içip "gençler içmeyin siz" diyen abileri, sigara içenlerin içmeyenlere yönelttiği "hiç başlama" geyiklerini hatırlattı. ben de niye bunlara açıklama yapıyorsam neyse...)
-------------------------alıntıdır-----------------------------------

6
Radyo Kulesi / Son Gulyabani'nin Yeri
« : 31 Ocak 2011, 03:28:25 »
Arkadaşlar öncelikle beni dinleme sabrı gösterdiğiniz için ve yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Tiyatrocu kafasıyla doğaçlama olarak "Bende yapabilirmiyim" diye atlarken tereddüt etmiştim bir hayli. Ama iyi ki de yapmışım. Öncelikle bu imkanı sağlayan magicalbronze'a ve Radyo Kayıp Rıhtım ahalisine teşekkür ederim :)

Mikrofonla uğraşmaktan ve evde mikrofonun kamerasını aramaktan öyle helak oldum ki üstünede heyecan eklenince programın adını bile söyleyemeden destursuz daldım.

Drakula'yı anlatıp çekilecektim ama gider ayak aklıma bir çok konu ve anlatı gelince, üstelik konsepti ve programıda öğrenmişken dedim ki bu konsepti neden program haline getirmeyeyim.

Program dediysem belli bir yayın saati yok malum konuda kısıtlı malzemeyi tüketmemek lazım. Ama konsepti belli.

Belirli konularda ideal ders ve dikkat süresi olan 45 dakikayı geçmeyecek şekilde, "Son Gulyabani'nin Yeri" adı altında metafizikten fantastiğe, tarihten folklora, kah bilgi kah anlatı şeklinde programlaştırmaya karar verdim. Müzikleri bile tasarladım.

İlk konumuz Drakula ve Vampirler'di. Edebiyatından girdik tarihinden çıktık, Türk korku edebiyatına girdik.
Gelecek program gelen istek üzerine Kayıp Uygarlıklar oldu. Kısaca yine Atlantis, Mu ve eski sırlar üzerine bir program olacak.

Hatta programa özel bir selam bile buldum :D antidepresan'ın sözüydü telifi ona aitti hoşuma gitti. Voyvodalı geceler efendim:))

Sayfa: [1]