Kayıp Rıhtım Arşiv Forum
Kayıt Ol

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Raisor

Sayfa: [1] 2 3 ... 6
1
Düşler Limanı / Vakit Tamam
« : 23 Ağustos 2012, 18:04:59 »

Beyler, şöyle güzel bir veda yapacağımı söyleyemem. Bunun yerine bir teşekkür olarak da alabilirsiniz bunu. Yaşadığım güzel şeylerin anısına, teşekkür ediyorum.

Benim duygu ve düşüncelerim farklıdır. Hayatı insanlardan farklı görürüm. Herkesin düşündüğünü değil, herkesin düşünemediğini düşünmek hoşuma gider. O an ne düşünürsem onu yaparım ama her konuyu herkesten çabuk ve verimli düşünebilirim. Toplumun ya da benim doğrularımdan çok, hakiki doğruların peşinden giderim. Dobrayımdır. İnsanların arkasından değil önünden konuşacak kadar yürekliyim. Siz de öyle olunuz demiyorum. Herkes benim gibi olsa, Dünya kan ve vahşet çukuruna dönüşürdü.

Efendim, izninizle ben gidiyorum. Hatta saçma oldu izin istemek. Ne izni yahu, gidiyorum. ‘Sebep?’ diye sorarsanız, kırgınım bazı kişilere. Hatta dobrayım dedim, sözümün arkasında durayım, benim elimden özgürlüğümü alanlara kırgınım. Bu forumu bir aile olarak gören benim bu aileden dışarı itilmem nankörlük değil de nedir? Kabul görmeniz için iyi işler yapmanız gerekmiyor. Faydalı işler yapmanız gerekiyor. Gece gündüz canla başla hikaye okuyan, özel mesaj yoluyla yazarına görüşlerini bildiren, hikayeler paylaşıp aynısını bekleyen, ama aynı zamanda bunu sırf yorum beklediği için değil, sevdiği için de yapan ben, gidiyorum. Beğenmeye bile hakkımın olmadığı, benden daha az hakkı olanların hakkının olduğu düşünüldüğü, boşu boşuna iki yılımı yemiş bu siteden, gidiyorum böyle yavaş yavaş, sakin sakin. Duygu ve düşüncelere önem veriyormuş gibi görünüp hep kendi yanlışlarını doğru sanan üye ötesi üyelerden bıktığım için, gidiyorum. Purgatorio’yu da Madam Vio’ya bırakıyorum, ondan da özür dileyerek. Zaten daha önceden ayrılmamamın nedeni Puratorio’ydu ama canımın sıkkınlığı sorumluluklarımı reddedecek düzeye gelmiş bulunuyor.

Şimdi sanmayınız ki bireyler çok önemliydi. Bir de, bir insan veda ediyorsa ‘gitme’ denmesini bekliyordur diye veda ediyordur demiştim zamanında bir yazımda. Kendi tezimi çürüteyim. Gitme deseniz de, gideceğim. Bunu özellikle söylememin nedeni, benim ‘gitme’ demenizi beklediğimi sanıp siz bunu demediğinizde üzüldüğümü düşünmeniz memnuniyetini size yaşatmamak. O günler geçti dostlarım. Beni defterden sileni ben neden kafaya takayım ki?

Geriye kalan üyelere de şunu diyeyim, yönetimin her şeyin mükemmel işlediğine olan inançlarının ve benmerkezciliğinin, yobazlaşmış hastalıklı düşüncelerinin ve ahlaka uygunsuz davranışlarının, psikopatça harekette bulunup karmaşa yarattığının, sanki kendileri farklı bir ırktanmış gibi davranıp herkesi küçümseyişinin, en iyisini ben bilirim tavırlarının ve sayamadığım diğer pek çok anti hümanist davranışlarının farkına varmanız için şöyle bir etrafta gezininiz. ‘Şu olursa doğru olmaz ama şu da doğru değil’ dediğinizde kibar bir dille ‘Evet ama senin söylemen bir şeyi değiştirmez, bu bizim işimize geliyor, devam edeceğiz, insanları kandıracağız, kendi yarattığımız evrende kendimizi yücelteceğiz’ türünden iddialaşmalara giren bu kitlenin kelime oyunlarıyla sizi dizginlemesine izin vermeyiniz.

Kendilerinden binlerce kat daha akıllı ve binlerce kat daha mantıklı hümanist kişilere yaptıkları haksızlıklardan hiç bahsetmeyeyim zaten, zira bu yobazlaşmaya sizi de dahil ettikleri için anlamayacaksınız, ama mantıklı düşünüp doğruyu yapmak ve doğruyu düşünüp mantıklı olanı yapmak arasındaki farkı da öğrenip bu cehaletinizden kurtulmaya yaklaşmanızı diliyorum içtenlikle.

Hoş anlamayacaklar. İşlerine gelmeyecek. Bir şey değişmeyecek.

Herkese iyi forumlar.

[ You must login or register to view this spoiler! ]

2
Düşler Limanı / Kısa Kısa Yazılar
« : 21 Ağustos 2012, 04:40:18 »
Mantık şu; ben başlıksız hikayeler yazıyorum kısa kısa, isteyen okuyor.

***

Hemen ardından kapıyı açtı ve pencereden içeri giren güneş ışığının doğruca gözüne sabitlenişiyle gözlerini kırpıştırdı. Karanlık bir odadan çıkmış olmanın getirisiydi tabi bu. Şalvar giymişti. Bir kırodan tek farkı, çekici gözlere sahip olmasıydı diyebilirim.

İşte ben de o an gördüm ilk kez onu. Çıplak ayakları teninin rengini ele veriyordu. Buğday tenliydi. Ayrıca haftalardır duş almamış gibi görünüyordu. Kirli tırnakları, pofuduk bir saç modeli, pis bir T-shirtü ve simsiyah avuçları vardı. Kirli sakallar dahi yüzündeki güzelliğe gölge düşürememişti gerçi. Biraz bakımla dünyanın en seksi erkeklerinden olabileceğini aklıma getirmeden edemedim. Hoş, bu da umurumda değildi, ona aşık değildim. Her genç kız gibi beyaz atlı bir prens bekleyen ben, bu çulsuz ile mutlu olamazdım.

Onu ilk kez görüyordum. Gerçi bu bir problem değildi. Artık her gün görecektim.

“Yeni kocan bu.” dedi annem. Gereksiz bir şeydi bunu söylemesi. Zaten biliyordum.

Herkes 'hayırlı olsun' dedi. Oysa sırtıma vurup ‘geçmiş olsun’ demeleri gerekirdi.

3
Düşler Limanı / Pişmanlıklar ve Bedeller Senfonileri
« : 19 Ağustos 2012, 01:27:14 »
Pişmanlıklar ve Bedeller Senfonileri

İnsanlar gider. Gitmeden önce önemsiz olduklarını sandığımız bu insanların, gidişleri bize öyle bir koyar ki, bu insanlar gittikten ve içiniz parçalandıktan sonra onunla önceden yaşadığınız mutluluğu başka hiçbir şeyin size yaşatamayacağının bilincinde geleceğinize kuşku ile yaklaşırsınız ve ümitlerinizi soldurursunuz ve diğer herkes önemini yitirir ve kendinize bir dost eli ararsınız ama bu dost elini size kimse uzatmaz.

Bir dakika. Olmadı. Yeniden deneyeceğim.

Grileşmiş kaldırımlarda yürümekte olan siluet sizin benliğinizi paylaşmak istediğiniz siluetse eğer ve o yürürken siz onu son kez gördüğünüzü biliyorsanız yaşayış biçiminiz darmadağın olur. Bu siluetin değerini genelde böyle vurucu sahnelerin ardından anlar oluruz. Öncesinde onunla yaşadığınız ve normal şartlarda sizi mutlu etmesi gereken şeyler olurken yüzünüzde hüzün perdesi vardı. Neden? Neden mutlu olmanıza rağmen mutsuzmuş gibi davrandınız?

Yine olmadı. Konuya uygunsuz kip seçimi.

Onu o kadar çok seviyorsun ki bedensel bütünlüğü cinsel hazza tercih edebiliyor, sırf bunun için okulu asabiliyor, geceleri uykusuz kalabiliyor, her ne kadar bunu asla yapmayacak olsan da ismini dağlara haykırarak onu çağırabilecekmiş gibi hissediyor, onun için şiirler veya düzyazılar yazabiliyor, bunu hak edip etmediğini bir saniye bile sorgulamıyor, onun seni sevip sevmediğini kafana takmadan her şeyi olduğu gibi kabul edebiliyorsun.

Olmadı. Yüklem kullanma kıtlığı baş gösterdi bende.

Tamam. Daha detaylı gireyim konuya.

Bir ilişkide birçok evre olabilir:

Evre 1) İstediğimi alırım evresi: Bu evrede erkek dişiye olan sadakatini kanıtlamaya ve onu elde etmeye kafayı takmıştır. Dişinin erkeği kabul etmesi o an söyleyeceği tek bir kelimeye bakar ve bu kelimeyi neye dayanarak söylediği belirsizdir. Sanırım erkeğin işi şansa bakar.

Evre 2) Mutluluk değişimi evresi: Bu evrede dişinin erkeğe olan güveni ve sevgisi artar, bu doğrultuda mutluluğu da artar. Diğer yandan bugüne kadar özgürlüğüyle mutlu olabilmiş erkek mutluluğunu kaybedip yorulmaya meyillidir. Dişisini çok sevse de bazen özgür olabilmek ister ama dişi erkeğin özgür olabilmesine hep art niyetle bakar.

Evre 3) Yeterince mutlu oldum, şimdi siktiriyorum evresi: Bu evrede dozajı yükselmiş tartışmalar yüzünden dişi ilişkiye son verebilmek için entrikalar kurar ve amacına kolayca da ulaşır. İlk bir hafta facebook üzerinden üzgün sözler paylaşır ama bir haftanın sonunda hayatına kaldığı yerden devam eder ve tamamıyla unutur. Erkek ise hiçbir zaman facebook üzerinden bir şey paylaşmaz ama kazanmak için çok çaba sarf ettiği dişisini kaybetmenin boşluğunu bir ömür içinde yaşar.

Tabi bu evreler her ilişkide yaşanmıyor. Bir genelleme yapmam çok saçma olurdu. Hatta belki de bu evreler sadece benim yaşadığım evrelerdir. Ama tek bildiğim bazen bazı erkeklerin değer bilmez körler olabildiğidir. Özellikle de benim. Gidenlerin değerini gittiklerinde anlarlar, bir zamanlar onlarla ne kadar mutlu olduklarını... Mutluydular ama bu mutluluğu dişiden gizlemişlerdi, mutsuzmuş gibi görünmüşlerdi. Ne kendi mutluluklarının değerini ne de dişilerinin gittikçe onlara bağlandığını görememişlerdi.

Ayrıldıktan sonra onlar için ayrılık türküleri söylediler ama ayrılmadan önce neredeydi mutluluk türküleri? Ayrıldıktan sonra ayrılık şiirleri yazdılar, ne kadar da coşkulu duygu yığınlarıydı onlar! Ya da akıl ermez düzyazı örnekleri, akıl almaz betimlemeler yaptılar, bu yüzden ünlü olanlar dahi oldu ama hep tek bir tarafı suçlamak gerektiğini düşünüyorlardı. Kaybettikleri o sevdikleri için dağları aşabileceklerini ima ettiler, kafalarını omuzlarına yatırıp sonsuza kadar saçlarını okşamak istediklerini söylediler ama neden bunu sevdiklerini kaybettikten sonra düşünebildiler?

Tamam bir dakika. Yine olmadı.

Her ne kadar erkeğin duygusal betimlemelere hakkı kalmamış gibi aksettirsem de, içinden bu duygusal betimlemeleri yapmak geliyor insanın bazen. Tamam insanların bazıları hatalarını kabul edebilir ve hayatlarına buna göre yön verebilirler ama bir şansı hak etmeliydiler. O duygusal betimlemeleri gerçekleştirebilmek için sınanabilmeliler. Gerçi eskiden beridir zaten sınanırdı erkekler. Köylerde, ateş yakamayana kız verilmezdi. Erkek milletine sadece kız milleti değil erkek milleti de güvenememiştir çoğu zaman. Bu yüzdendir ki babalar oğullarının taşkınlıklarını hep önceden tahmin edebilmişlerdir, bir zamanlar onların babalarının onların taşkınlıklarını önceden tahmin edebildiği gibi. İnsanlar yaşadıkça öğreniyor bir şeyleri. Bir kısır döngü gibi ilerleyen bu düzlemde herkesin elbet bir gün duygusal bağlara sahip olabileceğini kabullenebilmek de bir gerekliliktir.

Dolayısıyla;

Bunu şansım varken önceden yapmamış olsam da kafanı omzuma yatırıp saçlarını avuçlarımın içinde izlemek istiyorum. Teninin sıcaklığının şu en sıcak ağustos sıcağında dahi üşümekte olan bedenimi kavurmasını istiyorum. Yine sen ve ben balkonda oturalım ve yine ben sana o en sevdiğin şarkıyı söyleyeyim istiyorum, bu kez bir an bile olsun utanmadan hem de. Çünkü bileceğim ki senin yanında bir şarkıyı çirkin dahi söylesem senin o şarkıya olan bakış açın her zaman farklı bir boyutta olacaktır. Ağustos böcekleri bana eşlik ederken yüreğimin ta en derinliklerinden gelmeli bu şarkı, tutku dolu olmalı. ‘Aşk nedir’ sorusunu yanıtlayabilecek kadar tanıyamadım aşkı, senin bana onu tanıtmanı istiyorum. Yıldız kaymamasına rağmen ben sana ‘bak yıldız kaydı’ deyip gökyüzünde kör bir noktayı göstereyim istiyorum. Bu yalanıma uyup, benim de uyduğum gibi, sonsuza dek birlikte olmamızı dilemeni istiyorum.

Tüm herkesler giderken, senin yanımda olmanı istiyorum. Bedenen benden güçlü olmadığından, yanında olup hep seni koruyacağıma söz veriyorum. Ama aynı şekilde, senin de her zaman yanımda olmanı istiyorum. Gerekirse seninle şehrin tüm kitapçılarını, kasetçilerini, DVD mağazalarını gezip o bana önceden anlattığın lakin benim üstünde pek kafa yormadığım duygusal filmi bulup, izlerken ağlamak izliyorum. Yalnız değil, seninle. Bir tek seninle. Yanında olup, o filmdeki adamın kadınına yaptığını yapıp da seni terk etmeyeceğimi sana ispatlamak istiyorum. Avuçların avuçlarımda olmalı ve gözyaşlarımız farklı gözlerden aksa da aynı nehre dökülmeli.

Gün gelir de ayrılmak zorunda kalsak bile, Hoşsedaların söylendiği yerde buluşacağımızı sana içtenlikle söylemek istiyorum.

Çok öncesinden beridir hissetmiş olsam da söyleyemediğim, daha doğrusu söylemeyi düşünemediğim o iki kelimeyi kulaklarına fısıldamak istiyorum belki de ilk ve son kez. Çünkü böyle anlamlı kalıpları tekrarlayarak seni sıkmak, ilişkimizdeki ciddiyete zarar vermek, her şeyden önemlisi o kelimelerin kutsallığına hakaret etmek istemiyorum. Bu metinden belki de haberin olmayacak hiçbir zaman. Bir zaman başkalarının yaşayıp da yazdığı o kutsal betimlemeleri benim de senin için yaptığımı asla bilemeyeceksin belli ki. Çünkü maalesef bunları tüm bir şehre haykıracak kadar cesaretim varken ve tüm bu tasvirlerde ciddiyken senin beni reddedişini izleyemeyecek kadar da zayıf olduğumu biliyorum. Ah, ne kadar da acıklı bir son oldu. Bana yaşamayı öğretmenin bedeli benim ölümü öğrenmem miydi? Eğer öyleyse, gerçekten, çok ağır bir bedel oldu.

Ve ah, evet. Sanırım bu kez anlatabildim.

[ You must login or register to view this spoiler! ]

4
Şişedeki Mısralar / Gerek...
« : 16 Ağustos 2012, 04:27:27 »
Gerek...

Sen yokken, uyandığımda “bir hiçim” derdim, yattığımda da söylediğim gibi.

Bir sur inşa etmek için sarı taşlar gereklidir. Evin duvarları ise tuğla istiyor. Yürümek için bir patika lazımdır. Ve bir patika oluşturmak için lazım olan şey, uygun bir arsadır.

Bir tavuk sahip olmak için civciv beslemek gerekir. Bir aile oluşturmak için iki insan aşık olmalıdır. Çocuk sahibi olmak için gecelerin hakkını vermek gereklidir. Ve çocuğunuza bir kardeş bahşetmek için zaman gerekir.

Haykırmak için susmanız gerekir.

Sizi önemsemelerini isterseniz umursamaz olmak zorundasınızdır.

Evinizin ikinci katına çıkmak için merdivenler olmalıdır.

Cümle kurmak için düşünmek gerekir. Ve eğer bir şeyler olsun isterseniz bir çok cümle kurmanız gereklidir. Romantik olması için kar yağmalıdır sadece. Ve kar yağması için havada bulut olması gereklidir.

Ceket giyebilmek için hava soğuk olmalı, havanın soğuk olabilmesi için mevsim kış olmalı.

Yaralamak için biraz sevmeniz gerekir. Bundan tatmin olmak için biraz da zalim olmak gerek. Hayatı yaşamak için mutlu olmak gerek, mutlu olmak içinse, zaman akışına güvenmek gerek.

Güvenmek için, şefkatli olmak gerek. Güvenin anlamını anlamak için, aldatılmak gerek. Yeniden güvenmek içinse, etrafınızda şefkatli insanların olması gerek.

Günün ağarması için gece olmalı önce. Gece olması için güneşin batmasını izlemek gerek.

Aşık olmak zaman almıyor. Ama aşkın ne olduğunu anlamak için biraz zaman gerek. Birine aşık olabilmek için önce birisi gerek. O birini sevebilmek için, önce onu bulmak gerek.

Acı çekmek için önce çok fazla mutlu olmak gerek. Bu mutluluğu kaybetmektir size acı veren. Ve birini kaybettikten sonra mutlu olabilmek için güçlü bir yürek gerek.

Aradığınızı bulmanın zevkini yaşamak için, önce onu kaybetmek gerek. Bir şeyin değerini anlamak için onu önce kaybedip, sonra yeniden bulmak gerek.

Tüm bunları bilgece söyleyebilmek için yaşamak gerek. Yaşamak için hayatı sevmek gerek. Hayatı sevmek için, size hayatı sevdiren birinin olması gerek. Onu bulabilmek için gece gündüz sokaklarda koşmak gerek. Onu bulduğunuzda kaybetmemek için ceylan kadar bir yürek gerek.

Sen yokken bunları bilmiyordum.

Sen yokken, sırf ölmedim diye yaşıyordum.

Ve bunları bana öğrettikten sonra gidebildiğini kabullenmem için bana aylar, yıllar, belki de koca bir ömür gerek.

5
Şişedeki Mısralar / Ortalığı kavurasım var
« : 15 Ağustos 2012, 19:01:22 »
Ortalığı kavurasım var

Bir yazı yazıp ortalığı kavurasım var.
Forumdakilere sataşıp eksi rom alasım var.
Herkese laf sokup tartışma başlatasım var.

Fırtınakıran’ın hesabını ele geçirip şu yeni trolleri banlayasım var.
Sonra da dönüp suçu inkâr edesim var.
KoyuBeyaz’ın evini basıp zorla kahve ısmarlatasım var,
Oturup muhabbet edesim var.

Laughing Madcap’i bulup foruma dönmesi için yalvarasım var.
Baal Adremelech’i dövüp, sevip, zorla bir evren yarattırasım var.
Malkavian’a silah zoruyla hikaye yazdırtasım var.
Nihbrin’e daha sık online olması için bir özel mesaj atasım var.

Forum ahalisine “yeter yahu, çok sıkıcı” diyesim var.
Fırtınakıran’a tekrar tekrar ‘Purgatorio’ya katıl’ diyesim var.
Black Helen’in internetten yalıtılmış tatil mekanına suikast düzenleyesim var.

Spam yapasım var, küfredesim var.
Herkesten rom çalasım, herkese zorla rom verdiresim var.
Mükemmel yazılar öylece duruyorken yok yere aşırı beğenilen yazıları moderatöre bildiresim var.

Nasıl yapsam, nasıl yapsam?

[ You must login or register to view this spoiler! ]


6
Çizgi Roman & Manga / Çizgi Roman & Manga Index
« : 13 Ağustos 2012, 21:49:32 »
Çizgi Roman & Manga İndex

Hali hazırda canım sıkılıyorken, oldukça boşlanan şu bölüm için bir faydam dokunsun istedim, sonucu da bu oldu. Tabi "kolay bir iş, ne olacak yahu" diye başlayıp, iki saate yakın uğraşmış olmam ve sonuna yakın "yeter artık bitsin bu iş" demem, büyük ilginçlik tabi. Eklemeyi unuttuğum konular olduysa, ya da gelecekte yeni bir konu açtığınızda bu indexte de olmasını istiyorsanız, lütfen bana özel mesaj yoluyla bildiriniz.

- Amras Ringeril:                                           - Fırtınakıran:                                        - Nihbrin:

Watchmen                                                   Buz ve Ateşin Şarkısı                               Twilight Manga

- Berker:                                                     - Fëanor:                                              - ronin47:

Ultimate Xmen                                          Transfer Student Storm Bringer      Galip Tekin'den Tuhaf Öyküler
                                                                                                                          Tetikçi - Le Tueur
- Black Helen:                                              - Highlord:                                             Thorgal
Dresden Dosyaları                                          Bakuman
Spartaküs                                                                                                           - Ropinie Hysteria:
                                                                - magicalbronze:
- brisingr:                                                                                                               Zaman Çarkı
                                                                 Buffy Vampir Avcısı
A thousand years of snow                               Deli Gücük
Zagor                                                          Dracula
                                                                 H.P. Lovecraft
- boromir:                                                    Iron Man Extremis
                                                                 Ölüm: Yaşamanın Ağır Bedeli
Babar Conan                                                The Wormworld Saga
                                                                 Wolverine Sahnede!
- Darly Opus:                                               World of Warcraft / Çizgi Roman

Bağdat'ın Aslanları                                         - Marius:
V for Vandetta
                                                                JBC'den Star Wars Atağı
- devrimk:                                                   Zehirli Şeker

Harakiri                                                       - Mit:
Seyfettin Efendi ve olağanüstü maceraları
Vahşet ile Dehşet                                        Assassin's Creed: The Fall

- Dúrgonath:                                               - Moonstone:

Fantastik "üç"lü                                           Dr. Jekyll ve Bay Hyde
The Sandman

Umarım bir faydam dokunabilmiştir. ^^

Dip not: Önizlemenin Index yaratırken yararsız olduğunu az önce forum ispatladı efenim ^^

7
Kurgu İskelesi / Boşlukta Koşmak
« : 13 Ağustos 2012, 19:25:09 »
Boşlukta koşmak

Hikayedeki kişi ve kurumlar tamamen benim hayal ürünümdür. Bir şehir ismi görüp de hemen Google babaya sormanız bir sonuç vermeyecektir. Hikayede her türlü cinsellik, vahşet ya da ahlaksızlık bulunabilir. 18 yaşından küçük olanların, homofobisi olanların, kolayca midesi bulanacak kişilerin ya da erotizm okumak hoşuna gitmeyecek olanların bu hikayeyi okuma işine girişmemesi şiddetli bir biçimde tavsiye edilmektedir.



Bölüm 1: Geçmişten Bugüne
   

Fazla insan vardı Dünya’da, çok fazla insan vardı. Aynı bitki türleri gibi, milyonlarcası vardı. Ama artık pek azı kaldı. “Kıyamet” olarak nitelendirilen dördüncü Dünya savaşının ardından, insan nüfusunun %90ı yok edildi. Üçüncü Dünya savaşını hatırlayanlar ise pek kalmadı.

8 Ağustos 2094 tarihinde başlamıştı ve tam 3 gün sürmüştü üçüncü Dünya savaşı. 3 günde yarım milyar insan katledildi. Kullanılan nükleer enerjili silahların haddi hesabı yoktu. Dünya üç guruba bölünmüştü. Ülkeler bu üç guruptan birini seçti ve hemen hemen her ülke ister istemez savaşa katılmak zorunda kaldı. Fakat üçüncü günün ardından, guruplardan biri olan “Bağımsızlar Gurubu” olağanüstü hal ilan etti ve görüşmeleri başlatarak savaşı durdurdu. Birleşmiş Milletler kararıyla ülkeler silahsızlandırılmaya başlandı. Tüm nükleer silahlar imha edildi. Normal silahlar yasaklanmadı, fakat üretimleri durduruldu. Hatta silah üretmeye devam eden firmalara suikast düzenlendi.

Tabi eğer makineler silah olarak kullanılamazsa, insanlar silah olarak kullanılacaktı, tıpkı geçmişte olduğu gibi. Makine gücü yoksa, el gücü. Ete et, dişe diş. Yakın dövüşün önemi bir anda had safhaya ulaştı. Hal böyle olunca Amerika bir anda dibi buldu. Nüfusu fazla olan ülkeler güçlü olmaya başladı. Çin gibi.

Bunun üzerine çok şey değişti. İnsan klonlama başlatıldı. Doping bir ihtiyaç haline geldi. Çatışmalarda en çok kullanılan şey, buydu. İşte Amerika’nın gizli deneyler başlatıp, yeni bir doping türü bulmaya çalışması böyle oldu. Otuz dört yıllık bir arayışın ardından da, istediğini buldu: X 12 342. Halk tarafından bilinen adıyla “Mango”. İnsanların fiziksel ve zihinsel özelliklerini inanılmaz boyutlara çıkaran bu dopingin yan etkisi duyguları öldürmesi ve kişinin geçmişini unutmasıdır. İnsanları dehşetengiz bir silaha dönüştüren bu doping, Amerika’nın diğer ülkelerden bir sır gibi sakladığı, bu hudutta kendi askerlerine de gizlice verdiği bir şeydi. Hemen ardından Amerika dördüncü Dünya savaşını başlattı.

Makine değil de insan gücünün kullanılması, savaşın 36 yıl 19 gün sürmesine sebep açtı. Savaşın sonunda Dünya’da yaşayan toplam insan sayısı, sadece 650 milyondu. Ülke denen bir şey kalmamıştı. Amerika tüm Dünya’ya karşı verdiği “Yeniden Tanrı olma savaşı”nı kaybetmişti, ama bir kazanan olduğu da söylenemezdi.

Şu an, yıl 2184. Dünya’daki kadın nüfusu gittikçe azalmış bir durumda. Savaştaki duygusuz askerlerin öldürmek için ilk tercihleri kadınlar olmuştu. Geride kalanlar ya çok genç ya çok yaşlı. İnsanların DNAlarındaki değişiklikler, doğan çocukların erkek olma olasılığını %50 artırmış, kız olma olasılığını %50 azaltmış bir durumda. Bu durum bir süre daha devam ederse insanlığın sonu gelebilir. Dünya’nın her yerinde, her şey talan edilmiş bir durumda. Artık resmi devletler yok. İnsanların yolda yürürken tecavüze uğrama ihtimali var. Herkes vahşileşmiş. Ağaçlar az. Kitaplar yok. Okul ya da eğitim diye bir şey yok. Her sokakta yıkılmış, terk edilmiş evler, apartmanlar, gökdelenler var. Üretim durmuş. İnsan eti yeniyor.

Yaşamak için öldürmek zorunda olduğunuz bir Dünya’dasınız artık.

Cehennemi aratmayan şu yeni Dünya’ya hoş geldiniz…

8
Düşler Limanı / Lise Anıları
« : 11 Ağustos 2012, 03:36:39 »
Lise Anıları

Bu dünyada “En yakın arkadaş” kavramına uygun bir şekilde dizayn edilmiş iki kadın tanıdım…

Hani kadın olacak kadar yaşlı değiller ama cümlenin bu şekilde daha bir çarpıcı olduğunu düşünüyorum. Eğer “En iyi arkadaşlarım iki kız” diye başlasam, yazıyı kimse okumazdı büyük ihtimalle. Tabi bu noktada aklıma Fiddler’in geçen günlerde okuduğum ve ismini şu an hatırlamadığım post modernite ile ilgili yazısı aklıma gelmiyor değil.

Velhasıl, iki en iyi arkadaşım var ve ikisi de kız. Bir dakika sakin olun, cinsiyet ayrımcılığı yapıyorum diye üstüne basa basa kız olduklarını belirttiğimi sanmayınız. Tam tersine halkımız cinsiyet ayrımcılığı yaptığı için üstüne basa basa kız olduklarını yazıyorum. Yazının ilk cümlesinden sonra, “Bir dakika yahu, Raisor erkek, ama en yakın arkadaşları kız!” diyerek cinsiyet ayrımcılığı yaptıysanız kaybettiniz.

Ya da bir kısmınız homofobik bir özellik gösterip “Bir dakika yahu, Raisor’un en yakın arkadaşları kız! Demek ki adam gay!” demiş de olabilirsiniz. Bu noktada sizi önyargılarınızla yalnız bırakıp yazıma sizsiz devam edeceğim.

Toplum dedik. Önyargı dedik. Cinsiyet ayrımcılığı dedik. Ne de çok şey söyledik. Daha bu noktada belli bazı soru işaretleriyle donatıldığınızı hissetmekteyim. Daha doğrusu, umuyorum hissetmişsinizdir desem daha yerinde olur. Şüpheci ve akılcı benliklere sahip bir gurup insanın hala oralarda bir yerlerde olduğuna olan ümitlerimi kırmayınız.

Her neyse. Konuya dönecek olursak, bahsettiğim en yakın arkadaşlarımdan bu sene ÖSS vesilesiyle ayrıldım ve bunun içimde yarattığı boşluğu ise Dünya yüzeyinde başka hiçbir olayın yaratamayacağını fark etmiş bulunduğumu anlamanız gerek. Ama durun duygusala bağlamadan anlatayım en iyisi.

Cinsiyet ayrımcılığı.

Türkiye’nin ve tabi Kıbrıs’ın kaderi. Yobaz bir gurup beyin erkekler ile kızlar arasındaki samimiyeti hep yanlış yorumlar. Bunu abartıp savunma mekanizmasına hatta yalan mekanizmasına döken ebeveynler vardır. Bir kızın gece dışarı çıkması kesinlikle fahişelik yaptığı anlamına gelir. Bu bahsettiğim en yakın arkadaşlarımdan bir tanesinin babasıyla çok yakın ilişkiler kurduğuma inanıyorken bana güvenmemekte eşsiz bir düzeyde direttiğini fark etmem beni sükut-u hayale uğratmıştı. Fakat gece evden çıkacak olan erkek çocuksa iş değişir. “Git babam, sik babam”a döner iş. Kendimden biliyorum.

Gece dışarı çıkmak. Neden gece dışarı çıkmak bu kadar önemli ki?

Gece dışarı çıkmak önemli değil. Önemli olan dışarı çıkmak. Hani kızın aklında fahişelik varsa fahişeliği gündüz de yapar. Okulda da yapar. Ebru adında bir arkadaşım vardı ki teneffüslerde kontör parasına çirkin şeyler yapardı. Kıbrıs’ta 100 kontör 5 tl idi bir zamanlar. 5 liraya ihtiyaçlarınızı kolayca karşılardınız. Tabi kontöre gelen 1 liralık zam ve kontör fiyatlarının artık 6 tl olması ile birlikte, kız da kendine 1 liralık bir zam uyguladı.

Önemli olan gece dışarı çıkmak değildi. Önemli olan dışarı çıkmak da değildi. Önemli olan, birlikte zaman geçirmekti. Peki neden birlikte zaman geçirmek önemliydi? Çünkü gün gelir yollarımız ayrılacaksa arkamızda güzel anılar bırakmak istedik. Ki ne yalan söyleyeyim, gerçekten güzel anıları arkamızda bırakıverdik. İşte şimdi işi mizaha çevirme vaktidir!

Okulun arkasında ‘orman’ olarak nitelendirdiğimiz ve sekiz – dokuz ağaçtan oluşan oldukça nahoş bir bölge vardır. Belki de ona taktığımız isim yüzündendir, sanki orada bir şeyler yapılırsa kimse görmeyecek gibi bir yanılsamaya çok kapıldık. Fakat hemen yanınızda otoyol varken ve okulda Fatma adı verilen, insanları iş üstünde yakalamayı seven cadı bir müdür muavininiz varken ne kadar profesyonel de davransanız yakalanırsınız. Porno çekerken yakalanan bile olmuş orda. Otoyolda arabasıyla bir aşağı bir yukarı giden, Ramiz kod adlı Fatma ismindeki müdür muavinimiz, çalıların arasında bir hareketlilik sezmiş olacak ki kendisi, bir diğer müdür muavini ve özel tim görevlisi iki beden eğitimi hocasıyla mekanı basmış, zavallı çocukları ele güne rezil etmişti. Biz daha masumane bir suçtan yakalandık. Sigara.

Bir diğer müdür muavini Sonay hocamız, çekirdek çıtlatarak uzaktan bizim sigaralarımızı bitirmemizi beklemiş, biz sigaraları içip mekandan iç rahatlığı ile ayrıldığımızda ve mekandan yüz metre uzağa gidip “Şükürler olsun yakalanmadık” nidalarıyla çığlık attığımızda ensemizde bitip “sizi gördüm lanet pislikler” demiştir. Parmaklarımızı köpeğe koklatır gibi Hüseyin adlı hadememize koklatmıştı ve sonunda suçlu olduğumuza hüküm vermişti. Soluğu müdürün bekleme odasında aldık. Önümüze bomboş bir A4 kağıdı koydular ve “suçumu itiraf ediyorum yazıp imzalayın, ailelerinize göndereceğiz” dediler.

Eve gittiğimde babamın bana söylediği şuydu:

“Lan gerizekalı madem sigara içiyorsun yakalanmadan içmeyi de öğren”

Evet babam yakalanmadan içme konusunda ikinci dereceden uzmandır.

Hali hazırda konu Ramiz Fatma’dan açılmışken, geçen dönemin sonlarına doğru yaşadığımız bir diğer yakalanma olayını anlatayım size. Bahsettiğim en yakın kız arkadaşlarımdan daha şişman ve daha namussuz olanıyla öğretmenden izin alıp internet kafeye fotokopi çektirmeye gittik. İzin verdiler çünkü tüm sınıfa vermemiz gereken bir ders notu vardı. Yanlışlıkla internet kafenin arkasına girdik tabi biz. Orası da çölü aratmaz. Bir güzel cebimdeki sigarayı çıkartmaya hazırlanıyordum ki, siyah bir arabanın imkansıza yakın bir biçimde yanımızda durduğunu fark ettik ki internet kafenin arkasına arabayla gelebilecek ne insan ne de araba pek bulamazdınız. Arabanın camı açıldı ve Ramiz Fatma gözlüklerini burnunun ucuna çekerek kafasını eğdi ve üst boşluktan bizi seyre daldı.

“Arabaya binin sizi lanet olasıcalar”

O çok yakın arkadaşımın, elinde sigara, “Hocam yeminle fotokopi çekmeye geldik” diye haykırdığını, velhasıl sözlerinin etkisiz kaldığını dün gibi hatırlıyorum. Bir diğer yazılı uyarı aldık. Diğer kız arkadaşın o gün hasta olup okula gelmemesi de ayrı bir ironidir tabi.

En azından bizi okula yürütmedi, arabasıyla gittik.

Bir diğer olay pazartesi öğleden sonra oldu. Normalde saat öğlen 1.05’de okul biter. (Ki bu ilginçtir, neden 1.00 değil de 1.05? 5 dakika daha fazla eğitim vermenin bir boka yaramadığını hepimiz bilir.) Fakat pazartesi günleri okul akşam 16.00’da biter ve öğlen 1.00dan sonra bir saatlik bir ara vardır. Yemek arası. Öğrencilerin kantinde yemek yemek zorunda bırakıldıkları an. Kantinin bok gibi yemeklerini yemek yerine kara listedeki en büyük yasak olan dışarda yemek yeme işini gerçekleştirirdik biz. Ormanımızın köşesindeki delikten otoyola atlardık ve birkaç metre ilerdeki Yeliz kafede, arzum kafede ya da birkaç yüz metre ilerideki californian’da yemek yerdik. Neden yemek yemek için dışarı çıkmak yasaktır diye sormayın, bu, müdürün kantincilerle olan anlaşmasıydı.

Yüzlerce kişi dışarı akın ederdi. Bazı öğretmenlerimizi bu kafelerde yemek yerken görürdük, yani kaçan bir tek öğrenciler değildir. Öğretmenler ve öğrenciler arasındaki bu anlaşma da, kantinci ve müdür ittifağına karşı en büyük engeldi tabi.

Bazen de çulsuz ve parasız bizler yemek yiyemezdik dışarıdan. Sigaraya anca paramız yeterdi. Böyle zamanlarda iki seçenek vardı. Ya yemek getirmesi için ailelerimizi arardık, ya da okula geri döndüğümüzde ki saat 2.00da kantinde kimse kalmazdı, kantindeki artıkları yerdik. Evet bunu yaptık. Yarım kalmış dönerler, kolalar v.s olurdu masanın üzerlerinde ve biz yerdik onları. İngiliz marka owish trash bins’lerin yerini aratmazdık.

Ve bir gün dışarı çıkarken yakalandık. Çok sayın Ercan adlı kimya öğretmenimizin, duvardan atlamaya çalışan iri bir nesne görmesiyle – ki o bendim – duvarın öteki tarafına yumulmam bir oldu. Bu sırada da koşmaya başladım tabi. Neyse en azından o gün yırtmıştım.

Bizdeki Ramiz Fatma korkusu o kadar maksimumlaşmıştı ki, bir defasında Girne’ye kaçtığımızda – ki okuldan 40 kilometre uzaktaydık – limana gemiyle çıkarma yapabileceğini bile düşündük. Otobüsle kaçmıştık limana. Girne limanı, oy, sen ne güzel bir yersin! Biraların ve sakızların apahalı olduğu, turistik bir yer. Ramiz Fatma’nın gemiyle limana çıkarma yapması pek muhtemeldi. Çok güzel çıkarma yapma potansiyeli olan bir kadındı. Atatürk’ü bile aratmaz, o derece.

Bir de Arzum kafe hikayelerimiz vardır ki, ne siz sorun ne ben anlatayım. Ya da vazgeçtim lanet olasıcalar. Siz sorsanız da sormasanız da anlatacağım.

İnsanların sigara sömürme yarışına girdikleri bir yerdir burası. Her gün mutlaka bir sazan igara getirirdi ve tüm okul ondan otlanırdı. Ne çok espriler yapıldı orda, bir bilseniz?

Madam Vio: Mükemmel! Mükemmel! Oha! Şuradaki Gül kurusu kırmızısı arabanın rengine hayran kaldım!
RoberNecro: Lan renkleri evirip çevirmeyin! Ne gül kurusu lan? Bildiğin kırmızı o!
Raisor: Hahahahha yarıldım.
(Evet sıkça yarıldığım bir dönemdi.)
Raisor: Şu da sıçtım mavisi mi?
Madam Vio: Hayır o Turkuaz seni salak!

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, yatın kalkın, benim gibi potansiyel bir yazarı Kayıp Rıhtım’a kazandırdığı için Madam Vio’nun ellerini öpün.

Bu ve bunun gibi pek çok espri oldu orada:

Raisor: Üstünü seven Allah’a çimento atsı... (?!)
Madam Vio: Çarpılacağız!
İşin tuhaf kısmı o anda bir fırtına çıktı ve benim donum götümde kurudu, o derece. Böyle dil sürtüşmelerinden uzak durun, her an biri ölebilir.

Arda adlı bir arkadaşımızın yolda yürürken elinde sigarayla yakalanması sonucu, Arzum hayatımıza da neredeyse elveda demek zorunda kaldık. Müdür, akıllılık edip Arda’ya reddedemeyeceği bir teklif sunmuştu. “Mekanınızı söyle seni serbest bırakayım.”

Evet Arda hepimizi sattı. Fakat serbest kalmadan önce 12 yerinden bıçaklandı, ailesine yazılı uyarı gitti ve okuldan üç gün uzaklaştırıldı. Zaten uzaklaştırılmasa bile okula gelebilecek bir durumda değildi. Ama en azından bizi uyarmayı da bildi. “Beyler sizi sattım, dikkatli olun.”

Bir keresinde ise Madam Vio’muzu evden kaçmaya teşvik etmiştim.

“Lan babanı niye çekiyorsun bu kadar, kaç bize, rahatla!”

Yoğun felsefik gücümü kullanarak onu bize kaçırdım. Sonunda ise internet için kavga eden, evi temizlemek üzerine nutuklar atan, sonradan görme biri olduğunu öğrenmiş oldum. Birlikte yemek yaptık. Hani yemek de mükemmel olmuş diyemem, bir salak makarna yaptık, bir de üstüne salçalı sos döktük. “Bu sosu iyi bilirim, mükemmel yaparım” falan diye övünmüştüm de, o an uydurduğum bir tarifti ve ikimiz de zıkkımlandık o makarnayı. Bir de annemi arayı kremalı mantarlı tavuk yapmayı öğrendim. Yarattığımız şey neydi bilmiyorum ama annemin kremalı mantarlı tavuğuyla alakası yoktu. Onu da yedik. Hala yaşıyoruz.

Mercimek çorbası. İçinde pirinç bile yoktu. Bambaşka bir şey yapmış olduk, onu da yedik. Fazla acıydı, onu hatırlıyorum. Birlikte çıktık tatlı aldık, hepsini ben yedim. Anlatılmaz yaşanır.

Babasının “Where is our Fucking Namus?” nidalarıyla – İngilizceyi katlediş level 99 – çıkagelip onu götürmesi de gecikmedi tabi. Uzunca bir süre dışarı çıkamadık sonrasında.

Bu olaydan sonra Madam Vio kendi apartmanlarında farklı bir daireye taşınınca “yaşasın özgürlük” dedik ziyarete gittik. Çok pis planlarımız vardı. Uzun eşek, evcilik, şişe çevirmece gibi kaliteli(?!) oyunlar oynamak gibi.

Neyse, sonucu iyi olmadı. Ne zaman oyuna başlasak annesi kapıyı çaldı. Dondurma, dolma, değişik erzaklar… Bizler oyunu bırakıp kül tablasını kaldırarak kapıyı açıyorduk. Neden sonra kül tablasını kaldırıp sigarayı kaldırmadığımızı fark edince, boku yediğimizi anladık ama sallamadık.

Güzel günlerdi.

9
Çizgi & Anime / Togainu no chi
« : 10 Ağustos 2012, 17:55:15 »

İsim: Togainu no chi

Tür: Aksiyon, Shounen-ai

Bölüm Sayısı: 12

Konusu:

Aslında çok şey anlatmak isterdim de, spoiler olmasın diye genel hatlarından bahsedeceğim sadece.

Togainu no chi, 2005 yılı yapımı bir Japon animesidir ve olaylar gelecekte geçiyor. Kahramanımız Akira, iyi bir dövüşçüdür ve bl@ster adı verilen bir dövüş turnuvasında yıldızdır. Fakat hayatından pek de memnun olduğu söylenemez. Sırf ölmedi diye yaşayan şu sessiz, soğuk tiplerdendir kendisi.

Japonya üçüncü dünya savaşının ardından yıkık bir durumdadır. Ülke üçe bölünmüştür ve iç savaşlar hakimdir. Bu bölgelerden biri de Toshima’dır ve Akira cinayetle suçlandığı zaman, kendisine eğer Toshima’ya gidip Il Re’yi Igra turnuvasında alt ederse, özgürlüğünü kazanabileceğini söylerler. Fakat Igra, bl@ster’e göre çok farklı bir turnuvadır. Bu turnuvada, kan ve vahşet hakimdir, ya ölürsünüz ya öldürürsünüz.

Öncelikle, animenin türünün shounen-ai olduğunu hatırlatayım. Homofobisi olanlara pek tavsiye edebileceğim bir anime değildir bu anime. Başından sonuna kadar, animede sadece tek bir kadın karakter var. Toshima gibi vahşetin hüküm sürdüğü bir yerden bahsediyoruz. Birbirlerine tecavüz eden ya da birbirlerinin kanını yalayan – tabiri yerindeyse – insanlar görmek çokça mümkün. Fakat animenin müzikleri ve savaş sahneleri o kadar iyi ki, bu shounen-ai (boylove) olayı çok arka planda kalıyor.

“Ben kan göremem” diyen arkadaşlar için söylüyorum, araştırmasını bile yapmayın. ^^

10
Düşler Limanı / İdam
« : 02 Ağustos 2012, 21:47:36 »
“Şu elindekini…” dedi yaşlı adam, çıplak olduğu için gözler önüne serilmiş yağlı göbeğini daha da şişirerek. Hayır böbürlendiği için falan değil. Sadece yıllardır, sırf çirkin bir vücuda sahip olduğu için insan önünde soyunmamıştı ve artık çirkin vücudunu göstermiş olmanın onun için bir şey ifade etmediğini ispatlamak istemişti. Hatta plaja gittiği zamanlarda kıyafetle denize girerdi.

Karşısında, alışık olmadığı kadar çok insan vardı ve hepsi onu izliyordu. Gençken bir gurup kitlenin ilgisini çekmek istediği çokça olmuştu. İnsanlar önünde şarkı söylemek, dans etmek ya da tiyatroda başrolde oynamak gibi hayallerden bahsetmiyorum. O, fikirlerine saygı duyan, fikirlerini benimseyen insanlara nutuk atmak gibi hayalleri kurmayı severdi bunun yerine. Tabi asosyal değildi. Konserlere ve tiyatrolara gider, içeri gizlice sokmayı başardığı viskisini çaktırmadan yudumlar ve yüzünde kocaman bir sırıtışla gösteriyi sonuna kadar dikkatlice izlerdi. Ama artık bu işler için fazla yaşlanmıştı. Saçları dökülmüş, beyazlaşmış, yüzü kırışmış ve göbeği büyümüştü. Vücudundaki bu değişiklikler onu yaşlılık depresyonuna da sokmuştu başlarda. Ama artık umurunda değildi. En azından şu an umurunda değildi, çünkü ölmekle meşguldü.

Büyük ihtimalle yaşı, kendisinin yaşının yarısına tekabül eden ve yüzü siyah bir örtü desteğiyle gizlenen adam ona “Ölmeden önceki son isteğin nedir?” diye sorduğunda vermişti bu yanıtı. Hunharca soydurulmuş, idam sehpasına yatırılmış, bilenen bıçak sesleriyle korkutulmuştu ve evet, şu an için tek istediği, o karalara bürünen adamın elindeki kolyeydi. Asıl karalara bürünmesi gereken, yaşlı adamdı aslında. Zaten ölecek olan bir adamın, boynundaki kolye ile ölmesi, çok bir şeyi değiştirmezdi sanıyorum ki. Ya da yaşlı adam öyle sanıyordu. Ama bunun yerine, kolyesi ondan zorla alınmış, vücuduna temas eden hiçbir yabancı eşya kalmamıştı.

“Ya da en azından içindeki resmi elime koyabilirsiniz” dedi avucunu açarak. Karalara bürünmüş cellât kolyeyi açmaya çalışırken, idamı izleyen herkes dikkat kesilmişti. Daha önce idam edilmeden önce yemek isteyen, eşini görmek isteyen, sevişmek isteyen, alkol isteyen, sigara isteyen kişiler olmuştu ama resimle ölmek isteyen tek kişi bu adamdı. Cellât şüpheyle kolyeyi açıp içindeki kadın resmini görünce, ihtiyara soru işaretleriyle dolu bir bakış attı.

“Yani matem tutmak da mı yasak?” dedi ihtiyar bunun üzerine. Siyah beyaz resimdeki kadının adı Julia’ydı. Eskimiş bir resimdi, kadının yüz hatları belli olmuyordu. Fakat güzeldi. Hatta çok güzeldi. San Diago’daki bir gece kulübünde, oldukça fazla tercih edilen bir fahişeydi ve onunla birlikte olan adamların çoğu, onunla ertesi gün de birlikte olmak isterdi. Hastalık kapma pahasına onunla koruyucu kullanmadan sevişen de olmuştu. Nedense, ihtiyar da onlardan biriydi fakat Julia’yı bundan yirmi yıl önce tanırdı. Paralı bir dönemdeydi ve kullandığı alkol ile sigara miktarı, sıradan kullanıcılara oranla çok yüksekti.

Julia’yla saatine 130 mark ödemiş olan ihtiyar, onu dört saatliğine kiralamış, fakat hiç sevişmemişti. Onunla konuştu. Tam 4 saat, kadının neden fahişelik yaptığını dinledi ve San Diago’ya küfretti. Gece kulüplerine küfretti. Kadının babasına küfretti. Kadının geldiği ülkeye küfretti. Parayı icat edenlere küfretti. Sonraki bir hafta daha onu her gece kiralamış, sadece birkaç kere onunla sevişmişti. Julia’nın “Fahişeler de aşık olabilir” dediği gün, kadını sınırsız satın almak için gece kulübünün sahibiyle konuşmaya gitmişti. Bir kadın için, babasından kendisine kalan mirasın çeyreğini teklif etti. Aynı kadın, gece kulübünden sarhoş bir şekilde çıkan bir sürücünün dikkatsizliği yüzünden, on gün sonra öldü.

Tabi cellat bunu bilmiyordu. Bunu bilseydi, resmi vermek için tereddüt etmezdi ve yaşlı adamın göbeğinin, yemekten değil içmekten büyüdüğünü anlardı. Fakat cellada göre karşısında 19 kişiyi öldüren soğukkanlı bir seri katil vardı ve kesinlikle ölmeliydi. Oysa o, ihtiyarın öldürdüğünden çok daha fazla öldürmüştü. Cellat kaç kişiyi idam ettiyse, ihtiyardan o kadar fazla adam öldürmüştü aslında. Asıl katilin dışarıda bir yerde dolandığından haberi yoktu. İhtiyar öldükten ve cinayetler devam ettikten sonra asıl suçlunun başkası olduğu anlaşılınca çekeceği vicdan azabından da haberdar değildi. Sadece vur emrini uyguluyordu. Hoş, ihtiyar bugün ölmese, bir başka gün ölecekti. Yüksek ihtimalle de, siroz yüzünden. Zira son 40 yıldır her gün, son 20 yıldır her saat içmişti. Değersiz bir adamdı. Boştu. Boşu boşuna yaşıyordu.

İhtiyar, elinde sofia’nın resmiyle öldü, cinayetler devam etti, cellat ise vicdan azabı yüzünden işi bırakarak sonraki 40 yıl her gün içki içti.

11
Şişedeki Mısralar / Dönebilseydin Anne
« : 15 Temmuz 2012, 08:54:18 »
Her şeyden önce, benim anneme yazdığım, O ses Türkiye yarışmasında ikinci gelen aile dostumuz İbrahim Şevki'nin söylediği ve müziğini babamın yaptığı şarkıyı, yazıyı dinlemeden önce sizinle paylaşmak istiyorum:

Dönebilseydin Anne

Not: Şarkıdaki resimler, ben ve anneme aittir.

Uzay çağı şiir yarışması için hazırlamıştım zamanında bu şiirimi. Ama benim için çok değerli olduğu için, şiir kazanamazsa çok üzülürüm diye, göndermemiştim yarışmaya.

Şimdi buradan paylaşacağım. İyi okumalar.


Dönebilseydin Anne


Yedi meşale yanıyor bir demir hendek ardında.
Kumun köyündeydi evimiz, ‘Kum köy’de.
Bir güzel mekândır burası, yanındadır denizin.
Pek çok güzel günüm geçti orada ve tek bir kötü günüm.
Güzel günlerim, saydıkça bitmez…
Nereden başlasam;
Ali diye bir arkadaşım vardı, pek yaramaz bir çocuktu bizim Ali.
Pek de duygusaldı aslında, sadece belli etmek istemezdi düşüncelerini.
Bir keresinde kibritle ateşe vermiştik İbrahim dayının tarlasını.
Aslında bu değildi amacımız, oynuyorduk kibritle.
Derken alev aldı her yer, bir anda korkuverdik.
Koştuk eve kadar, haberini aldık, tüm ekinler gitmiş İbrahim dayının.
Belli ki adamın ekmek parasını yakmışız.
Önce sıcaktann tutuştu dediler de, bizim yine de vicdanımız el vermedi,
Daha bir hafta geçmeden koştuk söyledik anneme.
Annem pek üzüldü ama elini de kaldırıp vurmadı bize.

Annem demişken, pek güzel bir kadındı.
Şairane bir sesi vardı, babam kadar değilse bile…

Belki kötü bir anıydı ilk önce,
Şimdi hatırladıkça güldüğüm bir olay sadece.
O dönem, biliyorum, daha pek çok olay yaşamıştık ama,
Çok önceydi, zihnimden silindiler gizlice...

Bizim sülale, bayramları buluşurdu hep,
Babam gitar çalardı, annemle beraber söylerdiler.
İşte böyle güzel bir bayram günü eğlence bittikten sonra,
Çıkmıştık nenemin evinden, dönüyorduk evimize.
Babam pek az da olsa içmişti rakı,
Sürat yapmaktan da hiç korkmazdı doğrusu.
Kum Köyün vardır bir virajlı yolu,
Kum köyün de adı boşuna kumlu köy değildir, toprağı pek kumludur.
Gelirken karşıdan bir beyaz van, babam sola kırmıştı direksiyonu.
Sol tekerlek kumda kayınca, yaşanır bir ailenin hazin sonu.

Ağaca çakılmış bizim eski walkswagenimiz.
Ben uçmuşum arabanın ön camından, metrelerce savrulmuşum.
Babam yüzüstü yapışmış direksiyona, elleri hala dümeni tutuyor sıkı sıkı.
Ve anam,
Açılmamıştı hava yastığı, emniyet kemeri onu geri itince kopmuştu boynu.
Ah ana ah,
Bir sen hak etmiyordun ölümü.
Herkesi severdi anam,
Kimseye demezdi “çekil şuradan”
Pek nazikti, pek güler yüzlüydü.
Bir babam aşıktı ona, bir de ben aşıktım…

Bana hastanede anlatmaya çalıştılar durumu.
Annemi istiyorum diye ağlamamdan hemen sonraydı.
Ne de kolay söylediler anamın öldüğünü…
Birkaç küçük saniyesini almıştı nenemin, söylerken bana doğruyu.
Yaşım daha pek küçüktü, hala devam ediyordum onu istemeye.
Ölüm de neydi, neyin nesiydi dört yaşında bir çocuğa?
Dua ediverdim birden,
Çok dua edersem annem çıkar gelir sandım.
O zamandan anlamıştım, Allah kapatmıştı kulaklarını.

Nenemde harcadım ömrümün üç özel yılını.
İlk bir yılı ayağım alçıdaydı, kaybetmiştim ömrümün en güzel zamanını...
Sonra babam çıka geldi, başka bir kadınla birleştirmişti hayatını.
Benimle birlikte büyük şehre taşınmaktı kararı.
Sanki heyelan olmuş da, koca Toros üstüme yıkılmış sandım!

Pek çok anne gördüm, çocuklarıyla yaptığı diyalogları duydum,
Bir tanesi markette, ağlıyor diye annesi almıştı istediği oyuncağı.
Bende hemen gittim köşeden bir saçma ayıcık seçtim.
Topladım tüm cesaretimi, “ben bunu istiyorum” diyiverdim.
Almadılar bana ben ağladım.
Ben ağladım bana hala almıyorlardı.
O oyuncağı hiç almadım…

Böyleydi işte çocukluğum.
Oynayamadım doğru dürüst arkadaşlarımla,
Doğru dürüst arkadaşım da olmamıştı zaten pek fazla.
Yıllar pek çabuk geçti, bir anda fark ettim liseye başladığımı.
Ve o yıldı nenemin öldüğü yıl.
Bu kez tecrübesiz değildim,
Biliyordum artık ölüm nedir, ölmek ne demektir…
İlk kez o gün bulunmuştum camide.
Pek hevessizdim ama onun için başımı kaldırdım kıbleye,
Hocanın söylediklerini, onun için tekrarladım dakikalarca.
İsmini bile bilmediğim bir duayı okuyordum, bilmiyordum neler konuşuyordum.

Mezarına bir yanık sigara bırakmıştı büyük babam.
Nenemin iki büyük vasiyeti vardı.
Ölürsem beni kızımın yanına gömün demişti.
Her iki yanı da doluydu annemin mezarının, çaprazına gömdük.
Ne de çok insan ağlıyordu, meğer ne çok insan onu seviyordu!
Hepimiz sevdiklerimizin kıymetini böyle zamanlarda anlıyorduk, bunu anladım.

İkinci vasiyeti, "Ben ölürsem dostlara haber salın, helva yapmasınlar, yiyecek getirmesinler" olmuştu.
Belli ki garipsiyordu, biri ölünce yemek yemek ne kadar doğruydu?
Bu vasiyetini de yarı buçuk yerine getirdik.
Çoğu adettendir dedi, kültürü vasiyetten fazla önemsedi.

Dedem kalmıştı biçare yalnız.
Bavullarımı toplayıp onun yanına taşındım.
Küçüklüğümde geçirdiğim sadece üç yıldı belki burada, ama en sevdiğim yıllarımdı.
Ben evden ayrılırken, bir üvey annem uğurlamıştı, bir o ağlamıştı ardımdan.
Ben kapıdan çıkarken, babam işindeydi, oturmuş hayvan yemi satıyordu.
Sanmıştım beni pek sevememişti.
Ah eşşşşek kafam! Şimdi yıllar sonra anlıyorum aslında üvey annemin beni diğer çocukları kadar sevebildiğini.
Cebinde yoksa eğer kuruş para, kimse çocuğuna alamazdı bir oyuncak ayı!
Hangi zaman beni tutmuşlardı sofradan ayrı?

Ben gidince babam fenalaşmış.
Çok uzun zaman sonra haberini almıştım.
Babama olan nefretimle dönmüştüm dedemin yanına, çocukluk yuvama,
Şimdi anlıyorum ne de büyük bir hata yaptığımı...

12
Hikayelerinizi diğer forum üyelerine nasıl okutursunuz?

Eğer burası Kayıp Rıhtım değil de Facebook olsaydı, bu sorunun arkasına getireceğim cümle şu olurdu: Silah zoruyla okutuyorum diyorsan beğen, özel mesajla reklam yapıyorum diyorsan yorum at, ben bir şey yapmadan zaten okuyorlar diyorsan hiçbir şey yapma.

Ama facebook’da değiliz değerli forum üyeleri. Şimdi soracaksınız, bu adam neden böyle bir konu açıyor da, dönüyor bu konuyu bir de Düşler Limanı’nda paylaşıyor? Hemen cevap vereyim; çünkü bu yazıya emek vereceğim ben. Fantastik bir kurgusu olmadığı için ama edebi değeri olan bir yazı olduğu için de Düşler Limanı’nda yayınlayacağım.

Kayıp Rıhtım’da yazılarınızın okunması, sizin popülaritenize bakıyor. Müzik gibidir yazı yazmak işi. Ben size Ajdar’dan yüz kat daha iyi şarkı söyleyebilen, okuldan tanıdığım şarkıcı arkadaşlarımın olduğu örneğini vereyim. Hatta Türkiye’de pek çok saçma sapan ünlü çıkıp şarkı söylüyor da, ben ne adamlar tanıdım, o sanatçıların hepsi yanında çocuk oyuncağı kalır. Babamı örnek verebilirim size. Adam profesyonel gitar çalar, sesi gerçekten de çok güzeldir, – hani babamdır diye demiyorum, gerçekten öyle – ama gelin görünüz ki, elin anormali Türkiye’de ünlü olabilmişken o ekmek parası için memurluk yapıyor.

Şimdi bana sistem adaletli diyene parmak veresim var.

Sık sık foruma yeni üyeler kaydoluyor ve sonra da hiç kaydolmamış gibi ortalıktan kayboluyorlar. Neden? Çünkü bir hikaye yayınlıyorlar, iki hikaye yayınlıyorlar, emeğin karşılığını alamayınca üçüncüde toz oluyorlar. Sık sık özel mesaj alırdım bir ara. “Şunu okuyup yorum yapar mısın?” gibilerinden. Ki o dönemleri ben de yaşadım bir ara, düzenli olarak Malkavian’ın tüm hikâyelerini okuyup kendisine özel mesaj yoluyla her hikayemi tek tek bildirdiğim bir dönem olmuştu. Pişman da değilim hani o hikâyeleri okuduğuma. Ama kendisine “Şunu da oku abi” gibilerinden özel mesaj attığım için – daha mesaj sayım yüz bile değildi – gerçekten de pişmanım. Tam bir liseli görüntüsü yayıyormuşum ortalığa.

Madam Vio bir ara ‘Cennet’in Anahtarları’ adlı hikayesini zorla okutmaya kalkmıştı bana. O kadar uzundu ki, erteleyebildiğim kadar ertelettim okuma işini. Ama sonunda iş tehdit seviyesine geldiğinde ve hikayeyi okuduğumda, “Oha lan kız harbi güzel yazmış” dediğimi hatırlıyorum. Önyargılardan uzaklaşıp her yazılan yazıyı forumda okumaya başlamam da bu olayla oldu zaten.

Yeni gelen üyelerin bazıları öyle mükemmel yazılar yazdılar ki, çoğunun sonraları ortalıktan kaybolması beni çok pis yaralamıştı. Arminass buna örnektir. Hani bu konuda çok isim vermek de etik değil, ama öyle yani.

Bugün bile hala samimi arkadaşlarımın bana “Gir şunu oku” dedikleri, ya da benim onlara aynını yaptığım bir gerçektir. Herkes emeğinin karşılığını alamıyor maalesef. Dedim ya, iş popülariteye bakıyor.

Cem Yılmaz’ın gösterilerine gidip, sazan gibi her şeye gülen bir takım insan vardır. Onların gülmesi genelde para ödedikleri içindir: “Parayı ödedim, boşa gitmesin, hadi güleyim.” Tamam, kaliteli espriler var da, eğer bir insan üç saniye arası gülerse bunun başka bir açıklaması yok. Benzer bir mantık da forumlarda var. Popüler bir üye foruma bir yazı yazıyorsa, “hemen girip okumalıyım” deriz. Okuduktan sonra da, kendimizi beğenmek zorunda hissederiz. “Sonuçta bunu o yazdı, mutlaka beğenmeliyim!” mantığı adı verilir buna. Buna yorumlar da dâhildir. E yani şimdi Mit’in emek harcamadan yazdığı iki kelimelik yorumla, X bir üyenin emek verdiği açıkça belli olan kaliteli hikâyesi bir mi? Değildir tabi.[*]İhsan abi senden örnek verdim de, alınmazsın umarım, örnek veriyorum sadece.[/*]

Hatta bazen öyle bir cıkını çıkarırlar ki bunun, yukarıdaki özgün yazı değil, aşağıdaki kısacık yorum yazarlık puanı alır. E kimse “ben bu konuda suçlu olabilirim” demeyecek şimdi. Doğruya doğru yani. Bunu okurken “yanlış aksettiriyor” diye düşünmek isteyenler çokça olacaktır çünkü işlerine gelmeyecek. Ama gerçekleri kabul etmek ve eleştirilere açık olmak da bir yerde lazım beyler. Başka türlü hiçbir şey gelişemez.

Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım. O popüler dediğimiz insanların hiçbiri, hiç yoktan oraya kadar çıkmadılar. Verdikleri emek diğerlerinden kat ve kat daha fazla olmuştur. Sonuçta ateş olmayan yerden duman çıkmıyor. Kendini ifade etmekle, konuşmakla, paylaşmakla ilgilidir popülarite. İnsanların “adam haklı beyler” demesini sağlamaktır. Kendin olmakla, özgün olmakla ilgili bir şeydir. Bu da doğuştan gelen bir yetenektir. Ama insanlar da ikiye ayrılırlar tabi, onu da belirtelim:

1)   Popüler müzik guruplarını sırf popüler diye dinleyenler.
2)   Popüler müzik guruplarını, kaliteli ve özgün buldukları için dinleyenler.

Ve çok ender görülen üçüncü bir tür daha vardır;

3)   Popüler olmayan müzik guruplarını, kendince kaliteli buldukları için dinleyenler.

Benim forumdaki popüler olmayan üyelere – ve tabi kendime - bir tavsiyem olacaktır. Yılmayınız. “Yazılarım hiç beğenilmedi, beğenilmeyecek” mantığında değil, “Demek ki bu olmamış, bir sonraki daha güzel olacak” mantığında ilerleyiniz. Kimse durup dururken kazanmıyor saygınlığı, her işin bir raconu vardır. Bu işin de raconu kendimizi geliştirmek ve ümidimizi kaybetmemekten geçiyor.

Eski mesajlarıma bakıp da “Bunu ben mi yazmışım? Ne kadar kötü!” dediğim zamanlar oluyor, “Kendimi rezil etmişim” diye düşünerek üzülüyorum. Ama bunlar aynı zamanda benim geliştiğimin de kanıtı. Bu üzüntüm bu nedenle hep mutluluğa dönüşüyor bu yüzden.

[*]Çok sevgili Grikunduz ile konuşurken karar verdim bunu yazmaya. Kendisine ve fikirlerine teşekkürler.[/*]

13
Purgatorio / Sufthor Iym // TheSpell
« : 12 Temmuz 2012, 20:50:30 »
Sufthor Iym



İsim: Sufthor Iym

Cinsiyet: Erkek
 
Yaş: 23
 
Fiziksel Görünüş + Genel Giyim Tarzı: Yaklaşık 1.90 boyundadır. Aşırı derecede geniş omuzları vardır, ki bu da onu iri yarı biri yapıyor. Boyuna rağmen orta kiloludur. Kendini yakışıklı bulmaz. Her gün düzenli olarak taradığı siyah saçları, saçlarından bile daha koyu gözleri vardır. Kıyafetine pek önem vermez.
 
Spesifik Özellikler (Ek Bilgi): İçki onun en büyük zaafı. Her gün en az bir, en fazla da canı ne kadar isterse o kadar içiyor.

RP Bonus: 1

[ You must login or register to view this spoiler! ]


14
Düşler Limanı / 4 Hikaye ironisi
« : 09 Temmuz 2012, 01:06:33 »
Irony is a rhetorical device, literary technique, or situation in which there is a sharp incongruity or discordance that goes beyond the simple and evident intention of words or actions.

-   Wikipedia

And it makes people feel like they are a piece of shit

-   Raisor




Hikaye 1


Adam bir yandan balık avlayıp bir yandan da yüzüyordu. Bunun imkansız olduğunu düşünmeyiniz. Pekâlâ, insanlar yüzerken balık da tutabilir. Tabi ellerinde bir tüfek varsa.

Ve bu adam tüm bunları yaparken yanında en yakın arkadaşı vardı. Ama o sadece yüzüyordu. Çok uzaklardan kendilerine doğru hızla yüzen bir yavru köpekbalığı gördüklerinde, balık tutmayan adam hızla ters yöne yüzmeye başladı ve bir yandan da balığı vurması için arkadaşına işaret veriyordu.

“Ne bu acele!” ifadesine büründü balık tutan adam. “Balık kaçmıyor ya!”

Bu sırada balık kaçtı.


Hikaye 2


Bir restoranın tuvalet kuyruğunda, önündeki yedi kişinin işemesini bekliyordu adamın biri. Kendisi sekizinciydi ve henüz arkasına biri gelmemişti. Ama çok geçmeden biri geldi. O, dokuzuncuydu. Sekizinci olana bakarak;

“Afedersiniz, önünüze geçebilir miyim? Çok sıkıştım da?”

Sekizinci adam, ki bu sırada tuvaletten biri çıktığı için yedinciydi artık, hemen arkasındaki adama dönerek;

“Ne bu acele!” dedi. “Çişiniz bir yere kaçmıyor ya!”

Bu sırada artık sekizinci sırada olan adam altına yaptı.


Hikaye 4


Sadece erkeklerin gidebildiği bir barda, yalnızca dört kişi vardı. Hepsi de barın önündeki tezgâhta oturmuş, barmenin siparişlerini almasını bekliyorlardı.

Barmen geldi. Önce en soldakinden başlayarak hepsinin siparişlerini aldı ve hemen ardından siparişlerini hazırlayarak adamlara verdi. Sadece üçüncü sıradakini atlamıştı. Üçüncü sıradaki adam, kendisini yok sayarak dördüncü sıradaki adamın içkisini veren barmene seslenerek,

“Beyefendi, beni neden atladınız?” diye sordu.

“Ne bu acele!” dedi barmen. “İçkiler bir yere kaçmıyor ya!”

O gün, üçüncü sıradaki adam hiç içki içememişti.


* * *


Şimdi hikayeleri okuyup, “Üçüncü hikaye nerde lan?” diye düşünen okuyucularıma seslenmek istiyorum:

“Ne bu acele! Hikaye bir yere kaçmıyor ya!”

İşin ilginç yanı, hiçbiriniz üçüncü hikayenin ne olduğunu asla öğrenemeyeceksiniz.

15
Kurgu İskelesi / Okyanusta bir gül ağacı
« : 08 Temmuz 2012, 06:56:10 »


+18

Okyanusta bir gül ağacı


“Kahretsin! Seni pislik, bana vurdun!”

Allex Yondama, insanlar tarafından hiç de sık ziyaret edilmeyen, gerçekten de ıssız kavramının hakkını veren bir düzlükte, tecavüze uğramakla meşguldü. Çırılçıplak soydurulmuştu. Ama sadece o değil, oradaki herkes soyunuktu. Adamlardan biri çocuğun ağzına zorla yanık bir sigara koymaya çalışıyor, bir diğeri – ki bu içlerinden en kibarıydı – çocuğun pipisiyle oynuyor, abisi ise arkadan kardeşine sürtünüyordu.

Çocuk henüz korkmamıştı. Çünkü abisi de buradaydı. Ve bu ona sahte bir güven kazandırıyordu. 4 yaşında bir çocuksanız o kadar masumsunuzdur ki, abiniz tarafından tecavüz edilmenin ne demek olduğunu anlamayı bırakın, tecavüz kelimesinden haberdar bile olmazsınız. Zavallı çocuk, ağzına sigara sokmaya çalışıp bir yandan da sesli bir şekilde kahkaha atan adamın karnına yumruk attı ve ağzından çıkan sigara dumanı ile birlikte kuvvetlice öksürdü.

“Sikin şu lanet olasıcayı!” dedi adam, sinirle.

Kuyashi’nin gözleri parıldadı. Ağzının kenarını kıvırtarak, kendinden yaşça daha büyük olduğu belli olan adama hafif gülümsedi. “Onu ben bozmak istiyorum” dedi. “Sonuçta kardeşi olarak buna hakkım olmalı.”

Az önce Allex’in pipisiyle oynayan adam elini çekerek, Kuyashi’ye anlamlı bir bakış attı. “Onu ilk kimin becerdiği umurumda bile değil. Sonuçta bu zevki daha geç de tadabilirim.” Kenara geçip oturdu. Cebinden yuvarlak bir biçimde sarılmış, beyaz bir mendil çıkarmıştı. Yavaşça mendili açarak, küçük bir delik yarattı ve burnunu delikten içeri sokarak sağlamca içine çekti.

Adı  Usagi’ydi. Japonya’da eğer bir “en fazla miktarda uyuşturucuyu en kısa sürede içebilenler” yarışması düzenlense, “Top 10”a girebilecek türden bir bağımlıydı. Kırmızı saçları, Japonlara oranla daha büyük fakat en az onlarınki kadar çekik gözleri, atletik bir vücudu ve bir kadını kolayca aklından alabilecek keskin bakışları vardı. Fakat düşünceleri, görüntüsü kadar güzel değildi. Gerçekten de dahi bir psikopattı.

Az önce Allex’e zorla sigara içirmeye çalışanın adı ise, Carl’dı. Amerikalıydı. Zaten konuşurken bile, bir Japon kolayca onun bir Amerikalı olduğunu anlayabiliyordu. 3 yıldır Japonya’daydı ama bu 3 yılda Japoncayı kolayca sökmüş olmasına rağmen aksanına bir türlü alışamamıştı. Kelimeleri ağzında doluyor, sürekli dili sürçüyordu. Usagi’nin yavaş adımlarla kenara geçtiğini gördükten sonra, o da biraz geriledi ve büyük kardeşin küçük kardeş üzerindeki sex fantezilerini izlemeye hazırlandı.

“Ben sadece izlemekle tatmin olacağım” dedi sakince. “Çocuğa acıdığımdan değil. Ya da bunu yanlış bulduğumdan da değil. Sadece erkek sikmek istemiyorum.” Yüzünde anlamsız bir ifadeyle, paketinden çıkardığı sigarayı ağzına götürdü ve bir süre yanmamakta ısrar edip sonradan kuvvetli bir ateş çıkaran çakmağı ile onu yaktı. “Kadınlar bile bana sex için para veriyorken, şu piçe böyle büyük bir zevk yaşatamam.” Allex’i gösteriyordu.

Son cümlesinin yarısı yanlış, yarısı doğruydu. Kadınlar ona sex için para falan ödemiyorlardı. Bu sadece onun gururla söylediği rutin bir yalandı. Nedense herkesin buna inanmasını istiyordu. Ve kimse de bu yalana inanmıyor, ama yalan olduğunu bildiğini söylemeye de cesaret edemiyordu. Doğru söylediği şey ise, çocuğun piç olmasıydı. Evet, babası yoktu.

Kuyashi, masmavi gözlerinin altından sinsice Carl’a baktı. Siyah saçlarına perde olmuş kovboy tarzı şapkasını çıkartıp bir köşeye atarak – aslında fırlatarak – dümdüz yüzünü kardeşine çevirdi. Çocuk henüz ağlamamış, bağırmamış ya da benzeri bir harekette bulunmamıştı. Pek çok yetişkinden daha onurluydu. Pek de gururluydu. Başına gelen pek çok kötü olayla, kolayca savaşabilecek türde biriydi. Abisinin yüzündeki şeytanı görünce, saatlerdir harcadığı sükûneti bozmak istedi fakat bunu yapmadı. Her yeri ağrıyordu ama hiçbiri göğsünün sol tarafı kadar değildi.

Kuyashi pek çok kızla birlikte olmuştu. 18 yaşında, ergenlikten çıkma yolunda emin adımlarla ilerleyen, yavaş yavaş kişiliği oturmak üzere olan genç, daha bu yaşta, hiçbir erkeğin hayatı boyunca göremeyeceği kadar çok kadını çırılçıplak görmüştü. Kadınlar ona sırf yüzünün güzelliği, atletik vücudu ve karizmatik bakışları yüzünden hayran kalabiliyordu. Ama Kuyashi hiçbirini yatağa atmadan önce bu denli kuvvetli bir arzu yaşamamıştı. Kardeşine cinsel yönde bir arzu duymuyordu. Sadece bu çocuktan intikam almayı, Allex nasıl doğumuyla Kuyashi’nin hayatını siktiyse, Kuyashi de onun hayatını sikmeyi arzuluyordu. Babasını çok küçükken kaybetmişti ve bir gün annesi, hiç kimseyle evli olmadığı halde Allex’i doğurduğu için, asla kimsenin yüzüne bakamaz hale gelmişti. Asıl acıyı kendisinin çektiğini sanıyordu.

Hışımla Allex’i yere ittirerek üzerine atladı. Hiç beklemeden kardeşinin poposunu bastırdı. Dönüp tekrar baktığında, kardeşini tamamıyla bozduğunu anlamıştı. Güçlü bir sevinç çığlığı attı. Bu çığlığın zevk çığlıklarıyla bir alakası yoktu. Sonunda başardığını ve kardeşinden intikamını aldığını düşündü o an. Bir yandan elindeki bıçakla kardeşinin sırtında ölümcül olmayan çizikler açıyor, bir yandan çocuğun içinde hızla gel - git yapıyor, bir yandan da çocuğun saçlarını tutup çekerek, arada bir kanlı bıçağıyla onları kökünden kazımaya çalışıyordu.

Ve Allex hiç çığlık atmadı. Sadece kardeşinin ona ne yaptığını ve bir insanın nasıl bu kadar kuvvetli bir fiziksel acı çekebildiğini anlamaya çalışıyordu. Ağlamak istiyor, ama aynı zamanda ağlamak istemiyordu. Tanrı’ya dua etmeye başladı. Bu acının sona ermesi için her şeyi yaptı. Karşı koymaya yeltenmiyor, zaten karşı koysa da başaramayacağının bilincinde, durumu kabullenmeye çalışıyordu. Birkaç kez acıdan bayıldı, ama bu sadece birkaç saniye sürdü. Çocuk bayılmanın ne demek olduğunu bile bilmiyordu. Sadece bayılmamak için diretiyordu. İçindeki bir içgüdü, eğer uyursa, bir daha uyanamayacağını söylüyordu ona. Her şeyden çok, tüm fiziksel acılardan çok, kalbi sızlıyordu.

Kuyashi, kardeşini bir saate yakın bir süre sikti. Tam üç kere boşalmış, yılmadan devam etmişti. Allex’in sırtında küçük gibi görünen o kadar fazla çizik açtı ki, bir süre sonra gördüğü tek renk kırmızı olmuştu. Allex’in güzel, sarı saçlarının yerinde şimdi sadece bir tutam sarı kıl ve yarıklar duruyordu.

Kuyashi’yi Allexin üzerinden zar zor aldılar. Durumun Çin işkencesine döndüğünü fark eden Carl, Kuyashi’yi zorla çekip alarak, bir kenara savurdu. Usagi ise durumun ciddiyetini anlamayacak kadar kötü bir durumdaydı. Tek yaptığı gülmek ve kokain çekmekti.

Kuyashi, kendisini sırtından tutup zorla öteki tarafa fırlatanın Carl olduğunu, ancak kafasını dönüp adama bakınca anladı. “Seni lanet olasıca!” diye haykırdı. Yüzünde anlamsız bir ifade, psikopatlık seviyesinde bir sinir vardı. “Lanet olsun! Zevkimi bölüyorsun!”

Carl, Kuyashi’nin o ve Usagi gibi 20 yaşından büyük mafya babalarıyla neden arkadaş olduğuna, bir türlü anlam veremiyordu. Okulu bitmek üzereydi, güzel bir üniversiteye gidebilecek kadar akıllıydı. Üstelik annesi zengin bir kadındı. Kocasından ona kalan mirası yemekten başka bir bok yapmıyordu. Carl’ın asla sahip olamayacağı şeylere sahipti ama kardeşine tecavüz etmeye tüm bunlardan daha da önem veriyordu. Bir sigara daha yakarak, çocuğun yüzüne baktı.

“Sonsuza kadar bunu yapamazsın” dedi. “Çocuk zaten doruk noktasına ulaştı, bundan daha fazla acı çekemez.”  Cebinden tek atışlık bir tabanca çıkararak, uzaktan çocuğa doğru doğrulttu. Kafasına nişan almaya çalışarak, tetiği ateşledi. “En azından huzurla ölmeyi hak ettiğini düşünüyorum” diye ekleyerek, hala daha dağlarda yankılanan kurşun sesi eşliğinde, birkaç metre ilerideki bir meşe ağacının altına park edilmiş arabasına doğru ilerledi.

Kuyashi hiçbir şey söylemeden takip etti. Usagi de aylak adımlarla peşlerinden yürüyor, anlamsızca kahkaha atıyordu…

Sayfa: [1] 2 3 ... 6