Kayıt Ol

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - OZ

Sayfa: [1] 2
1
Dr. Kan Bedeli
Ya Da Bombadan Sonra Nasıl Geçinip Gittik


Uygarlığın sonunu getiren nükleer bombalar. Marin County’de saldırı sonrası yaşamlarını yeniden kurmaya çalışan bir grup insan. Mars’a gitmesi planlanırken Dünya yörüngesinde takılıp kalan bir adam. Olağanüstü güçleri olan bir mutant. Erkek kardeşini içinde taşıyan bir kız çocuğu. Mutasyon geçirmiş hayvanlar. Her şeyin eskisi gibi olmasını isteyen bir televizyon satıcısı. Bunlar Dr. Kan Bedeli’nde tanışacağınız karakterlerden bazıları. Geriye arkanıza yaslanıp her zaman ki beklenmedik Philip K. Dick dünyasının keyfini çıkarmak kalıyor.  Philip K. Dick bu kez bir kara komedi, ezber bozan bir kıyamet sonrası bilimkurgusuyla karşınızda. Kemerlerinizi bağlayın.

Alfa Yayınları

2
Kurgu İskelesi / Kara Mitos
« : 24 Eylül 2017, 01:19:37 »
Evrimleşen Dehşet (Kara Mitos)


Birinci Gün

Kayanın buzdan daha soğuk olan yüreği çatladı, bu santimlerle ölçülebilen incecik bir çizgiden ibaretti sadece. Çatlaktan acı bir duman tutamı dışarı doğru salındı ve karanlığın içinde hiç var olmamışçasına yitip gitti sessizce. Kayanın yüreğinde vuku bulan küçücük çatlağın merkezinde bir pirinç tanesi kadar olan larva yatıyordu. Hiç bir elin açamayacağı duvarı delinen larva dış havayla temas edince renkli renkli parlamaya başladı zifiri karanlığın içinde, kırmızı, mor ve siyah bir pırıltıyla. Yine de bir pirinç tanesi gibi akılsız ve bilinçten uzaktı larva. Ölüydü, ne koca depremleri ne de en hafif titreşimleri hissedebiliyordu henüz.

İkinci Gün

Aptal ve kıpırtısızdı hala.

Üçüncü Gün

Bir vızıldama gibi titreşiyordu pirinç tanesi. İncecik çizginin içinde hapsolmuş zekadan yoksun, özelliksiz. Yine de titreşiyordu işte, karanlık uykusunda hayatta olduğunu bile bilmiyordu. Genişliyordu lakin, taştan yatağı ona dar geliyordu şimdiden.

Dördüncü Gün

Genişledi, öyle ki sonunda taştan yatağı onu sıkıştırıp larvanın dış çeperini ezip parçaladı. Zayıf bilinç o anda geldi, parçalanmış kabuğunun içindeki yaratık hayata kıt aklıyla tutunmaya çalışan her canlı gibi kendini kabuğundan çekip kurtardı ve açlığını bastırmak için ona bir rahim görevi gören larvanın artıklarını yedi, yedi, yedi durmadan.

Beşinci Gün

Obur ve aç yaratık çatlağın şeklini alan siyah, ıslak, yapışkan bir solucandı. Hala küçüktü, gözlerden ırak. Yuvası olan çatlağı kendi bedeniyle ve dışkısıyla doldurmuştu. Boğulmak üzereydi, büyüyordu, eziliyordu. Tek bildiği şeyi yaptı, yedi. Kayayı tırtıkladı kendine alan açmak için.  Hiç durmadan yedi ve kurtuldu, bir karış aşağı soğuk zemine düştü ıslak bir gürültüyle çarptı, acı duymadı ama delirmiş gibi birbirinden ayırt edilemeyen iki ucunu, başını ve kuyruğunu taşlara ve kayalara vurup durdu. Kaşınıyordu, kaşınıyordu, sessizce haykırıyordu çünkü sesi gelişmemişti, ne de gözü vardı. Kördü. Hayattaydı. Açtı.

Altıncı Gün

Kayaları yiyen solucan artık bir yılan kadardı, ıslak ve yapışkan bedeninin çevresinde ince bir zırh gelişmeye başlamıştı. Yakında kayalardan daha sert olacaktı. O henüz farkında değildi ama zekası şimdiden yetişkin bir insandan daha ileriydi, hala yarı uykudaki zihni gerçekleşecek olan büyük şeylerin bir parçası olduğundan habersizdi.

Yedinci Gün

Kayaları yedi, artık kendi tünellerini açıyordu. Derinlere, en derinlere kazıyordu. Yukarı yönü bilmiyordu ama kendi tünellerini kazıyordu. Derinden gelen gümleme ve titreşimler vardı. Onları takip etti, onları yemek istedi. Açtı, geliyordu, kışkırtılmıştı. Zırhı kayaları ve dünyanın katmanlarını ezip geçiyordu. Geliyordu.

Sekizinci Gün

O vahşi değildi, o zekiydi, içgüdüleri ona seslendi, onu çağırdı, ona anlattı. İçgüdülerini dinledi. Kayalara saldırmadı, onlara uyum sağladı, içlerine sindi ve yumurtladı. Kuluçkaya yattı. Tek bir yumurtası vardı. Uyudu.

Dokuzuncu Gün

Kuluçkadayken boyu çok büyümüştü, devasaydı. Açlığı çok fazlaydı, dayanamadı, küçücük yumurtasını bir başına bırakarak kayaları yedi. Tüneller onun ağırlığına dayanamıyor ve arkasından kapanıyordu, karanlığın içinde sarsıntılara, depremlere yol açtı. Katmanları birbirine kattı. Yumurtasını düşünmedi, herkes kendi çaresine bakardı.

Onuncu Gün

Ağırlığına dayanamayan tünelin zemini yarıldı ve o içine düştü, uzun sayılan bir düşüşün ardından altındaki boşluktaki mağaraya çakıldı. Zırhı onu korudu ama altındaki karıncalanmalar, yeni kaşıntılar onu deli ediyordu. Yeni uzuvları oluşmaya başlamıştı. Pençeler, butlar, kanatlar. Gelişmemiş yumuşak uzuvlar öylece zırhın içinden sarkıyor, iyi bağlanmamış deriden heybeler gibi sallanıp gülünç, kaotik bir görüntü sergiliyordu. Kendini oradan oraya vuramadı çünkü bu garip uzantıları ezerdi, onlara ihtiyacı olacaktı, biliyordu. Zamanı gelecekti. Mağarada sürünerek ilerledi, artık sürünmek ona ilkel bir hareket gibi geliyordu. Uzaklardan gümlemeler geliyordu. Mağarada yankılanıyordu. Güm, güm, güm...

*

Karanlığın soğuk bağrında fantastik annesinin geride bıraktığı saf altından bir yumurta saf ışıkla parlıyordu. Yumurta dayanıklıydı, üzerine dökülen kayalardan, keskin taşlardan, derinlere gömülmekten etkilenmemişti ancak parlamaya başladığında üzerindeki kirden ayrılıp ortaya çıkmıştı. Karanlığın içindeki altın nabız esnedi, bu bükülemeyecek bir elementin oluşturduğu düş gibi bir görüntüydü. Garip dalgalanmalarla esnedi ve sonunda yırtıldı. Kara ejderhanın kafası kendi kabından sıyrıldı. Kafa mümkün gözükmese bile altın yumurtadan daha büyüktü. Bembeyaz sivri dişlerini yumurtaya geçirdi, aç değildi. Gövdesi olmayan korkunç bir kafadan ibaretti. Ejderhanın başı. Gözleri zekayla parlıyordu, annesinin ilk ilkel benliğinden öteydi ancak annesinin şu an ulaştığı akıl seviyesiyle boy ölçüşemezdi, hiç bir zaman ölçüşemeyecekti. Ejderhanın başı çenesinin üstünde sürünerek bir çember çizdi, kendine bir alan açtı, yeniden döndü ve yumurtaya atıldı, ısırarak kopardı, altını yedi, o kaya yiyemezdi. Sonra asidini kustu, kendine bir koza ördü, asitle kendine beden oluşturacaktı. Zaman alacaktı ama zaman ejderhalar için hükümsüzdü. Uyumadan önce sivri dişlerle dolu ağzını araladı ve “Grush!” diye çığlık attı, sesi annesinin açtığı tünellerde yankılandı, aynı zamanda yeraltında boğulup yitti. Kendi ismini zikretmişti. Grush, annesini hissedebiliyordu. O terk edilmemişti.

*

Sreanirch yankılanıp gelen çığlığı işittiğinde duraksadı. Gümleme seslerini umursamadı. Evrimini tamamlamış devasa bir kara ejderhaydı şimdi. Pullu zırhı, kocaman kanatları ve dikenli uzun kuyruğu kaslı kol ve bacak pençelerinin üzerinde dikiliyordu. Onları hiç görmemiş olanlar için dahi kafalarında oluşturdukları korkunç ejderha imgesinin ete kemiğe bürünmüş şekliydi. Öyleydi. Tünelde kendini bükerek geri döndü. Artık bir solucan olmadığından o kadar rahat hareket edemiyordu, çok iriydi. Yürüyüşü bir gün sürdü. İleride karanlığın ortasında hiç kırpılmayan kıpkırmızı gözlerle yabancı bir ejderhanın başı ona bakıyordu. Oğlu. Sabırla bekliyordu, kızıl gözleri kendi karanlık suretini aydınlatıyordu. Bir katilin bakışlarıyla annesinin gelişini seyrediyordu. Sreanirch bu yaratıkla ilgili güçlü bir bağ hissetmiyordu. Solucanın yumurtasından çıkmıştı o. Fakat kadim içgüdüleriyle hareket etti, o tehlikeli baş ona saldırmayacaktı. Cüret edemezdi. Kozasına sığınan başın üzerine yattı. Yarım bıraktığı kuluçkaya! Yavrusu asidin ve altının yaratığıydı. O ise ateşin. Yeraltının soğukluğunda ateşlere hükmeden bedeninin ısısıyla onu örttü. Bu aynı bebeği ikinci kez doğurmak gibiydi. Ejderhanın başı annesine şarkı söylemeye başladı, şevkle mırıldanıyordu. Sreanirch ona kendi ninnisini ekledi.








3
Çizgi / Art print sergisi.
« : 26 Mart 2017, 17:02:04 »
30 mart - 05 nisan arası Ankara'da olanları ilk kişisel sergim olan art print sergisine beklerim.
Açılış kokteyli 30 mart, saat: 19.00

Davetiye
Spoiler: Göster

Bazı işler
Spoiler: Göster

Spoiler: Göster

Spoiler: Göster

Spoiler: Göster

4
Kurgu İskelesi / Konu bu değil
« : 07 Ağustos 2016, 16:52:53 »
Mevsimlerin asırlar sürdüğü ve kendini tekrarladığı bir dünyada anlatılara ve kahramanlara yer yoktu. Ömür yetmezdi bir mevsimin başlangıcını ve sonunu görmeye fakat hayat devam ederdi ve umarsızca katılırdı gerçekleşen şeylere. Geleceğin olmadığı bir dünyada esas olan şimdiydi.

1
Babanın Katili

İşte, orada duruyordu. Oldukça cılız bir şafak güneşinin altındaki dünyada kıpırtısızdı. Gölgesi çekincen güneşin altında hareket etti. Bir pelerin dalgalandı yorgunca. İçinden bir ürperti geçti, çehresindeki belli belirsiz kıpırtı bunun yaşayan bir insan olduğunu belli etti. Yaşıyordu işte. Yaşadıklarına karşı dikilen koca bir siluet. Yaşlı aklından neler geçtiği bilinmezdi ama yüzündeki derinleşen çizgilerden elinde kalan son gurur kalıntısını da korumaya çalıştığı düşünebilirdi. Belki de daha önceden böylesi bir acıyı tatmış birinin yüzündeki o bilindik çizgilerdi bunlar. Ne yazık ki onun gibi bir çehreyi en bilge olanlar dahi okumakta zorlanabilirdi fakat hayatın feleğinden geçip onun yalın, değişmez gerçekleriyle çok önceden tanışmış bir adama ait olduklarını mutlak söyleyebilirlerdi size. Ne var ki ona şöyle uzaktan bir bakıp insan demek aldatıcı olurdu. Zira yurdun insanları için bile zor bir deneyimdi.

Boynuzlu bir miğfer taşıyordu yaşlı kafasında. Daha önceki savaşlarından hatıra olarak aldığı bir minotor kellesinden yapmıştı bunu. Hatıraları seviyordu; Minotor yelesinden kürklü bir pelerin sarkıyordu geniş omuzlarından. Paslanmış zincirlerden oluşan eski bir savaş zırhı gövdesini sarıyordu. Onun altında kaynatılıp sertleştirilmiş minotor derisinden bir tulum giyiyordu. Düşmanlarının kemiklerinden kolyeler, bileklikler ve kesici aletler bileylemişti. Minotorlardan aldığı sayısız garip hatıra ve özenle seçilmiş değişik uzuv parçası onun abartısız kostümünün üzerinde sallanan birer süs eşyasından ibaretti.

Kimi için bir söylem şekliydi bu. İsyan. Kimine göre saplantılı ve soysuzca gelen bir davranış biçimiydi. Düşmanını yüceltip özünü yerme… Kafirlik, küfür. Kana ihanet. Kimi için yabancı bir aşktı bu. Düşmanı özümseme. Ona dönüşme. Çocuklar için ürkünç bir masaldı bu, gece altını ıslatan türden. Doğruluğu nedir bilinmez ama dişi bir minotordan peydahladığı gizli bir melez piçi olduğu bile söylenirdi dikenli diller tarafından. Ama çok azı için kendini adamış bir adamın görüntüsüydü bu. Sadık bir adamın görüntüsü. Yıpranmış bir adamın görüntüsü.

Sıcak nefesi önündeki havayı kıpırdatıyordu. Miğferi kafasını ezecek kadar ağır gelmeye başlamıştı ancak onu fırlatıp atamayacak kadar tükenmişti. Acı derin sızlıyordu. Bu sefer düşman da ondan bir uzuv almayı başarmıştı zira: Sol kolu artık ona ait değildi. Eğreti bir turnikeyle örtülmeye çalışılmıştı yarası. Daha önce gerçekleşen bir kazada o kolundaki parmaklarından bazılarını kaybetmişti. Parmaklarını boynuna astığı günden bu yana koluna olan hakimiyetini -kendine itiraf edemese de- yitirdiği bir gerçekti. Sonunda savaşta bir işe yaramamıştı işte. Üzülmüyordu buna. Böyle hatıralar ancak böylesi durumlarda alınıp verilebiliyordu. Çekicini diğer eliyle kullanıyordu. Onu eskisi gibi kaldıramıyordu. Fiziksel acıya aldırış etmiyordu. Vücudunun tedaviyi kabul etmeyeceğini biliyordu. Yaptığı şeyden utanıyordu. Yakında ölmeyi diliyordu.

*

Güneş tepedeydi şimdi. Güçlenmişti. Bulutların çok üzerindeydi. Ulaşılmazdı. Işığıysa bir o kadar yakın. Ama o ışığın berraklığı bu toprakları temizlemeye yetmeyecekti. Gözler tüm çıplaklığıyla görüyordu felaketi. Şafağın pusu kalkmıştı topraktan ama yüreklere binmişti daha fazlası. Artık bir yuva değildi bu yurt. Ocağı tütmüyordu artık. Kara ateş* bile canlandırmazdı bir daha. Kanlı bedenler örtüsüz bir mezardaydı. Yıkıntılar arasında uçuşan karasinekler sessizliği bir küfür gibi delip geçiyordu. Gece çarpışmış olan iki taraftan da bir ayrım gözetmeksizin lokma kapabilmek için kümeler halinde ölü bir bedenden diğerine konuyor, teklifsiz bir ziyafeti kutluyorlardı. Daha yukarılardan, uğursuz leşçil kuşların kanatları gölgelerini düşürmeye başlamıştı toprağa.

Ufak tefek, iki büklüm, çok yaşlı bir şekil iri adamın yanında duruyordu şimdi. Diğerinin karmaşıklığının yanında o kadar basit bir tezatlığa sahipti ki, sanki tesadüfen gri bir paçavraya sarılmış gibiydi. Paçavra-cübbesinin has rengi mi böyleydi yoksa etraftaki kirden, tozdan mı bu renge bürünmüştü anlamak mümkün değildi. Köyün bilgesi fısıldarcasına konuşuyordu. Sözü sık sık bir öksürük nöbetiyle sekteye uğruyordu. Hasta değildi ama yanık ve çürümüşlük kokusu nefes almasını güçleştiriyordu. Kusmamak için kendini zor tutuyordu. Normal şartlarda halk birlik olur ve ölüleri mezarına yerleştirirdi. Daha normal şartlarda bir gecede mezbaaya dönmemiş bir köyün halkı bunu yapabilirdi elbette... İri adam kendi acısını unutup, daha yaşlı olana destek olmak için ona tek koluyla sarıldı. Zarafetini kaybetmiş hareketlerinde belli belirsiz bir hürmet okunuyordu. En sonunda onun da söyleyeceklerinin sırası geldi. Bilge olanın kulağına eğildi:

“Affet beni Baba. Ödediğim bedel yaptığımın yanında bir hiçtir. Korktum. Savaş meydanından kaçmaya öylesine kaptırmıştım ki kendimi dikkatsizliğimin sonucu kolumu yitirişim oldu. Sadece kendimi düşündüm. Oğlumu bile unuttum. İflah olmam artık ben. Cehennem çukurunun kudurttuğu zebanilerden beterdiler. Binlercesi üstümüze geldi. Böyle bir çıldırış anına en eskiler bile şahit olmamıştır. Ben düşmanımı yanlış tanımışım meğer. Bu yüzünü göstermemiş hiç. Affet benim körlüğümü, koruyamadım toprağı.”

“Ben eskiyim,” dedi bilge olan. Tel tel kalan son beyazlaşmış saç tutamları kafa derisinden kaçmak istercesine güçlenmeye başlayan rüzgarda savruluyordu. “Boşuna suçlamayasın kendini oğul.** Gördüğün şey benim için de başkaydı. Burada olanları sana anlatmam lüzumsuzdur. Ama bizi tüketmeye gelmişler,” bir öksürük nöbetiyle kesildi sözleri. Tozlu paçavrasının kol yenini dudaklarına götürerek devam etti: “Tam da bize kıymışlarken neredeler şimdi, neden geri çekildiler. Bunda hayır yok. Sonumuzu geciktirerek bize acı çektiriyorlar. Bize kurtuluşu çok görüyorlar. Geri gelecekler…” Yaşlı adamın sözlerini yarıda kesen görüş alanındaki onlara doğru gelmeye başlayan şekildi...

*

Birçoğu ilk savaşından sağ çıkamazdı. Ve birçoğunun ilk savaşı olmaması için çalışılırdı. Ama böyle bir savaş daha önce görülmemişti. Her tarafı kanla kaplıydı, daha fazlası düşmanının kara kanıydı ama bu bir zafer sayılmazdı. Kaçmıştı, derin çizikler ve kapanmayacak yaralarla birlikte. Bir gecede yaşlanmıştı. Gücünü tüketen ayakları onu hala nasıl oluyor da geri getiriyordu, yavru bir köpek gibi. Keçeleşmiş sarı saçları yapış yapıştı ve tüm vücudu bu hisle kaplanmıştı. Hareketleri ağırdı. Yurda dönen son savaşçı gruplarının arasındaydı. Bunlar geri çekilirken yeniden birleşmiş ve düşmanla çarpışmış genç savaşçı güruhlardan oluşuyordu. Her insan ahmaktır ama gençler sanki daha ahmak olmaları için yaratılmıştı. Birçoğu onun gibi şanslı değildi, geri dönmeyeceklerdi. Yapabiliyorken, kaçmak varken… Kaçsalar dahi döndüklerinde bir yuva bulamayıp kendilerini kaybedeceklerdi. Tüm gece dönmek için yürümüş, koşmuş, sürünmüştü diğerleriyle birlikte. Düşmanı atlatmaya gerek yoktu, zaten yeri yurdu biliniyordu. Yeni günün ışığında emeklerken buldu kendini. Lanet etti. Ayağa kalktı, köyün duvarları yıkılmıştı ama o yıkık bir şekilde geçmeyecekti içlerinden. Daha çocukken başka bir savaşta yitirmişti tanımaya zaman bulamadığı ailesini ama yıkılmış bir yuva görmek onun için de yeniydi. Kılıç tutan kolu hala sarsılıyordu. Tüm gece darbe vuran ve darbe alan kasları sanki hala aynı hareketi içten içe sürdürüyordu. Ayakları ve dizleriyse uyuşmuştu. Sanki diz eklemlerinin yerine bükülmeyen taşlar var gibi geliyordu. Hala elinde tuttuğu çift ağızlı kılıcı zemine sürtüyordu. Farkında bile değildi bunun. Onu her zaman parlatır ve keskinleştirirdi. Üzerine titrerdi. Sırtına asardı. Ama şimdi… şimdi her şey değişmişti. Duvarlardan içeri girdiğinde leş kuşlarının üzerine üşüştüğü, uğultulu sineklerin kümelendiği kara resmi gördüğünde son gücünü de yitirip bayılmak üzereyken acı acı kustu ve bu istemese de kuvvetini geri kazanmasını sağladı. Bağırdı. Böyle bir dünyaya küfretti ve leş kuşlarının üzerine yıkıntılardan bir taş savurdu. Bu hareket onları kaçırmadı sadece başlarını bile kaldırmadan yer değiştirip kara ziyafetlerine devam etmelerini sağladı. Her cesedin üzerinde büyüklü küçüklü bir düzine kuş vardı ve kanlı gagaları gülümseyip tıkırdıyordu. Gak Gak Gak! Tık Tık Tık! “Bizi rahat bırakın!” diye haykırdı yaratıklara ama cılız sesini kendi bile tanıyamadı. Kılıcını savurup leş yiyicilerin üzerine saldırdı ama bu sefer uzaklaşan her kuşun boşluğunu daha fazlası konarak doldurdu. Omuzları düştü, vazgeçti. Kılıcını yeniden yere sürterek yürümeye devam etti. Sonra iki tanıdık şekil gördüğünde adımlarını onlara doğru istemsizce yöneltirken buldu kendini.

*

Genç adam, yaşlı ve daha yaşlı olanın karşısında durdu. Bilgeye belli belirsiz bir baş selamı verirken diğerine sadece bakakaldı. Daha normal zamanlar geçirseydi üvey babasının yitirilen kolu üzerine bir takım üzüntü hareketleri sergileyebilirdi. Ama şimdi tepkileri tıkanmıştı. Karşısındaki suretlerin kim olduğuna bakmaksızın biri neredeyse yerlere kadar bükülmüş, diğeri yara almış bu iki şekli toz toprak içindeki acınası birer kuklaya benzetti. Kendinin neye benzediğini düşündü. Ne uğruna? Ben neden yaşıyorum? Biz?.. Şu halimize bak! Yerimiz yurdumuz kalmamış. Onurumuz lekelenmiş. Böyle bir yenilgiyi nasıl hazırladık. Senin kaçışını gördüm baba, sen de benimkini görmeliydin... Aklından geçenler bunlardı ama; “Sana bakacak yüzüm yok baba.” Diyebildi sonunda. “Ben bir korkağım.”

Gendrid üvey oğlunun yüzüne baktı. Genç çehresi artık bir çocuğun yüzüne sahip değildi. Bir gecede değişmişti. Ama o izlerin altında hala ışıldayacak bir hayat vardı. Genç savaşçı şu tek kolunun altında bir kuş gibi titreyen eski gibi güçsüz değildi. İzi kalacaktı ama muazzam yaralar almamıştı. Zihni bunu kabul etmese de başarmıştı. İşte karşısında durmuş ona bakıyordu, bunun için sürgün tanrıya minnet duydu. “Korkmak için sebepleri-miz vardı evlat.” Diyebildi sonunda. “Ölümle yüzleşemezsin, en cesurlar bile savaştan kaçtı. Hepimiz duvarların ardına sığınıp savunmak istedik. Ama gördüğün gibi onları çoktan yitirmiştik… Şimdi miğferimi çıkar, ağırlığına daha fazla dayanamıyorum.”

Furgen üvey babasının gözlerine baktıktan sonra kendinden bir baş daha uzun adamın boynuzlarını başından çekmek için uzandı. Uğraşı sonunda adamın kısa kesilmiş kır sakallı ve saçlı yüzü ortaya çıktı. Terden ve kirden bir maske takınmış gibiydi. Gözyaşları bu kirlerden yollar çizmişti. Ağladığını gizlemiyordu. Sonra ellerinde duran minotor kellesinden yapılmış miğfere indirdi bakışlarını. Düşmanının başını takıyordu babası. İroniye kapılmadan bu başı paramparça etmek istedi ama yapamazdı. Ağlamaya başladı, gözleri parlıyordu...

*

Yürekler eziliyor, ciğerler boğuluyordu. Ağır bir yanık kokusu asılıydı havada. Duman ve keder böyle karşılardı adamı. Anlamsız savaşların en anlamsızı; Kan Davası. Sizden başkasını ilgilendirmeyen bu kara yazgı oyunu. Kanın ve soyun getirdiği kısır döngü yolu…

Üçköyler yitmişti. Hudutlarda savaşan azınlık savaşçılar ve ovada cenk edip dönmüş niceleri hırpani bir kederle göz süzüyorlardı olup bitmiş olana. Düşmanın kanı vardı ellerinde. Vücut parçaları ve zırhlar saçılmıştı meydana. Kapılar yarılmış, sofralar kırılmış, pelerinler uçuşmuş, kılıçlar kesmiş ve paralanmıştı. Duvarlar bükülmüş ve omuzlar eğilmişti. Kan sızıyordu hala, yaralılardan ve kaderden. Davanın kaderinden.

Bir felaketi ele almıştı tablo. Kader onları birbirine düşman eylemişti yüzyıllar öncesinden. Şimdi bu çarpışmaların en şiddetlisi geride bırakılmıştı. İki taraf da kayıplar vermiş ama bu savaşın yenilen tarafı insanlar olmuştu. Asırlardır ayakta duran Üçköyler’in adı artık sadece ibret hikayelerinde anlatı olacaktı artık.   

Evet, anlamsız bir savaş; bir kan davası ve minotorlarla sık sık girilen zoraki çatışma; ovalardaki minotor yurdu Yarıklar ve Üçköyler arasında üç asır boyunca bitmeyen amansız kavga… Ve bu kavgalara daha çocuk yaştan itibaren yetiştirilen kasaba savaşçıları:

-Söyle oğul! Babanı tanıyor musun?.. 
-İşte babanın katili orada!


Bölüm dipnotları:

*...

**...


2
Mühmel Müttefikler

İnsan ve minotor, her zaman ilk kanın aktığı toprak üzerinde karşılaşırdı. Kraliyetin karakol çemberlerini oluşturan noktalardan biri olan küçük bir müfreze yurdun hududunda yer alıyordu. Daha eski zamanlarda kraliyet gerçek bir orduyla insanların davasını desteklemiş olsa bile yozlaşmış yönetimler, kanunlar, değerini yitirmiş ilişkiler, verilen desteğin kaçınılmaz istismarı ve savaşların delice kabarmasından sonra kılık değiştirip daha küçük çatışmalara yönelmesi ve bunların hiç durmaması neticesinde ordunun gözü önündekinden çok karakolun bulunduğu noktadan daha ileriye, uzaklardaki görünmez tehlikeleri gözleyen bir kuleye yükselmesini sağladı. Alışkanlıklar çevresinde verilen destek müfrezeden bağımsız olarak kraliyetin bu çatışmalara gönderdiği duvar okçularından ve mızraklı piyadelerle kısıtlı halde kaldı. Vakitlice haber almayan bu birlikler savaşa yetişemeden kıvılcımların hiç var olmamışçasına söndüğü bile olurdu.

Üçköyler halkının da kendi tarihine ve davasına dışarıdan müdahale edilmesine rıza göstermeye eğilimli olduğunu söylemek yersizdi. Yiğitlik şarkıları türeten, gece meyhanede şömine ateşi önünde kabalıkları toplayan ve herkesin her daim babasını, atasını, kendini överken sarhoş olduğu tehlikeli türden bir folklordu. Vakit geldiğinde savaşçılar zamanın örtmediği o ritüeli gerçekleştirmek üzere savaş meydanına büyük adımlarla giderdi ardına bakmadan sonunda yurda gururları şişmiş dönmek için.

Fakat şimdi savaştan dönenlerin arasında gururdan eser yoktu hiç birinde. Sönmüştü. Nice arkadaşları yoktu yanlarında. Ölmüştü, geride düşmüşlerdi bir daha kalkmamak için. Sayıları ve gururları azalmıştı bir daha toparlanmamak üzere. Kafalar çaresizlikle yere eğilmiş ve çenelerden süzülen kanlarıyla... Son damlalarını akıtanlar da vardı içlerinde. Ama kadınlar yetişti yığılırken kocalarına. Kalan duvarların arasından çıktılar ve haykırarak sarıldılar onlara. Birçoğunun karısı da yoktu artık. Çocukları…

Biçare savaşçılardan bazıları manzara karşısında donarken, bazısı şok etkisiyle kıpırdandı. Koştu ve evine baktı. Yıkılmıştı. Yanmıştı. Bitmişti. Bazısının karısı ve çocuğu yoktu artık. Koruyamamıştı işte. Sadece bildiği şeyi yaparken kendi ailesini kaybetmiş bir adamın onuru neredeydi şimdi. Histerik cevap soğuk çeliğin keskin dudaklarından çınladı. Kendi sahibine hiç dönmemiş olan dudaklar yarıp geçti teni. Oracıkta deşti adamlar kendilerini kayıp giden ailelerine yetişebilmek için. Ama kalanların eli uzandı eşlerine. Kucakladılar hiç avutamasalar da. Onların da içinde son bir güç vardı zaten. Ne yapabilirlerdi azgın düşmana karşı. Soy tüketmeye gelmişlerdi ve başarılı olmuşlardı. Ama ne olursa olsun insan ayağa kalkacaktı, geriye kalan şeylerini koruyacaktı. 

Hudut duvarları yerle bir olmuş, okçu kuleleri tahta oyuncaklar gibi yere serilmişti. Minotor leşleri kabarmış, mikrop gibi yayılmıştı etrafa. Birçoğunu tekmeledi adamlar, zira geride bıraktıkları arkadaşlarının cansız bedenleri üzerinde duruyorlardı. Nefret yükseliyordu. Leşlere saldırdılar. Kara bir kan sıçradı üzerlerine. Ağızlar tükürük ve küfürle aralandı. Gözyaşları damlıyordu. Manzara tek bir iyi şey sergilemiyordu onlar için.

Sonra tükendiler. Sessiz sükun hükmetti yurda. Eşler yine çaresizce sarıldılar birbirlerine. Aralarında hiç evlenmemiş olanlar en azından kaybetme acısının bu yönünü hissetmediler. Ama onlar da sevmişlerdi. Onlar da kaybetmişti.

*

Koyu gece mavisi, ağır bir flama tok sesler çıkartarak dalgalandı. Bilgenin zayıf saçlarını sallandırabilecek kadar cılız bir rüzgar esmesine rağmen havanın kıpırtısızlığı sanki onun üzerine hükmetmiyordu. Ok ve Kılıç’ın azameti işlenmişti yüreğine altından ipliklerle. Bu arma bir ‘X’ işareti şeklindeki İxeverya’nın birbirine çaprazlamış simgesini taşıyordu. Kralların simgesini. Flamanın altında kara kızıl savaş atlarının üzerinde üç heykel vardı. Gece  mavisi pelerinleri kuşanmış üç süvari. Üçköyler yanıp küle dönerken, minotorlar böğürür, insanlar çığlık atarken, yaralılar düşüp kalkarken, ölüler düşüp kalkamazken, leş yiyen kuşlar onların gözlerini oymak için sıraya girip birbirlerini didiklerken, çaresizler intihar ederken, bebekler kan ağlarken, karılar, kocalar, hısımlar yitip giderken, hastalar yataklarını kirletirken onların üzerine sanki başka bir dünyadan peyda olmuşlarcasına tek bir çamur damlası bile sıçramamıştı. Bitmiş yurdun son dumanları da tüterken şimdi meydanda tüm duruluğuyla dikiliyordu süvariler. Olup bitene en yukardan, köyün merkezindeki hisar kuleye kapanıp belli belirsiz bir şekilde göz gezdirmiş, içtikçe güzelleşen acı şaraplarını yudumlamışlardı. Onlara bağlı atmış kraliyet askeri de kuru peynirlerini kemirip ılınmış biralarını boğazlarından boşaltmışlardı. Kule İxeverya güçlerini korumak, temsilcilerini ağırlamak ve uzak toprakları gözetlemek için dikilmişti yurdun ortasına tam da yarım asır önce. Ama beyaz kulenin rengi çevresiyle örtüşmemişti hiçbir zaman. Yurdun insanları için zor da olsa gözlerini kaçırdıkları uygunsuz bir manzaradan başka bir şey temsil etmemişti hiç. Her daim orada olan ama davaya müdahale etmeyen müfreze köye düşen, hiç gitmeyen bir gölgeydi.

Kule en tepeden her şeyin üstünden görmeden bakarken, gölgesindeki kumandan da onun altında kaybolmuştu. En başta toynaklarıyla toprağı kazıyan ve etrafında patlayacak olan yeni şeyleri sezmiş ve savaşın tüm çığlıklarıyla kanı kabaran kara kızıl savaş atının tepesinde emanet bir şekil sergileyen endamı çocukluktan yeni çıkmış bir genç gibi duruyordu. Zırhının içinden sadece keskin gözleri belirse de zırh dökümündeki abartılı işçilikler elf kimliğini belli ediyordu. Onun hemen yanında, biraz da gerisinde kirli saçını saklayan bir miğfer takmamış, basit sağlam pullu bir göğüs zırhını tercih etmiş ve umursamadan elindeki yemek parçasının son kalıntılarıyla ilgilenmeye devam eden yağlı sakallı sivri kirli dişli bir adam duruyordu. Elfin diğer yanındaysa biraz daha kısa bir ata binmiş kraliyetin ağır sancağını taşıyan ve oldukça mağrur ve sıkılmış gözüken bir cüce vardı. 

Müfrezenin askerleri muntazam bir şekilde süvarilerin ardına dizilmişti. Sırada bekleyen askerlerden biri tam yanı başında duran silah arkadaşı tüm vücut ağırlığını ona doğru bindirince arkadaşını bir omuz darbesiyle uzaklaştırdı. Vücut olduğu gibi geri gelince başını bezgince çevirdi ve adamın boğazındaki taze yarıktan akan parlak kanla karşı karşıya geldi. Sessiz katilin ona elini dudaklarına götürüp bir sus işareti yapmasına aldırmayarak bir savaş narası koyuverdi. Ölü beden çınlamayla yere devrilirdi. Bunun üzerine bir grup asker seslere doğru döndü ve ani bir kargaşa patlak verdi. Yurdun savaşçıları kılıçlarını çekip askerlerin etrafını sardı. Yorgun ve yenik adamlar uyanmıştı!

“Mızraklarınız ve uzun kılıçlarınız yakın dövüşte bize karşı işe yaramayacak.” Dedi içlerinden biri askerlerden bir başkasını yakalayıp kavisli kılıcını adamın boğazına dayayarak. Davranma!”

“Hayatınızın sonuna kadar kuleden çıkmasaydınız akıllılık ederdiniz. Çünkü o artık sizin değil.” Dedi bir diğeri.

“Halkım, karım, çocuğum ölürken neredeydiniz?”

“Onları hisara neden almadınız?”

“Neden savunmadınız?”

“Neyi seyrettiniz?”

Tarihin kanlı sayfaları birbirine karşı dönen müttefikleri daha önce de yazmıştı elbet. Ancak bu kadar rencide edilmişi o talihsiz satırlarda ne kadar yer aldı bilinmez. Onuru zedelenmiş bir adamın sancısını, bir başkasını suçlayarak hafifletmesi her zaman daha kolay ola gelmiştir. İşte yurdun adamları da bunu yapıyordu. İvedilikle delilik çağrılmış ve birbirini sevmeyen kardeşler birbirlerini kesmeye başlamıştı.

“Onları kendi kulelerine tıkıp yakalım!” diyorlardı uğultular eşliğinde. “Yakalım, yakalım!”

Fakat bu çıldırış anını bir kadının keskin feryatları başka bir boyuta taşıdı. Birbirine girmiş tüm adamların arasından fırlayıp askerlerden birine isterik ve zayıf yumruklar atmaya başladı. Feryadı yürekleri paralıyordu. Asker hiçbir şey yapamadan boyun eğiyordu. Askerleri zapteden savaşçılardan biri kadını yakaladı. “Mege! senin yittiğini sandım, bütün gün seni aradım. Seni bırakmamalıydım. Kendimi öldürmek üzereydim.” Alnını karısının alnına dayarken, en son sarılışında karısının şişkin olan karnına götürdü avuçlarını ve irkildi, karısı sekiz aylık hamileydi ama şimdi ufak bir tümsekten başka bir şey kalmamıştı orada. Ağzını korkuyla aralarken karısı konuştu: “Ah Betis, Betis, merak etmeyesin. Sen savaşırken ben erken doğum yaptım. Geri dönmedin sanmıştım. Gel ve küçük kızımıza gidelim. Adamı revire doğru kolundan çekerek yalpalarcasına sürükledi. Her şey bir anda dinmişti.


3
Eğreti Meclis


Molozlardan yükselen toz kara bir rüzgarı ardına almıştı. Gözler bakmakta zorlanırken kulaklar uğultu ve kumla dolmuştu. Başlayan yağmur çamur serpmişti. Köyün düzenli ama yıpranmış mezarı koruya kadar uzanıyordu. Son savaşta koruya sıçrayan ateş oradaki mezarları ve ağaçları birbirine kaynatmıştı. Yurdun adamları askerlere zorla toplu bir mezar kazıttı ve savaşta ölenleri buraya bıraktı. Efsuncu bir kadın eski ve yeni mezarı kendince kutsarken bilgenin dermansız öksürükleri bu hurafeyi engelledi. -Daha çok bilgenin bakışı engel olmuştu buna.- Askerler gruplar halinde sorgulanıp salınırken kraliyetin üç temsilcisi müzakere için alıkonulmuştu.

*
Çemberin beşinci evresiydi. Mevsimler diyara iki kere gelip gidiyordu ve şimdi güzün ilki yaşanıyordu. Soğuklar yaklaşıyordu. İkinci sonbahar geldiğinde ayaz rüzgarları sağlık bozacak, hastalıklar köyleri kıracaktı. Kış geldiğinde karanlıktan başka bir şey olmayacaktı. Nesiller duracaktı. Müjdeci ilkbahar en uzun sürendi. Aşk, ticaret, bolluk... savaş ve hilelerin mevsimi. Yaz geldiğinde doğa gürleşecek ve çoğalacak ancak ikinci yaz geldiğinde çöl hepsini kurutacaktı. Yazdan sonra Boşluk gelirdi. Doğa kendini tamir edip sonbahar-lar için hazırlardı. Yaşamın kendi dahil savaşlar, ne yazın ne de kışın yüzleşebilen şeylerdi. Ama çember ağır işliyordu. Ölümlülerin yaşamı zamanın tamamını göremeyecek kadar kısaydı. Bazı mevsimler sadece tarih sayfalarından, masallardan, söylencelerden, efsanelerden ibaretti. Esas olan şimdi ve şimdi olacaklardı...

Yıkıntılar arasında kurulmuş bir kampı andırıyordu görüntü. Ama moladan sonra yola devam edecek kampçılara hiç benzemiyorlardı. Bekliyorlardı. Karnı çabuk doyan iki çocuk, açık havada olan bu bekleyişin heyecanına kapılmış, tahta kılıçlarıyla birbirlerine vurup savaşın özündeki o gülünçlüğü ve doğasındaki yabaniliği tiz çığlıklarıyla kalabalığın içinde koşarak, molozlarda zıplayarak ve annelerini peşlerinden koşturarak sergilemişlerdi. Kopmuş bir minotor kafasını tekmeleyen daha büyük olanı, ayağına yayılan acıyı daha küçük olandan çıkarmaya yeltenirken anneleri tarafından yakalandı ve masumca başlayan bu oyunun bir dramaya dönüşmesi engellendi.

Dışarıda bunlar olurken sesler içeri sızıyordu. Meclis binasından geriye kalanları meşalelerin yanı sıra alçak tavana asılı duran bir şamdan yarı yarıya aydınlatıyordu. Yıkık duvarların bir kısmı brandalarla ve battaniyelerle örtülmüştü, gerisiyle ise uğraşılmamıştı. Akşam rüzgarı yıkıntılar arasında dolanıyor, kumaşları dalgalandırıyor, gölgeleri grotesk biçimlere sokuyordu. İlk başta bir pençenin tırnak izleri gibi duran yurdun arması, üç dik tırtıklı çizgiden ibaretti. Koyu bir grinin üzerinde birleşen üç köy için üç kırmızı parmak. Flama duvarda asılıydı, alt köşesi yanmıştı. Onun üzerinde üç küçük flama daha asılıydı. Köylerin birleşiminden önceki sembolleri. Eski bir korsan arması -ki birleşimden önce halkın bir kısmı daha eski zamanlarda korsanlık yapmıştı, sonra da başka korsanlara karşı savaşmıştı.- Minotor kellesi ve bir orak. Yurda ilk yerleşen çiftçileri ve karşılaştıkları o canavarı anlatıyordu. Kan davası böyle başlamıştı. Yumruğa geçirilmiş bir kral tacı. İxeverya, halkı bu topraklara yerleşmeleri için teşvik etmişti. Bunu betimliyordu. Şimdi hepsi üç basit çizgiye dönüşmüştü. Eski zamanların anlattıkları gölgelerde bekliyordu.

Onların karşısında Ok ve Kılıç duruyordu.

*

Yurdun reisi Negreg bu tür hikayelerde rastlanan o iri adamlardandı. Gendrid’in büyük kuzeni olması yanı sıra ondan bir baş daha uzundu. Onun bir yanında öksürüklerine ara vermeyecekmiş gibi gözüken pejmürde bilge, diğer yanında artık toprağın altında yatan ustasının yerine geçmiş eski çırak yeni katip bulunuyordu. Çok gençti. Bu üç adamın karşısında kumandan elf, yüzbaşı yağlı sakal ve sancaktar cüce yer alıyordu.

Cilasız bir masada oturuyorlardı. Altı kişiydiler. Müzakere ikisi arasında; Hayalet ve Kızıl-Tuygun arasında gerçekleşecekti...

Bu toplantıyı yok hükmünde görüyordu, o zapt edilemezdi. Ayağa kalkmıştı. Şimdiye kadar konuşulanlardan haz etmiyordu. Ortalama bir insanın omuzlarına kadar geliyordu. Olağandışı görünen beyaz cildi onu duvarların içinden geçen rüzgarın üflemesiyle oynaşan gölgelerin arasındaki bir hayalete benzetmişti. Pürüzsüz teni, altında sarılacağı bir et bulamamışçasına kafatasına yapışmış gibiydi. İlk başta çocuk sanılan bu zat kurukafayı andıran bu görünüşüyle oldukça yaşlı gözüken bir insansıydı. İncecik dudaklara sahip ağzı bir yarığa benziyordu. Sivri, kılsız bir çeneye sahipti ve platin rengi uzun saçları sivri kulaklarının arkasında toplanmıştı. Cılız fakat biçimliydi. Badem şekilli koyu yeşil gözlerinin derinliklerinde sağlıklı altın noktacıklar yüzüyordu.

-Başını sıska omuzlarının üstünde bırakmam için beni ikna et, diye düşünüyordu Negreg. Ona Kızıl-Tuygun denirdi. Kızıl gözlü, kızıl sakallı, kara çehreliydi. Gerektiğinde kara yürekliydi. Ataları eski korsanlardı. Karga tüylerinden oluşmuş zahmetli pelerini geniş omuzlarından dökülüyordu. Siyah bir gömlek ve yelek giyiyordu. Her bir parmağında siyah-kızıl yüzükler vardı. Beni ikna et… 

Elf, meclisin başından beri karşısındaki adama sadece kısa bir süreliğine bakmıştı. Daha fazlasına gerek duymamıştı. İnsanlar onun için geçip giden şekillerdi. Çemberin içindeki piyonlardı. Negreg bu hislerin farkındaydı. Bu bir küçümseme şekli olarak algılanabilirdi zira onun için tüm insanlar birbirine fazlasıyla benziyordu. Ne isimleri ne de yüzleriyle onları ayırt etmek kolay değildi. Ama bazılarının kişilikleri hayatlarını şekillendiriyordu: İri adamın üzerindeki sayısız övünç aksesuarı, cilasız masanın üzerinde duran yırtıcı kuş şeklindeki miğferi, karga tüylerinden pelerini... İnsanlar, özellikle de bu yöredeki insanlar bu tür şeyleri kişisel simgeleri bezenmeye eğilimli oluyordu. Kralların şehrinde doğan ve  oraya hizmet eden bir elf olarak tabiatın içinde sayılmazdı ama insanların bu düşkünlükleri onun için tabii değildi. Aklından geçenlere karşıt ise ağzından dökülenler; “Benim görünüşüm sizi aldatıyor. Beni zayıf görerek en baştan kendinize yeniliyorsunuz, ben bir çocuk değilim, sizin de atama benzemediğiniz gibi efendi Negreg.” Olmuştu. Elf, küçük ellerine nezaketen tutuşturulmuş ahşap kadehten şarabını içti. Ne yazık ki şarap onun türünü sarhoş etmezdi ama bu konuşmalara daha fazla katlanmaktansa sarhoş olmayı dilerdi.

“Komutandan çok bir diplomatım.” Diye sürdürdü genç katibin ürkek kalem hışırtıları onu takip etti. “Gitmemize izin verin ve konunun gereksiz budaklarını ayıklayalım.” Hışırtılar.

İkna etmiyorsun. “Buna hiç birşey yapamam...” Dedi Negreg karşındakinden çok zihnindeki sislere. “Dünya kan davasını umursamazken genlerimiz yüz yıllardır buraya sıkışıp kaldı. Tek tesellimiz davamızdı. Toprağımızı seviyorduk. Kuzeyi ve güneyi bağlayan yolun bekçileriydik.”

Öksürük nöbetinde giren bilge kamburunu çıkararak masaya daha da yaklaştı. Acı verircesine uzun uzun inleyerek nefes aldı. Sanki çevrenin koşulları yaşlılar için hükümsüzdü. Onlar hastalığın dokunulmaz sınırlarına sığınmış bir  misafirdi ortalıkta.

         Elf fazlasıyla berrak olan gözlerini bilgeye dikti. Zırhında dalgalanan ışıklar gözlerini daha da belirginleştiriyordu. Adı Melanjil idi ama Hayalet ona daha çok yakışırdı. Yarı aydınlıktaki beyaz ve kemiksi yüzü gölgelerin arasından fırlamış gibiydi. Kesinlikle orada olmaması gereken türden bir şeydi. Tüm elfler böyle miydi? Negreg ne bilsindi…

       “En son ne zaman Suskun Bahçe’den* bir konuk ağırladınız. Limandan, ya da kraliyetten. Bizlerden başka? Yolun açık tutup tutmamanız dünyayı ilgilendirmiyor. Minotorların varlığı artık tehlike teşkil ederken burayı geçmek isteyen denizi katedebilir.”

“Âşıklar ve kalaycılar da uğramıyor artık bu yana oğul...” Diye mırıldandı eski bilge. Sesi hırıltılıydı, onu öksürükleri dışında duymak güçtü…

Negreg, Eski konuşmasına devam edecek mi diye bekledi. Sonra elfe doğru eğilip, “denizi biz koruyoruz.” Dedi.

Katip kalemini mürekkep hokkasına daldırdı ve kuru sayfanın üstünde daha fazla hışırtı çıkardı.

“Kendi tarafınızı. Assar batı denizlerine hakim. Tarihte en son ne zaman bir korsan yelkeni göründü, bu topraklardan geçmek uzun ve zahmetli. Yakında tüm diyar savaşı duyacak, gelen giden azalacak. Kraliyet için artık önemli olduğunuzu düşünmeyin.”

“Bir hiç uğruna yaşayıp savaştığımızı mı söylüyorsun?” Diye kükredi Kızıl-Tuygun.

Yağlı sakal geğirdi ve daha fazla şarabı kadehine boca etti. Negreg’in delici bakışlarını üzerine çektiğini farkedemeyecek kadar sarhoştu. Müzakere bir yere varmayacak diye düşündü reis. Ne yapmayı düşünüyordum... Melanjil zekiydi ve onun düşünceleri arasında konuştu: “Ne uğruna savaştığınızı söyleyemem. Kan davası kralların oyun alanında değil artık ancak bu sizin olduğu kadar krallığın da bir geleneğiydi. Her savaşınızda olduğu gibi kraliyetin gücü, siz ovalara yürürken Üçköyler’i korumak için geride bırakmayı seçtiğiniz savaşçılarınızla birlikte duvarların ardına yerleşti. Ancak öngörülemeyen şeyler yenilginizi hazırladı. Izdırabınızı görüyorum, hıncınızın nedenini de, hikayeleriniz hiç yenilmeyen adamlardan bahseder...”

Hışırtılar, hışırtılar...

“Tuzak!” Negreg isli masayı kalın yumruğuyla çatırdattı. Katibin hokkası bir daire çizerek devrildi ama içinden dökülebilecek fazla bir mürekkebe sahip değildi. “Süslü kelimeleri kenara bırak elf efendi. Konuğum değilsin. Görevin insanlarımı korumaktı, oysa korkak bir fare sürüsü gibi kuleye sığındınız?!”

Öksürük, öksürük, öksürük...

Melanjil derin bir nefes aldı ve ayağa kalktı. Bu meclise daha fazla katlanmak niyetinde değildi belli ki. Zırhlı ellerini ardında kavuşturdu. Meşale ve mum ışıkları gümüş zırhında ışıldayarak göz kırptı ve gece mavisi pelerini yerlere kadar döküldü. Kılıç yerine sivri kavisli bir hançer belindeki kınından parladı. “Savaşların kuralını ben koymuyorum.” Dedi sonunda. “Evinizi bırakıp ovalara yürümek sizin seçiminiz. Geleneklerinize körü körüne bağlısınız ve kazandığınız zaferler yenilgilerinizi unutturacak kadar sizi zehirlemiş. Tek önemsediğiniz şişkin gururunuz. Savaşçı değilim. Komutam hisarın gözü olmaktır. Adamlarım yetersizdi. Siz ölüm için ne kadar hazırdınız?”

“Ben ölüme yürüyorum, tarih bizim koruduklarımızı yazıyor. Hudut sadece bizim için değil.”

“Benim gözümde, sizi diğer kasabalardan ayıran tek alamet tarih sayfalarında onların sizin gibi söz edilmeye değer baş edilemez düşmanlar edinmiş olmamaları. Sizin etiniz kemiğiniz ve savaşınız, yeterince yazıldı o sayfalara. Ben bir diplomatım, artık bu toplantıyı sonlandırırsanız kraliyet kapılarını sizin için açılmasını sağlayabilirim. ” 

Negreg başını eğmiş bekliyordu. Ellerini çenesine koymuştu. Bilgeye bir bakış attıktan sonra bıkkınca konuştu: “İxeverya kurulduğunda ilk kralı takip etmiş atalarıma yurt kurmak için bahşedilen topraklar burasıydı. Düşman bizi buldu. Biz terkedildik...”

Hışırtılar...

“Sıkıldım ve içkim tükendi.” Yüzbaşı sendeleyerek ayağa kalktı ve sırıttı. “Söylemleriniz başımı ağrıttı. Bu toplantıyı sonlandırıyorum.”

Bunun üzerine Negreg onun karşısında dikildi. Bu iyi bir fikir diye düşündü. Toplantıyı nasıl götüreceğimi artık bilmiyordum. Üzüntümü gideremiyorum. Sinirlenemiyorum ve bunu anlamıyorum. “Sonlandırabileceğini sanmıyorum.” Dedi.

“Üç askerimizi öldürdünüz, ikisi yaralı ve dönüş yolunu kaldıramayacak. İster gömün, ister yakın. Yanımda götürmem. Peşimde sürüklemem lakin bunların hepsi bildirilecek.”

-Teşekkür ederim. Nasıl bitireceğimi bana gösterdiğin için... Negreg kılıcını hızla çekti ve insan yüzbaşının kafasını yıkık duvarlara uçurdu.

Öksürük!

“Adaletin iki ucu da keskindir. Onu tutanın sonunda eli mutlaka kanayacaktır. Kirlenmekten korkanların oynamaması gereken bir oyun da budur. Lakırtılarınızı dinledik, yaptıklarınızı gördük. Halkım sizi paralamasın diye bu meclisi tertipledim. Halimize bakarak sakın bizi küçümsemeyin. Bu sayede krallığına geri dönerken başın hala omuzlarının üzerinde olmasını sağlıyorum. Eğer halkımın kendi adaletini sağlamasına izin verseydim kaybetmenin acısını bir kez yaşamış adamların neler yapacağını tahmin bile edemezsiniz...”

*

Elf ve cüce geride bıraktıklarına bakmayarak ayrıldılar. Onlara bir zarar verilmeyecekti. Şimdi meclis binasının içi ve dışı yurdun insanları tarafından doldurulmuş her kafadan başka bir ses çıkıyordu...






Bölüm dipnotları:

*...


4
Göç

Uzaklardan yabanıl bir hayvanın uğultusu duyuldu. Belki hüzünlü bir çakaldı. Şafak hemen ardından doğdu. İlkin Üçköyler halkı mezarda son kez buluştular. Tüm gece müzakerenin arkasından kafa yormuşlardı ve göç kararı kaçınılmazdı. Kimi yurdunu bırakmak istemiyordu ama geride ne kalmıştı. Yorulmuşlardı. Yüzbaşının kafasınının uçması da iyi olmamıştı. Eski mezara ve yakınındaki toplu mezara evlerden çıkartılan hatıralar bırakıldı. Tüm toprak örtüldü ve tuz serpildi. Yurdun yitik duvarlarının kalıntılarına minotor kelleri çakıldı. Bazı leşlerden savaş hatıraları söküldü ve işlenmek üzere diğer kurtarılan eşyalarla birlikte çuvallara-bohçalara yerleştirildi. Telef olmuş besi hayvanlarının derileri yüzüldü, silah ve erzak olabilecek her şey toplandı ve kalan arabalara yerleştirildi. Belki bireysel olarak İxeverya’ya sığınabilirdi insanlar ama çoğunluk liman-şehir Assar’a gitmeyi seçmişti. Kimi denize açılacaktı. Bazısı tanıdığı insanlar arasında yaşamak istemiyordu artık, başka kasabalara, bilinmeyen diyarlara göçecekti. Başarabilirlerse...

Furgen üvey babasının yanında duruyordu. En çok gençlere yazık oldu diye düşünüyordu Gendrid. Yeni şehirler onları  yutacaktı. Negreg onların yanına geldi; “Hazırsak yola koyulalım.” Reislikten azat olmuştu. Göç kendi kurallarını koyardı, kendi yolunu belirlerdi. Umursamıyordu, artık yaşlanmıştı ve yeni bir görev dilemiyordu. Üçlü diğerlerine katılmayacaktı. Doğru tercih gibi gözükmese de yolları İxeverya’ya kayacaktı, zira genç Furgen’in orada bir istikbali olabilirdi. Ayrıca yaşlı kuzenlerin deneyimli gözleri şehri inceleyip kraliyette olan biten hakkında bilgi sahibi olmak niyetindeydi. Üçköyler’in akıbeti hakkında duyacakları şeyler, belki sorulacak hesaplar peşindeydiler. Üstelik Gendrid’in yarasına uzman eller tarafından bakılması gerekliydi. Her ne kadar Furgen istikbalini, Gendrid de sağlığını düşünmüyor olsa bile. 

“Yaşlı kişiye bakacağım.” Dedi Furgen. Yeniden mezarlığa doğru yöneldi. Gendrid onun ardından seğirtirken Negreg kımıldamadı. Bilge oradan ayrılmamıştı. Yurdu terk etmiyordu. “Ben yürüyemem ve taşınamam.” Demişti. “Dışarıda benim için bir hayat yok.” Toplu mezarın kıyısında devrilecekmiş gibi dikiliyordu. Tüm yaşlılığına rağmen ölümü düşünmüş müydü hiç. Evet, her daim onu düşünüyordu. Olacakları biliyordu. Furgen ona yaklaştı. “Düşman geri gelecek baba. Bekliyorsun değil mi,” dedi. Bu bir soru değildi. Bilge öksürdü. Bu onun cevap şekli miydi.

“Oğul... bana zarar veremezler.” Dedi, sesi bu sefer gücü barındırıyordu.

Gendrid uzakta bekledi...

“Onu hatırlıyor musun?” Dedi Furgen, bu bir soruydu. “Abimi. Biz çocuktuk, sen bildik bileli hep yaşlısın. Seni ürkünç bulurduk.” Gülümsedi.

Bilge ona tarifsiz bakışlarla baktı. “Gözlerin!..”

Genç savaşçının gözleri şeytani bir şekilde parlıyordu. O gözlerden yaşlar süzülüyordu. “Cadı!” Dedi. “Onun hatırası bu. Savaşta işime yarıyor, rakibimi geriletiyorum.”

Bilge başını salladı. “Her şeyi olduğu gibi hatırlıyorum oğul. Abini, aileni. Annen mecbur kalmıştı, buna mecburdu. Evet mecburdu.”

Furgen bakışlarını kaçırdı. Artık başka bir noktaya, bir insanın sadece eski bir dostu gördüğünde bakabileceği bir şekilde bakıyordu. Şimdi gizemli bir sevinçle parlıyordu o gözler. Ağzı mutlulukla seğirmişti...

*

Furgen daha altı aylıkken doğmuştu. Gelişimi yavaş ve zahmetliydi. Sorunlu bir çocuktu, diğer çocukların asla yemeyecekleri yanına yaklaşmayacakları her lokmada yüzünü korkunç ekşiten karışımlarla beslenmek zorundaydı.

Yaşıtlarına göre çok çelimsiz olduğundan hedef o oldu. Sataşmalara ve saldırılara maruz kaldı. Ama diğerlerinden daha zayıf olmasına rağmen akranlarına karşı hiç geri adım atmaz ve onlara vahşi bir hayvan edasıyla karşılık vererek gerçek kavgayı başlatan taraf olurdu.

Ama yine de hep ağabeyi Hargen kurtarırdı onu bu kavgalardan. Aslında diğer çocuklar sayıca üstün olmasalar Furgen hepsini dövebilirdi de. -Hargen ilkin hepsini bir yumrukla yere yapıştırır, kardeşini kavgadan güvenli bir yere uzaklaştırır ve biricik kardeşine sataşanların işini bitirmek için geri dönerdi. Bütün çocukları eşek sudan gelinceye kadar döver, küfürlerle desteklediği tehditlerini savurur ve bir daha Furgen’i asla rahatsız etmemelerini iyice tembihleyip kardeşinin yanına muzafferane bir şekilde döndüğünde: “Ben de bir gün senin kadar güçlü olacağım.” derdi Furgen hep.

Anneleri Heraza, küçük oğluyla dalga geçilmesinden, bu yüzden de psikolojisi bozuk ve hırçın bir çocuk olmasından dolayı büyük üzüntü duyardı. Bir gün Furgen'i alıp derdine derman olması için bir cadıya götürdü. Cadı şöyle demişti;

Gözler parladığında
Korkular solacak
Umutlar yeşerecek
Yalnızlık saracak

Çocuk bu son sözlere bir anlam veremese de annesi hepsini anlamıştı. Diğer çocuklardan farklı olacağından dışlanacaktı fakat Heraza buna razıydı. Çünkü bir gün kavgalarda çocuğuna ciddi bir şey olmasından korkuyordu.

Artık yaşıtları Furgen ile dalga geçtiğinde Hargen'in korumasına ihtiyaç duymuyordu. (Aslında ağabey buna biraz içerlemişti.) Gözleri parladığında diğer çocuklar yerinde mıhlanırken bir tek Ultar korkmazdı o bir çift gözden.

Zamanla yalnızlık sardı, diğer çocuklar bir daha Furgen'in yanına yaklaşmaz oldu. Furgen de artık tüm zamanını tek arkadaşı ve ağabeysiyle geçiriyordu.

Böylece aileye tam huzur gelmişti ki Fergus, minotorlarla girilen savaşlardan birinde öldü. Heraza da kocasına olan üzüntüsünden dolayı kendini hırpalayarak yok etti.

Böylece kardeşler küçük yaşta ebeveynsiz kaldılar. Aslında -bu tür kayıplardan doğan evlat edinmelere alışık olan- her ahali güçlü kardeşi kendi soylarına katmak istemiş ama kimse hastalıklı-lanetli kardeşini istememişti. Yurdun demircisi çırak olarak onları yanına aldı. Daha çok Hargen’in yeteneklerine güveniyordu. Yine de adam tekin değildi, çocukları çok çalıştırdığı gibi çok az besledi, çelimsiz olanla ilgilenmedi bile. Ama ne olduysa güçlü olan bir gün hastalandı. Yüksek ateşi bir daha sönmedi ve Hargen kısa sürede öldü. Furgen ertesi gün bir başkasının güçlü ellerindeydi. Gendrid onu aldı ve bir daha bırakmadı.

*

Bilge kendi içine çekilmiş gibiydi. Öksürükleri duyulmuyordu, onları unutmuştu. Gendrid onlara yaklaştı, elini Furgen’in omzuna koydu. “Daha önce yaptığımız yolculuk gibi olacak evlat.” Diye fısıldadı. İkili Eski’yi orada bıraktı, daha sonra arkalarına baktıklarında yaşlı adam kafa üstü toplu mezara çakıldı. Furgen ona doğru atılmak üzereyken iri adam onu tek koluyla yakaladı. “Bırak onu evlat, bu onun seçimi.”

Eğer arkalarına bir kez daha bakmış olsalardı, bilgenin düşüşünden hemen sonra gri küçük bir yaratığın ayağa kalktığını göreceklerdi. Onlar görmese bile başka bir varlık bunu görmüştü...












5
FRP Genel / Kutu Oyunları
« : 22 Temmuz 2016, 17:57:28 »
Arkadaşlar konuyu doğru yere mi açıyorum bilemiyorum ama; iki kişiyle oynanabilecek türkçe içerikli stateji oyunları önerir misiniz. İnternetten yaptığım araştırmalar ile şunlara ulaştım: Carcassonne, Catan, Sabotajcı (Saboteur, çocuk oyunu olmasına rağmen çok güzel görünüyor :xD) Bunun dışında bilinen frp oyunları dışında ne önerebilirsiniz.

6
Müzik / Adı Hatırlanmayan Şarkılar
« : 02 Aralık 2015, 03:02:41 »
Benzer konu varsa oraya taşınabilir.

90lar türkçe rock dönemine denk geliyor belki de alternatifti. Bir klibi vardı hızlı sarım gösterim. Gündüz ve geceye doğru dönüşüyordu çünkü. Öğrenci evi gibi bir evde panoromik sabit kamera sürekli 360 derece dönüyordu döndükçe bir evin içini bir evin dışını kenar mahalle gibi boğaz kenarı bir semti gösteriyordu şarkı sözleri de sanki terse sarılmıştı ya da anlamsız sözler vardı. Klipte oynayanlar rol yapmıyordu evde takılıyor gibiydi.

7
Kraliyet Meydanı / Satılık 3 adet fantastik kurgu romanı
« : 09 Mart 2015, 22:21:52 »
Okunmamış temiz kitapların tanesi 7 TL.

İstanbul için elden teslim edebilirim.
Spoiler: Göster


Spoiler: Göster



8
Kurgu İskelesi / Kan Davası
« : 02 Ocak 2013, 20:46:12 »
Yürekler eziliyor, ciğerler boğuluyordu. Duman ve keder böyle karşılardı adamı. Anlamsız savaşların en anlamsızı; Kan Davası. Sizden başkasını ilgilendirmeyen bu kara yazgı oyunu. Kanın ve soyun getirdiği kısır döngü yolu…

Ağır bir yanık kokusu asılıydı havada. Kıpırtısız bulutlar güneşi saklamıştı. Kül rengi dumanlar lekelemişti güneşsiz şafağı. Cehennem ateşiyle harlanmış ve tükenmiş bir kasaba seriliydi ayaklar altında. Üçköyler kasabası yitmişti artık. Hudutlarda savaşan azınlık savaşçılar ve ovada cenk edip dönmüş niceleri hırpani bir kederle göz süzüyorlardı olup bitmiş olana. Düşmanın kanı vardı ellerinde. Vücut parçaları ve zırhlar saçılmıştı meydana. Kapılar yarılmış, sofralar kırılmış, pelerinler uçuşmuş, kılıçlar kesmiş ve paralanmıştı. Duvarlar bükülmüş ve omuzlar eğilmişti. Kan sızıyordu hala, yaralılardan ve kaderden. Davanın kaderinden.

Bir felaketi ele almıştı tablo. Kader onları birbirine düşman eylemişti yüzyıllar öncesinden. Şimdi bu çarpışmaların en şiddetlisi geride bırakılmıştı. İki taraf da kayıplar vermiş ama bu savaşın yenilen tarafı insanlar olmuştu. Asırlardır ayakta duran Üçköyler’in adı artık sadece ibret hikayelerinde anlatı olacaktı.   

Evet, anlamsız bir savaş; bir kan davası ve minotorlarla sık sık girilen zoraki çatışma; ovalardaki minotor yurdu Ram-Yarıkları ve Üçköyler arasında üç asır boyunca bitmeyen amansız kavga… Ve bu kavgalara daha çocuk yaştan itibaren yetiştirilen kasaba savaşçıları:

-Söyle oğul! Babanı tanıyor musun?..  İşte babanın katili orada!

****
Üçköyler, krallığın yardımını her zaman yanında bulmuştu. Nedendir bilinmez o yardımdan eser yoktu şimdi. Savaş sırasında da yok denilebilecek kadar azdı. Bunun neticesinde kasabanın gücü ikiye bölünmüştü. Duvarları koruyacak az sayıda güç bırakılmıştı geride. Geleneklerin çağrısına uyulmuş ve ovalara yürümüştü diğer adamlar cenk için. Büyük çarpışma orada meydana gelmişti. Kaybedilmişti. Fakat bilinmeyen oydu ki kasaba da kaybedilmişti. Hudutlara sıçramazdı çünkü hiçbir zaman ateş. Her zaman ilk kanın aktığı toprak üzerinde karşılaşırdı iki düşman. Kraliyet desteği duvarların ardına temsili de olsa yerleşir ve kan davalılar, zamanın örtmediği, o ritüeli gerçekleştirmek üzere ayaklarını sürüyerek giderdi savaş meydanına, sonucunda yurda gururları şişmiş dönmek için. Şimdi o gururdan eser yoktu hiç birinde. Sönmüştü. Nice arkadaşları yoktu yanlarında. Ölmüştü, geride düşmüşlerdi bir daha kalkmamak için. Sayıları ve gururları azalmıştı bir daha toparlanmamak üzere. Kafalar çaresizlikle yere eğilmiş ve çenelerden süzülen kanlarıyla. Son damlalarını akıtanlar da vardı içlerinde. Ama kadınlar yetişti yığılırken kocalarına. Kalan duvarların arasından çıktılar ve haykırarak sarıldılar onlara. Birçoğunun karısı da yoktu artık. Çocukları…

Savaşçılardan bazıları manzara karşısında donarken, bazısı şok etkisiyle kıpırdandı. Koştu ve evine baktı. Yıkılmıştı. Yanmıştı. Bitmişti. Bazısının karısı ve çocuğu yoktu artık. Koruyamamıştı işte. Karısını ve çocuğunu kaybetmiş bir adamın onuru neredeydi şimdi. Histerik cevap soğuk çeliğin keskin dudaklarından çınladı. Oracıkta deşti adamlar kendilerini. Kayıp giden ailelerine yetişmek için. Ama kalan aileler uzandı eşlerine. Kucakladılar avutamasalar da hiç. Onların da içinde son bir güç vardı zaten. Ne yapabilirlerdi azgın düşmana karşı. Soy tüketmeye gelmişlerdi ve başarılı olmuşlardı. Ama ne olursa olsun insan ayağa kalkacaktı, geriye kalan şeylerini koruyacaktı.

Hudut duvarları yerle bir olmuş, okçu kuleleri tahta oyuncaklar gibi yere serilmişti. Minotor leşleri kabarmış, mikrop gibi yayılmıştı etrafa. Birçoğunu tekmeledi adamlar, zira geride bıraktıkları arkadaşlarının cansız bedenleri üzerinde duruyorlardı. Nefret yükseliyordu. Leşlere saldırdılar. Kara bir kan sıçradı üzerlerine. Ağızlar tükürük ve küfürle aralandı. Gözyaşları damlıyordu. Manzara tek bir iyi şey sergilemiyordu onlar için.

Sonra tükendiler. Sessiz sükun hükmetti kasabaya. Eşler yine çaresizce sarıldılar birbirlerine. Aralarında hiç evlenmemiş olanlar en azından kaybetme acısının bu yönünü hissetmediler. Ama onlar da sevmişlerdi. Onlar da kaybetmişti.

****

İşte, orada duruyordu. Soluk alıp veren karmaşanın ortasında dikilen koca bir siluet. Yaşlı aklından neler geçtiği bilinmez. Ama yüzündeki derinleşen çizgilerden elinde kalan son gurur kalıntısını da korumaya çalıştığı düşünebilirdi. Belki de daha önceden böylesi bir acıyı tatmış birinin yüzündeki o bilindik çizgilerdendi. Ne yazık ki bunun gibi bir çehreyi en bilge olanlar dahi okurken zorlanabilirdi ama hayatın yalın gerçekleriyle önceden tanışmış bir adama ait olduklarını söyleyebilirlerdi size. Ne var ki ona şöyle, uzaktan bir bakıp insan demek aldatıcı olurdu. Zira yurdun insanları için bile zor bir deneyimdi.

Boynuzlu bir miğfer taşıyordu yaşlı kafasında. Daha önceki savaşlarından hatıra olarak aldığı bir minotor kellesinden yapmıştı bunu. Hatıraları seviyordu; Minotor yelesinden kürklü bir pelerin sarkıyordu geniş omuzlarından. Örme göğüs zırhı minotor derisindendi. Düşmanının kemiklerinden kolyeler, bileklikler ve kesici aletler bileylemişti. Minotorlardan aldığı sayısız garip hatıra ve özenle seçilmiş değişik uzuv parçası onun abartılı kostümünün üzerinde sallanan birer süs eşyasından ibaretti.

Kimi için bir söylem şekliydi bu. İsyan. Kimine göre sapıkça ve soysuzca gelen bir davranış biçimiydi. Düşmanını yüceltip özünü yerme… Küfür. Kana ihanet. Kimi için yabancı bir aşktı bu. Düşmanı özümseme. Ona dönüşme. Çocuklar için ürkünç bir masaldı bu, gece altını ıslatan türden. Doğruluğu bilinmez ama dişi bir minotordan peydahladığı gizli bir melez piçi olduğu bile söylenirdi dikenli diller tarafından. Ama çok azı için kendini adamış bir adamın görüntüsüydü bu. Sadık bir adamın görüntüsü. Yıpranmış bir adamın görüntüsü.

Sıcak nefesi önündeki havada buharlar dalgalandırıyordu. Miğferi kafasını ezecek kadar ağır gelmeye başlamıştı ancak onu fırlatıp atamayacak kadar tükenmişti. Acı derin sızlıyordu. Bu sefer düşman da ondan bir uzuv almayı başarmıştı zira: Sol kolu artık onun değildi. Eğreti bir turnikeyle örtülmeye çalışılmıştı yarası. Daha önce gerçekleşen bir kazada o kolundaki parmaklarından bazılarını kaybetmişti. Parmaklarını boynuna astığı günden bu yana koluna olan hakimiyetini -kendine itiraf edemese de- yitirdiğini biliyordu. Sonunda savaşta bir işe yaramamıştı işte. Üzülmüyordu buna. Böyle hatıralar ancak böylesi durumlarda alınıp verilebiliyordu. Kılıcını diğer eliyle kullanıyordu. Fiziksel acıya aldırış etmiyordu. Vücudunun tedaviyi kabul etmeyeceğini biliyordu. Yaptığı şeyden utanıyordu. Yakında ölmeyi diliyordu.

****

Güneş tepedeydi şimdi. Bulutların çok üzerindeydi. Ulaşılmazdı. Işığıysa bir o kadar yakın. Ama o ışığın berraklığı artık bu toprakları temizlemeye yetmeyecekti. Gözler tüm çıplaklığıyla görüyordu felaketi. Pus kalkmıştı topraktan ama yüreklere binmişti daha fazlası. Artık bir yuva değildi burası. Ocağı tütmüyordu artık. Kara ateş* bile canlandırmazdı bir daha. Bedenler örtüsüz bir mezardaydı. Yıkıntılar arasında uçuşan karasinekler sessizliği küfür gibi delip geçerken, çarpışmış iki taraftan da bir ayrım gözetmeksizin lokma alabilmek için ölü bedenden bir diğerine konuyor, teklifsiz bir ziyafeti kutluyorlardı. Daha yukarılardan uğursuz leşçil kuşların kanatlarının gölgesi düşer olmuştu manzaraya.

Ufak tefek, iki büklüm, çok yaşlı bir şekil iri adamın yanında duruyordu şimdi. Diğerinin gösterişinin yanında o kadar basit bir tezatlığa sahipti ki, sanki tesadüfen gri bir paçavraya sarılmış gibiydi. Paçavra-cübbesinin has rengi mi böyleydi yoksa etraftaki kirden, tozdan mı bu renge bürünmüştü anlamak mümkün değildi. Fısıldarcasına konuşuyordu. Sözü sık sık bir öksürük nöbetiyle kesiliyordu. Hasta değildi ama yanık ve çürümüşlük kokusu nefes almasını güçleştiriyordu. Kusmamak için kendini zor tutuyordu. İri adam kendi acısını unutup, daha yaşlı olana destek olmak için ona tek koluyla sarıldı. Zarafetini kaybetmiş hareketlerinde belli belirsiz bir hürmet okunuyordu. En sonunda onun da söyleyeceklerinin sırası geldi. Yaşlı olanın kulağına eğildi:

“Affet beni Baba. Ödediğim bedel yaptığımın yanında bir hiçtir. Korktum. Savaş meydanından kaçmaya öylesine kaptırmıştım ki kendimi dikkatsizliğimin sonucu kolumu yitirişim oldu. Sadece kendimi düşündüm. Oğlumu bile unuttum. İflah olmam artık ben. Cehennem ateşinin kudurttuğu zebanilerden beterdiler. Binlercesi üstümüze geldi. Böyle bir çıldırış anına en eskiler bile şahit olmamıştır. Ben düşmanımı yanlış tanımışım meğer. Bu yüzünü göstermemiş hiç. Affet benim körlüğümü, koruyamadım toprağı.”
----
*Dipnot
 
 “Ben eskiyim,” dedi daha yaşlı olan. Tel tel kalan son beyazlaşmış saçları cılız rüzgarda bile başından kaçarcasına savruluyordu. “Boşuna suçlamayasın kendini oğul.** Gördüğün şey benim için de başkaydı. Burada olanları sana anlatmaya lüzum yok. Bizi tüketmeye gelmişler,” bir öksürük nöbetiyle kesildi sözleri. Tozlu paçavrasının kol yenini dudaklarına götürerek devam etti: “Tam da bize kıymışlarken neredeler şimdi, neden geri çekildiler. Bunda hayır yok. Sonumuzu geciktiriyorlar sadece. Geri gelecekler ve o zamana kadar buradan…” Yaşlı adamın sözleri onlara doğru gelen şeyi görünce kesildi…

****
Birçoğu ilk savaşından sağ çıkamazdı. Ve birçoğunun ilk savaşı olmaması için çalışılırdı. Ama böyle bir savaş daha önce görülmemişti. Her tarafı kanla kaplıydı, daha fazlası düşmanının kara kanıydı ama bu bir zafer sayılmazdı. Kaçmıştı, derin çizikler ve kapanmayacak yaralarla birlikte. Gücünü tüketen ayakları onu hala nasıl oluyor da geri getiriyordu. Keçeleşmiş sarı saçları yapış yapıştı ve tüm vücudu bu hisle kaplanmıştı. Hareketleri ağırdı. Yurda dönen son savaşçı gruplarının arasındaydı. Bunlar geri çekilirken yeniden birleşmiş ve düşmanla çarpışmış genç savaşçı güruhlardan oluşuyordu. Her insan ahmaktır ama gençler sanki daha ahmak olmaları için yaratılmıştı. Birçoğu onun gibi şanslı değildi, geri dönmeyeceklerdi. Yapabiliyorken, kaçmak varken… Kaçsalar dahi döndüklerinde bir yuva bulamayıp kendilerini kaybedeceklerdi. Tüm gece dönmek için yürümüş, koşmuş, sürünmüştü diğerleriyle birlikte. Düşmanı atlatmaya gerek yoktu, zaten yeri yurdu biliniyordu. Yeni günün ışığında emeklerken buldu kendini. Lanet etti. Ayağa kalktı, duvarlar yıkılmıştı ama o yıkık bir şekilde geçmeyecekti içlerinden. Daha çocukken başka bir çatışmada yitirmişti gerçek ailesini ama yıkılmış bir yuva görmek onun için de yeniydi. Kılıç tutan kolu hala sarsılıyordu. Darbeye alışmış kasları sanki hala aynı hareketi içten içe sürdürüyordu. Ayakları ve dizleriyse uyuşmuştu. Sanki diz eklemlerinin yerine bükülmeyen taşlar var gibi geliyordu. Hala elinde tuttuğu çift ağızlı kılıcı zemine sürtüyordu. Farkında bile değildi bunun. Onu her zaman parlatır ve keskinleştirirdi. Üzerine titrerdi. Sırtına asardı. Ama şimdi… şimdi her şey değişmişti. Duvarlardan içeri girdiğinde leş kuşlarının üzerine üşüştüğü, uğultulu sineklerin kümelendiği kara resmi gördüğünde son gücünü de yitirip bayılmak üzereyken acı acı kustu ve bu istemese de kuvvetini geri kazanmasını sağladı. Böyle bir dünyaya küfretti ve leş kuşlarının üzerine bir taş savurdu. Bu hareket onları kaçırmadı, başlarını bile kaldırmadı. Her cesedin üzerinde büyüklü küçüklü bir düzine kuş vardı ve kanlı gagaları gülümseyip tıkırdıyordu. Gak Gak Gak. Tık Tık Tık. “Bizi rahat bırakın!” diye haykırdı onlara ama cılız sesini kendi bile tanıyamadı. Kılıcını savurup leş yiyicilerin üzerine saldırdı ama uzaklaşan her kuşun boşluğunu daha fazlası konarak doldurdu. Omuzları düştü, vazgeçti. Kılıcını yeniden yere sürterek yürümeye devam etti. Sonra iki tanıdık şekil gördüğünde kendi adımlarını onlara doğru istemsizce güçlendirirken buldu.
----
** Dipnot2

Genç adam, orta yaşlı ve daha yaşlı olanın karşısında durdu. Eski’ye belli belirsiz bir baş selamı verirken diğerine sadece bakakaldı. Daha normal zamanlar geçirseydi üvey babasının yitirilen kolu üzerine bir takım üzüntü hareketleri sergileyebilirdi. Ama şimdi tepkileri tıkanmıştı. Karşısındaki suretlerin kim olduğuna bakmaksızın biri neredeyse yerlere kadar bükülmüş, diğeri yara almış bu iki şekli toz toprak içindeki acınası birer kuklaya benzetti. Kendinin neye benzediğini düşündü. Ben neden yaşıyorum? Biz? Şu halimize bak. Yerimiz yurdumuz kalmamış. Onurumuz lekelenmiş. Böyle bir yenilgiyi nasıl hazırladık. Senin kaçışını gördüm, sen de benimkini görmeliydin baba... Aklından geçenlerdi bunlar ama; “Sana bakacak yüzüm yok benim.” Diyebildi sonunda. “Ben bir korkağım.”

Gendrid üvey oğlunun yüzüne baktı. Genç çehresi artık bir çocuğun yüzüne sahip değildi. Bir gecede değişmişti. Ama o izlerin altında hala ışıldayacak bir hayat vardı. Genç savaşçı şu tek kolunun altında bir kuş gibi titreyen Eski gibi güçsüz değildi. İzi kalacaktı ama muazzam yaralar almamıştı. Başarmıştı. İşte karşısında durmuş ona bakıyordu, bunun için sürgün tanrıya minnet duydu. “Korkmak için sebepleri-miz vardı evlat.” Diyebildi sonunda. “Ölümle yüzleşemezsin, en cesurlar bile kaçtı. Hepimiz duvarların ardına sığınıp savunmak istedik. Ama gördüğün gibi çoktan yitirmiştik… Şimdi miğferimi çıkar, ağırlığına daha fazla dayanamıyorum.”

Furgen üvey babasının gözlerine baktıktan sonra kendinden bir baş daha uzun adamın boynuzlarını başından çekmek için uzandı. Uğraşı sonunda adamın kısa kesilmiş gri sakallı ve saçlı yüzü ortaya çıktı. Terden ve kirden bir maske takınmış gibiydi. Gözyaşları bu kirlerden yollar çizmişti. Ağladığını gizlemiyordu. Sonra ellerinde duran minotor kellesinden yapılmış miğfere indirdi bakışlarını. Düşmanının başını takıyordu babası. İroniye kapılmadan bu başı paramparça etmek istedi ama yapamazdı. Ağlamaya başladı, gözleri parlıyordu.

****

Koyu gece mavisinden ağır bir flama tok sesler çıkartarak dalgalanıyordu. Anca Eski’nin zayıf saçlarını sallandırabilecek kadar cılız bir rüzgar esmesine rağmen havanın kıpırtısızlığı sanki onun üzerine hükmetmiyordu. Ok ve Kılıç’ın azameti işlenmişti yüreğine, altından ipliklerle. Bu arma bir ‘X’ işareti şeklindeki İxeverya’nın birbirine çaprazlamış simgesini taşıyordu. Flamanın altında kara kızıl savaş atlarının üzerinde dimdik heykel gibi duran gece mavisi pelerinleri kuşanmış üç süvari duruyordu. Biri gözlerinin bile zar zor seçilebildiği baştan aşağı gümüş zırhlara bürünmüştü. Üçköyler yanıp küle dönerken, minotorlar böğürür, insanlar çığlık atarken, yaralılar düşüp kalkarken, kargalar ölülerin gözlerini oymak için sıraya girip birbirlerini didiklerken, çaresizler intihar ederken, bebekler kan ağlarken, karılar kocalar yitip giderken, hastalar yataklarını kirletirken onların üzerine sanki başka bir dünyadan peyda olmuşlarcasına tek bir çamur damlası bile sıçramamıştı. Bitmiş yurdun son dumanları da tüterken şimdi meydanda tüm duruluklarıyla dikiliyordu atlı süvariler. Olup bitene en yukardan, merkezdeki hisar kuleye kapanıp belli belirsiz bir şekilde göz gezdirmiş, acı şaraplarını yudumlamışlardı. Onlara bağlı atmış kraliyet askeri de kuru peynirlerini kemirip ılınmış biralarını boğazlarından boşaltmışlardı. Kule İxeverya güçlerini korumak, temsilcilerini ağırlamak ve uzak toprakları gözetlemek için dikilmişti yurdun ortasına tam da yarım asır önce. Ama beyaz kulenin rengi çevresiyle örtüşmemişti hiçbir zaman. Yurdun insanları için zor da olsa gözlerini kaçırdıkları uygunsuz bir manzaradan başka bir şey temsil etmemişti hiç. Sergilediği güç onların topraklarının ortasında ama onların yanında bile olmamıştı. Aslında bu yaygın düşünce kısmen yanlıştı ama kraliyet sembolik gücünü her dava zamanında duvarların ardına ve kulelerin tepesine yerleştirmeyi unutmamıştı. Kuleden önceki daha eski zamanlarda gerçek bir orduyla destek olmuştu. Ta ki…

Askerler muntazam bir şekilde süvarilerin ardına dizildi. Kule en tepeden herşeyin üstünden görmeden bakarken, gölgesindeki kumandan da ona benziyordu. En başta kara kızıl atının tepesinde endamı çocukluktan yeni çıkmış bir genç gibi duruyordu. Zırhının içinden sadece keskin gözleri belirse de abartısı ve zırh dökümündeki işçilikler elf kimliğini belli ediyordu. Onun hemen yanında, biraz da gerisinde kirli sakalarını saklayan bir miğfer takmamış, basit sağlam pullu bir göğüs zırhını tercih etmiş ve elindeki yemek parçasının sonuyla ilgilenmeye devam eden yağlı ağızlı sivri dişli bir adam duruyordu. Elfin diğer yanındaysa ağır sancağı taşıyan bir diğer insan vardı.

Sıradaki askerlerden biri tam yanı başında duran silah arkadaşı tüm vücut ağırlığını ona doğru bindirince arkadaşını bir omuz darbesiyle uzaklaştırdı. Vücut yine geri gelince başını sinirle çevirdi ve adamın boğazındaki taze yarıktan akan parlak kanı gördü. Sessiz katilin ona elini dudaklarına götürüp sus işareti yapmasına aldırmadan bir çığlık koyuverdi. Ölü beden çınlamayla yere devrilirdi. Bunun üzerine bir bölük asker seslere doğru döndü ve ani bir kargaşa patlak verdi. Yurdun savaşçıları da kılıçlarını çekip askerlerin etrafını sardı. Yorgun ve yenik adamlar uyanmıştı!

“Mızraklarınız ve uzun kılıçlarınız yakın dövüşte bize karşı işe yaramayacak.” Dedi içlerinden biri askerlerden bir başkasını yakalayıp kılıcını adamın boğazına dayayarak. Davranma!”

“Ölene kadar kuleden çıkmasaydınız akıllılık ederdiniz.” Dedi bir diğeri. “Halkım, karım, çocuğum ölürken neredeydiniz?”

“Onları hisara neden almadınız?”

“Neden savunmadınız?”

“Neyi seyrettiniz?”

Tarihin kanlı sayfaları birbirine karşı dönen müttefikleri daha önce de yazmıştı. Ancak bu kadar rencide edilmişi o satırlarda ne kadar yer aldı bilinmez. Onuru zedelenmiş bir adamın sancısını, bir başkasını suçlayarak hafifletmesi her zaman daha kolay olmuştu. İşte yurdun adamları da buna kapılıyordu. İvedilikle delilik çağrılmıştı ve birbirini sevmeyen kardeşler birbirlerini kesmeye başlamıştı.

“Onları kendi kulelerine tıkıp yakalım!” diyorlardı uğultular eşliğinde. “Yakalım, yakalım!”

Bu çıldırış anını bir kadının keskin feryatları başka bir boyuta taşıdı. Birbirine girmiş tüm adamların arasından fırlayıp askerlerden birine isterik ve zayıf yumruklar atmaya başladı. Feryadı yürekleri paralıyordu. Asker hiçbir şey yapamadan boyun eğiyordu. Askerleri zapteden savaşçılardan biri kadını yakaladı. “Mege, senin öldüğünü sandım, bütün gün seni aradım. Alnını karısının alnına dayarken, en son sarılışında karısının şişkin olan karnına götürdü avuçlarını. Ve irkildi, karısı sekiz aylık hamileydi ama şimdi ufak bir tümsekten başka bir şey kalmamıştı orada. Ağzını korkuyla aralarken karısı konuştu: “Ah Betis, Betis, merak etmeyesin. Sen savaşırken ben erken doğum yaptım. Geri dönmedin sanmıştım. Gel ve küçük kızımıza gidelim. Adamı revire doğru kolundan çekerek yalpalarcasına sürükledi. Her şey bir anda dinmişti.

Yazan: Emre İnanç

9
Kurgu İskelesi / Tatlı
« : 04 Ağustos 2012, 03:48:31 »
Tatlı
[/b]
Böcek, adamın uzuvlarının kalan son kısımlarını da yiyordu. Adam böceğe baktı ve konuştu; Burası hala aynı geliyor.
“Nasıl yani.” Dedi böcek
“Hıh, çok eskiden annemle gittiğimiz bir yazlığımız vardı, duvarları orayı andırıyor. Sanki şehrin kalabalığında bir yaz evi. Aslında ev bile değil, bir boşluk. Sanki İstanbul’un kalabalığında unutulmuş ve yaşam alanımı oluşturduğum bir yer.”
“Böcek yuvası gibi…”
Gülümseme
“Sana başka bir hikaye anlatacağım böcek, dinler misin beni?”
“Dinlerim.”
“Dinle, öyleyse. Bu yeni bir hikaye.”

-
[/b]

İstanbul’da güneşli bir gündü. Küçük, tatlıcı dükkanının kapısı mırıldanarak açıldı. Üzerindeki zil yeni bir müşterinin ya da birkaçının geldiğini dile getiriyordu. Bıkkınca. Zilin kaderi buydu ve kader bilinmedik bir şeydi. Biri kısa diğeri uzun saçlı iki genç kadın kapıda durmuş ve dışardaki kalabalığı sanki birden kaybolmuş gibi hissettiren bu küçük dükkana tuhaf ama istekle bakıyorlardı. Tezgahın ardındaki adam onlara acele etmelerini istercesine bir el hareketi yaptı ve of çekti. Dükkanı inceleyen kadınlar bu el hareketini yakaladı ve arzuyla yaklaştılar.
“Bayım, biz burayı çok duyduk ama çok zor bulduk. Bu dolambaçlı sokaklar bizi önünüze getirdi. Ama burası tam da arzuladığımız…”
“Üst katta masalarımız var.” Diye kesti adam kadının sözünü.
Bunun üzerine iki kadın da gülümsedi ve rahatladı. Belli ki uzun bir zaman geçirmeye niyetleri vardı ve bu yeni müşteriler aslında çok eski bir manzaraydı.
“Yukarı çıkın, birazdan yanınızda olurum.” Dedi adam.
Üst katta sadece iki adet masa vardı ve sadece biri pencere kenarına konulabilmişti. Ufaktı ama kadınlara yetmiş gibi gözüküyordu. Dışarıda sürekli hareket eden şekilsiz bir kalabalık vardı. Kadınlar aptalca dışarı izliyordu. Ama kalabalığın içindeyken etrafını izlemezdi insan… Adam, kadınları tezgahın arkasındaki gizli bir ekrandan izliyordu. Az sonra yanlarına çıkacak ve kibar sayılmayacak bir serviste bulunacaktı.
Ayak sesleri üzerine kadınlar odanın kapısına doğru döndü ve tatlı ustasının gelişini seyretti.
“Menünüz yok mu? Ya pasta?”
“Burada pasta yapmıyoruz, sadece tatlılar, ” dedi adam. “Bunu bilmeden gelmediğiniz açık.” Adam dükkanını tek başına işletse de çoğul konuşmuştu ve soruya alınmışa benziyordu. Ellerinde ballı, çikolatalı ve peynirli tatlılardan oluşan üçer tabak getirmişti. Her birinin üzerine farklı soslar dökülmüştü. Tabakları masaya bıraktı ve alt kata indi.
“Ne tuhaf biri.” Dedi uzun saçlı kadın.
“Bence alışmak gerek.” Dedi diğeri. “Çok otantik, unutulmuş gibi bir yer. Böyle bir yere ihtiyacım vardı, tatlılar enfes gözüküyor.”
“Ya, öyle.”
Kısa saçlı kadın diğerine gülümsedi ve elini sıktı. “Keyfini çıkaralım.”
Bu genç kadınlar, o kadar hızlıydılar ki ikinci porsiyonlarını bile sipariş etmişlerdi. Yanında sadece su içiliyordu ve başka bir içecek satılıyormuş gibi gözükmüyordu. Kısa saçlı kadın, ötekine sarhoş olmuş gibi bakıyor ve zaman zaman fazlasıyla yaklaşıyordu. Ufak masa bunun için çok elverişliydi zaten.
“Seni çok seviyorum, benim için sadece bir arkadaş sayılmazsın.”
“Öyle.” Gülümseme.
Gülümseme, daha fazla gülümseme.
“Ama sana şunu söylemeliyim ki tatlım. Biz kadınlar bence birbirimizi çok daha iyi anlayabiliriz.”
Uzun saçlı kadın kafasını salladı ve geri çekildi. Dışarısını izlemeye koyuldu. Eline değen ele karşılık yeniden döndü.
“Bence seni bir erkekten daha iyi tanıyabilirim. Şunu söylemeliyim ki senden hoşlanıyorum.”
“Ben de senden hoşlanıyorum ama aşağıdaki adam gibi çok tuhaf  konuşmaya başladın.”
Karşılıklı gülümseme.
“Hayır tatlım. Seni seviyorum. Bir erkeğin sevebileceğinden daha fazla.”
Tatlı ustası olup biteni ekrandan izliyordu. Bir kadın diğerinin bileğini tutuyor ve bırakmak istemiyordu. Ne yazık ki sesler duyulmuyordu. Üst kattan gelen boğuk sesler arasında sadece biri konuşuyor diğeri hiç yanıtlamıyor gibiydi. Sonra görüntüde sadece tek bir kadın kaldı ve aşağı inen ayak sesleri duyulmaya başladı.
Uzun saçlı kadın hızla adamın önünden geçip kapıya doğru yöneldi.
“Hesabı arkadaşım ödeyecek, benim çıkmam lazım.”

-
[/b]

“Sinirlenecek ne vardı bu kadar yani?” diye sordu böcek.
“İnsanlar böyledir.” Dedi adam.
“Gerçekten garipsiniz, mahsuru yoksa devam et lütfen. Buralarda tatlı göremiyorum ama, olsa iyi olurdu…”

-
[/b]

Terkedilen kadın, haftada bir kez, her zaman aynı günde, olayın yaşandığı gün dükkana geliyordu. Fazla konuşmuyor ve hep aynı masada oturuyordu. Tatlıları aynı hızda yiyor ve kalkıyordu. Tatlı ustasındaki değişikliğe ve çevresine pek dikkat etmiyordu. Ancak tatlılar her geçen hafta daha da lezzetleniyordu sanki.
Yine, haftanın aynı günü aynı masada oturmak için mırıldanan kapıdan içeri girdi.
“Seni bekliyordum.” Dedi adam.
“Evet.” Dedi kadın. Sonra gözleri adamın sol koluna, eskiden olması gerektiği noktaya çevrildi.
“Ne oldu sana böyle?”
“Bir kaza geçirdim. Alışacağım, önemi yok.”
“Fark edemedim, üzgünüm.”
Adam kafasını salladı ve tatlıların birazdan hazır olacağına dair bir şeyler mırıldandı.
Haftalar geçtikçe, kısa saçlı sessiz kadın –ki artık saçlarının uzamasına pek aldırış etmiyor gibiydi- Tıpkı diğer kadına benzemeye başlamıştı. Adam bunu farketse bile, kadın tezgahın ardındaki başka değişikliklerin farkına varamadı. Adam da ona geçirdiği kazadan dolayı artık üst kata çıkmakta zorlandığını, münkünse müşterilerin tabaklarını yukarıya kendileri taşıması gerektiğini söylüyordu. Sonra genç kadını gizli ekranından seyrediyor ve bir sonraki gelişini bekliyordu.
Ertesi hafta, genç kadın hesabı öderken tatlıların enfes olduğunu ve her geçen zamanda daha da inanılmaz bir lezzete kavuştuğu belirtti. “Beni buraya bağlamasını iyi biliyorsun, görüşmek üzere.”

-
[/b]

“Kadın adamdan hoşlanıyor mu?”
“Sabırlı ol böcek efendi.”
Antenler oynaştı ve uzvun kalanından kibar bir ısırık alındı.

-
[/b]

“Bu lezzeti bana açıklamalısın artık.”
“Belki yakında kendin çözeceksin.” Dedi adam.
“Sen hep çok tuhaf konuşursun, buna fazlasıyla alıştım, artık başkaları bana garip geliyor.”
“Hepimiz biraz tuhafızdır.”
“Ha ha, harikasın.” Diye yanıtladı kadın ve bir sonraki görüşmeye kadar hoşça kal diledi.

-
[/b]

“Hikayeni bağlar mısın artık.”
“Tamam, bekle.”

-
[/b]

Genç kadın içeri girdiğinde duraksadı. Doğruca adama bakıyordu ve gözlerinde soru işaretleri vardı.
“Soru sorma.” Dedi adam. “Ben artık buradan ayrılamıyorum, tatlı da yapamıyorum. Merak ettiklerin tezgahın arkasında, yaklaş…”
Kadın tezgahın arkasına geçti ve “En güzel tatlılar için kendini mi feda ediyorsun?” diye sordu. “Feda etmek deyimini çok yanlış anlamışsın.”
“Hayır, bunu senin için yaptım.” Dedi artık bacakları ve kolları olmayan adam.
“Neden yaptın?”
“Buraya sadece tatlılarım için gelmediğini biliyorum, şuradaki ekrandan sizi izledim.”
“Delirmişsin?”
“Seni mutlu etmek istedim, onu unutmak ve özlemek için geliyordun buraya. Burayı sevdiğin için değil. Sana önündekini görmen ve onu başka bir lezzetle, hiç tatmadığın bir lezzetle unutturabilmek istedim. Ben tatlıcıyım, daha fazlasını yapamazdım. Başka bir kadın tarafından terkedilmek benim anlayamayacağım bir şeydi ama ben yalnız kalmayı iyi bilirim. Seni sev…”
“Beni sevmiyorsun. Bana acımışsın.”
“Seni seviyorum.” Dedim.
“Beni mutlu edebileceğini nereden çıkardın. Beni ne hakla seversin. Senin gibi tuhaf birinden hoşlanabileceğimi mi düşündün. Bana acıdığın için sen sapık birisin. Beni mutlu etmek sana mı kaldı. Geberebilirsin.”

-
[/b]

Adam hikayesini bitirdiğinde kalan gövdesinin üzerinde bir böcek ordusu geziniyordu ve ufak ısırıklar alıyordu. Suratının çevresine kadar kaplanmıştı.
“Hikayen hoşuma gitti ve dostlarımı çağırdım.” Dedi böcek.
“Burası hikayedeki  o yer mi yoksa?” dedi başka bir böcek.
“Bir zamanlar benzemişti, ama hayır orası değil.”
“Onu gerçekten sevmişsin. Seni anlamak istememiş. Ama sen çürük bir elmasın ve biz senin değerini biliyoruz.”
“Teşekkürler.”

SON?

04.08.2012 – emreinanc – arkakapak@hotmail.com

10
Sinema / Prometheus
« : 11 Haziran 2012, 16:00:00 »
Arama yaptım ama bulamadım. Film görsel olarak aşmış. Atmosfer, gezegen, tasarımlar ala. Yıllardır bekliyordum tam bir Alien hayranı olarak. Ancak bu filmi Alien filmi olarak görmedim hiç bir zaman. Sadece aynı uzayda geçen ve mitolojisininden az da olsa yararlanan başka bir film olacağını düşünüyordum. Tahminlerime yakın oldu.

Spoiler

Spoiler: Göster
[spoiler]

İlk Alien filminde hatırlarsınız Space Jockey dediğimiz dev bir ölü uzaylı vardı. Alien bunun içinden fırlamıştı ve bu ceset kendi kendine zamanla mitolojik bir yaratığa ve kült bir şahsiyete dönüştü. İşte bu adamlar kimdi bunun cevabını kesinlikle alıyoruz. İşte bunun cevabını aldığımız anda da film Alien filmi olmaktan çıkıp kendi mitolojisini yaratan bambaşka bir yol alıyor. Filmin sonunda sevgili Aliencığımı (Xenomorph) da gördük ama bunu benim gibileri sevindirmek için olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunu bize kesinlikle göstermelilerdi. Yoksa sinema perdesini yakabilirdim. Herneyse... Film bir çok yanıt verip bir çok da gizem yaratıyor ki 2. film için zaten öyle olmalıydı. Devam filmlerinin Alienlerle birebir alakalı olacağını düşünmüyorum. Aynı uzayın içinde farklı bir mitoloji anlatacaktır dediğim gibi. İlk Alien filmi adeta bu filmi kurgulayabilmek için eldeki şans olmuş. Şimdi adamların elinde mükemmel bir malzeme var. İnanılmaz filmler gelebilir. Umarım gelir.

FECİ SPOILER

Space Jockey'lerin ilk alien filminde biyolojik giysiler giyen mühendisler olarak düşünüldüğünü sanmıyorum. Bence bu filmi hızlandırabilmek için ortaya atılmış yeni bir fikir olmuş.
Eğer ki böyle olsalardı:

Film pek yürümezdi. Hologlramda bişeylerden koşan mühendislerin, insanlardan bu kadar kabaca nefret etmelerini yine insanlarla alakalı bir olay olduğunu düşünüyorum. Başka bir alien, tehlike ya faktörden değil.

Her ne kadar aynı uzayın içinde farklı bir mitolojide ilerleyeceğini düşünsemde Hollywood burası. Gezegene inen gemiyi gizlici izleyen başka bir insan gemisi varsa ve filmin sonundaki Alien'ı ele geçirip, android ve arkeoloğun peşine takılıp Mühendis'lerin gezegenine giderlerse olay tamamen değişir.[/spoiler]

Spoilerler verdim lütfen filmi izlemediyseniz okumayınız! Bu bir başlangıç filmi olmuş, insanlar filmleri beğenmemek için kasıyor bence. Bilimkurguyu zaten edebiyat ve sinema olarak yabancı olmayan beni bile fazlasıyla doyurdu film. Adete bilimkurgu severleri selamlıyor. Yıllar sonra kendi kült mertebesine erişeceğini düşündüğüm harika bir film olmuş.

11
Kurgu İskelesi / ORKTER
« : 09 Haziran 2012, 15:37:59 »
ORKTER: Ork Gezegeni

~

Ben İbe: İnsan Beyni Ezen demek. İsimlerimiz böyledir ve daha önce yaptıklarımızın gururunu anlatır. Aslında isimlere gerek duymuyoruz ama siz bizi tanıyın diye böyle olacak... Kokularımız kimliğimizdir. Düşmanlarımız kokumuzu tanır ve altına eder. Aslında ortalıkta düşman da bırakmadık ya. Hepsinin kafasını ezdik, gözlerini çıkardık, kanlarını tükürdük ve kazıklara geçirip kızarttık. Bu dünya serttir: Orkter. Bu hoşunuza gitmeyecek, ork teri demek. Gezegenin vahşi doğası dışında tek düşmanımız insanlar. Sayıları onlardan söz etmeye değmezdi ama mistik güçlere sığınıp insanlıktan çıktılar. Önemsenmeyecek bir alanı kaplıyorlar ama yakında onların da soyunu kurutacağız! Esas tehlike klan savaşlarımız. Ortalıkta düşman kalmayınca eski kan davalarını yeniden uyandırdık. Tüm dünyayı ork ülkeleri kaplıyor. Burası benim dünyam! Öğrenmek istiyorsan gel. En sonunda meraklı beynini ezmek hoşuma gidecek...

1

Hava karardığında çocukluk arkadaşlarım alık Si, Nam-ı Diğer: Sümük İçen ve Gady, Nam-ı Diğer: Geberttiğim Adamları Darağacında Yumuşattım ile gizli inimizde parti veriyorduk. Artık ergenliği geride bırakıp olgunlaşıyorduk. Elbette ki çabuk olgunlaşan tipleriz ve içkiler, haplar, tütünlerle bunu selamlıyoruz. Bu gece eve gitmeyecektik, annelerimizden korkarız ama bir o kadar da annelerimiz bizden korkar. Ve ufak partimizden sonra analarımıza benzeyen bir hatun tavlamak için tavernaya yollandık.

*

Bar tezgahının diğer ucundaki hatun kaslı göğüslerini kirli bir tülle örtmüştü, zincirli bir etek giymişti ve kalçasından kanlı uzun bir kılıç sarkıyordu. Bira ve kusmuk kokuyordu ve siyah saçları pislikten kabarmıştı. Gördüğüm en iğrenç yaratıktı. Onu yatağa atamayacağımı biliyordum ama kavga edersek birkaç yerine dokunabilirdim...

Sallana sallana yanına gittim ve gözlerimi iri hatuna diktim. Anam dışında ilk defa bir kadına bu kadar yaklaşıyordum ama ilgimi belli edecek kadar enayi değildim. Bana şöyle bir bakıp kemerindeki kılıcı kınından çıkarmadan kaldırıp kasıklarımı dürttü. Kaşlarını kaldırıp indirdi. Sonra birayla dolu kupasını sol kulağıma indirdi. Derken kasıklarıma bir diz ve alnıma yediğim sert bir kafa darbesiyle yere kapaklandım. Tüm salon halime gülüp tepinmeye başladı. Neyse ki gerzek arkadaşlarım utancımı görüp ona buna saldırıp tipik bir bar kavgasını başlattı. Yoksa hayatım boyunca “Bebek” diğe çağrılır ve aklınıza gelecek en ufak şeyde bile hak iddia edemezdim...

Meydan kavgası sırasında iri hatuna birkaç kez dokunup yumruklama şansını buldum ama büyük lokma yutmuştum. Yine de olağan karışıklıkta elinden kurtulmaya başardım ve hayatımın dayağını yedikten sonra ortamdan tüymeyi başardım. Arkadaşlarımı aramayacak kadar aklımı şaşırmıştım ve sendeleyerek sürünerek nereye gittiğimi bilmeden hareket ettim. Böyle bir vaziyetteyken sokakta gaspçılar ve sapıklara karşı açık bir tehlike içindeydim. Meşaleyle aydınlatılmış sokakları geride bırakıp ormanın içine daldım.

Derken, "İmdat!" diye bir ses duydum. Kafamı çalılardan uzatıp etrafa sinsice baktım. Bu ork sesine benzemiyordu zaten biz böyle bağırmayız. Ama babalarım insanları yok ederken aynen böyle bağırtırlarmış. Ses yeniden duyuldu ve kendimi toparlayıp merakıma yenildim. Böyle bir çağrının sahibinden korkacak değildim ve aldığım hapların cesaret etkisi altındaydım. Sonunda gördüğüm sahnede yürüyen ağaçlardan biri bir insan kadınını yakalamıştı. Koşup ne ara elime geçirdiğimi bilmediğim meşaleyi ağacın ağzından içeri fırlatıverdim. "Roooahhh!" diye bağırıp çatır çutur yanmaya başladı. Gözlerinden dumanlar çıkıp en sonunda geberip kül oldu.

Bunlar olup biterken kadını kurtarmıştım. Kadını omzuma atıp gizli inimizin yolunu tuttum. Çetemi kaybetmiştim ama yeni bir şey bulmuştum. Üzerindeki tanımadığım elbiseler vardı belki de mistiklerden biri olabilirdi. Fidye istemek tehlikeli olurdu ama köle pazarında alıcı bulacağıma emindim…

-Devam edecek-

Yazan: Emre İnanç - arkakapak@hotmail.com

12
Kurgu İskelesi / Gölge
« : 13 Mayıs 2012, 08:01:54 »
Gölge

Sadece aptalların ya da cesurların adımladığı tekinsiz kuytularda, bazen akıl almaz şekillere bezenen sonra da bir kadının şekline bürünen bedensiz bir gölgeyi takip ediyordum. Gölge bazen yırtık duvarlardan kayıyor, bazen de ıslak sokakların gölcüklerinde kaybolarak ilerliyordu. Ben ise elimde dumanlı yaverimden acı bir nefes daha çekiyordum. Gölgesiz bedenler omzuma çarparak ilerliyor, dudaklarından kanlı bir tükürüğü ya da çarpık ağızlarından eksik dişli gülüşlerini talepkarca sergileyerek geçiyorlardı. Nefeslerinden sinsi buharlar sokakları kaplamış, yetersiz bir rüzgarda sallanarak gıcırdayan sokak lambalarını, küflü tabelaları demirden bir okyanusun engebeli yüzeyine benzetmişti. Çok yükseklerde, devrilecekmiş gibi duran duvarların ardındaki bulanık bulutların arasındaki ay olduğundan daha da küçük gözüküyordu. Aslında yüksek binalar yerine alçak zeminler vardı. Sanki mezara girmeden önce cehennemi görmek istercesine giderek alçalıyordu sokaklar.

Gölge, kah taşların arasında kıvrılıyor kah hiçbir engebeyi dilenmeden aşıyordu. Bazen de gölgesiz bedenlerin ayaklarına dolanıyor, onların gölgesi oluveriyordu. Ayakların onu oradan oraya taşımasına izin veriyordu. Bir oyundu bu. Sonra gözden kayboluyor, en karanlık sokaklarda gecenin içine karışıyor, kara bir dev olup her yerde ve hiçbir yerde oluveriyordu. Sonra salınan bir sokak lambasının oluşturduğu çaresiz bir aydınlıkta yeniden küçülüyor, yerini belli ediyordu.
Yerdeki ızgaralardan dumanlı sarı ışıklar, iğrenç çığlıklar ve şuh kahkahalarla birlikte yükseliyordu. Su oluklarından küfürbaz vıraklamalar çınlıyordu. Aptallar hışırdıyor, cesurlar hıçkırıyordu. Gölgesiz bedenler omuzlarımı acıtıyordu.

Uyan.

Yaverimin dibine vardım ve bir yenisini ateşleyerek selamladım. Bazılarını duman öksürtür, beni dumansızlık. Gölgeyi takip ederken öksürmek istemezdim. Duraksadım, neredeyse öksürecektim. Şanslıyım diye düşündüm. Bakındım, gölgeyi ayırt ettim. Ayağım su dolu bir çukura girse de devam ettim. Sokağın sonu gözükmüyordu. Buharlar ve sokak lambaları bir hayal dünyası yaratmıştı. Bedenler buraya ait değil gibiydi. Ya ben, ya gölge? O nereye aitti…   

Gel.

Gölgenin ardından başka bir sokağın köşesine yollandığımda sanki birden gün ağrıyor. Etraf gündüz gibiydi, sesler uzaklaşmış ya da bir perdenin arkasına gizlenmişti. Buhar kolları burgaçlanıyor, yerdeki çatlaklardaki sular kaynaşıyor ve sanki saf ışıktan oluşmuş bir kürenin ısı duvarı havayı kıpırdatıyordu. Sokak lambaları kendilerinden utanıyorlardı. Bir ışık patlamasını takiben derhal karanlık çöküyor sonra tüm renk tonları ufacık bir noktadan fışkırıyormuş gibi yeni bir gündüz oluşturuyordu. Küre büyüyüp nabız atıyordu. Küreden kara bir leke uzanıyordu. Gölge! Kayıp duran, dolanıp kaybolan, büyüyüp küçülen gölge gözlerimin önünde değişmeye başlıyor, ateşten kanatlarını gövdesinden dışarı doğru uzatıyor. Kırbaç gibi etrafı, binaları, kendi bedenini dahi döven başka uzantılara dönüşüyor. Yine gölge oluyor. Akıl almaz formlara giriyor. Sonra yine bedene kavuşuyor. Saçları beyaz bir alev, çıplak bir kadın bedenini örtüyor. Dayanılmaz ateşler kaplıyor bedeni. Duruyor, fokurduyor, eriyor. Gölge olup yeniden başlıyor. Bazen gölge, bazen beden. Bazen gece, bazen gündüz. Gündüz elini uzatıyor. Elinden çıkan ışık beni kör ediyor. Sanki itilmişim gibi sendeliyorum. Bir ısı dalgası beni yere atıyor.
Kaybediyorum.

Kimsenin bilmediklerini göreceksin.

Bir kara deliğin içinde gibiyim. Kum saatinin damlamadığı zamansız bir aralıkta gibiyim. Saniyeler saniyelere bölünürken, geceler gündüze, gündüzler gecelere karışırken binlerce kez seviştik. Ateşten kanatlarıyla beni yakıp kavuruyor ve ben her gidiş-gelişte yeniden doğuyordum. Çift cinsiyetli bir yaratığın tutsağı olmuştum. Zevklerin ötesindeydim, zevke bürünmüştüm. Alıp veriyordum. Verip alıyordum. Doyumsuzdum. Talep ediyordum. Daha Daha Daha. Binlerce kez öldürüp doğur beni. Yoğur. Daha Daha Daha. Yok et ve var et beni. Sana yetmek istiyorum.

Anla,
Anla.
Zamana inanıyor musun?
Yolunu biliyor musun?
Işığıma bakamayacak kadar kördün,
Gölgeye dönüştüğümde gördün.


Bir böcek gibi savruldum çevrende. Sen gölgeye, ben anlatana dönüştüm.

Ama zaman bizim için hükümsüzdür.
Biz yaşlandırdık ama yaşlanmadık.
Biz verdik ama alamadık.
Biz sevdik ama sevilmedik
Biz haykırdık ama duyulmadık.
Ama bana bakarsan,
Bana yaklaşırsan,
Beni seversen ölürdün.


O zaman içinde ölürdüm, dünyanın özüyüm ben. Seviş benimle.

*

Yıldız ve gezegen çarpışırken, güneş dünyayı içine çekerken yeni bilinmeyenler doğurmak üzere bilinen düzen kayboldu. Ya da aşkın mantığı yendiği bir o kadar da tanıdık bir düzen için.

SON?

Emre İnanç – arkakapak@hotmail.com – 13.05.2012

13
Kurgu İskelesi / Bebek
« : 05 Şubat 2012, 23:33:16 »
-BEBEK-

-Bir oğlan!
-Anneyi kaybettik!..

Ölmüş müydü... öldü mü... yoksa?

Öldüğümü biliyorum. Zira öbür dünyanın kara ateşlerinde cayır cayır yandım... Yaşam ve ölüm arasındaki çizgiden geri yollandım. Ve onu gördümİ Bebeğimi. Onu doğururken minik elleriyle bana tutunan, beni öldüren bebeğimi. Bana gülüyordu. O gözler... onun gözleri... tanrım!..

Onu bana geri verdiler. Yoksa beni mi ona demeliyim? Onu kucağıma ilk alışımı hırpani bir şekilde hatırlıyorum. Bedenimi morga kaldırmak için hazırlık yapan hastane personelinin onu ellerime verirken yaşadıkları şaşkınlığı ve korkuyu hatırlıyorum. Resmi olarak ölümüm kayıtlara geçti. Ancak sır dosyalarına kaldırıldı
.
Bebeğimi ellerime ilk aldığımda uyuyordu. Ancak o küçük kapkara gözlerini ayırarak bana baktı. Çok ufaktı, çelimsizdi. Beklenenden erken doğmuştu. Sanki ani gelişini durdurmak istercenise bana tutunmuş ve benim de yaşamımı söndürmüştü. Tamamen sağlıksızdı ve bu yüzden hastanede müşahede altında tutulması gerekiyordu. Ve onu gönülsüzce orada bırakmak zorunda kaldık. Bu çelimsiz yaratığın ölebileceğinden korkuyordum. Zira bu korkuyu iyi bilirim.

Bebeğim bir kaç hafta doktorların gözetiminde alı konuldu. Bana durumunun iyiye gittiği ve hızla kilo aldığı bildirilmişti. Bu zaman dilimi içerisinde hastanede bebek ölümleri olmuştu. Ölü doğan değil, tamamen sağlıklı doğduktan kısa bir süre sonra nedensizce ölen... Bu yüzden yeni doğan ünitesi karantinaya alınmış ve bebeğim de oraya aktarılmıştı. Ah, onun için nasıl da üzülüyordum. Hasta bebek sayısı artarken benim yaratığım hızla iyileşmiş ve gürbüz bir hale gelmişti. Diğer bebeklerle ilgilenmek zorunda olan doktorlar bebeğimin artık anne sütüne gereksinimi olduğunu belirtip onu bana teslim ettiler.

O hastanedeyken onun için diktiğim çoğu giysi ona uymuyordu çünkü o çok çelimsizdi. Ve ben de olabileceğinin en küçüklerini hazırlamak zorunda kalmıştım. Ancak bunu kim tahmin edebilirdi ki? Yine de öyle şekerdi ki... ama gözleri içimi soğutuyordu. Böyle gözler hiç görmedim. Kapkara ve baktığı yeri deliyordu. Ama hiç bir anne yavrusunu sevmekten vazgeçemez...

Babası, bebeğimize hiç bir zaman ilgi göstermedi. Erken doğmasına, tüm gereksinimlerine ve zahmetine rağmen. Bu yüzden kocamdan nefret etmeye başladım, çocuğumaysa  hayatımı adadım. Sonuna kadar onun yanında olacağım.

O artık büyüdü. Artık 5 yaşında. İlk doğum günü partisini düzenliyorum. Bir çok yaşıtı davetli. Bu partiyi nasıl karşılar bilemiyorum. İçine kapanık bir çocuk. Onun üzerine fazla titredim. Ama artık arkadaş edinme vakti geldi.

Parti umduğumdan iyi geçmişti. Onun o nadir ama büyük gülüşleri içime işledi. İlk defa böyle bir durumla karşılaşıyordu ama sanki hep bunu beklemiş gibiydi. Kocamsa doğum gününde yoktu. Artık bana olan ilgisini tamamen yitirdi. O gece eve sarhoş geldi ve benimle kavga etti. Bana bir kaç defa vurdu. Çocuğum seslere uyanmıştı ve sessizce bize doğru bakıyordu. Kara bakışları sabit ve duygusuzdu, tedirgin ya da korkulu değildi. Sesini bile çıkarmamıştı.

O sabah uyandığımda kocamın öldüğünü gördüm. Bu bana büyük bir darbeydi. Artık beni sevmese de eskiden birbirimizi sevmiştik...

Çocuğum çok hızlı büyüyor. Şu an 10 yaşında ve tüm yaşıtlarından daha iri. Onun gözleri her zamankinden delici. Ona olan tutkum ise her zamankinden daha fazla. Ve bakışları artık beni rahatsız etmiyor. Ama sanki her şeyi biliyormuş gibi bakıyor. Sanki ölümün ve yaşamın benim üzerindeki rolünü biliyor...

Ve ben de artık bir şey biliyorum. Onun bakışları, onun bakışları yaşamı emiyor... O bebek ölümleri, kocamın o sabah ani ölüşü ve kara ateşlerden geri gelişim. O ölüm ve yaşama hükmediyor. İstediğine ölüm istediğine yaşam bahşediyor.

Emre İnanç - 05.02.2012

14
Ütopya/Distopya / Kurma Kız - Paolo Bacigalupi
« : 09 Ocak 2012, 18:45:02 »
Aldığı ödüllerle ve kapağıyla ilgimi çeken kitap Türkçeye çevrilmiş. Heyecanlandım  :hihi

Alıntı
2009 Hugo En İyi Roman Ödülü

2010 Nebula En İyi Roman Ödülü

2010 Locus En İyi Roman Ödülü

2010 Joan W Campbell Ödülü

2010 Compton Crook En İyi Roman Ödülü sahibi;

Time, Publisher Weekly ve Library Journal tarafından yılın en iyi 10 romanı listesine alınan görkemli bir roman...

23. Yüzyıl... Küresel Isınmayla yükselen okyanuslar dünya coğrafyasını değiştirmiş... Karbon temelli yakıtlar tükenmiş; enerji depolamada elle kurulan yaylar kullanılıyor... Biyoteknoloji dünyaya egemen ve kalori şirketleri adıyla tanınan devasa şirketler, "gen-kırma tohumlar" üzerinden gıda üretimini kontrol altında tutuyor. Ürünlerine pazar yaratmak için biyo-terörizmden, özel ordulardan ve ekonomik-tetikçilerden yararlanıyorlar... Genetik yapısıyla oynanmış ekinler ve mutasyon geçirmiş zararlılar yoluyla sürekli ölümcül salgınlar ve kitle ölümleri yaşanıyor... Amansız iktidar mücadelesinin ortasındaysa hizmet amacıyla üretilen ve "kurmalar" adıyla anılan, korkulan ve aşağılanan Yeni İnsanlar'ın temsilcisi, Japon efendisince kullanılıp kâğıt mendil misali atıldıktan sonra gece kulüplerinde eti zorla erkeklere satılan Emiko var...

Paolo Bacigalupi, ödüle doymayan romanı Kurma Kız'da işaretlerini bugün görüp çoklukla gündelik dertlerimiz yüzünden görmezden geldiğimiz, yaşaması zorlu, karamsar bir geleceğe karşı uyarıyor bizi.

(Tanıtım Bülteninden)

15
Şişedeki Mısralar / Kafasız
« : 19 Aralık 2011, 14:48:17 »
KAFASIZ

Bir sabah uyandığımda kafamın kopmuş olduğunu gördüm
Düzenli kahvaltı alışkanlığım yoktu ama karşılıklı oturup birlikte kahvaltı ettik
Kendime yabancı geldim zira farklı görünüyordum
Aynadaki yansımanız yerine sizi tam olarak karşıdan görenlerin bakış açısıyla
Saçlarımı düzeltip dışarı çıktım
Nereye gitsem kafamı yanımda götürmek zorunda hissediyordum
Kafamı market arabasına yerleştirip gece için alışveriş yaptım
Gece kız arkadaşım geldi ve ona hiç de farklı görünmediğimi söyledi
Nefret
Ona farklı görünmek istedim
Film izledikten sonra sevişmeye başladık
Sence kafanı becerebilir miydin dedi
Sinirlenip onu başımdan defettim
Ertesi gün annem arayıp hala okulu bitiremediğim için söylendi
Anne kafam koptu
Ama kafamın kopup kopmaması önemli değilmiş
İnsanlar elli yaşında bile okul bitiriyormuş
Önemli olan kafamın içiymiş
Ne yapsam gözlerim beni takip ediyordu
Özel hayatım kalmamıştı
Kafamı suya sokup boğmak istedim
Tamamen sağlıklısın diyor doktor
Belki de olayları kafanda fazla büyütüyorsun
Daha gençsin hayatını yaşa
Acaba kafamı kuma gömsem kendimden saklanabilir miyim
İnsanın yeni kafası çıkar mı

18.12.2001 – Emre İnanç

Sayfa: [1] 2