Kayıt Ol

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Lola Black

Sayfa: [1]
1
Sinema / John Carpenter's Vampires / Vampirler | İnceleme
« : 22 Ağustos 2009, 16:42:41 »
JOHN CARPENTER’S VAMPIRES / VAMPİRLER



John Carpenter ismi sizin için ne ifade ediyor? Benim için Carpenter, korku filmlerin olmazsa olmaz yönetmeni, kanı sanat gibi kullanabilen üstatların en önemlilerinden biri ve gerilimi şölene dönüştürebilen nadir insanlardandır…

Bu yüzdendir ki yönetmenin filmleri yalnızca filmin adıyla değil, yönetmenin adıyla birlikte anılır. Halloween değildir onun filmi, John Carpenter’s Halloween’dır. Çünkü o, sinema tarihinin nadir bulunan yönetmenlerindendir ve filmleri de onun adıyla anılmayı hakeder.


1998 yapımı John Carpenter’s Vampires’da Carpenter’ın yarattığı mükemmel dünyanın ana kaynağı John Steakley’nin Vampires adlı romanı aslında. Film, bu açıdan bakıldığında bir roman uyarlaması gibi görünebilir. Fakat bir Carpenter hayranı bilir ki, onun yaptığı hiçbir şey aslında uyarlama değildir. En fazla, filmin çıkış noktasıdır.

Film, Jack Crow ve ekibinin, bir vampir yuvasını basıp imha ettiği sahne ile açılıyor. Aksiyonu bol av sahnesi bize, filmden az çok ne beklememiz gerektiğini gösteriyor. Aynı zamanda bu açılış sahnesi, bize ekibin geri kalanını da tanıtıyor. Yani Tony, Deyo, Ortega, Bambi, Catlin Anthony, Davis ve Peder Giovanni’yi…


Usta bir avcı olan Jack, avı tamamlamasına rağmen rahat değil çünkü bir şeylerin eksik olduğunun farkında. Yuvada vampirlerin efendisini bulamamak onu rahatsız etse de başka bir yerde olduğunu düşünerek yuvayı terk ediyor. Oysa ki Jack, vampir efendisi konusunda yanılıyor.

Avlarının bittiğini düşünen ekip, kendilerini kadınların ve içkinin hakim olduğu bir eğlence ortamına bırakıyorlar ama bilmedikleri nokta, vampir efendisinin yokedilen vampirlerine karşılık intikam almaya geldiği… Bu andan itibaren de seyirci John Carpenter harikası olan bir katliam sahnesi izliyor. Vampir efendisinin elleriyle parçaladığı avcılar, bolca kan ve elbette ki kadın çığlıkları…


Sonuç olarak geriye yalnızca Jack, Tony ve vampir efendisi tarafından ısırılan bir fahişe olan Katrina kalıyor. Ve Jack için intikam çanları çalmaya başlıyor elbette ki. Henüz dönüşmemiş olan Katrina’yı, vampir efendisinin izini sürmek için kullanmayı düşünen Jack, bundan önce vampir efendisinin arkasında bıraktığı yıkımı zorunda kalıyor. Bu anlar da aslında, gerçek vampirizm mitlerini özleyenler için kesinlikle özel anlar… Vampir efendisi tarafından katledilen herkesin tek tek Jack tarafından kafalarının kesildiği, kalplerine kazık çakıldığı, bedenlerinin yakılıp kafalarının gömüldüğü o anlar, yumuşatılmış vampir mitlerinden sıkılmış olan izleyicilere ilaç gibi geliyor.

Filmin ilerleyen dakikalarında Jack ve Kardinal arasında geçen konuşmalarda vampir efendisi Varek hakkında ayrıntılı bilgi ediniyoruz ve bu anlar filmi daha da cazip hale getiriyor. Kardinal’in, Jack’in yanında verdiği yeni rahip Adam sayesinde de Jack’in geçmişi hakkında bazı önemli bilgiler ediniyoruz.


Rahip Adam ve Varek’i hissedebilen Katrina sayesinde, Varek’in amacını da kısa sürede çözüyoruz. Varek, kara haç denen bir objeyi aramakta ve amacı da vampirleri güneş ışığında da barınabilir hale getirmek... Jack, Tony ve Adam, Varek’e engel olamazsa olacak olan da tam olarak bu… Varek, kendi vampirlerini yaratarak, önüne çıkan herkesi katlederek ve tüm izleri takip ederek hedefine doğru ilerlerken John ve ekibinden arta kalan için zaman oldukça kısıtlı...


Film, çekildiği dönemin sinema anlayışının çok çok üstünde bir performansa sahip… Tamamı John Carpenter’a ait olan mükemmel müzikleri de sizi etkilemek için elinden geleni yapıyor. Görkemli seremoni sahnesi, aralarındaki hainin hiç de beklemedikleri biri çıkması gibi güzel anlar filmi daha da izlenilebilir kılıyor.

John Carpenter’s Vampires, yönetmeni Carpenter’ın tüm marifetlerini gösterdiği, döneminin başarılı filmleri arasında yer alan izlemesi zevkli bir seyirlik… Vampirlerin gerçekten vahşi ve acımasız oldukları dönemleri özleyenler için film, bulunmaz fırsat…


İnceleyen: Lola Black | Merve Sarıoğlu

2
Sinema / The Lost Boys - Kayıp Gençler | İnceleme
« : 18 Ağustos 2009, 21:10:47 »
THE LOST BOYS  - KAYIP GENÇLER



Batman ve Robin, Batman Forever, Telefon Kulübesi, Operadaki Hayalet ve 23 numara gibi filmlerin yönetmeni olan Joel Schumacher’in yönettiği 1987 yapımı bir film Lost Boys.

Film, anne babası boşandığı için annesiyle Santa Carla’ya, büyükbabasının evine yerleşen iki kardeşin hikayesi gibi görünse de aslında kardeşlerden büyük olanın yani Michael’in hikayesi…

Santa Carla, dünyanın cinayet başkenti diye anılan bir şehirdir. Uyuşturucu kullanan ve tüm hayatını eğlenceyle geçiren gençlerin, oldukça fazla cinayetin ve her köşe başında asılı kayıp ilanlarının hakim olduğu bir şehir… Ve Michael bu şehirde, belki de hoşlanması gereken son kızla ilgilenmeye başlar.



Michael, sürekli etrafında dolandığı Star’ın dikkatini çekmeyi başarır fakat Star’ın takıldığı David adlı tehlikeli genç, Michael’ın hiç de tahmin etmediği türden biridir. Sonunda ne olduğunu bile anlamadan kendini David ile bir motor yarışı yaparken bulan Michael’ın hayatı aslında tamamen değişmektedir.

Onların mekanlarına giren ve yaşamlarını gören Michael, David’in ona verdiği şeyi içer ve sonunda o dönüşü olmayan yola girer. Artık onlardan biridir. Yani bir vampir…

Yönetmen Joel Schumacher, bu noktadan sonra seyirciye evinde, yatağında uyanan Michael’ın geçirdiği değişimleri göstermeye başlıyor. Duyduğu sesler, bedenindeki bazı farklılıklar, aydaki görüntüsü ve elbette ki kan arzusu…


Michael, elbette ki kan arzusuyla beraber kendisine en yakın olan kişiye, erkek kardeşi Sam’e yöneliyor. Kardeşi ise Michael’e neler olduğunun farkına varıyor ve önceden kendisini uyaran çizgiromancı çocuklardan yardım istiyor. Bu durum Sam’in kendini, dalga geçtiği korku çizgiromanlarından birinin içinde bulması gibi de değerlendirilebilir aslında.

Film, Michael’in kendini çözme çabaları ve Star’a olan duygularıyla ilgili olarak devam etse de aslında arka planda David ve arkadaşlarının işledikleri bazı cinayetlerin kokuları burnumuza gelmeye başlıyor.

Abisinin tehlikeli bir vampir olmadığına inanan bir kardeş var karşımızda. Sam, abisini kurtarabileceğine inanıyor ve bu yüzden de ona gerçekleri gösterebilecek tek kaynağa, vampir çizgiromanlarına sığınıyor. Çizgiromanlar, başvampir öldüğünde yarıvampirlerin eski hallerine döneceğini söylüyor ve Sam de, çizgiromancı arkadaşları Edgar ve Alan ile başvampiri bulmak ve yoketmek gibi bir misyon üstleniyor.


The Lost Boys, döneminin en iyi vampir filmlerinden biri. Bir gençlik filmi olmasından dolayı, kan ve vahşet yerini daha hafif aksiyon sahnelerine ve biraz da epriye bıraksa da, film orijinal vampir mitine sadık kalıyor. Sarımsak ve kutsal sudan etkilenen, aynadaki yansımaları bulanık olan, sivri dişli vampirler var karşımızda. Güneş ışığında alev almaları da cabası… Beslendikleri anda vampire dönüşen yarı vampirler ise, güneş ışığına çıkabilseler bile bu durum onları rahatsız ediyor. Filmde, gerçek vampirleri izliyor olmak oldukça hoş.

Filmde hoşuma giden ikinci bir noktada hiç şüphesiz ki Frog kardeşlerdi. Edgar ve Alan isimlerinin Edgar Allan Poe’ya açıkça bir saygı duruşu şeklinde kullanılması filmi sevmemdeki etkenlerden biriydi.

Filmde Michael’ı, Kardeş Gibiydiler, Hız Tuzağı 2 ve Tanrının Vadisinde gibi filmlerden tanıdığımız Jason Patric canlandırırken, Sam’i ise serinin ikinci filminde de oynayan ve Tetikçi 2: Yüksek Voltaj’da da boy gösteren Corey Haim oynuyor. Başvampir David rolünde ise, 24 dizisinin Jack Bauer’ı olarak tanıdığımız Kiefer Sutherland mükemmel bir performans sergiliyor.

Film, her ne kadar 1987 yapımı olmasından dolayı teknolojik açıdan çok sağlam olmasa da, kurgu ve oyunculuk açısından olduk.a başarılı. Dönemin kült filmi haline gelen ve hala kendi türünün demişbaşlarından biri olarak geçen The Lost Boys, eğlenceli bir seyirlik.


İnceleyen: Lola Black | Merve Sarıoğlu

3
Sinema / Frostbite / Vampirlerin Şafağı | İnceleme
« : 18 Ağustos 2009, 17:03:40 »
FROSTBITE / VAMPİRLERİN ŞAFAĞI



2005 yılı İsviçre yapımı olan Frostbite, son birkaç yılın yükselen trendlerinden biri olan vampir akımının dünya sinemasındaki farklı tatlarından bir tanesi.

Film, 1944 yılı Ukrayna’sında, savaş sırasında kıstırılmış olan Alman ordusunun gönüllü birliğini gözlerimizin önüne sererek başlıyor. Kurtulmak için bir kulübeye sığınan askerler, aslında orada bulunan tek kişinin kendileri olmadığının farkına varıyorlar ve bir şekilde durumu kontrol altına alıyorlar. En azından bir süre için…

İlk 5 dakikalık bu küçük hikayecik aslında, o bir avuç askerin engelleme derdine düştüğü şeyin, uzun yıllar sonrasında insanların başına öreceği büyük dertlerin habercisi niteliğinde…


Film günümüze doğru bir sıçrayış yaptığında da, bugünün İsviçre’sine geçiş yapıyoruz ve filmimizin ana kahramanları olan genç Saga ve annesi Annika ile tanışıyoruz. Annika bir genetik bilimci ve buraya taşınma sebebi de burada bulunan hastanelerden birinde çalışan ünlü genetik bilimci Dr. Gerrard ile çalışma imkanı bulabilmesi.

Elbette ki yeni bir yere taşınma fikri Saga için hiç de hoş bir fikir değil. Yeni bir ev, yeni bir okul, yeni arkadaşlar ve bir ay boyunca sürekli gece olan bir şehir. Pek iç açıcı değil, öyle değil mi? Üstüne üstlük Saga’nın okulundan biri motosiklet kazası geçirip ölüyor ama kazada öldüğü söylenen çocuğun boynundaki garip izler elbette ki kafaları karıştırıyor.


Bir noktadan sonra konuyu genetik bilimci Dr. Gerrad’a bağlayan film, bize Dr.’un özel bir hastasını gösteriyor. 1 yıl önce bir trafik kazası geçiren ve Dr.’un özel olarak ilgilendiği ve kendi ürettiği kan kırmızısı, parlak bazı haplarla tedavi etmeye çalıştığı yoğun bakımdaki bir kızı tanıyoruz bu kısımda.

İlaçların ne işe yaradığını merak ettiğimiz noktada ise, hastanenin sürekli sorun yaratan stajyer doktorlarından Sebastian haplardan bir tanesini alıp, arkadaşının gazına gelip yutarak bizi aydınlatıyor. İlk başta hapı içen Sebastian’da hiçbir değişiklik olmasa da zamanla hiç de beklenmedik sorunlar ortaya çıkıyor.


Bu sırada filmin genç kahramanı Saga, okulunda Vega adlı bir kızla tanışıyor ve bir partiye davet ediliyor. Saga partiye giderken, Vega’da Sebastian’a uğruyor ve kendine hastaneden uyuşturucu bazlı bazı ilaçları getirmediği için ona fakettirmeden aslında ne olduğunu bilmediği bazı kırmızı ilaçları alıp partiye götürüyor. Vega’nın bilmediği şeyse o ilaçların, Sebastian’ın Dr. Gerrard’ın odasından çaldığı deneysel ilaçlar olduğu…

Vega’nın erkek arkadaşının tüm hapları punch’ın içine karıştırmasıyla tüm partiyi etkisi altına alan ilaçlardan tek kurtulan kişi, elbetteki punch’tan içmeyen Saga’dır ve artık onun için parti hiç de eğlenceli geçmeyecektir.


Üstelik Saga, bir ev dolusu genç vampirin elinden kurtulmaya çalışırken, annesi Annika da hastanede Dr. Gerrard’ın sırlarını ortaya çıkarmanın peşindedir fakat bu sırlar Annika’nın hayatını dönüşü olmayan bir şekilde değiştirecektir.

Güneş ışığından, sarımsaktan etkilenen, haçtan korkan, sivri dişlere ve sahip ve gerçekten saldırgan olan vampirler, uzun zamandan beri görmeyi özlediğimiz türden gerçek birer vampir edasıyla filmde boy gösteriyorlar. Gore severler için de filmde bolca kan mevcut.


Film, sıradan vampir kalıplarına uymayan vampirleri izlemekten sıkılanlar ve biraz eğlenmek ve biraz da gerilmek isteyenler için iyi bir seyirlik. Dünya sinemasında vampir örneklemeleri her ne kadar fazla bulunmasa da Frostbite, bu örnekler içerisinden iyilerden biri olarak yerini alıyor.


İnceleyen: Lola Black | Merve Sarıoğlu

4
Sinema / Blood: The Last Vampire - Movie | İnceleme
« : 18 Ağustos 2009, 17:01:37 »
BLOOD: THE LAST VAMPİRE – MOVIE



Japon animelerinde en çok kullanılan konulardan biri de hiç şüphesiz vampirlerdir. Popüler anime film ve dizilerinin vampirlerle ilgisi olması, konuya olan ilgiyi gösterir nitelikte. Hiroyuki Kitakubo’nın ünlü vampir animesi Blood:The Last Vampire da vampirli anime furyasında kendine has, özel bir yer edinmiş olan animelerden birisi elbette ki…

Aslında bu anime gençler arasında o kadar tutuldu ki, sonunda ana kahraman Saya’nın hikayesi hakkında sanal ortamda birçok şey yazılıp çizilmeye başlandı. Bunun üzerine kültleşmeye başlayan anime filmde eksik olan karakter analizlerinin ve saklı kalmış bilgilerin ortaya çıkarılmasına karar verildi ve bir süre sonra efsaneleşecek olan Blood+ adlı 50 bölümlük anime dizisi ortaya çıktı böylece.

Uzun bir dönem boyunca Japon gençliğini ekranlara kilitleyen Blood+ furyası, üzerinden bu kadar zaman geçmişken hala dinmemekle beraber meyvelerini vermeye de devam etti. Böylece Saya’nın ilk kez tanınmasına sebep olan Blood: The Last Vampire’ın filme aktarılması kararı alındı.


Film tam da anime filmin geçtiği o karanlık dönemde geçiyor elbette ki. Zaten film başlarken de küçük bir açıklamayla bize izleyeceğimiz zaman diliminin son durumundan bahsediliyor. Uzun yıllar önce Japonya’da başlayan savaşla birlikte ortaya çıkan insan görünümlü iblislerin -ki burada kastedilen vampir türü oluyor- insan ırkına karşı bir kan avı başlattığını ve onlara karşı savaş veren Japon savaşçıların teker düştüğünü anlıyoruz filmin başında yapılan küçük açıklamadan. Ve elbetteki bir noktada gizemli bir savaşçının çıkıp tüm bu iblis ırkına karşı savaşacağını anlıyoruz açıklamanın sonunda.

Filmimiz, animede olduğu gibi bir metro sahnesiyle açılıyor. Siyahları çekmiş oturan Japon bir kız görüyoruz ilk önce. Ve bir de gazetesini okuyan bir adam… Biraz daha dikkatle baktığımızda elbetteki adamın ter döktüğünü ve Japon kızımıza sık sık bakış attığını farkediyoruz. Ve gizemli bir görüntü sergileyen Japon kızın gözlerinde, bir an için görünüp kaybolan kırmızı bir ışıltıyla birlikte, an itibarıyla Saya ile tanıştığımızı anlıyoruz. Bunu farketmemizle birlikte de action başlıyor zaten.

Film ilerlerken ve olayları çözerken Saya hakkında da bazı bilgiler ediniyoruz elbette ki. Araya serpiştirilmiş bazı ipuçları bize onun kimliği hakkında az da olsa bilgi veriyor. Bu bilgilerin olduğu dakikalar, özellikle de anime filmi ve anime diziyi izlememiş olanlar için önem taşıyan anlar… Sonuçta Saya’nın kim yada ne olduğunu bilmeyen bir izleyici için, aceleyle çantasını karıştırdığı ve içi kan dolu şişeye ulaştığında da büyük bir susuzlukla şişeyi kafasına diktiği an, şaşırtıcı ve bir o kadar da önemli bir an olsa gerek…


Hikayeye gelirsek… Saya’nın bu iblislerin başı olan Onigen’e ulaşmak ve onu yok etmek istediğini, filmin ilk birkaç dakikası içerisinde anlıyoruz zaten. Ana amaç bu diyebiliriz. Ana hikaye ise, Onigen’in iblislerinin Amerikan Hava Üssü’ne acımasızca saldırılar düzenleyerek birçok askeri katletmesi üzerine CIA’in, Japonya’dan Saya’yı getirtmesi diyebiliriz.

Elbette Saya’nın olayların ortasına bir anda dalmasının söz konusu olamayacağından dolayı, kimliğini gizlemesi gerekiyor. Bu yüzden de askeri üssün içerisinde bulunan liseye, Japonya’dan gelen bir değişim öğrencisi olarak giriş yapıyor. Askeri üssün en yetkili kişisi olan komutanın kızının da aynı okula gitmesi ve Saya’yı, okulda öğrenci gibi görünen iki vampiri öldürürken görmesiyle işler oldukça karışıyor ve elbette ki bir o kadar da ilginçleşiyor.


Filmi izlerken, ister istemez anime filmi ve dizisi ile karşılaştırma konusunda kendinize engel olamıyorsunuz. Bu açıdan bakarsak, Saya’nın animelerdekinden çok da mükemmel bir dövüş performansı sergilemiş olması gözden kaçmıyor. Özellikle de Alice’i kurtarmak için onlarca vampirin arasına girdiği dövüş sahnesi, filmin unutulmaz anlarından… Ayrıca, akrobatik dövüş hareketlerinin ve animelerden alışkın olmadığımız türden, korkutucu çığlıklar atma, duvarları yıkarak ilerleme ve hatta uzun mesafeli aralıklardan kolaylıkla atlama gibi bazı ekstra özelliklerin yüklenmesi Saya karakterini olduğundan daha başarılı bir hale getirmiş.

Saya’nın anime filmde gördüğümüz sert karakterinin filme de yansıtılması, vampirlerin dönüşümlerinin son evresi olan Chiropteran denen yaratığa dönüşme evresinin, animedeki birebir görüntüyü yakalayamasalar da yine de kullanılması, Saya’nın vampirlerle olan dövüşlerinden önce bir an için de olsa gözlerinin kırmızıya dönmesi ve Saya’nın kanının, aynı animelerdeki gibi Chiropteran’lar üzerinde ölümcül bir etkisi olması filmin artılarından…  Aynı şekilde bazı noktalarda animeden sapması –özellikle de Saya’nın geçmişi hakkındaki konularda- ve kötü kan efektleri filmin eksilerini oluşturmakta…

Ayrıca her ne kadar Saya’nın kanının Chiropteran’lar için ölümcül olması kısmı filme aktarılsa da, Saya’nın efsaneleşmiş hareketi olan kanını kılıcına sürerek savaşması kısmının filme aktarılmaması da benim açımdan büyük bir hayal kırıklığı oldu diyebilirim. Kamyonetin uçuruma düştüğü sahnenin biraz(!) fazla uçuk bir sahne olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim.


Filmde ana karakterimiz olan Saya’yı, Güney Kore sinemasının parlayan yıldızı Gianna Jun canlandırıyor. Güney Kore sinemasının romantik komedi dalında tartışmasız en iyilerinden ve en bilinenlerinden biri olan My Sassy Girl’ün ve devam filmi Windstruck’ın başrolünde oynayan ve Daisy adlı filmle ününe ün katan Gianna Jun filmde, Saya karakterini canlandırma konusunda hiç zorluk çekmiyor. Oldukça başarılı bir performans sergileyen Jun, tam da bu sebepten dolayı Saya’ya beyazperdede hayat veren kişi olarak animenin fanlarının çoğu tarafından kabul gördü ve büyük bir beğeni ile karşılandı.

Blood: The Last Vampire, büyük oranda animesine sadık kalmış, aksiyonu yüksek, Japon film klişelerinden az çok nasibini almış, mükemmel olmamakla beraber güzel uyarlanmış bir film diyebilirim. Garip bir kız olan Saya’nın, görevi uğruna insanların arasına karıştığında başına gelenleri izlemek eğlenceli olsa da az çok tahmin edilebilir sonuçlar karşımıza çıkıyor. Aynı CIA ajanı Luke’un da dediği gibi…

“Yaşının hepimizinkinin toplamından fazla olduğunu düşünürsek, Saya'yı liseye gönderdikten sonra ne olmasını umuyordun ki?”


Dipnot: Saya ve Alice’in askeri araçla kaçtıkları sahnelerden birinde, boş bir dağ yolunda ilerlerken birden arabanın önüne kanatlı bir Chiropteran’ın çıktığı sahnenin, Underworld: Revolution’da kanatlı bir vampir olan Marcus’un, dağlık yolda Selene ve Michael’ın kamynetlerinin önüne çıktığı sahnenin neredeyse aynısı olduğunu düşünmeden edemedim…


İnceleme: Lola Black | Merve Sarıoğlu

5
Sinema / Buffy The Vampire Slayer: The Movie | İnceleme
« : 18 Ağustos 2009, 17:00:22 »
BUFFY THE VAMPİRE SLAYER: THE MOVIE




İlk kez Bram Stoker tarafından aktarılan Drakula öyküsüyle tanıştık çoğumuz vampirlerle. 80’li yıllar korku sineması, her ne kadar kurtadamlar ve zombilere ağırlık vermeyi tercih ettiyse de Stoker’ın açtığı bu kapı az da olsa o dönemin sinemasına yansıdı elbette.
90’lı yıllar ise kesinlikle vampirlerin dönemiydi. Vampirler hakkında ilk eserlerin verilmeye başlandığı ve korku sinemasının da bundan nasibini aldığı dönemlerde Joss Whedon adında bir adam çıktı ve vampirizmi bambaşka bir açıdan ele aldı.

Buffy The Vampire Slayer, Joss Whedon’un yarattığı ve senelerce sürecek olan vampir akımının başlamasına sebep olan film aslında… “Bu kadar çok vampir varsa, onları avlayacak biri de olmalı değil mi?” mantığıyla yola çıkılarak oluşturulmuş Avcı kimliği aslında ilk kez bu kadar kuramsal anlatılmıştı.


Sonuçta vampirlerin avlandığı onlarca film izledik değil mi? Ailesinin intikamı için vampir peşine düşenler, bundan para kazandığı için avlananlar ya da bunu kendine bir meslek haline getirmiş olanlar… Ama bu avcılardan hiçbiri Whedon’un seyirciye sunmak istediği “Seçilmiş” kavramının taşıdığı hissi vermiyor elbette ki…

Whedon’un sistemi aslında oldukça açık ve net. “Her nesilde bir avcı doğar. Vampirleri durdurabilecek tek kişi avcıdır. Gözetmen tarafından yetiştirilir, ölünce yerine yeni bir avcı geçer.” Pratik ve akılda kalıcı değil mi? Bir o kadar da havalı… Seçilmiş kişi olmak yani… Anlaşıldığı üzere filmimiz de bu ana konu üzerinde ilerliyor…

Buffy Summers, ki kendisi ana karakterimiz olur, ortaokul son sınıfta olan son derece popüler bir kız... Okulunun amigo kız kaptanı ve elbette ki tüm amigo kızların yaptığı gibi okul takımından biriyle çıkıyor. Yani elimizde alışveriş, erkekler ve popülerlikten başka derdi olmayan, dersleri vasat bir öğrenci var. Ne sürpriz… Başrolleri her zaman bu tip sığ kızlardan yapmalarının sebebinin, sonunda onları erdemli birine dönüştürerek finali bağlama dertleri yüzünden olduğunu düşünmüşümdür hep…


Sonuç olarak popüler kızımız Buffy, tesadüf eseri birkaç kez karşılaştığı ve bir evsiz olduğunu düşünüp kendisiyle dalga geçtiği yaşlı adamın aslında kendisi için gönderilen gözetmeni Merrick olduğunu öğrendikten sonra hayatı elbette ki değişecektir. Seçilmiş zırvaları önceleri onun için inkar edilebilecek türden şeylerdir fakat sonunda istese de istemese de sorumluluklarını kabullenecektir.

Ve elbetteki bu tarz filmlerin hemen hemen hepsinde görebileceğimiz geçiş dönemi, Buffy The Vampire Slayer’da da mevcut. Aslında filmin en eğlenceli kısımları da bu anlar diyebiliriz. Buffy’nin ilk avcılık deneyimleri, antrenmanları, amigo kızdan bir savaşçıya dönüşmesi ve beklendiği üzere de yaşadığı sığ hayatın farkına varması…

Her gençlik filminde olduğu gibi, Buffy The Vampire Slayer’da da sevimli bir aşk mevcut. Elbette ki bu aşk, Buffy ve okulun basket takımı kaptanı olan erkek arkadaşı arasında değil. Şehrin serseri tayfasından olan ve tamircilik yapan, Buffy’nin çoğu zaman aşağıladığı gençlerden biri yani Pike, genç avcımızın aşk hayatını renklendiren kişi haline gelmekte... Aslında bu da tipik gençlik filmi klişelerinden biri sayılabilir. Sonuçta Buffy zengin, popüler ve biraz da burnu havada ve Pike ise Buffy’nin tam tersi yöne doğru koşan biri… Salaş giysiler içinde dolanan, motosiklet kullanan ve hayata karşı umursamaz tavırlar içerisinde olan Pike, amigo kız Buffy’nin asla yanına dahi yaklaştırmayacağı biri. Ama Avcı Buffy için aynı şeyi söylemek mümkün değil.


Beklenildiği üzere filmimizde bir de kötü karakterimiz var. Yani Lothos… Yüzyıllardır avcıların öldürmeyi denediği fakat karşısında teker teker düştükleri vampir efendisi… Her avcının yükselişinde ortaya çıkıp onu yokettiği gibi Buffy’nin Avcı’lığının başladığı andan itibaren ortaya çıkıyor kendisi. Aslında henüz avcı olduğunu öğrenmeden önce bile onu rüyalarında görüyor Buffy. Yani Lothos’la karşılaşmak, her avcının kaderi diyebiliriz. Ve elbette ki, avcımız Buffy de eninde sonunda Lothos’la yüzleşmek zorunda kalıyor.

Whedon’un filmin bu kadar tutulmasının bir sebebi var elbette ki. Vampir avlayan insanların olduğu filmlere bir göz atarsanız, çoğunun erkek olduğunu görecekseniz. Hayata kendini kapamış, orta yaşlı erkeklerden bahsediyorum yani… Sonra birden bire Whedon ortaya çıkıp moda ve popülarite kaygıları olan, sosyal hayata sahip, eğlenmeyi bile ve aynı zamanda zeki ve güçlü bir avcı karakteri yaratıyor. Sonuçta bu, şimdiye kadar alışık olmadığımız bir kahraman bizler için. Bu yüzdendir ki, Whedon’un yarattığı bu özel dünya yani vampirleri avlayan genç bir kız fikri gençler arasında o kadar tutuldu ki, sonunda Whedon filmin devamını dizi haline getirdi ve tam 7 sezon boyunca tüm dünya gençleri televizyon karşısına geçip sarışın avcı Buffy’nin maceralarını izledi.


Bildiğimiz gibi 7 sezon boyunca televizyonda Buffy rolünde genç oyuncu Sarah Michelle Geller’ı izlerken, filmde Buffy’yi dönemin gençlik filmlerinde kolej kızı rollerinde sıkça görülen Kristy Swanson canlandırıyor.

Avcı Merrick rolünde ise, yılların efsane oyuncusu Donald Sutherland (ki kendisi aynı zamanda 24 dizisinin başrol oyuncusu olan Kiefer Sutherland’ın babasıdır.) efsane bir oyunculuk sergiliyor. Filmi izlerken bir çok sahnede Sutherland’ın performansı sizi etkiliyor. Özellikle de kusursuz İngiliz tavırları es geçilmeyecek türden…

Ve elbette filmin asi çocuğu Pike… Dönemin gençlik filmlerinin ve romantik komedilerinin aranılan oyuncusu Luke Perry, Pike karakteri ile karşımıza çıkıyor. Ve açıkça söylemek zorundayım ki Luke Perry’den başka hiç kimseyi Pike karakteri için düşünemiyorum. Perry, canlandırdığı asi serseri rolüne o kadar iyi oturmuş ki, daha iyisi olamazdı diye düşünmekten kendimi alamadım.

Ayrıca hayranlarına küçük bir dip not. Hillary  Swank, filmde Buffy’nin arkadaş grubundan Kimberly rolü ile karşımıza çıkıyor… Ve dikkatli izlerseniz, basket sahasında kırmızı formasıyla Ben Affleck'i görebilirsiniz...

Buffy The Vampire Slayer:Movie, şimdiye kadar izleme fırsatı bulamadıysanız ve Buffy The Vampire Slayer’ı takip edip de dizinin öncesinde neler olduğu merak ediyorsanız, sizlere tavsiye edebileceğim eğlenceli bir seyirlik… Yalnızca filmi izlerken, 1992 yapımı ve günümüz teknolojisinden uzak olduğunu unutmamanızı tavsiye ederim…

İyi seyirler…


İnceleyen: Lola Black | Merve Sarıoğlu

6
Sinema / 30 Days Of Night / 30 Gün Gece | İnceleme
« : 18 Ağustos 2009, 16:58:52 »
30 DAYS OF NİGHT / 30 GÜN GECE



Kendi kitlesini oluşturmuş bir film türü olan Çizgiroman Uyarlaması türüne ait bir film var karşımızda. 30 Gün Gece… Steve Niles’ın aynı adlı çizgiromanından uyarlanan film Hard Candy(Lolipop) adlı gerilim filmiyle tanınan ve son zamanlarda Twilight serisinin üçüncü kitabı olan Eclipse(Tutulma)’ın sinema uyarlamasını yönetecek kişi olarak gündeme gelen David Slade tarafından yönetildi.

Çoğu çizgiroman fanatiğinin en büyük endişesi çizgiromanların sahip olduğu havanın, filmlerin çevrilmesi sırasında yokedilmesidir. Bu filmin çekimleri sırasında da 30 Days Of Night’ın fanları muhtemelen aynı endişeleri taşımaktaydılar. Fakat David Slade, onlara endişelerini unutturacak türden film hediye etmiş görünüyor.


Slade filmi; çizgiromanındaki aynı renk tonlamalarıyla yani siyah, beyaz ve kırmızı ağırlıklı olarak çekerek, çizgiromana olan sadakatini kesinlikle göstermiş. Filmdeki renk tonlamaları, özellikle de görselliğe biraz önem veren ve bu işten az da olsa anlayan izleyiciler için tam anlamıyla bir görsel şölen niteliğinde.

Çizgiromanın takipçileri konuya aşina olsalar da elbette ki konseptten bahsetmekte yine de yarar var. Filmimiz Kuzey Kutbu’nda, aslında tam olarak Alaska’daki Barrow kasabasında geçmekte. Kasaba her kış, bir ay boyunca tamamen geceyi yaşamaktadır. Bu yüzden de kasaba sakinlerinden çoğu bu dönem yaklaştığında kasabayı terk ederek bir ay için daha güneydeki bir yere giderler.


Elbette ki ne olursa olsun kasabayı terk etmeyen insanlar da vardır ve kasaba şerifi Eben, kardeşi Jake ve büyükanneleri de bunlardan birkaçıdır. Ayrıca kasabasına sadık olan ve bu karanlık bir ay boyunca kasabada kalan bir çok insan da mevcuttur. Hatta Eben’in ayrı yaşadığı ve kasabadan kalkan son uçağı kaçırdığı için kalmak zorunda olan Stella’da bu kişilerden biridir.

Kalanların hepsi bu bir aylık karanlık dönemin, daha önceki yıllardaki dönemlerle hemen hemen aynı olacağını düşünmektedirler fakat kasabaya gelen bir yabancının varlığı, hepsinin bu düşüncesini değiştirecektir. Kasabadaki köpeklerin ölmesi, elektriklerin ve telefon hatlarının kesilmesi gibi bazı problemlerle karşı karşıya kaldıkları an, problemlerinin hiç de küçük olmadıklarını fark edeceklerdir elbette ki.


Anlaşıldığı üzere tam da bu küçük problemlerin üzerine beklediğimiz macera ve gerilim hızlanmaya başlıyor. Vampirlerimizin ortaya çıkışı ve kasabayı kana bulaması sadece an meselesi elbette ki. Ve her katliam filminde olduğu gibi, 30 Gün Gece’de de sonunda sağ kalanlar toplanacak ve örgütleniyorlar elbette ki.

Bu durum biraz da topluluk psikolojisini ve fikir çatışmalarını gözler önüne seriyor bir miktar da… Ne de olsa; kalabalıkta her ağızdan bir ses çıkarken, insanlar birbirlerinin gözleri önünde ölürken ve herkes ölesiye korkarken kontrolü sağlamak hiç de kolay olmasa gerek… Ama elbette ki bu tarz filmlerin vazgeçilmez klişesi olarak, kurtarıcı rolüne bürünmüş olan bir liderimiz mevcut bu durumda da… Tahmin ettiğiniz üzere kendisi kasabanın genç şerifi Eben’den başkası değil.


Eben’in, insanları bir ara tutmaya ve 30 günün geçip de güneş ışıklarına kavuşana kadar herkesin sağ kalmasını sağlamaya çalışması elbette ki hiç kolay olmuyor. Ama bu konuda oldukça başarılı olduğunu söylemek zorundayım. Tabii ki tüm ekip olabildiğince ona yardım etmeye çalışıyor ama bu konuda kendisinin en büyük yardımcısı eski karısı olan Stella ve kasaba yerlilerinden olan Beau oluyor.

Filmin, başarılı saldırı ve dövüş sahneleri ve görkemli finaliyle elbette ki büyük ilgi topladığı inkar edilemez. David Slade’in yarattığı karanlık dünya ve korkutucu vampir tiplemeleri kesinlikle rüyalarınıza girecek türden. Görsel açıdan yakalanan uyum ise tam bir sanat çalışması niteliğinde. Özellikle de Slade’in büyük katliam sahnesi sonrasında, akşam karanlığında karla kaplı sokaklardaki kan göllerini, bize tüm Barrow’u kuşbakışı olarak izleterek gösterdiği dakikalar kesinlikle bir görsel şölen niteliğinde. “Muhtemelen siyah, beyaz ve kırmızı birbirine hiç bu kadar yakışmamıştı” demekten kendimi alamadığım dakikaların, tam da bu anlara denk gelmesi bir tesadüf olmasa gerek…


Slade’in yarattığı vampir tasarımına gelirsek... Bu konuda söyleyecek çok fazla bir şey yok aslında. Görsel açıdan oldukça korkunç bir görüntü sergileyen bu vampirlerin göz, ağzı ve diş yapılarındaki oynamalar, sonuç olarak ortaya belki de gördüğümüz en korkunç vampir tiplemesi kategorisinde ilk üçe oynayabilecek türden bir görüntü çıkmasını sağlamış durumda.

Film, gerçek vampir filmlerinde olması gereken yırtıcılık ve sertlikten de nasibini almış durumda. İnsanların kapalı kapılar ardında değil de açık açık gözümüzün önünde katledildiği, daha biz ne olduğunu anlayamadan kafaların koparıldığı ve ardında bolca kan bıraktığı sahnelerle dolu olan film benim gibi “Gore” tutkusu olan izleyiciler için kesinlikle bulunmaz bir seyirlik…


Filmde Eben karakterini canlandıran oyuncu Josh Hartnett’in performansı oldukça başarılı olmakla birlikte Beau karakterine hayat veren Mark Boone Junior’un oyunculuğu yer yer Hartnett’in performansını geçerek onu gölgeliyor. Stella’yı oynayan Melissa George için ise söyleyecek fazla bir şey yok. Vasatın üstündeki performansı, diğer oyuncuların başarısı sayesinde çok fazla göze batmıyor.

Temmuz ayı içerisinde San Diego’da gerçekleşen Comic Con 2009 adlı panelde Sam Raimi’nin yaptığı açıklamayla ikincisinin çekilmesine hazırlanıldığının duyurulduğu film; çizgiroman serisinin hayranlarının da hayal kırıklığına uğramadığını göz önüne alırsak, doğru amaçlara hizmet eden ve bize gerçekten vampire benzeyen vampirler göstererek bizi germeyi, hatta korkutmayı başarabilen, görsel açıdan oldukça etkileyici ve izleyiciyi tatmin edebilen türden bir film…


İnceleyen: Lola Black | Merve Sarıoğlu

Sayfa: [1]