Kayıt Ol

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - OZ

Sayfa: 1 [2]
16
Kurgu İskelesi / Android
« : 01 Aralık 2011, 01:01:16 »
Android

Orik ve ben, Den iki uzay korsanıydık. Bizden 4 ışık yılı uzakta patlayan talihsiz turist gemisinden boşluğa doluşan ganimetlerin peşindeydik. Orik yaşlı olanımızdı, ben ise ilk defa bu kadar uzun mesafeli yolculuk yapan bir çaylaktım. Gemimiz küçüktü ama ışık hızına bir saatte yaklaşmıştık. Işık hızını da aştığımızda hıza hız demeyecektik. Böylesi yolculuklar ortalama 45-50 gün sürerdi, mesafe ne olursa olsun hedefimizde doğru durmadan artan hızımızdan dolayı böyleydi. Neyse, gemimizin kıçında şimdi büzüşük gözükse de koca bir çuval taşıyorduk ve hortumumuz sayesinde istesek güneşin kalbini bile emebilirdik.   

Işık hızından hızlı gitsek de zaman geçmek bilmiyordu. Henüz bir hafta geride kalmıştı ve ben dengemi kaybetmeye başlamıştım. Hiper-uzay adamı doğduğuna pişman eder, hem de benim gibi çaylakları fazlasıyla...
“Deni!” dedi Orik, “Canını sıkan bişey var gibi...”
Baş pilot bana bağırıyordu, hem de bir karış yandaki kaptan koltuğundan. “Ben... Ben yorulmaya başladım.” Diye kekelemekle yetindim.
“Bana bak adamım,” dedi. “Bunun sonunda büyük bir keyif bizi bekliyor ve ben mürattabatımın baştan moralsiz olmasını istemem.”
“Moralim yeterince yerinde kaptan” Dedim. “Sanırım çok erken hayallere kapıldım ve yolculuk beni sarstı. Kendimi kaptırmak üzereyim.”
“Anlıyorum Deni, şimdi beni iyi dinle. Geminin arkasında bir oda var... Orada çok güzel bir kadın var, git ve onunla vakit geçir.”
“Kadın mı?” Diye sordum.” Sadece iki kişi olduğumuzu sanıyordum.”
“O bir android.”
Android ha, diye düşündüm. Hem de böylesi bir külüstürde. Gerçekten güzel bir kadınsa geminin kendisinden bile pahalı bir oyuncak olmalıydı...
“Böyle uzun bir yolculukta gerekli bir ihtiyaçtır.” Diye düşüncelerimi cevapladı. “Ganimete çıldırmadan varabilmemiz gerek.”
Kemerimi çözüp koltuğumdan kalkmak üzereydim... “Işıklara dokunma.” Dedi. “Arka odadan bahsediyorum, oda karanlık.”
“Neden kaptan?”
“Çünkü bir kadını paylaşamayacak kadar ufak bir gemideyiz.” Diye sırıttı. “Aynı kadına aşık olmamızı istemem, ama karanlıkta istediğin kişiyi hayal edebilirsin, kafanı çalıştır biraz.”
Hakkını vermeliyim ki bu Orik’den beklemeyeceğim bilgelikte bir yaklaşımdı ve “Hay hay” demekten başka birşey diyemedim...

“Hoş geldin, Den.” Diye karşıladı beni çok naif bir ses. Ne yalan söyleyeyim bu beni şimdiden heyecanlandırmıştı. Odanın karanlık olduğunun belirtilmesi bende önkoşula yol açmıştı ve şartlı bir etkileşim içersindeydim.
“Ehe... hoş bulduk.” Diye saçmaladım. Aptal herif karşındaki sadece kablolardan oluşmuş bir şeydi.
“Hala ayaktasınız, rahatınıza bakın.”
Ben el yordamıyla karanlıkta yolumu bulmaya çalıştım, daha sonra gerçekten çok yumuşak kadife bir minderi keşfettim ve üzerine yerleştim. Yumuşak hışırtılar ve minderin diğer yanında oluşan ağırlıktan, yanıma doğru oturduğunu anlamıştım. Ellerim titremeye başlamıştı, birazdan onlara hakim olamayacaktım. Bu beklenmedik bir süprizdi, uzayın çekiciliği belli bir süre sonra kayboluyordu. Kuralı biliyordum ama “Işık açsak mı?” demekten kendimi alamadım. Yanıtlamadı, hafif hışırtılar duydum, acaba kafasını olumsuz anlamda mı sallamıştı. O beni muhtemelen karanlıkta görebiliyordu, bu biraz canımı sıksa da en sonunda hiç yoktan iyidir diye düşündüm.
“Adımı nasıl bildin?” Diye sordum.
Bu aptalcaydı ve “Ben geminin bilgisayarına bağlıyım, bilgileri ondan aldım.” Diye açıkladı. Aptallığımı yüzüme vurmaya çalışmadı. “Bir içki içmek ister misin?” diye devam etti. O beni görebilse de sırıtmamı saklamadım, eğer gerçek bir kadın olsaydı şimdiye kadar yüz kere şutlanmıştım.
“Rom, teşekkür ederim.”
İki kadeh sonra daha sakindim, daha sıcaktım ve daha olgun davranmaya başlamıştım. Bana biraz kendinden bahset demişti...
“Bu ilk hiper deneyimim. Bu seni de etkiliyor mu? Hayır mı? Çok şanslısın. Yanımızda olmandan mennunum. Daha doğrusu yanımda. Bu işe yeni girdim. Hayır, bir çok kez uzay yolculuğu yaptım...” türünden şeylerle geçiştirdim... Sonra sızdım.

Ertesi gün, ki uzay boşluğunda gece-gündüz ayrımı yoktur, Orik’e “Onun adı ne?” diye sordum. Bana anlamsızca baktıntan sonra “Bir adı yok.” Diye cevapladı. “Neden kendin sormadın?”
“Bana içki verdi ve sonrasını hatırlamıyorum bile.”
Sırıttı, “Ama aklında kalmış ki soruyorsun. Kendi sıranda ona istediğin gibi seslenebilirsin ama bana söyleme, umrumda değil!”

Bir hafta daha geçmişti. Hedefimize hızla yaklaşıyorduk. Alpha Centauri, insanoğlunun şimdiye kadar canlı olarak gidebildiği en uzak sistemdi. Orada yeni bir dünya keşfedilmiş, düşük  metan ölçümünün yanı sıra, yüzeyinde ilkel bir yöntemle sürülmüş tarla benzeri yapay izlere de rastlanmıştı. Fakat oraya yolculuklar daha bebek adımı sayılırdı. İşte turist gemisinin başına gelen de buydu. Para göz girişimciler tarafından muhtemelen çok az testten geçirilmiş gemileri infilak etmiş ve bize yol görünmüştü. Bizim için de risk vardı ama gemi, Güneş Sistemi’nin en zengin insanlarını taşıyordu. Buna değerdi. Ahlak öldü. O adamların cesetleri bile para ederdi…

“Seni bekliyordum Den.” Dedi tüm kibarlığıyla. “Sana Deni dememi ister misin?”
“Olanaksız!” Diye cevapladım. “Bana Orik öyle sesleniyor, senden bunu duymak hoşuma gitmezdi.”
“Nasıl istersen.”
Yine rahat mindere konmuştum, birkaç kadeh sonra iyice gevşemiştim. Vivaldi çalıyordu, -bunun onun seçimi olduğunu sanmıyorum, bilgisayarın tercihi olmalıydı.- Ama bu sefer canımı sıkan birşey vardı. Bu rutine dönüşmüştü. Kendini tekrarlıyordu. Kuralları vardı… Ona bir isim takmamıştım. İlk seferlerde bir isim aramak beni epey oyalamıştı ama sonunda bunu saçma buldum. Ayrıca karanlıkta istediğimiz figurü hayal edebilecekken benim kafamda belli bir görüntü oluşmamıştı. Yine de bu durumdan mennundum... Bunu hayatımda milyonlarca kez yapmıştım! Sağ elimde içki kadehini tutuyordum, sol elimle ise sağ tarafa doğru uzanıp tam olması gereken noktada-karanlıkta göğüslerini tutmaya çalıştım. Elime vurdu. Klasik!..
“Dokunmak yok!”
Eli bir kadından beklemeyeceğim kadar ağırdı. Ağrıyan yerimi oğuştururken bir android hangi maddeden yapılır ki diye düşündüm; Silikon, plastik, kauçuk, metal…

30 gün geride kalmıştı. Artık hiper-uzayın sarsıcı etkilerini atlatmıştım. Alpha Centauri’nin tam merkezine doğru gitseydik 10 gün daha hiper-uzayda kalmamız gerekirdi, ancak aradığımız şey hedefine ulaşamadan yok olmuş bir turist gemisiydi. Onu bulmak için tam olarak nereye bakacağımızı bilmiyorduk. Böylece hiper’den çıktık. Çıktığımız gibi yavaşlamamız mümkün değildi. Kademeli olarak hızımızı düşürsek de komik ama tehlikeli bir hızla uzay boşluğunda dengesizce salınmaya başladık. 3 yıldızlı sistemin yer çekimi etkileri bizim tek yıldızlı sistememizden daha farklıydı. Bunu bizimkinde yapmış olsaydık bize en yakın yıldızın, yani güneşin çekim etkisine kapılır ve döngüsel bir rotaya girerdik. Burada ise her taraftan çekiliyorduk. Buldukları gezegene lanet olsun diye düşündüm. Dünya gibi düzgün bir küre şekli olamazdı. 3 yıldızın tam olarak neresinde kaldığını bilmiyordum ama en dominant olan tarafından yer kabuğu epeyce bükülmüş olmalıydı. Korktuğum şey ise bunun bizim gemimize de olması ve turist gemisiyle aynı kaderi paylaşma ihtimaliydi.
Ayrıca, 3 yıldızlı sistemin çekim kuvvetinde çağlar boyunca parçalanmış bir çok astreoidin tehkikesi altındaydık. Hiper-uzayda bir şeye çarpmanız olası değildir. Önünüzde bir tünel açılır ve uzayın tehlikelerinden uzakta kalırsınız. Ama Hiper-uzaydan çıktığınız anda karşınıza dev bir yıldız mı yoksa bir kara deliğin mi çıkacağını bilemezsiniz. Tabii ki belirlenmiş bir rota seçmişseniz böyle süprizlerle karşılaşmanız rastlantısal bir kötü şanstan ibarettir. Ama hiper-uzaydan beklenmedik bir şekilde çıkarsanız başınıza bunun gibi şeyler gelebilir. Alpha Centauri’de ise ister pilanlı olun ister olmayın, milyonlarca çılgın astroide merhaba dersiniz.
Tam üç gün boyunca oradan oraya savrulurken astroidlerden sakınabilmek için kalkanları çalıştırtık, manevralar yaptık. Sonunda yıldızlar bir karara varmış olmalıydı ki gemimiz sakinleşmeye başladı. Alfa Centauri B’nin yörüngesine girmiştik. Artık onun çekim gücünden yararlanmak için ufak yörünge motorlarımızı devreye soktuk. Sabit bir çizgide ilerlediğimizden radarları çalıştırabiliyorduk. İşte iki büyük cisim A ve B oradaydı ve bir çok astroidin karmaşık noktaları da. Proxima ise radar dışında kalmış olmalıydı ya da ben onu göremiyordum. Bu karmaşada parçalanmış bir turist gemisinin nasıl bulunacağı düşüncesini ise kaptana ve bilgisayara bırakmaya niyetliydim. Koltuğumdan derhal kalktım.

İki gün boyunca Orik’e ufak tefek yardımlarda bulunmaktan başka kamaramdan dışarı adım atmamıştım. Sonunda karanlık odaya yollandım…
“İlginç bir yolcukuktu, devrelerim hala yerinde sanırım.” Dedi. Bunu gülerek söylemiş olsa da keşke bana yapay olduğunu hatırlatmasaydı.
“Evet, bir çaylağın korkabileceği kadar korktum.” Diye cevapladım tüm soğukluğumla. Buraya kafa dağıtmaya gelmiştim ama başlangıç beklediğim gibi olmamıştı.
“Neden bu yolculuğa katıldın?”
Sessiz kaldıktan sonra, “Değerdi.” Dedim. “Ne olursa olsun eve zengin olarak dönebiliriz. Bu da tüm sağlığımı geri kazanmama fazlasıyla yeter.” Bu onun suçu değildi ama artık buna daha fazla katlanamayacağımı anladım. Işığı açacaktım, artık ne önemi vardı, ganimetlere yakında ulaşabilirdik, o zaman kimse bir adnroidi paylaşma kaygısına girmezdi. Ayağa kalktım, içkime dokunmamıştım bile. Derken ne olduysa duvarlardaki düğmeler yanıp sönüyor, alarmlar çalmaya başlıyordu. Bir anda odanın ışığı açıldı ve karşımda Orik’i görür gibi oldum.

“Adamım başardık!” diye bağırıyordu karşımda sırıtarak.
“Ne?”
“Bilgisayarı ayarlamıştım, gemiyi bulmuş olmalıyız.”
Dediklerine sevinmiş olmalıydım, tabii bunu en kadın sesiyle-androidin sesiyle söylememiş olsaydı!
Sesini değiştirmek için ağzına bir cihaz yerleştirmişti. Mızıkaya benzeyen cihazın sapları bir gözlük gibi kulaklarından sarkıyordu. En kötüsü ise geniş göğsüne gömleğinin üstünden taktığı kadın sütyeniydi. Tuhaf bakışlarımı en sonunda farketti ve karşımda zıp zıp zıplamayı kesti.
“Ha… Şu mesele, evet.”

Dönüş yolundaydık. Ganimeletlere erişmiştik. Çuvalımız dolmuştu. Zengindik ve alacağımız bir çok fidye de cabası.
“Benden önce odaya nasıl gidebiliyordun?” Bu uzun süre sonra ağzımdan çıkan en aptalca sözlerdi.
“Yine esas konuyu kaçıyorsun Deni.” Dedi tüm sakinliğiyle. “Bana bu soruyu soracağına bunu neden yaptığımı sor.”
“İyi o zaman neden yaptın?”
“Sana yardımcı olmak istedim. Beni çıldırtmak üzereydin. Bir masal uydurdum ve biraz eğlenmek istedim.” Sırıttı.
“Eğlenmek mi? Demek bu yüzden dokunmak yasaktı.”
“Ha ha, olaya biraz gizem katmak zorundaydım öyle değil mi?”
“Evet…”


SON?

Emre İnanç – 26.11.2011

17
Kurgu İskelesi / Vampir
« : 07 Kasım 2011, 15:07:57 »
VAMPİR
Bilinmeyen, ileri bir zamanda...
1
Yetişkinler
Dünya üzerinde tek bir ana şehir var: Paxameta... güneş ışınlarının kalın bulutların arkasından sızmaya çalışmadığı bir dünya bu. Öyle ki kendi yıldız sisteminden kopmuş, unutulmuş bir dünya. Ve bu dünya üzerindeki tek şehirde, tek bir meslek geçerlidir. Ruhunu satmak. İnsanlar kadın ya da erkek farketmez, siyah takım elbiseler giyer. Çocuklar sadece uzun kazaklıdır. Bu karanlık ve loş şehirde evler aynalı camlarla örülmüştür. Ama insanlar kafalarını kaldırıp aynalara bakmazlar. Bu onlara eskiden çaresiz hissettirdiğindendi... Ancak şimdi bunu umursamayacak kadar aldırışsızlar. Tek önemsedikleri her gün düz sokaklar boyunca sıralar oluşturup, ruhlarından bir parçayı daha Fabrika’ya satmaktır. Bunun karşılığında elde ettikleri şey, ruhları yerine geçen bir bağımlılık; Sizi kandıran, besleyen, sıcak tutan, haz veren bir haptır. O sizi hep sevecek ve daima yanınızda olacaktır.
Çocuklar
Ruh satıcıları takım elbiselerinin içinde caddeler boyunca dizilmiş, ağırca Fabrika’ya doğru ilerlerlerken, uzun kazaklı bir çocuğun düşüncesi ise üzerindeki bu elbisenin oyun oynamaya izin vermiyor olduğu idi. Çocuklar da bir araya toplanmış, sadece betondan oluşmuş boş bir araziye doğru sürükleniyorlardı. Çocukları gidecekleri yönde ilerleten şeyler: her an devrilecekmiş gibi gözüken, sevimsiz kuklaralara benzeyen, uzun çıta bacaklı ve kafalarının üzerinden titrek-ufak sarı bir lamba sarkan -ki bu lamba sürekli gülümseme şekli verilmiş teneke bir kafayı aydınlatıyordu- robotlardı. Kim bilir, belki de bunlar eski zamanların palyaçolarına benzetilmeye çalışılmış başarısız birer kopyaydı.
Çocuk
Birçok psikolojik sorunu bünyesinde barındırıyordu ama belki de diğerlerinin içinde en sağlıklısı oydu. Ama tabii ki o bunun farkına varamazdı. O bir çocuktu ve hayal kurardı. Hiç bir çocuğun hayal kurmadığı bir dünyada yaşıyor olması bu gerçeği değiştirmezdi. Elbette, o bunların hiç birinin farkında değildi. Hiç birşeyin farkına varmayan, hiç birşeyin farklı olmadığı bu toplumun içinde çocuklar en alt tabakada yer alıyordu. Yetişkinlerin tek bir mesleği varken çocukların da tek bir eğitimi vardı. Boş beton arazide, robotların gözetiminde, yılan gibi dans eden, göz yorucu renklerdeki sisli bir ışığa maruz kalmak ve en sonunda kör topal eve geri dönmekti. Bu çocuklar büyüdüğünde de ömürleri boyunca yaşamak zorunda oldukları tek bir hayat seçeneğinin telkinine uğradıklarının farkına varmayacaklardı...
Çocuk, aklı düşünceden düşünceye zıplarken uzun kazağının oyun oynamaya müsait olmadığını bir kez daha düşündü. Diğer çocukların bunu bir kez bile düşünmemiş olması aklının ucuna bile gelmedi. O bunları dert edemezdi, tek derdi sıkıntısını gidermekti. Çevresinde robotlar gıcırdıyordu. Bu o kadar alışıldık bir görüntüydü ki öylesine ilgisini çekemezdi. Aslında dikkati kolay dağılabilirdi ama dikkatini dağıtacak bir şey bulmak imkansızdı. Belki robotlardan birine çelme takabilir... Ama bir şey oldu, o kadar kısa süren birşeydi ki çocuk onun farkına varamadan makrokozmosun içinde kaybolup yitti.
Yuva
Çocuk diğerleri gibi evine döndü. Anne ve baba ondan önce varmıştı.. Düzen böyle işlerdi, Fabrika hızlı çalışırdı ama bakir beyinlerin üzerinde çalışan titiz işleme tüm gün sürerdi. Bu beyinlerden biri fazlasıyla gelgit yaşıyordu...
Evde odaları ayıran duvarlar yoktu. Anne, baba ve çocuk olsalar da ortada bir aile yoktu. Bu kişilerin oturacakları bir yemek masası yoktu. Yemek yoktu. Yaşamak için ruha ya da gıdalara ihtiyaç yoktu. Haplar yetişkinler için üretilmişti ama çocuklar için onları bir gün daha yaşatacak şırıngalar vardı. Robotlar her hipnoz devresinde bunu çocuklara uygulardı. Çocuk kendini tuhaf hissetse de yorgun değildi. Hayatı boyunca çok az uyumuştu. Ebeveynler evin çok da uzak olmayan bir köşesinde, birbirlerine programlanmışcasına sarılmış yerde uzanıyorlardı. İniltiler ve anlamsız kelimeler içinde bilindik çıplak bir ritüel sergileniyordu. Çocuk, anne ve baba sevişirken gözlerini kaçırmadı.
Bu görüntüler onun için bir ifade teşkil etmiyordu. Çiftin kendini kaptırmasını bekledi ve sonunda harekete geçti. Hapları buldu ve yuttu.

2
Şey
Ruh satıcıları, ayna camlı binaların önünden akıyordu. Robotlar dengesizce salınıyordu. Çocuk bugün firar ediyordu. Bunu daha önce de yapmıştı. Anne ve babayı takip etmişti. Fabrika’yı görmüştü, içinde saklanmıştı. Kusursuzca.
Yetişkinlerin arasında birkaç robot devriye geziyordu. Ama onlar dahi, arkalarından, çok da uzak olmayan bir mesafeden takip eden küçük şekle dikkat etmedi. Sanki kimsenin sistemin dışına çıkmayacağı düşünülüyordu. Aslında bu doğruydu. Herşey tek bir organizmanın uzantılarıymışcasına hareket ederdi. Bozulmayan bir saatti.
Çocuk, ellerini pürüzsüz aynalara sürterek ilerledi. Bu hissi seviyordu. Geniş yüzeylere dokunmak... Cansız şeylere. Anne ya da babaya dokunmadı. Hiç bir robota dahi. Ama betonu bile okşamıştı. Onun verdiği his başka olmalıydı...   
Birşey
Pürüzsüz aynaların üstünde kayan el sessiz gıcırtılar çıkarıyordu. O el ki, bir camı diğeriyle birleştiren çerçeveye denk geldiğinde zıplıyor ve parmak uçlarına geri konuyordu. O el ki takıldı ve canı yandı, sahibinin istemsizce çığlık atmasına yol açtı. Çocuk kontrolü hemen ele aldı ve nefesini tuttu. Hiç bir robotun ya da yetişkinin dönüp ona bakmasını beklemiyordu. Ve böyle olması onda hayal kırıklığına yol açtı. Keşfedilme düşüncesinin getirdiği anlık heyecan solmak üzereyken, robotlardan biri yalpalayarak duraksadı ve sırıtkan kafasını, üzerindeki lambayı sallandırarak ona doğru çevirmeye başladı...
Firarın sonuna gele çocuk, elinin neye çarptığının keşfedecek bir zamanı olmamasına sinirlense de oradan uzaklaşması gerekiyordu. Sonunda robotla mesafeyi açtıktan sonra arkasına dönüp baktı. Robot, çocuğun gizemli keşfinin yanından onu farketttiğine dair bir emare göstermeden çocuğun bulunduğu yöne doğru yürümeye devam etti. Çocık bunun üzerine rahat bir nefes aldı çünkü buraya yeniden geri dönebileceğine dair iyi bir işaretti.
Kapı
Ertesi gün, eline çarpan şeyin ne olduğuna bakmak için geri döndü ama gördüğü şeyin ne olduğuna emin olamadı. Yine hayal mi görüyordu? Uzun zamandır hayalle gerçeği karıştırıyordu. Çocuk, elbette bunun taştan bir kapı olduğunu bilmiyordu. Boş arazideki betonu biliyordu, ya da yollardaki asfaltı. Ama taşı ilk defa görüyordu. Taş doğa demekti. Ama bu doğa da değiştirilmişti. Bir kapıya dönüştürülmüştü. Yine de bu dünya için garipti. Üzeri kabartmalar ve oyuklarla bezenmişti. Bilmediği şekiller ve harfler vardı: Birbirini öldüren insanlar, uçaklar, savaşlar, uzayda dolaşan nesneler... Ellerini kapıya koydu ve şekiller üzerinde gezdirdi. Onu itip açmaya çalıştı. Küfür etti. Meraklanmıştı, kendini eski zamanların kaşifleri gibi hissediyordu. Birşeyler yapmalıydı, hiç bir şeyle ilgilenmeyen o robotlardan biri yine karar değiştirerek onu yeniden farkedebilirdi... Derken taş homurdadı, titredi ve dışarı doğru büyük bir sürtünme sesiyle açılmaya başladı. Çıkardığı ses çok gürültülüydü, en aptal insan bile bunu farkedebilirdi. Çocuk etrafına göz gezdirdi ve sadece onun girebileceği kadar açılan alana baktı. Bu bir davetti, düşünmeden içeri adımladı.
Yabancı
Kendini beklediğinden daha karanlık bir odada buldu. Daha sonra, güneş ışınlarının sızmadığı bir dünyanın koyu loşluğuna alışık gözleri içerdeki karanlığa alıştı ve etrafınındakileri çözmeye başladı. Oda bir koridora uzanıyordu ve koridorun sonunda bir adam şekli duruyordu.
Çocuk ona doğru yavaşça ilerledi fakat karşılığında bir tepki gelmedi. Adam sanki ayakta uyuyor gibiydi ve bir baykuş gibi sadece burnundan yüksek sesle nefes alıp veriyordu. Derken çocuk sırtında ani bir acı hissetti uyuyanı rahatsız etmek istemezcesine sessizce arkasını döndüğünde, ona şırınga batırmış ve karanlıkta kafası üzerindeki lambayla şeytan gibi parlayan robotu gördü. Kaçmak istedi ama robot onu sıkıca tutmuştu ve sonra gözleri kapanmaya başladı...
Fabrika
Gözlerini açtığında Fabrika’nın daha önce gizlice girdiği yerlerine benzemeyen bir beölgesindeydi. Çevresine baktığında izole edilmiş olduğunu gördü. Ona şırınga vuran robotu ve onun da arkasında, bunlardan biri sandalyede oturan iki siluet görüyordu. Adım atıp duraksadı çünkü şeffaf bir bölmenin gerisindeydi. Sanki tüm sahne onun için kurulmuşcasına kendine geldiğinde ayakta duran ona doğru yaklaşmaya başladı: Bu adam piramitin en üstündeki yerinden, kendi Fabrikasının dumanlarını solumayan tek kişiydi.
Çocuk’a Dair
“Sen, çocuk!” Dedi adam biraz eğilmek zorunda kalarak. “Ruhu olan tek çocuk,” diye ekledi. “Sana teşekkür etmek zorundayım zira bize onu sadece sen getirebilirdin.”
Çocuk bu sözlerin anlamanını kavrayamadı ama kimi kasttetiğini biliyordu. Adam konuşmaya devam etti:
“Sen olmasaydın, uzun zamandır ailem tarafından yönetilmiş bu Fabrika’nın var oluş amacını yitirmek üzereydim... Ama sonra seni keşfettim. Öyle ki, ne zamandır seni takip ediyorum. Eğitimden kaçmana izin veriyorum, iğneleri çalmana ve hapları dozundan fazla kullanmana göz yumuyorum... Hayallerin için senin zihnine semboller yerleştiriyorum. Sen açsın, ruhunu bensiz besleyemezdin. Ancak! Sen akıllı değilsin. Tamamen delisin. Bunu ben yapmadım. Herşey sende vardı. Bu dünyada gerçekleri sadece sen görebilirsin. Hah! Bu bir lanet olmalı...”
Adam yavaş yavaş geri çekildi ve yabancının önünde dikildi. Karşısındakinin yüzüne doğru bakarak çocukla konuşmaya devam etti. “Vampirler... Eski bir kitapta, siz onları davet etmedikçe kapınızdan içeri adım atamayacaklarını okumuştum.” Gülümsedi, “Sen bir vampirin davetini kabul ettin... Peki vampirleri özel kılan tam olarak ne bilmek ister misin? Onlar ölümsüzdür.”
Vampir
Sandalyede oturan şekil oldukça yaşlı görünüyordu. Çocuk hiç yaşlı biri görmemişti ama çürümüşlüğün ne olduğunu bilirdi. İşte bu kişi ölüden beter bir çürümüşlüğü sergiliyordu. Hala gözleri kapalıydı, burnundan yüksek sesle solumaya devam etmese onun sandalyenin tepesinde unutulmuş bir ceset olduğunu düşünürdünüz.
“Gerçi bu pek de öyle görünmüyor değil mi? Ha Ha Ha!” Adam koca bir kahkaha attı. “Ama onun üzerinde yaptığım test sonucunda aradığım şeyin o olduğunu biliyorum. İşte bu elimde tuttuğum şırınga ölümsüzlüğün anahtarıdır.” Adam kolunu zaferle kaldırdı.
Bu arada, çocuk kısa bir süre önce olan bitenle ilgilenmeyi kesmişti. Zira şeffaf duvarın arkasında görüş mesafesi giderek azalıyordu. Cam buğulanmıştı ve nefes almakta zorlanıyordu. Gözleri kararmaya başladı ve ağzından salyalar aktı. Kafasını cama çarptı ve kendinden geçti.
Bu ses üzerine ölümsüzlüğü elinde taşıyan adam irkildi ve hızla sese doğru döndü. Karşısındaki buğulu manzaraya şaşırdı ve geri adım attı. Neden sonra şeffaf bölmenin arkasdından bir çarpma sesi daha geldi. Bu çarpma sesi bir kez daha tekrarlandı ve düzensiz bir ritim yakaladı Bir kükreme duyuldu ve camı parçalayarak çıkan bir şekil göründü...
Cevaplar
Dışarı fırlayan çocuk deforme olmuştu. Kolları yere kadar sarkıyordu ve elleri pençelere dönüşmüştü. Yüzünde kötücül bir ifade vardı ve ten rengi hastalıklı bir koyuluğa sahipti. Nefes alıp verirken buharlar salıyordu. İşte o zaman piramitin zirvesinde oturan adam ilk defa tahtından yuvarlandı. Korkudan geri çekilirken yaşlı adama takıldı ve düştü. Hala şırıngayı elinde sıkıca tutuyordu. Ama vampir ilk defa gözlerini açtı ve ayağa kalktı Yerdeki adamın önünde dikildi ve o an şırınga parçalara ayrıldı. Fabrika’nın dışından uğultulu gürültüler gelmeye başladı...
Takım elbiselerinin içindeki insanlar, hepsi çocuk gibi değişime uğramış ve Fabrika’nın çevresini sarmıştı. Bu vampirin büyüsüydü ve enerjisini nadir kullandığı zamanlardan biriydi.
“Beni yakalayınca ne olmasını bekliyordun?” dedi vampir yerde yatan adama doğru. “Kanımı kullanarak ölümsüz olamazsın. Atan yanılmıştı. Herkesin ruhunu alarak en sonunda içlerinden birisinin benim olacağını umut ediiyordu. Ama beni yanlış yerde arıyordu. Ve sen onun kitaplarını okuduğunda gerçekten ölümsüz olabileceğine inandın.”
“Ben, çağlar boyu insanların şehirlerinin en kuytu yerlerine yerleştim ve uykuya daldım. Kan bir mittir. Ben bir parazitim. Ben hastayım. Uykumda ruhları emerim ve yıllarca yerimden kıpırdamam. Bu bir lanet, ben ölümsüz değilim. Sonumu bekliyorum, uzun bir bekleyiş... Bunu anlamanı beklemiyorum.”
Yerde yatan adam yavaş yavaş ağaya kalktı. “Çok tuhaf, sana inanıyorum ama sanki sen yaşama sebebimi elimden aldın.”
“Yaşamak için sebepler?.. Sen birşeylerin efendisisin. İnsanları ilaçlamaya devam et.”
Çocuk yeniden bayılmıştı ve dışardaki sesler azalmaya başlamıştı...
“Onlara ne olacak?”
“Düzelecekler. Yine senin insanların olacaklar.”
“Beni öldürmeyecek misin?”
“Arkamda ölüm bırakmayacağım. İnsanların ruhlarını emdiğimde ölmeleri gerekirdi. Sen onlara ruhsuz yaşamayı öğretttin...”
“Sen?..”
“Gideceğim.”
SON?
Emre İnanç - 06.11.2011

18
Kurgu İskelesi / Boşluk
« : 07 Kasım 2011, 15:06:15 »
BOŞLUK

Bu hale nasıl geldik hatırlamıyorum. Ne zamandır kendimde değilim bilmiyorum. Hafta sonu kaçamağı, ufak bir tatil, neler oldu? Sevgilim, yanı başımda cansız bir şekilde yatıyor. Farkındayım ama artık umursayamam, hayatımı kurtarmalıyım. Buradan uzaklaşıp gitmeliyim. Sadece boşluk, sanki tüm renkler bilinmeze doğru çekilmiş gibi. Tek bir hakim renk var, aslında tüm renkleri içinde barındıran ama sadece boşluğu gösteren o tek renk.  Beyaz… Tüm orman… nasıl? Ve sessizlik… Bütün bunların anlamı ne? Sanki fizik kuralları, tüm alışılmışlıklar bizi kaderimize terk etmiş. Gözlerim acıyor, boşluk çok yoğun, zihnimi elinde tutarcasına benliğime baskı yapıyor. Bazen hiç bir şey göremiyorum, gözlerimi kapatsam da nafile. Zira renksizliğin rengi her yerde…

İşte tam karşımda duruyor, hayal mi görüyorum diye gözlerimi istemsizce kırpıştırdığımdaysa nefesini hissedecek kadar yakınımda buluyorum. Her şeye karşı çıkarcasına simsiyah bir şekilde önümde dikiliyor. Bir kurt… Ormanın efendilerinden biri. O da kaybolmuş olabilir mi? Geldiğini bile duymadım, fark etmem imkansızdı. Sürüsünü etrafta göremiyorum ve ondan bir an bile korkmuyorum. Anlıyorum ki o da boşluğun tam ortasında. Sarı gözlerini göz bebeklerimin içine dikmiş öylece bakıyor.
Kurdun gözleri üzerimde…
Kirli nefesinden rahatsızlık duysam da kıpırdayamıyorum, sanki ona saygısızlık etmekten çekinircesine.
Kurdun gözleri üzerimde…
Boşluğun kendisi kadar etkili. Ruhumun derinliklerini görmek için yaratılmış.
Kurdun gözleri üzerimde…

Kurdun dişleri sevgilimin etinde! Normallik yetimi kaybetmiş olmalıyım ki bu beni dehşete düşürmüyor. Aramızdaki tinsel saygı töreninin nedeni anlaşılıyor. Güçlü dişler ayak bileğini parçalayarak çekiyor. Tüm vahşiliğini umarsızca sergiledikten ve açlık dürtülerini yendikten sonra kanla sulanmış çenesini bana doğru yavaşça kaldırıyor. Ne var ki bende baktığı tek noktaya, gözlerimin içindeki o ruhsal kuyuya bilgiç bir şekilde sırıtıyor. Gözlerimi ondan ayıramıyorum ve kaderimi anlıyorum.  Arta kalan parçaya bir hayvan gibi atılıyorum, ona kendi dişlerimi geçiyorum. Ne zamandır açım bilmiyorum…

Yine kendimden geçmiştim, vahşi ortalıkta gözükmüyordu. Etrafa baktığımda ne yaptığımı hatırlıyorum, ah zavallı sevgilim. Bunları hak etmemiz hangi şakacı tanrının oyunuydu kim bilir. Bal rengi kısa saçlarına son bir kez dokunuyorum ve onu usulca öpüyorum. Ayağa kalkıyorum, üstümü düzeltiyorum ve boşluğa doğru ilerliyorum…

Kendimi yitirmeye ve yeniden kavuşmaya artık alıştım. Boşluğun rengi beyaz… Sanki hiç gece olmuyor. Zaman ve aitlik kavramını tamamen yitirdim. Bu yüzden fiziksel tükenişlerimin farkında olmayabilirim. Bazen uyandığımda bıraktığım son noktada olmayabiliyorum. Beyazlığın bir karabasan gibi üzerinize çökeceğini hayal edemezdim. Bazen vahşi arkadaşımı uzaktan görüyorum. Siyah rengin, boşluğun içinde gerçekleri simgelediğine karar verdim. Zira tüm gerçekliğiyle bahtsız yüzüme gülen oydu. Ondan başka canlı da görmedim…

Yeni bir uyanışın ardından bu sefer açlıktan gerçek anlamda ölüyordum. Gizemli uykularımın normal ölçütten daha fazla olduğundan şüphelenmeye başladım. Ama dinlendiğimi söylemekten uzağım çünkü her seferinde kendimi daha bitkin buluyorum. Sürünüyorum… sürünüyorum. Yön duygumu uzun zaman önce yitirdim. Sadece kaybolmuş ve amaçsız kalmış biriydim. Sadece nefes aldığım için yaşıyordum, sadece bunu yapmayı bırakmam yeterliydi…

Bir gölge, boşluğun ortasında mı? Gözlerim, göz kapaklarından içeri bile giren yoğun beyazlığa alışmıştı ama bu grilik, çölde aniden karşınıza çıkabilecek bir vaha gibi kalbimi fethetti. Bir şehrin siluetini andıran ve süründükçe önümde yavaş yavaş büyümeye devam eden karmaşık bir yapı. Ve ben gri şehrin kapılarından sürünerek geçtim. Gücüm geri gelmişe benziyordu. Gri, bir şeylerin üzerini örtebilir ve sizi saklayabilir. Ama neden saklandığınızı dahi bilmiyorsanız bu beyaz bir sayfanın üzerindeki toz kiri kadar nazik bir şeydir. O yüzden fazla heveslenmedim. Düşüncelerimden sıyrılıp ayağa kalktım. Görüş açım değişince şehir sandığım vahanın kasaba boyutlarında olduğunu anladım. İki sürünüş gerisi tamamen beyaza bulanmışken burası sadece griydi. Belki koyu bir gri… Ev diyebileceğimiz formsuz yapılar mevcuttu. Aldırış etmeden kapılardan birine daldım ve midemi doldurabilecek bir şeyler aramaya koyuldum…

Gri’ye alışmak o umarsız beyazlıktan daha kolay ve anlaşılır oluşmuştu. Burası özel bir alan gibiydi, soyutlanmışın içinde soyutlanmıştı. Geceye benziyordu. Burada ne yoruldum ne de acıktım. Ben gri oldum, gri ben oldu… Çarpık, formsuz ve -gerçek bir sanatsever olarak- grotesk olarak tanımlayabilirdim burayı. Bazen gözünüzün ucundan koyu gölgelerin geçip gittiğini görür olursunuz ama bakışlarınızı oraya çevirirseniz onları görmeniz imkansızdır. Yine de Gri’nin içinde gerçekten hareket eden somut şekiller vardı. Buranın yerlileri ya da benden farksız bir şekilde kaybolmuşlar, kim bilir? Ama sanki başıma gelecekleri önceden haber verircesine… Zira o insansıların yüzleri yok, saçları ya da sesleri yok ve beni henüz hissetmediler…

Nereden geldiği belli olmayan, üzgün bir adamın iniltilerini anımsatan derin bir uğultu evrendeki tüm sesleri yutuyor. Beyazın, grinin ve siyahın evrenini. Buranın yerlilerinden biri olabilir miydi? Hiçbir fikrim yoktu. Ama kendimi ağlarken buldum, eğer bunu başarabilseydim! Gözyaşlarımı geri isterdim -zira gözlerimden akan gri küller acı verici.- Ama onlar da ruhumla birlikte satılmış olmalı. Lakin gözlerim daha önce görülmemiş harikaları görebiliyor artık. Her şeyin gerçek yüzüne bakabilirim. Bunların tarifini istemeyin benden, çünkü kendimi ifade edebilecek vaziyette değilim şu an. Ama kendimi ilk defa özel hissediyordum. Eski yaşantım ve şimdinin emin olamadığım kucağında. Belki de yalanlara inandırdım kendimi, huzur veriyordu, yalnızdım ve yine bunu seçerdim. Ama aynı zamanda lanetlenmiştim. Çünkü her şeyin gerçek yüzüne bakarak hiçbiriyle arkadaş olamazdım. Onlar bana bakıp göremezlerken ben onlara fısıldayamazdım…

Siyah içkimi yudumlayıp tükürdüm, eğer ileri giderseniz tüm zihninizi ele geçirebilecek bir zehri yudumladığımın farkındaydım. Ama bu tehlikeli oyun beni oyalayan yegane şeye dönüşmüştü. Sonrasındaysa haz geliyordu. Kendimden geçiyor ve halüsinasyonlar görmeye başlıyordum…

Burası, hiç bir şeyin merkezi olmayan ama her şeyin ortasındaki bu lanetli yer. Unutulmuşluğun, yalnızlığın kalabalık sokaklarına sahip olan bu yer. Kurulma amacı nedir? Hangi tanrı böyle bir sahneyi hazırlar. O kim? Daha önce karşılaştığım ama artık yüzünü hatırlamak istemediğim birisi olabilir miydi? Onun gözlerine bakmışlığım var mıydı? Kendimi kaybedişimin ayak izlerini bana gösteren o muydu? Kara mizahı seven biri olmalıydı. Hangisine inanıp hangisini görmezden gelmeliyiz ve sorarım size duvarlar neden dans eder? Sonunda keşfedebilirim ama cevaplara ihtiyacım olduğundan emin değilim…

Çıplak duvarlarımdan birine yaslanarak çömelmiştim, hımm... hımm… hımm… gözlerimi açtım ve karşı duvara doğru bir hasmıma diker gibi diktim bakışlarımı… hımm… hımm… hımm… yerimde sallanıyordum… hımm… hımm… hımm… aslında o duvarı daha çok severdim… hımm… hımm… hımm… üstelik üzerindeki şekiller daha cazipti… hımm… hımm… hımm… beynimiz rastlantıyı sevmez… hımm… hımm… hımm… her zaman noktaları birleştirmeye çalışır ve şekilleri yüzlere çevirmeye çalışırdı… hımm… hımm… hımm… kesinlikle o duvarda suratlar olmalıydı… hımm… hımm… hımm… ama şimdi rahattım… hımm… hımm… hımm… delilik sınırı adına rahat bir nefes… hımm ve hımm…

Sabit duran nesnelerden daha sabit durmayı başarabilir misiniz? Burası ne çeşit bir sirk? Yeni oyunumun kesinlikle başyıldızı bendim. Duvarlardaki suratlar, hepsi yüzüme gülebilir ama perdenin arkasındaki takdirleri ben toplarım. Bazen de şehvetle ödüllendirilebilirim ama bu bir sır…

Deliliğini algılamak nirvanaya ulaşmak gibidir. Bu göreceli bir şey değil çünkü kendimle alakalı. Onu özümseyince onun üstüne çıkabilirsiniz ve şimdi farkındalığa varmıştım. Boşluk acımasızdı ama gri insanı çıldırtıyordu. Hem de hiç belli etmeden sizde afyon etkisi yaratarak. Hep gece gibi olan yerin aslında hiç uykumu getirmediğini anladım. Yorulmak kelimesini bile unutmuştum. Siyah içkim ve çocuk oyunlarım aklımı elimde tutuyordu ama öte yandan benden onu çalıyordu. Gri her şeyi gri yapana kadar durmak nedir bilmezdi. Ve şimdi kapımı tırmalayan ve duvarlarımı yumruklamaya başlayan ellere bakarsak yüzü olmayan adamlar beni sonunda fark etmişe benziyordu. Bunun tam da algı noktasına denk gelmesi ironik bir tesadüf müydü? Benden kurtuluş umudu mu yoksa buradan def olup gitmemi mi bekliyorlardı? Ki yeniden yaşamaya başlasam da zaten ölü sayılırdım…

Anlıyorum ki deliliği seçmiş olanlar tarafından kutsal sınırlarından kovuldum. Artık onlardan biri değildim ama düşmanca değil eski bir arkadaşı uğurlar gibi nazik davranmışlardı. Ender bir araya geliş törenlerinden biri olmalıydı. Vahşi beni bekliyordu. Gri ardımda kalmıştı, siyah tam önümde ve boşluk her yerdeydi. Ve ben elimdeki son içki kadehini boşluğa içtim, boşluk gibi içtim!..

Bayılmıştım, yorulmayı gerçekten özlemiştim. Ama emindim ki delilik içimde bir yerlerde doğru anı kollayana kadar hep orada kalacaktı. Uyandığımda yine yer değiştirmiş olduğumu gördüm. Boşluk karakterini değiştirmemişti, griden bir iz yoktu ve kurt her zamanki gibi, olması gereken zaman gelmeden hiçbir yerde gözükmeyecekti. Her şey olması gerektiği gibiydi…

Hareket etmedim, hayır yeniden delirmiyordum, şu an için gerekli görmezken bu kadar çabuk olmasına izin vermezdim. Ama belki de ondan daha tuhaf bir şey yapıyordum. Cevapları arıyordum. Uzun zaman sonra… Neler olmuştu? Başımıza ne gelmişti?.. Ah sevgilim. Seni hatırladım bak. Kaypak sevgilim. Her zaman istediğin o kaçamak değil miydi bu? Sadece sen ve ben. Ama sadece sen ve sen’e dönüşmüştü. İtirazım yoktu, yanında olmak yeterliydi. Sonra zoraki sevişmemiz, her zamanki gibi sonradan açılmıştın, yine kendini vermiştin, rahatlamıştın. Zevki seviyordun, onu kışkırtıyordun, kendini böyle kuruyordun. Beni umursamıyordun. Normal şartlarda ben de beni umursamazdım birleşmelerimizde, sadece seni tatmin etmek, merkezin olmak ve seni merkezin çekim kuvvetinde ölesiye sarsmayı görev bilirdim. Ve sen en sonunda beni mutsuz etmeyi becerecektin. Ama bu sefer kendimi umursamaya karar vermiştim. Belki hava değişikliği, belki romantizm, belki de ormanın hayvani güdülerimi açığa çıkarması… Senin cevapları bulduğuna eminim ama artık bana açıklamaktan uzaktasın. Sonunda, o patlama anında, iç dünyam seninkiyle çakıştı, dünyam her tarafı kapladı. Bunu galibiyet olarak görseydim adına Boşluk demezdim! Boşluk benim yaratımım, kendimi yok ediş biçimim, içimi dışarı fırlatışım, zihnimin en karanlık alanı. Ama sana zarar vermek aklımın ucundan bile geçmezdi, çünkü seni seviyorum…

Kaçıyordum, kendi zihninin karanlığında ölmeyi kim ister? Vahşi peşimdeydi. Artık cevapları bulduğum için yaşayacak ve boş boş dolanacak bir gaye kalmamıştı. Belli ki kendi kendini imha düğmesi harekete geçmişti. Kaçma şansım yoktu, onu durdurma şansım da. Avcı ve av bendim. Kim kendini kendisinden koruyabilirdi?..

Üst gövdesinin yarısı yenmiş biri olarak diyorum ki: Gerçekler her zaman gerçeklerdi, onu çarpıtabilirsiniz ama değiştiremezsiniz. Ama şimdi gerçeklere ihtiyaç yoktu. Siyah tüm çıplaklığıyla yüzüme son bir kez gülmüş ve ortadan yok olmuştu. Onu yok eden bendim. Gri de yok olmuş olmalıydı. Deliler bendim. Ben zamanını söylediğimde boşluk da yok olacaktı. Boşluk bendim. Ama isterseniz buna mucize diyin. Renkleri görüyorum, ölü renkleri. Kelebekler. Zemine saçılmışlar…

Bin kelebek ölüsü ayaklarımın altında çiğnenirken gök kuşağı renkleri saçıyor. Çıkardıkları çıtırtı melodi gibi. Ölülerinin üzerine uzanıyorum. Benden daha üst bir kavramın üzerime basıp mucizemi açığa çıkarmasını bekliyorum.


SON?
Emre İnanç - 17.01.2011

19
Diğer Bilimkurgu Eserleri / Alfred Bester ve Kitapları
« : 13 Nisan 2011, 07:44:39 »
En sevdiğim yazar ülkemizde çok az tanınıyor ama usta bilimkurgu yazarları tarafından 'Büyük Usta' olarak kabul görüyor.
Cyberpunk'ın ilk örneklerinden Yıkım'a Giden Adam ve Kaplan! Kaplan! romanları dilimize çevrildi.

The Demolished Man kitabı:
Yıkıma Giden Adam (Altıkırkbeş -2000)
24. Yüzyılda Cinayet (Deniz Kitaplar - 1983)
Anarşist (Okat - 1971) isimleriyle yayınlandı.

The Stars My Destination kitabı: Kaplan! Kaplan! ismiyle yayınlandı...
Bilimkurgu Öyküleri Seçkisi 1 (Atılgan - 1999)da kısa bir hikayesi yayınlandı.*

Kitaplar genelde tek bir adamın çevresinde döner, intikam, polisiye tarzı vardır. Konuları basit bile kaçabilir. Ama anlatım tarzı ve birikimi çok büyük övgülere layıktır! Toplum, sistem ve sosyoloji konuları ağırlıktadır.  

*Başka yazarlar tarafından akıl okuma, ışınlanma, zaman yolculuğu gibi konularına değinilse kesinlikle bayat, taklit, sıkıcı görüleceği halde Bester bunları orjinal hale getirmeyi başarmıştır ve önünde eğilme nedenidir.

İyi bilimkurgu iyi edebiyattır. Gerçek bilimkurgu budur. Aslında bu kitapları belli bir türe sokmak ayıp olur. Bester ilahtır :)

Kitapların 1950'lerde yazıldığını hatırlatır, daha fazla kitabının çevrilmesini dilerim.

20
Çizgi / Bazı çizimlerim
« : 09 Nisan 2011, 02:46:35 »
Spoiler: Göster


Spoiler: Göster


Spoiler: Göster


Spoiler: Göster



Spoiler: Göster

Sayfa: 1 [2]