Kayıt Ol

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - cemaziyel

Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 7
16
Kurgu İskelesi / Ynt: Son Nokta
« : 13 Aralık 2013, 16:14:26 »
(Sanıyorum ben hikaye yazmadan yeni paragraf eklemeyecek bu adam! yazayım bari...)

Sallanan sandalyede oturmuş, odadaki antika saatin tik-taklarıyla eş zamanlı olacak şekilde bir ileri bir geri yavaş yavaş, düşünceli bir şekilde sallanıyordu. Elinde tuttuğu nesneye dikkatle bakıyor, ahşabın çıkardığı kulak tırmalayıcı gıcırtıları duymuyordu bile. Ne kadar zamandır o odada oturduğundan emin değildi. Derin bir nefes aldı, ardından elindeki köstekli saati kurmayı bitirdi. Seviyordu bu saati. Hatta 'seviyordu'dan ziyade aralarında duygusal bir bağ vardı. Mareşal olan babasından kalan yegane hatıraydı bu onun için. Babası bu sene mareşal olmuştu. Hayır. Tabi ki ölü insanlar rütbe atlayamaz. Fakat o her iki üç senede bir 55 yıl evvel binbaşı olarak ömrünü tamamlamış olan babasının yıldızına yıldız eklerdi. Karşı da çıkamazdınız. Yani çıkardınız da bir işe yaramazdı. Takmış adam bir kere kafaya... Hem yaşlı adam bırakın öyle olduğuna inansın, canım, ne çıkar yani bundan? Sizi ne ilgilendirir hem! Sinirlendim yine... kusura bakmayın... Ama bu adam söz konusu olduğunda biraz hassaslaşıyorum. Şekerim de yüksek çıktı bu ara... Doktor 'dikkat et!' diyor. Neyse ne anlatıyordum ben? Saat!

Saati kurup usulca sandalyesinden kalktı. Yeri gelmişken söyleyeyim o sandalyeyi de çok severdi bu adam. Koca salonda sanki oturacak başka hiçbir yer yokmuş gibi hep gider o sandalyeye otururdu. Koltuk takımlarını 10 yılda bir, yüzlerini de 2 yılda bir değiştirmemize rağmen hiç kullanmadı adamcağız diyebilirim. Tabi bütün bu değişiklikler yapılırken o sandalyeye dokunmamıza hiç izin vermedi. Hatta 'Gıcırtı yapıyor' diye mızmızlanacak oldum da bir keresinde 'Sen daha çok gıcırdıyorsun.' diye münasebetsiz bir laf soktuydu, o dönem iki hafta yüzüne bakmadım deyyus herifin. Pek konuşmazdı ama böyle ağzını da açtı mı da bir laf ederdi ki tiksinirdiniz, yani boğuveresiniz gelirdi o dakika. Evet... Hayır canım siz niye boğasınız adamcağızı! Hayret doğrusu!
Gene uzaklaştık biz konudan. İnsana anlatacağı şeyi de anlattırmıyorsunuz!

Sandalyeden kalktı kapıya doğru ilerledi. İlerledi ya parkeleri yeni silmiştim. Halıları toplamışım falan. Öyle pis terlikleriyle yeni sildiğim yere bastı geçti. Hiç dikkat etmezdi böyle şeylere. Kaç kez uyardım. "Bak" dedim. "Efendicağızım!" dedim. "Oracığa, ayağının tam dibine deterjanlı bez koyuyorum." dedim. "Ne olur yani silip geçsen? Şimdi ben senin geçtiğin yerleri yeniden sileceğim. yazık değil mi bana?" dedim. Pasaklı bi adamdı yani. Hiç dikkat etmezdi böyle şeylere. Hoş değil yani. Gene başka bir şeyler anlatıyorum değil mi ben? Hay dilim kopsun!

Benim dediklerimi duymazdan geldi. Kapıdan çıkıp antreye çıktı. Genişçe bir antremiz vardı bizim. Salon kapısı ile dış kapının arasında, Salon kapısından çıkıp sağa dönerseniz üst kata çıkan merdivenlere, sola dönerseniz de mutfak ile kilere gidersiniz. ama o dış kapının yanındaki vestiyere gitti. Gene konudan uzaklaşacağım sandınız değil mi? Yok efendim bu kez evimizi gözünüzün önüne getiresiniz diye öyle anlattım. O da çok değer verirdi evimize. Çocuğu gibi bakardı. Bir çok yerini kendi elleriyle onarmıştır. Hatta arka taraftaki korkulukların tamamını kendi elleriyle yapmıştır. Gerçi biraz eğri büğrü oldu orası. Kendisine de söyledim boş bulunup bir sürü söylendi yine. Bana da iyilik yaramıyormuş, nesi varmış gül gibi korkuluk olmuşmuş falan. Ama ben söylediydim huysuz herife! "Çam ağacından yapılmaz orası. Cevizden yapaydın, hiç olmazsa sedirin rengine uyardı." dedim. Yine dinlemedi. Zaten beni hiç dinlemezdi. Öyle her şeyi kafasına göre yapardı. Kalın kafalı herif!

Vestiyere gitti. Kaşe ceketine şöyle bir elini attıı. O ceketi de pek severdi. Yeğeni almıştı 8 sene evvel. "Dayı," demişti. "50 yıldır aynı yamalı ceketi giyiyorsun. Bu benimkini vereyim de üşüme!" iyi çocuktu Abdurrahman. Dayısını da severdi. Dayısı da onu severdi ya, neyse... O zamanlar hiç aklımıza gelmezdi, Abdurrahman gelecek de... dayısına bir takım kağıtlar imzalatacak da... o kağıtlarla bizim evi kendi üstüne geçirecek de... sonra o evi müteahhide satacak da... müteahhit bizim kapımıza polisle dayanacak da... Peki evladım kısa keseyim.
 
Sonra nedense ceketi almaktan vazgeçti. Üst kata çıktı. Hani bahsetmiştim. Salondan çıkınca sağ taraftaki merdivenlerden... O merdivenler de eskidiydi gerçi. Tam müteahhidin polisle geldiği gün onu söylüyordum. Dördüncü basamak çürümüş. Biz de artık genç değiliz. Çıkarken ayağımız giriverir içine maazallah! Çoluk çocuk da yok. Kim bakar bize? Kusura bakmayın evladım. Çoluk çocuk lafı geçince bir kötü olurum. Aslında vardı da işte salgında sizlere ömür hepsi. Sizler hatırlamazsınız. Teee 50 sene evvel bi salgın olduydu... Neyse çok üstelemedim ben merdiven konusunda. Tabi sonra polisler falan gelince "ev de bizim değilmiş madem, basamak onarmanın bir anlamı yok!" dedim ben. Ben öyle deyince bir durgunlaştıydı adamcağız.

O gün? Haa yukarıdan indi aşağı tekrar. Kapıyı açtı, çıktı, gitti öyle. Ceketi bile almadı. O soğukta hem de! Arkasından gittim ama yetişemedim de... Nereye gideceğini de söylemedi. Zaten hep böyleydi bu adam. Hiç sağlığına dikkat etmezdi. Öyle yelekle falan çıkardı kış ortasında sokaklara. "Adam sen artık genç değilsin!" desem de dinletemezdim. Zaten beni hiç dinlemezdi.

Sonra da sizin arkadaşlar gelip aldılar beni. Yok evladım. Ben nereden bileyim? Adam yukarıdan babasının beylik tabancasını alacak da... yeğeninin dükkanına gidecek de... vuracak da falan. Aklıma gelmedi desem yalan olur. Ama dedim. "Aman Efendim!" dedim. "Sakın ola ki Abdurrahman'ı babanın beylik tabancasıyla vurmaya kalkma!" dedim. "Sen fevri adamsın. Şimdi 'Bu yaştan sonra hapse girsem ne olacak?' dersin" dedim. "Abdurrahman bunca yıl emek verdiğin evini hileyle elinden alıp el aleme satmış olabilir." dedim. "Ama sen sen ol gene de elini kana bulama." dedim. Dedim de beni dinleyen kim? A evladım! Yine yapmış yapacağını bizim adam!

17
Kurgu İskelesi / Ynt: Kırlangıç' ın Düşü
« : 13 Aralık 2013, 14:39:19 »
Başarılı :) bazı yazım ve noktalama yanlışları var fakat bu kadarını hangimiz yapmıyoruz ki?
Diyaloglar özellikle oldukça inandırıcı. Yani konuşmalar yapmacık değil. Anlatıcının karakterini de beğendim :) Eline sağlık...

18
Spoiler: Göster

1-kayıp sembol
2-kızıl dosya (bunu çok pis salladım)
3-dijital kale
4-ve dağlar yankılandı
5-yüzyıllık yalnızlık
6-aşk üç yıl yaşar
7-grinin elli tonu
8-fareler ve insanlar
9-doğu ekspresinde cinayet
10-hayvanlılar şehri

19
Kurgu İskelesi / Ynt: Son Nokta
« : 16 Ağustos 2013, 20:17:15 »
Birinin kendisine seslendiğin duyunca irkilerek kafasını yaptığı işten kaldırdı. Doğru mu duymuştu yoksa yorgun beyni kendisine bir tür oyun mu oynuyordu? Durup dikkatle dinledi, ama çıt yoktu. Başını eğerek yaptığı işe geri döndü; sonra sanki sesin sahibini kandırabilecekmiş gibi bir kez daha kaldırıp yeniden dinledi, ama nafile. Omuzlarını silkerek işine geri döndü ve tam o anda o billûr sesin sorduğu anlamlı soruyu duydu:

"Abe ister misin bi fal bakayım sana?" Sesin sahibi, bedeninin etrafında mütemadiyen bir can simidi taşımak zorundaymış gibi yürüyen, esmer tenli, yazmasını kafasının üzerinden düğümlemiş bir roman kadıncağızdan başkası değildi. Herkese sorup, genelde kısa ve net olumsuz yanıtlar aldığı sorusuna yine öyle bir cevap beklediği için, ısrar cümlelerini namluya sürmüş, acımasızca karşısındakine saydırmak için tetikteydi. Karşısındaki bu görünüşte diğerlerinden hiçbir farkı olmayan adamın sipali görmüş bakışları karşısında önce tereddütle arkasında başka gacı var mı diye dönüp baktı. Sokaklarda yetişmiş bir insan olarak korkusunu yüzüne yansıtmadan gürültü çıkarmanın bu durumda en çok işe yarayan şey olduğunu biliyordu. Öyle de yaptı.

"Ulan kapçık aazlı! ne aazını açıp bakarsın üüle be! Namusuyla fal bakan rumanım ben. Güzünü başka yana çevir! Uyarım, Alla' canımı alsın, o u'ursuz güzlerini!" Kadın dışından adama sövüyor, içindense kendisine kızıyordu, ona bulaştığı için. Akşam vakti doğru düzgün kimseyi bulamadığından bir de bu ayakkabı boyacısında şansını denemek istemişti. Nereden bilecekti herifin ırz düşmanı olduğunu.

Beri ki bu şiir gibi cümleleri büyük bir huşu içinde dinliyordu. Bunlar şimdiye dek duymuş olduğu en tatlı sözlerdi. Elindeki ayakkabı tekini bir kenara bırakmış, tatlı tatlı konuşan kadının sözlerini dinliyordu. Sanki bir derenin şırıltısını, bir kekliğin eşini çağırmasını dinliyor gibiydi. Billûr sesli kadının ağzından cümle değil de hayat akıyor gibiydi. 'İşte buydu!' diye geçirdi içinden, 'Eksik olan şey buydu!' Ne kadar da güzeldi... Tıpkı hayallerindeki gibi, belki daha da güzeli...

Kadının fantazi dünyası artık sınıra gelip dayanmıştı. Bildiği bütün ince ve uzun nesnelerle, boyacının tüm muhtemel dişi akrabalarını ilişkilendirerek değme bulmaca yazarlarına dudak ısırtacak bir mantık bulmaca diyagramı oluşturmuştu. Fakat hayatının bu en muhteşem performansı hiç bir işe yaramamıştı. Aksine gubarcık ağızlı herif ağzını daha da bir yaymış, gözünü daha bir kısmıştı. Elindeki baklaların bulunduğu bezi adamın kafasına atacak gibi oldu, fakat bunun hırsını yatıştırmayacağını düşündü. Adama doğru sinirle iki adım attı.

Boyacı yalnızca düşünüyordu. Bu sesi duymadan geçirdiği yılları düşünüyordu. Kadın susup kendine doğru bir iki adım atınca etrafındaki diğer seslere de odaklanma şansı oldu. Yoldan geçen arabaların yaklaşıp uzaklaşan fırıltılarını, yıkılmaz annesinin ellerinden tutup şekerci dükkanına doğru devirmeye çalışan çocuğun viyaklamalarını, çingenenin bağırışlarını merakla seyreden insanların aralarında fısıldaşmalarını ve kıkırdamalarını ve nihayet durup bu anlamsız kavgayı seyretmekten daha önemli işleri olan acele adımların takırdamalarını dinledi. Yaşamak buydu işte! Her nesnenin sesinin rengini keşfedebilmekti. Acaba denese o da böyle sesler çıkartabilir miydi?

Öte yandan kadının attığı, insanlık için yavaş fakat kendisi için oldukça hızlı, iki adım bitmiş; Ona hedefine saldırabilmesi için yeterli mesafeyi vermişti. "Sali'a'ya bulaşmak neymiş gürürsün şimdi!" diye bağırıp kirli elleriyle boyacıya sağlam bir tokat patlattı. Ondan sonra da arkasını dönüp gitti.

Oysa o tokat inene kadar boyacı ne güzel şeyler düşünmüştü. Geleceğe dair ne güzel planlar kurmuştu kafasında. Önce yeni tanıştığı, canlı-cansız, her sesin aynısını çıkarmayı deneyecek sonra da diğer insanlar gibi konuşmayı deneyecekti. Belki de ikisini birden yapacaktı. Buna ne engel olabilirdi ki? duyuyordu artık. Sonra da vitrin camlarından gördüğü ucunda delikli top olan sopaya konuşanların yaptıklarını da yapabilirdi. Hatta şu tahtadan yapılmış, üzerine sıra sıra teller takılı aletlerde bile şansını deneyebilirdi. Sizler için bu kadar hayali o tokadın havaya kalkıp inmesine sığdırmak zor, fakat kelime kullanmayan bir insan için kafasından kelime geçirmeden bu hayalleri bir anda kurmak öyle kolay ki... Sizin için kolay olan ise bu hayalleri söndürmek. Tıpkı o kadın gibi işte... Tokadı kulağına indikten sonra yirmi yıldır dinlediği sessizlik geri gelmişti. Sinirli adımlarla yürüyüp giden kadına kızamadı bile... Çok ağlamadı da... belki iki damla yaş... Kenara bıraktığı siyah deri ayakkabıyı eline alıp işine devam ederken 'ne bekliyordun ki?' diye kızdı kendi kendine, 'Mucizelere kapılıp kim olduğunu unutursan, işte böyle dersini alırsın!'

20
Kurgu İskelesi / Ynt: Gemileri Yakmak
« : 16 Ağustos 2013, 18:44:09 »
Çok teşekkür ederim safir. Betimlemeler konusunda haklısın. Kendimi fazla sınırlıyorum sanırım. Uzayınca sanki yanlış bir şeyler yapıyormuşum gibi hissediyorum. Konuşanların kim olduğunun karışması isimsiz kahraman durumundan kaynaklı biraz, biraz da sürekli olarak aynı ismi tekrar etmek istemememden kaynaklı. Özellikle kısa konuşmalarda konuşanın kimliğini tekrarlamak rahatsız ediyor beni. Dediğin gibi betimlemeler artarsa bu da düzelecek belki de. Tavsiyeni sıradaki bölümde değerlendirdiğimi göreceksin umarım :)

21
Kurgu İskelesi / Ynt: Gemileri Yakmak
« : 16 Ağustos 2013, 10:30:30 »
Teşekkürler senin yazdıklarından sonra baya paslandığımı fark ettim. Bir sürü hata çıktı bir ara tekrar elden geçireyim bari :)

22
Kurgu İskelesi / Ynt: Gemileri Yakmak
« : 15 Ağustos 2013, 00:53:46 »
Teşekkür ediyorum okuduğun ve eleştirdiğin için :) Galiba uzun aralıklardan dolayı senden başka da okuyan kalmadı :P Kıymetini bil sırf senin için yazıyorum bunu :D

Karakterleri ana hatlarıyla planlamıştım en başında evet. Fakat ufak tefek detaylar zaman içerisinde gelişiyor tabi.

23
Kurgu İskelesi / Gemileri Yakmak- yeni bölüm
« : 13 Ağustos 2013, 13:45:07 »
USTURLAB

Hayatının en uzun soluklu at sürme deneyimlerinden birini geçiren hekim, birlikte yola çıktığı üç kişiye aradıkları şeyi götüren askerlerin geçeceği yolu gösterdikten sonra yoldan görünmeyecek şekilde çalıların arasına uzandı. Alışkın olmadığı için bu uzun süreli yolculuğun titreşimlerini hala kafasının içinde hissediyor, bu da onda mide bulantısı ve baş dönmesine yol açıyordu. Bu haline rağmen nezaketen diğerlerinden her ne yapmayı düşünüyorlarsa kendisine de bir vazife biçmelerini söyledi. Büyücü ayak altında dolaşmaması gerektiği gibi kaba bir açıklama yaptıysa da Cafer demeyi tercih ettiği Âlim dostu gülümseyerek atlara göz kulak olabileceğini söylemişti. Atlar kaçış için önemliydi ne de olsa. O da güvende olabileceği bu görevi seve seve kabul etmişti. Ya da öyle sanıyordu. Belki de doğrudan atların ilerisindeki çalıların arasına devrilmişti.
İnsanoğlunda yaşama arzusuna bile galip gelebilecek tek bir hal vardır: o da meraktır. Hekim de işte bu sebepten yattığı yerde kendisini yolu net görebilecek bir şekilde düzeltip bilincini açık tutmaya çabalıyordu. Üç kişilik bir haydut takımının en az on kişiden oluşan bir muhafız takımına nasıl kafa tutacağını izlemek istiyordu. Onun görüş alanında sadece Büyücü vardı. Cafer’i yol kenarındaki ağaçlardan birine tırmanırken gördüğünü hatırlıyordu fakat yukarılara göz gezdirdiğinde ondan hiçbir iz göremedi. Ekibin liderinin ise nerede olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Sağlığından sorumlu olduğu adamın ortada görünmemesinden bir miktar endişelendiyse de kafasının içerisinde vızıldayıp duran sinek daha fazla endişelenmemesini sağladı.
Vızıldamaların içerisinde duyduğunu sandığı ahşap takırdamaları dikkatini yola vermesine sebep oldu. Yaprakların arasından iki atın çektiği, üstü kapatılmış, iki tekerlekli bir arabanın ve etrafında bulunan atlı muhafızların ağır ağır geldiklerini seçebiliyordu. Fakat kaç kişi olduklarını sayabilmesi pek mümkün değildi. Konumu itibariyle muhafız alayı önce yolun onun yakın olduğu kısmından geçecekti. Kendisinden daha ileride ise henüz yaklaşmakta olan kafileye dönüp bakmamış olan büyücü vardı.  
   
Araba iyice yaklaştığında büyücü çalıların arasında yarı oturur vaziyette arabaya doğru yüzünü çevirdi. Hekim bulanık kafasında yanlış görmüyorduysa eğer arabanın altına doğru bakıyordu. Ne olduysa da bu bakıştan sonra oldu. Önce bir çatırtı işitildi, muhafız alayı sesin üzerine yavaşlamıştı fakat onların durmasına fırsat kalmadan tekerlekleri birbirine bağlayan aks orta yerinden ikiye ayrıldı. Tekerleklerin sağa-sola fırlamasıyla birlikte araba büyük bir gürültüyle toprak yola oturdu. Huzursuzlanan atlar arabacı üzerindeki şaşkınlığı atlatıp kendilerini durdurana kadar arabayı sürüklediler. Bütün muhafızlar arabaya doğru geliyorlardı. Aksın kırılması onlar için basit denebilecek bir kazaydı ve etraftan herhangi bir tehlike beklemiyorlardı. Hekim ise bunun bir tesadüf olamayacağının bilincindeydi. Uğursuz herif bir nazarıyla aksı ortadan ikiye bölmüştü.
   
Muhafızların hepsi arabanın etrafına toplandığında ağaç tepelerinden üzerlerine cam şişeler yağmaya başladı. Düşüp kırıldığı yerde büyük bir gaz bulutu bırakan bu şişeler atların sahiplerini sırtlarından atıp kaçmasına sebep oluyordu. Sisin içerisinden bağırış çağırışlar ve öksürük sesleri duyuluyor fakat hiçbir şey görülmüyordu. Duman yavaş yavaş berraklaşıp gözle seçilebilir olduğunda saklananlar yerlerinden çıktılar. Hekim de diğerleriyle birlikte arabanın yanına gitmişti. Muhafızların hepsi hareketsiz yerde yatıyordu. Hatta arabaya koşulmuş atlar bile… Nabızları kontrol eden hekim onların yaşadıklarını anlayınca içten bir ‘elhamdülillah’ çekti.
   
Bir müddet arabanın etrafındaki muhafızların üzerini ve arabanın içini aradılar. Sonunda aradığını bulan Cafer elindeki beyaz beze sarılı nesneyi Lider’e götürdü. Hekim daha yakından baktığında bunun gerçekten de bir karış boyunda bir usturlab olduğunu gördü. Fakat yeni yapılanlara nazaran daha eski bir usturlab olmalıydı. Tüm parçaları bakırdan yapılmış bu alet iç içe iki yuvarlak parçadan oluşuyordu. Dıştaki büyük yuvarlağın çeperi 24 eşit parçaya ayrılmıştı. Diğerine teğet olacak şekilde merkezi kaydırılmış olan daha küçük olan yuvarlak parça ise 12 eşit parçaya ayrılarak her birine bir burcun adı verilmişti. Usturlabın yüzeyinde farklı noktaları gösteren küçük parçalar gök cisimlerini temsil ediyordu. Yuvarlakların içerisinde çizili olan yaylar sayesinde bu gök cisimlerinin yerleri hesaplanabiliyordu. Hekim bunların hepsinin ne işe yaradıklarını az çok bilse de kendi uzmanlık alanı olmadığından emin olamıyordu.
   
Cafer Usturlabı esas sahibine verdiğinde inanılmaz şekilde bakırın daha da parlak hale gelip adeta altına dönüştüğünü gözlemledi. Ortasında bulunan camlı bölme etrafına ışık saçıyordu. Camın içerisinden yayılan ışığa biraz daha dikkatle baktığında merkeze bir iğneyle tutturulmuş bir küçük ok gördü. Cenevizli aleti anlatırken az bile söylemişti doğrusu. Usturlab nereye döndürülürse döndürülsün hep aynı yönü göstermekteydi bu ok. Hayretler içerisinde bu küçük okun inatçı istikrarını seyrederken ister istemez elini bu büyülü nesneye doğru uzattı. Beriki alete uzanan eli görünce hızlı bir hareketle ondan sakınarak yeniden beze sararken, “Herifler uyanmadan ormanın içine dalsak iyi olacak.” diye söylendi.

…

Ormanın içerisinde ilerlerken bir önceki yolculukta olduğu gibi hızlı hareket etmiyorlardı. Atlar yeterince yorgundu ve muhafızların onları ağaçların arasında bulmaları hiç kolay değildi. Aslında orman yolculukları deniz yolculuklarına benzer. Sık ağaçların içerisinde yolculuk yapıyorsanız baktığınız her ağaç birbirine benzer ve insan fıtratından dolayı geniş arazilerde yuvarlaklar çizmeye bayılır. Fakat ellerinde bu değişik alet varken kaybolmaktan korkmalarına hiç gerek yoktu zira ışığın içerisindeki bu ok inatla hep aynı yönü gösteriyordu. Acaba okun gösterdiği yerin sonuna kadar gitse ne bulacaktı? Hekim, Gianni ve Drakkar’ın söylediklerini düşündü. Okun gösterdiği yerde muazzam bir hazine olmalıydı. “Süleyman’ın hazinesinden daha iyisi…” diye mırıldandı kendi kendine. Bu sözler yanında at sürmekte olan büyücünün kulağına gitmiş ve kendisine alaycı bir gülümseme ile bakmasına sebep olmuştu. Fırsatı değerlendirmek isteyen Berberi derhal Büyücü’nün hikayesini öğrenmek adına konuşmaya başladı.

“Neden öyle bakıyorsun? Sanki sen de bu hazinenin peşinde değil misin?”

“Hazine mi?” dedi büyücü, küçümseyici ifadesini bozmadan, “Bir sandık altın bulursan bunun adı hazine olur. Gömdüğün yeri unutmamak için de boktan bir parşömene aptalca şekiller çizer adına harita dersin olur biter. Bizim peşinde olduğumuz şey için çekilen zahmet, benim bildiğim büyülerin ötesinde olan bu alet, bunun herhangi bir hazineden fazlası olduğunu gösteriyor.” Atının dizginlerini elinde tutarken kendisinden korktuğunu adı gibi bildiği bu adamla biraz eğlenmeye karar verdi. “Peki, senin burada ne işin var, Habeş? Bana diğerlerine anlattığın ‘Hikayeni dinlemek istiyorum’ masallarını anlatma sakın! Beni kandıramazsın. Sen konuşmadan önce kafanın içerisinde neler olup bittiğini anlarım ben.”

“Sana Habeş olmadığımı defalarca söyledim. Berberiyim ben!” büyücü Berberi olduğunu hiçbir zaman ciddiye almamasına rağmen, Hekim söylemekten vazgeçmiyordu. “Evet, hikayeni dinlemek istiyorum. Ne var bunda?”
“Açıkçası nereden geldiğin, ne duymak istediğin umurumda bile değil. Ben daha çok neden bizim hakkımızda bilgi topladığınla ilgileniyorum. Senin vazifen Tarik’i dirilttiğinde bitti.” Büyücü Türk’e yolcu anlamında Tarik diyordu. Bu kelime ona ne diyeceğini bulan Hekim’in yüzünde anlık bir tebessüme sebep olmuştu. Tebessümün Arap arkadaşı tarafından hoş karşılanmayacağını düşünerek hemen toparlandı. Memnuniyetsiz arkadaşının konuşurken kendisine değil de yola bakması rahatlatıcı olsa da bu uğursuzun bakmadan da görebildiği konusunda şüpheleri vardı.

“Hala bana ihtiyacı olabilir. Sizinle ilgili bilgi toplamıyorum. Sadece merak ediyorum.”

“Bana masal anlatma! Halife’ye yaranmak için casusluk mu ediyorsun? Aklın sıra muhafızların bir yerde bizi yakalamasını bekleyecek -buna belki de sen sebep olacaksın- sonra da bizimle ilgili bildiğin ne var ne yoksa anlatıp kahraman olacaksın, öyle mi?” bunları söylerken gözlerinin içerisine bakıyordu ve hayatında bu kadar korkunç bir çift göz daha görmemişti hekim. Koyu yeşil gözlerin ortasında baktığı kişiyi oracıkta yakıp kül edecek bir alev topu vardı sanki.

“Halife için casusluk yapmak mı? İnan bana böyle bir şey yok. Ben sadece merak ediyorum hepsi bu.” Kekeleyerek konuşuyordu ve bu cevabın yeterli olmadığının farkındaydı. “Hayatım boyunca hep etrafımdakilerden farklı oldum. Bu yüzden de hiç arkadaş edinemedim. Araplar içinde bir Berberi olduğum için, Berberilerin içinde Arap gibi davrandığım için dışlandım. Kimi zaman çok konuştuğumdan şikayet ettiler, kimi zaman hiç konuşmadığımdan... Maalesef hiçbir şekilde onlara yaranamadım.

“Yıllar içinde yalnızlığımdan kurtulamayacağımı anlayınca ona teslim oldum. İyice öğrenmiştim ki hiç kimse ömrüm boyunca benim yanımda olmayacaktı. Derken seneler sonra Kurtuba’da cerrahi eğitimi için geldiğimde bir insanla tanıştım. Bana fevkalade bir yakınlık göstermiş olan, zekamı ve çalışmalarımı taltif etmiş olan bu kişi hocam Ebul Kasım El-Zehravi’ydi. Ona aşk derecesinde bağlandım. Söylediği her sözü aklımda tutuyor, nereye gitse arkasından yürüyor, hatta bunu yaparken bastığı yerlere adımlarımı denk getirmek için çaba sarf ediyordum. O da bu durumdan memnun olmuş, yaptığı çalışmalara beni ortak ediyordu. Artık yalnız değildim. Bir çok konuda çalışmalar yaptık. Yarayı diktikten sonra cerahat olmamasını sağlayan hayvan bağırsağından iplik kullanma fikrini geliştirdik. Lokman Hekim’in sırrının peşinden giderek ölüme çare bile bulduk. Bu benim hayatımın en önemli çalışmasıydı. Bir gece deney olsun diye bir fareyi önce zehirleyerek öldürmüş, daha sonra ise diriltmeyi başarmıştım. Bu büyük bir başarıydı. Fakat hocam, Ebu Kasım, Allah’ın işine karışmakta olduğumuzdan çekinerek çalışmalarımıza son verdi. Hocama karşı gelemezdim. Fakat onunla bir araya gelme isteği de kalmamıştı içimde. Kendimi bu kez tamamen daha evvelkilerin yazmış oldukları kitaplara ve parşömenlere vermiştim. Yunan bilim adamlarını, Müslüman bilim adamlarını okuyor, yazdıklarından notlar çıkarıyordum. Yeni arkadaşlarım işte bu birçoğu birkaç asır önce ölmüş olan bilim adamları taifesiydi.

“Siz medresenin içerisine girip Tarik’i diriltmemizi istediğinizde içimde bir heyecan belirmişti. Eğer hocam izin verseydi denemek istiyordum da... Sonra peçelerinizi indirdiğinizde ise yaşadığım şaşkınlığı kelimelere dökmem mümkün değil. ‘Bu kadar farklı coğrafyalardan gelmiş insanlar nasıl oluyor da birbirlerine canlarını emanet edecek kadar yakınlaşabiliyor?’ sorusu kafamın içerisinde şimşek gibi çaktı. ‘Nasıl bir amaçtı ki bu, bu insanları dünyanın öteki ucundan bir araya toplayarak Halife’nin arka bahçesindeki bir medreseyi basacak cesareti vermişti?’ Ben hayatım boyunca tatmadığım güven duygusunun bu insanların arasına nasıl bir kuvvetle yerleştiğini arıyorum. Bunu da sizin hikayelerinizde bulmayı umuyorum.” Berberi bu sözleri normal konuşmalarını yaparken olduğu gibi lakayıt bir ifadeyle söylememişti. Ölüyü dirilttiği zaman kendini işine verdiği kadar ciddi konuşuyordu. Büyücü kargaları kıskandıracak bir kahkaha attıktan sonra cevap vermeye koyuldu:

“Zavallı bir kadın gibi konuşuyorsun! Demek amacımızı öğrenmenin peşindesin öyle mi? Aptal olduğunun farkındaydım da bu kadarını beklemiyordum gerçekten.” Aşağılamalarından sonra bir an duraklayıp yanındaki adamın sinirlenmesini seyrettikten sonra söze devam etti. “Bu aptallıkla sır versem bile onu bana karşı kullanamayacağını gördüm. Bu yüzden anlatmakta sakınca görmüyorum. Lakin bana anlatmadığın şeyler olduğunun da farkındayım.  Mesela bizim iyi insanlar olup olmadığımızı merak ediyorsun. Allah yolunda giden insanlar olup olmadığımızı… Böylece bize yardım ettiğin için oluşacak vicdan azabından kurtulmayı planlıyorsun.” Hekim’in yüzüne bakıp sözlerinin doğruluğundan emin olduktan sonra devam etti:

“Vicdan… Bu benim hayatımda önemli yeri olan bir kelimedir. Bütün hayatım bu kelimenin etrafında şekillenmiştir diyebilirim. Babam Mavera’ün-Numan şehrinin emiridir. Annem, önemsiz bir cariye, söz etmeye gerek yok. Evet, ben bir prensim. İnanması güç geliyor öyle değil mi? Babamın konumundan dolayı hayata, her şeye sahip olarak başladım. İstediğim gibi yiyip içebiliyor, yokluk nedir bilmiyordum. İstediğim hocalardan ders alıyordum. Etrafımda sayısız uşağım ve kölem vardı. Kendimde farklılıklar olduğunu hissediyordum fakat bunun ne olduğunu anlayabilecek durumda değildim. Bendeki farklılığın ilk farkına varanlar, öncelikle etrafımdaki yetişmemden sorumlu olan insanlar olmuştu. Çirkin ve uğursuz bakışlarım olduğunu söylerler ve etrafta meydana gelen ufak tefek kazaların, nedense, ben oradayken arttığından şikayet ederlerdi, kapalı kapılar ardında. Bir gün Pazar yerinde yanımda bakıcım ve kölelerimle dolaşırken bir at gördüm. Henüz 9 yaşındaydım ve at bilmeyi pek iyi bilmiyordum. Ama yine de bu hayvana karşı içimde bir istek oluştu. O benim olmalıydı. Yanımdakilere derhal emir verdim ve gidip atın binicisiyle konuştular. Adam atının satılık olmadığını söylemiş. Ne kadar ısrar ettilerse de satmayacağını belirtmiş. Haberi bana gelip söylediklerinde gözlerim atın üzerindeydi. İşte o andan sonra hayatım tam anlamıyla değişti. Atın çığlıkla şaha kalkışı ve yere devrilişi hala gözümün önündedir.” Gözlerinin önüne getirdiği sahneden aldığı haz yüzünden okunabiliyordu. Hekim bu durumdan rahatsız olmuşsa da sessizce dinlemeye devam etti. “At nedendir bilinmez acı içinde şaha kalkmış ve binicisini de altına alarak yere devrilmişti. Çevredekiler yardıma koşmuştu fakat yapacak bir şey yoktu. At ölmüştü ve binici de onun altında kalarak can vermişti. Atın yorgunluktan çatlayarak öldüğünü söylediler. Pazar yerinin ortasında saatlerce beklemekte olan at çatlayarak ölmüş… O gün benimle ilgili dedikodular ayyuka çıkmıştı artık. Ve ben de kendimde olan bu halin kesin olarak farkına varmıştım.

“Olayı babama anlattıklarında gülüp geçmişti. Hatta benim veli bir zat olabileceğimi bedduamın tutmuş olabileceğini iddia etmişti. Benimle pek vakit geçirmediğinden beni küçük sevimli bir oğlan çocuğu olarak görüyordu. Tabi bu düşünceleri beni odamda elmamdan kurt çıktığı için bir köleyi kırbaçlarken bulana kadar sürdü. Bana ceza olarak bir hafta kadar odadan çıkmama cezası verildi. Cezam bitmeden saraya bazı davetler yapıldı. Birkaç hekim ve büyücü gelerek bende nasıl bir hal olduğunu incelediler. Hekimler benim bir vicdan sahibi olmadığımı söylediler. Elime verdikleri bir tavşan yavrusunu parmaklarımla boğarak öldürmemi izlediklerinde bu kanıya varmış olabileceklerini düşünüyorum. Büyücüler ise bende bir kudret gördüklerini eğer kendileri gibi yetiştirilirsem oldukça büyük bir büyücü olabileceğimi söylediler. Hatta bunlardan bir tanesi beni yanına seve seve çırak alabileceğini söyleyen bir kişiydi. Dini bütün bir şahıs olan babam bunu şiddetle reddederek beni hadis, fıkıh ve tefsir ilimlerinde eğitmeleri için hocalar tuttu. Vicdandan yana eksik olan fıtratımı dini emir ve yasaklarla terbiye ederek kapatabileceğini umuyordu. Gerçekten de katıldığım sohbetlerde böyle insanların varlığına şahit oldum. Birkaç yıl bu konuda hocalarım oldukça başarı da sağlamışlardı.

“Bir gün buluğ çağına ermişken karşıma çıkan bir kız her şeyi alt üst etti. İpekli çarşafın içinde yalnızca gözlerini görebildiğim halde içimde bir arzu oluştuğunu hissettim. Fakat bunun günah olduğu bunu yapmamam gerektiği aklıma geldiğinde kafamı başka yöne çevirdim. Anladığın gibi bu o kızın da sonu oldu. Pazar yerinde birden bire yere yığılıverdi. Derhal hocama gidip olayı anlattım. O benim bunun için tövbe, istiğfar etmem gerektiğini söyledi. Ben de öyle yaptım. Ama bunu o kızın ölümüne üzüldüğüm için falan değil, sadece öyle yapmam gerektiği için yaptım. Olay babamın kulağına gidince benim tövbelerim de istiğfarlarım da işe yaramadı. Beni zindana kapattı. İnsanlarla bir araya gelmezsem kimseyi öldüremezdim, o böyle söylemişti.

“Bundan sonra hayatımın birkaç senesi ışıksız bir zindanda geçti. Fakat zindanda da olsam ben bir prenstim ve her dileğim yerine getiriliyordu. Ziyaretçilere ses çıkartılmıyordu. Bir nazarıyla can alan uğursuz prensi ziyaret etmeye sanki kimin cesareti olabilirdi ki zaten. İstediklerimi getiren köleler bile karşımda tir tir titriyorlardı. Bunu göremiyordum ama hissedebiliyordum. Zindanda bir süre sonra beklenmedik bir ziyaretçim olmaya başladı. Bu beni yanına çırak almak isteyen büyücüden başkası değildi. Haftada bir beni ziyaret eder, benimle konuşur, ahşaptan oyma bazı yazıtları bana getirip öğrenmemi sağlardı. Artık onun öğrencisiydim ve yapılacak başka hiçbir şey olmayan bu zindanda onun öğrettiği şeyleri çalışıyordum. Günün birinde yeni hocam beni ziyarete geldiğinde zindanın içerisinde ufak bir ateş yakarak beni görmesini sağladım. Yalnız da değildim artık kendime bazı dostlar çağırabiliyordum.” Bu bazı dostların vurgulanarak söylenmesi Hekim’in dikkatinden kaçmamıştı.
“Onları da kendisiyle tanıştırmayı umuyordum. Açılmış olan küçük pencerede yaktığım ateşin aydınlığı yüzüne vurduğunda, gördüğüm dehşet dolu ifade onunla ilgili aklımda kalan son şey oldu. Bir daha da gelmedi.

“Sürekli onun gelip yeni yazıtlar getirmesini bana yeni şeyler öğretmesini bekledim ama o hiç gelmedi. Sonunda ben de zindandan sıkılıp çıkmaya karar verdim. Gardiyanları çağırıp kapıyı açmalarını emrettim. Bana karşı geldiler. Ama elbette ben gitmek istedikten sonra beni orada tutabilmeleri mümkün değildi. Gardiyanlardan birini tehdit ederek kapıyı açtırdım ve elimi kolumu sallayarak zindandan çıktım. Şehirde dolaşarak beni zindanda eğiten hocamın evini buldum. Ortadan kaybolmuştu. Evinde kalıp orada bulunan bütün yazıtları, parşömenleri ne varsa alıp okudum. Birçok deneyler yaptım. Görüyorsun ya ben de senin gibi bir bilim adamı sayılırım. Neyse bu kısımlar seni pek ilgilendirmez. Ne de olsa benim ilmim seninki gibi temiz sayılmıyor. Sadede gelelim.

“Günün birinde Mavera’ün-Numan emiri olacaktım. Bunu sabırla bekliyordum. Bunu beklerken de benden korktukları halde geleceklerini öğrenmek, başkalarının kadınlarını istemek, düşmanlarını ortadan kaldırmak için yardım dilenen insanlara yardım ediyordum. Onlar gelip kapımı çaldılar. Benden ellerinde bulundurdukları bir büyülü nesne için yardım istediler. Onlara yardım edebileceğimi fakat bana yüklü bir miktar ödeme yapmaları gerektiğini söyledim. Bana yanlarında para olmadığını söyleyince yine de alete bakmak isteği doğdu içimde. Tarik elindeki aleti bana gösterdiğinde oldukça şaşırmıştım. İçerisinde muazzam bir güç olduğunu hissedebiliyordum. Bu az evvel görmüş olduğun aletin yalnızca bir parçasıydı. Ortadaki küçük yuvarlak parça… İçerisindeki ok Batıyı gösteriyordu. Bu okun ucu her nereyi gösteriyorduysa orada muazzam bir kudret olmalıydı.

“Bu aleti ondan almak istedim ve sözümü ikiletmeden bana uzattı. Aleti elime aldığımda sanki içinden bütün ruhu çekilmiş oldu. Ufak hareketlerle batıyı göstermekte olan ok, benim elime geçer geçmez cansız bir kaya parçası gibi hareketsiz kalmış kuzeye dönmüştü. Türk’ün büyülü bir kudreti olmadığına göre bunun tek mantıklı açıklaması vardı. Bu aleti yapan kişi yalnızca bir kişi tarafından kontrol edilmesini istiyordu. Aleti geri verdiğimde ise aklımda tek bir şey vardı: Oraya gitmeliydim. Kendilerinden herhangi bir şey istemeden peşlerinden geleceğimi söyledim. Bu bakır aleti tamamlayacak olan ikinci bir alet olması gerektiğini anlattım ve birlikte batıya doğru yola çıktık.”

“Demek bir saltanatı arkanda bıraktın bu aleti takip edebilmek için. Bir şey sormak istiyorum.” Diye araya girdi Hekim ve izin geldikten sonra devam etti. “Bu aletin sadece onun elinde işe yaradığını söylüyorsun. Peki, bu büyüyü bozmanın bir yolu yok mu? Yani bunu yapabilecek biri varsa herhalde o da sen olmalısın.”

“Aslında yolculuk esnasında birkaç kez büyü bozmak için girişimde bulundum. Fakat hiçbirinde başarılı olamadım. Tarik, gemide öldüğünde de önce çok heyecanlandım. Çünkü bir ihtimal onun ölümü büyüyü bozabilirdi. Derhal usturlabı elime aldım. Çalışmıyordu. Ölümü bile bu büyüyü bozmaya yetmemişti. Demek ki usturlab onu seçmişti ve başka kimsenin onu takip etmesine izin vermeyecekti. Bu durumda amaca ulaşmak istiyorsak Tarik’i izlememiz gerekiyordu. Dostlarımdan daha önce senin yaptığın çalışmaları öğrenmiştim. Başarılı olduğunu da biliyordum. Böylece çıkıp medreseye geldik. Artık hikayemi baştan sona biliyorsun. Ne dersin sence vicdanını rahatlatacak kadar iyi bir insan mıyım?” diyerek hikayesini yüzünde şeytani gülümsemesi ve manidar sorusuyla tamamlamıştı. Hekim bu soruya cevap vermeyecek ve mümkün olduğunca onunla muhatap olmayacaktı. İçindeki huzursuzluk kat be kat artmıştı sorunun cevabını kendi içinde düşünürken. Bu huzursuzluktan kurtulmak için aklına namaz kılmak geldi.

Ormanın içerisinde bir hayli ilerlemişlerdi ve ikindi vakti çıkmak üzereydi. Önde ilerlemekte olanlara seslenerek biraz dinlenmeyi önerdi. Diğerleri de buna karşı çıkmayınca atları bağlayıp mola verdiler.

Spoiler: Göster
geç kalmış bir bölüm daha :)

24
Tartışma Platformu / Ynt: Fantastik Edebiyatın Amacı
« : 04 Temmuz 2013, 09:46:15 »
1- Fantastik Edebiyat hayal gücünü zenginleştirmekten ziyade hayal gücü geniş olan insanlar tarafından yazılmıştır desek daha mantıklı sanırım. Zaten amaçları da bir şeyi doğrudan doğruya söylemek yerine imalı cümlelerle dolaylı yoldan anlatmaktır genel olarak.
2- Kitabı var mı bilmiyorum da en son mandalinalısı çıktıydı...


25
Kurgu İskelesi / Ynt: Tuhaf
« : 29 Mayıs 2013, 10:24:19 »
Adam açıldı yahu! Yaz yaz, güzel oluyor :D Ama bu bitmiş yenisini yaz... Kafama takılan tek bir nokta var: Çocuğun uçmasından biri görür diye endişelenen annenin koca heykeli canlandırması... Bunun dışında her şey güzel görünüyor eline sağlık :)

26
Kurgu İskelesi / Ynt: Pamuk Gelin
« : 16 Mayıs 2013, 07:53:53 »
Yine Bülend, yine güzel bir hikaye... masal alternatifleri çokça denenen şeyler, seninki de eğlenceli olmuş. devamını bekliyorum
not: sanıyorum fırtınakıranın hesabı hacklendi admin bu konuya bir eğilsin :P

27
Eğlence & Mizah / Ynt: Tek Cümleyle Kitap Özeti
« : 12 Mayıs 2013, 21:04:21 »
"Oğlum, ben aslında çok iyi bi adamım lan, Valla bak!"  
Spoiler: Göster
Sefiller


"Allah senin, baba gibi, belanı versin!"  
Spoiler: Göster
Karamazov Kardeşler


"Bu anarşiyi getirdik buraya da iyi mi yaptık, kötü mü yaptık, bilemedim."  
Spoiler: Göster
Mülksüzler


"Hocam bi sus! Allah'ın adını verdim, bi sus ya!"  
Spoiler: Göster
Candide ya da iyimserlik

28
Kurgu İskelesi / Ynt: Gemileri Yakmak
« : 10 Mayıs 2013, 22:10:07 »
Teşekkür ederim. İşte bana böyle şeylerle gelin kardeşim. Vay efendim şahane olmuş da şöyle muhteşem, böyle on numara... Yapmayın böyle şeyler:P Hemen eğiliyorum konuya...

29
Kurgu İskelesi / Ynt: Gemileri Yakmak
« : 10 Mayıs 2013, 09:07:57 »
Teşekkürler. Parça demek için biraz büyük gerçi ama çok severim loreena mckennit'ı. Bu ara iş yoğunluğu dolayısıyla çok boşladım hikayeyi farkındayım. Arayı kapatmaya çalışıyorum.

30
Kurgu İskelesi / Yeni Bölüm: Gemileri Yakmak
« : 08 Mayıs 2013, 16:33:31 »
ŞAFAK VAKTİ

Son nöbetin kendisine verilmesinden oldukça mutlu olmuştu Hekim. Cafer onu uyandırıp nöbeti devrettiğinde uyku sersemliğini çabucak atlatıp ciddiyetle görevine başlamıştı. Oldukça sessiz bir geceydi. Arada bir yerinden kalkıp sağdan soldan gelen hışırtıları kontrol ediyor fakat sincaptan başka bir şey bulamıyordu. Zaten bu olay birkaç kez tekrarlandıktan sonra ‘sincaptır, sincap’ diyerek hiçbir sese aldırış etmedi.

Sabah namazı vakti yaklaştığında matarasında abdest almak için ayırdığı suyla sakin sakin abdest aldı. Ağaçların arasından güçlükle seçebildiği ayın konumundan emin olduktan sonra da namazını kılmaya başladı. Namaz arasında vazifesini aksatma endişesiyle şöyle bir kulak kabarttıysa da olağandışı bir ses duymadığından devam etti. Farzın ikinci rekatında son kıraatlerini de bitirdikten sonra selamını verirken döndüğü sol tarafında gördüğü manzaraya müdahale etmek için artık çok geçti. Selamın sesini yükselterek arkadaşlarını uyarmaya çalıştıysa da onlar üzerlerine doğrultulan mızrakların soğukluğuyla çoktan uyanmışlardı.

Ne idüğü belirsiz bir grup eşkıya kılıklı adam silah tehdidiyle uyandırdıkları insanları ayağa kaldırıp ellerini bağladılar. Namazı biten Hekimi de unutmamışlardı elbette. Kendi aralarında Batı limanlarının aksanıyla konuşan bu eşkıyaların Halife’nin muhafızları olmadıkları açıktı. Dağlara sığınmış isyancılar olabilirlerdi ancak. Bu yüzden karşı koyup muhtemelen kendilerini arayan muhafızları da buraya toplamanın bir anlamı yoktu. Onlarla anlaşmanın bir yolunu bulmak zorundaydılar.

Ara sıra onları uyaran, itip kakan isyancılar esirlerine Arapça hitap ediyorlardı. Güneş henüz kızıllığını kazanmaya başlamışken isyancıların içinden tanıdık bir ses duyan Cenevizli, yiyeceği sopaya aldırmadan onların lisanında bağırdı:

“Demek artık dostlara da saldırıyorsun, Joao!”

Hemen yakındaki isyancılardan birinin kırbacı onun göğsünde şaklamaya cesaret ettiğinde, kırbacın sahibi ne olduğunu anlamadan kendisini kırbacın ucunu yakalamış olan sarı devin ellerinde buldu. Diğer isyancılar duruma müdahale etmek için kılıçlarını ve mızraklarını çekip atıldılar. Bileklerindeki ipleri koparmış olan Drakkar elindeki yeni boğazladığı ölü isyancıyı kenara atıp onun kılıcıyla yeni gelenlerin karşısında durdu. Bir anda patlak veren bu kavgaya son veren isyancıların içinden gelen bir ses oldu:

“Durun! Bu kadar gürültü yeter! Muhafızları başımıza toplayacaksınız! Bir adamla başa çıkamadınız koduğumun savaşçıları! ” Uzun ve zayıf siluetiyle öne çıkan liderlerinin emrindeki adamları azarlaması bitince esirlere yöneldi. Güneşin kızıllığı ağaçların arasında yayıldıkça simalar daha belirgin hale geliyordu. Yine de bir meşalenin ışığına ihtiyaç duydu Joao. Işığı yakaladığı insanların yüzlerine doğru tutup tanıdık birini aradı. Sonunda Cenevizli dostunu gördüğünde hayretini gizleyemedi. “Siz ha! Derhal çözün bu adamı! Bu Müslümanların arasında ne yapıyorsunuz?”

“Uzun hikâye dostum… Bu adamlar benimle birlikteler. Onları da çözmenizi istiyorum.” Diğer isyancılar bu adamın liderleri üzerindeki etkisini garipsemişlerdi. Bu isteğin derhal bir baş hareketiyle onaylanması bu çelimsiz adamın gücünü gözler önüne seriyordu. O andan itibaren de hiçbiri bu adamın yakınına yaklaşmaya cesaret edemedi.

Gianni, Joao’ya evinden çıkıp buralara gelişini anlattı. Adamın bilmesi gerekenden fazlasını duymamasına özen göstererek anlatmıştı her şeyi. Yeni katılacak birine hiç ihtiyaç yoktu doğrusu. Hayalindeki hazineyi 7’ye bölecek olmak onun için yeterince acı vericiydi zaten. “Senin anlayacağın dostum, şimdi Malaga’da bıraktığımız gemimize dönüp kendimizi tekrar Akdeniz’in şefkatli kollarına bırakmalıyız.”

“Akdeniz’in şefkatli kolları demek…” dedi Joao, gevrek bir kahkahadan sonra. “Size yolculuğunuzda başarılar dilerim. Fakat geminizin güvenli olduğundan emin misiniz? Son aldığım haberlere göre Halife’nin muhafızları Malaga’daki bütün gemileri didik didik aramış. İçinde kuzeyli barbarların olduğu bir gemiyi talan etmişler. Yanınızdaki dev cüsseli arkadaşınıza bakılırsa bu sizin geminiz olabilir diye düşünüyorum.”

“Nasıl? Benim gemimi mi talan etmişler!” Drakkar, Ağzındaki romu püskürttüğünde gözleri sinirden kor gibi kızarmıştı.

“Adam doğru söylüyor!" Diye bağırdı avucundaki bir tas suya bakıp etrafa saçtıktan sonra Büyücü, "Daha önce geminin durumuna bakmak neden gelmediyse aklıma!” o kızdığında etraftaki adamlar daha fazla tedirgin oldular. Zira Arap büyücü sinirlendiğinde ısınmak için yaktıkları ateşin yükselerek ağaçları tehdit etmesi, Viking’in mecazen gözlerinden çıkardığı alevden daha tehlikeliydi.

“Sakin ol! Yerimizi belli edeceksin!” Gianni Büyücünün garipliklerine alışmıştı artık. “Başka ne duydun Joao?”

“Şey... Ne?" Alevlerin bir anda yükselmesi adamın aklını başından almış gibiydi. "Haa! Gerisi sadece dedikodu… Şeytan işi bir aletin varlığından bahsettiler. Muhafızlar kendi aralarında konuşurlarken duymuşlar. Bakırlarla kaplı garip bir nesneymiş. Ne olduğunun anlaşılması için Granada’ya götürülüyormuş.”

“Fottiti! Usturlab!” diye ağzından bir küfürle birlikte salıverdi dışarı Gianni. “Ne halt etmeye oraya götürüyorlarmış!”

“Kordoba’nın güvenli olmadığını söylüyorlar. Orayı bir takım haydutlar basmış dün. Bu sebepten daha güvenli olduğunu düşünerek Granada’ya götürüyorlar.”

“Neyle götürüyorlar?” Ekibi toparlayan adam varlığını göstermişti sonunda. Ölümden döndükten sonra belli ki gücünü iyice toparlamıştı.

“On kişiden oluşan bir muhafız birliği ve bir atlı araba…” çok fazla insanla muhatap olduğunu düşünen Joao'nun cevapları tedirginleşmişti.

“Güzel, öyleyse ağır ağır gidiyorlar… Hemen yola çıkarsak onlara yetişebiliriz.”

“Fakat gemi? Gemi ne olacak?” diye atıldı Drakkar.

“Merak etme kardeş! Gemini alacaksın.” O'nu rahatlattıktan sonra Gianni’ye döndü: “Bu adamları ne kadar tanıyorsun? Ne kadar güvenebilirsin?” İsyancıların liderleri sanki orada yokmuş gibi bu soruyu sorması şaşırtmıştı Cenevizli’yi.

“Joao eski bir dosttur. Kendisi bize güvenilir olduğunu ispatlamak zorunda. Haksız mıyım dostum?”

“Haklısınız efendim.” Joao bu muhabbetten pek hoşlanmamıştı. Fakat yine de Gianni’ye büyük bir minnet borçlu olduğu hareketlerinden anlaşılıyordu. Onun her dediğini yerine getirmeye hazır gibiydi.

“Pekâlâ… Öyleyse ikiye bölüneceğiz. Ben üç kişiyi alıp Usturlab’ın peşinden gideceğim. Bu sırada diğerleri de Joao ve adamlarıyla birlikte gemiyi kurtarmaya gidecek.”

“Nasıl yani?” Birkaç kişi aynı anda söylemişti bunu.

“Nasılını anlatayım; biz şu anda yola çıksak tahminen nerede yakalarız muhafızları?”

“Eğer hiç durmadan at sürerseniz…” burada biraz düşünüp kafasını kaşırken kendi kendine bir şeyler mırıldandı. “Sanırım Alhama’da onları yakalamış olursunuz.”

“Güzel! Alhama’yı biliyor musun Hekim?”

“Ne tarafta olduğunu haritada görmüştüm fakat…” Hekim sözünü bitirmeye fırsat bulamamıştı ki yeniden lafa başladı lider olduğunu belli eden kişi.

“Tamam! Demek ki; sen benimle geliyorsun. Hızlı hareket etmeliyiz ve hata yapmamalıyız. Sen de benimle geliyorsun!” diyerek Alim’e bakıyordu. “Ayrıca gözükmememiz ve ölmememiz gerek… Muhafız alayına karşı bunu ancak büyüyle başarabiliriz. Son adam da sen olacaksın yani…” Operasyonun son adamı da seçilmişti. O konuşurken herkes büyülenmiş gibi dinliyordu. Bu kuvvetli adamların onun etrafında toplanmış olması yeni tanıyanları şaşırtmıyordu artık. Hitabeti, vaat eden bir adamın umut verici konuşmalarından ziyade geleceği küresinden gören bir kahinin olacakları haber vermesi gibiydi.

“Şimdi gelelim diğerlerine… Gemi, kuzeyli kardeşimizin gemisi... onu gemisini kurtarmaktan alıkoyamam. Tüccar kardeşimiz de eski dostu Joao ve takımından sorumlu olacak. -Henüz size güvenmememi mazur göreceğinizi düşünüyorum.- Tabi ki bütün hepinizden sorumlu olacak kişi de benim eşim olacak.”

“Ne yani? Bir kadına mı hesap vereceğiz yani?” Joao, haliyle durumu garipsemişti. Gianni’nin kaş, göz işaretleriyle durumu tartışmaması gerektiğini anladı. Adam da ona cevap verme gereği duymadan anlatmaya devam etti:

“Bu kadar adamla gemiyi ele geçireceğinizi farz ediyorum. Bunu yaptıktan sonra orada bekleyemezsiniz elbette…” Lafını yarıda kesip Hekim’e dönerek sordu, “Bu Alhama dediğiniz yerin yakınında hangi liman var?”

“Yakınında bir liman yok bildiğim kadarıyla. Güneyinde Nariha var fakat ormanı dolaşmamız gerek.”

“O yolların hepsi tutulmuş olur." dedi Joao ağzına parmaklarının ucunda ezdiği bir parça otu atarak. "Elinizde o kadar kıymetli bir şeyle rahat rahat geçip gitmenize izin vermezler.”

“Ormanın içinden geçersek ne kadar zamanımızı alır, kardeş?” Joao'yu yeniden görmezden gelip sorusunu kendisini kurtarmış olan Hekim'e yöneltti.

“Ormanın içerisinden nasıl geçeceğiz? Kayboluruz!”

“Pekala! Gemiyi alıp bizi Nariha açıklarında bekleyeceksiniz. Yarın şafak vakti limana yanaşacaksınız. Eğer gelmezsek herkes yoluna benimle hiç karşılaşmamış gibi devam edecek. Eğer biz gelir de sizi bulamazsak aynı şekilde yolumuza devam edeceğiz. Şimdi hazırlanıp yola çıkalım.”

Sözlerini bitirip ayağa kalktı. Atına doğru yöneldi. Arkasında ateşin başında bıraktığı insanlar şaşkın bir halde adamın söylediklerinin mümkün olup olmadığını düşünüyorlardı. Yola çıkacaklar isyancılardan erzak takviyesi yaparken Begüm hızlı adımlarla eşine doğru yaklaştı. Söyleyeceklerini diğerlerinin duymasını istemiyordu.

“Beni geride mi bırakacaksın Bey’im?” dedi. Adam onun gözlerine bakarak yüzünü avuçlarının içerisine aldı. Gözlerindeki yaşları parmaklarıyla sildikten sonra onu kendine yaklaştırıp saçlarının kokusunu içine çekti.

“Orada senden başkasına güvenemem. Biliyorsun…”

“Ama sen ne olacaksın? Henüz gücünü toplamadın.”

“Merak etme. Hekim yanımda olacak.”

Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 7