Kayıt Ol

Konu bu değil

Çevrimdışı OZ

  • ***
  • 423
  • Rom: 5
  • Melanj
    • Profili Görüntüle
    • http://bortubocekgaleri.com/
Konu bu değil
« : 07 Ağustos 2016, 16:52:53 »
Mevsimlerin asırlar sürdüğü ve kendini tekrarladığı bir dünyada anlatılara ve kahramanlara yer yoktu. Ömür yetmezdi bir mevsimin başlangıcını ve sonunu görmeye fakat hayat devam ederdi ve umarsızca katılırdı gerçekleşen şeylere. Geleceğin olmadığı bir dünyada esas olan şimdiydi.

1
Babanın Katili

İşte, orada duruyordu. Oldukça cılız bir şafak güneşinin altındaki dünyada kıpırtısızdı. Gölgesi çekincen güneşin altında hareket etti. Bir pelerin dalgalandı yorgunca. İçinden bir ürperti geçti, çehresindeki belli belirsiz kıpırtı bunun yaşayan bir insan olduğunu belli etti. Yaşıyordu işte. Yaşadıklarına karşı dikilen koca bir siluet. Yaşlı aklından neler geçtiği bilinmezdi ama yüzündeki derinleşen çizgilerden elinde kalan son gurur kalıntısını da korumaya çalıştığı düşünebilirdi. Belki de daha önceden böylesi bir acıyı tatmış birinin yüzündeki o bilindik çizgilerdi bunlar. Ne yazık ki onun gibi bir çehreyi en bilge olanlar dahi okumakta zorlanabilirdi fakat hayatın feleğinden geçip onun yalın, değişmez gerçekleriyle çok önceden tanışmış bir adama ait olduklarını mutlak söyleyebilirlerdi size. Ne var ki ona şöyle uzaktan bir bakıp insan demek aldatıcı olurdu. Zira yurdun insanları için bile zor bir deneyimdi.

Boynuzlu bir miğfer taşıyordu yaşlı kafasında. Daha önceki savaşlarından hatıra olarak aldığı bir minotor kellesinden yapmıştı bunu. Hatıraları seviyordu; Minotor yelesinden kürklü bir pelerin sarkıyordu geniş omuzlarından. Paslanmış zincirlerden oluşan eski bir savaş zırhı gövdesini sarıyordu. Onun altında kaynatılıp sertleştirilmiş minotor derisinden bir tulum giyiyordu. Düşmanlarının kemiklerinden kolyeler, bileklikler ve kesici aletler bileylemişti. Minotorlardan aldığı sayısız garip hatıra ve özenle seçilmiş değişik uzuv parçası onun abartısız kostümünün üzerinde sallanan birer süs eşyasından ibaretti.

Kimi için bir söylem şekliydi bu. İsyan. Kimine göre saplantılı ve soysuzca gelen bir davranış biçimiydi. Düşmanını yüceltip özünü yerme… Kafirlik, küfür. Kana ihanet. Kimi için yabancı bir aşktı bu. Düşmanı özümseme. Ona dönüşme. Çocuklar için ürkünç bir masaldı bu, gece altını ıslatan türden. Doğruluğu nedir bilinmez ama dişi bir minotordan peydahladığı gizli bir melez piçi olduğu bile söylenirdi dikenli diller tarafından. Ama çok azı için kendini adamış bir adamın görüntüsüydü bu. Sadık bir adamın görüntüsü. Yıpranmış bir adamın görüntüsü.

Sıcak nefesi önündeki havayı kıpırdatıyordu. Miğferi kafasını ezecek kadar ağır gelmeye başlamıştı ancak onu fırlatıp atamayacak kadar tükenmişti. Acı derin sızlıyordu. Bu sefer düşman da ondan bir uzuv almayı başarmıştı zira: Sol kolu artık ona ait değildi. Eğreti bir turnikeyle örtülmeye çalışılmıştı yarası. Daha önce gerçekleşen bir kazada o kolundaki parmaklarından bazılarını kaybetmişti. Parmaklarını boynuna astığı günden bu yana koluna olan hakimiyetini -kendine itiraf edemese de- yitirdiği bir gerçekti. Sonunda savaşta bir işe yaramamıştı işte. Üzülmüyordu buna. Böyle hatıralar ancak böylesi durumlarda alınıp verilebiliyordu. Çekicini diğer eliyle kullanıyordu. Onu eskisi gibi kaldıramıyordu. Fiziksel acıya aldırış etmiyordu. Vücudunun tedaviyi kabul etmeyeceğini biliyordu. Yaptığı şeyden utanıyordu. Yakında ölmeyi diliyordu.

*

Güneş tepedeydi şimdi. Güçlenmişti. Bulutların çok üzerindeydi. Ulaşılmazdı. Işığıysa bir o kadar yakın. Ama o ışığın berraklığı bu toprakları temizlemeye yetmeyecekti. Gözler tüm çıplaklığıyla görüyordu felaketi. Şafağın pusu kalkmıştı topraktan ama yüreklere binmişti daha fazlası. Artık bir yuva değildi bu yurt. Ocağı tütmüyordu artık. Kara ateş* bile canlandırmazdı bir daha. Kanlı bedenler örtüsüz bir mezardaydı. Yıkıntılar arasında uçuşan karasinekler sessizliği bir küfür gibi delip geçiyordu. Gece çarpışmış olan iki taraftan da bir ayrım gözetmeksizin lokma kapabilmek için kümeler halinde ölü bir bedenden diğerine konuyor, teklifsiz bir ziyafeti kutluyorlardı. Daha yukarılardan, uğursuz leşçil kuşların kanatları gölgelerini düşürmeye başlamıştı toprağa.

Ufak tefek, iki büklüm, çok yaşlı bir şekil iri adamın yanında duruyordu şimdi. Diğerinin karmaşıklığının yanında o kadar basit bir tezatlığa sahipti ki, sanki tesadüfen gri bir paçavraya sarılmış gibiydi. Paçavra-cübbesinin has rengi mi böyleydi yoksa etraftaki kirden, tozdan mı bu renge bürünmüştü anlamak mümkün değildi. Köyün bilgesi fısıldarcasına konuşuyordu. Sözü sık sık bir öksürük nöbetiyle sekteye uğruyordu. Hasta değildi ama yanık ve çürümüşlük kokusu nefes almasını güçleştiriyordu. Kusmamak için kendini zor tutuyordu. Normal şartlarda halk birlik olur ve ölüleri mezarına yerleştirirdi. Daha normal şartlarda bir gecede mezbaaya dönmemiş bir köyün halkı bunu yapabilirdi elbette... İri adam kendi acısını unutup, daha yaşlı olana destek olmak için ona tek koluyla sarıldı. Zarafetini kaybetmiş hareketlerinde belli belirsiz bir hürmet okunuyordu. En sonunda onun da söyleyeceklerinin sırası geldi. Bilge olanın kulağına eğildi:

“Affet beni Baba. Ödediğim bedel yaptığımın yanında bir hiçtir. Korktum. Savaş meydanından kaçmaya öylesine kaptırmıştım ki kendimi dikkatsizliğimin sonucu kolumu yitirişim oldu. Sadece kendimi düşündüm. Oğlumu bile unuttum. İflah olmam artık ben. Cehennem çukurunun kudurttuğu zebanilerden beterdiler. Binlercesi üstümüze geldi. Böyle bir çıldırış anına en eskiler bile şahit olmamıştır. Ben düşmanımı yanlış tanımışım meğer. Bu yüzünü göstermemiş hiç. Affet benim körlüğümü, koruyamadım toprağı.”

“Ben eskiyim,” dedi bilge olan. Tel tel kalan son beyazlaşmış saç tutamları kafa derisinden kaçmak istercesine güçlenmeye başlayan rüzgarda savruluyordu. “Boşuna suçlamayasın kendini oğul.** Gördüğün şey benim için de başkaydı. Burada olanları sana anlatmam lüzumsuzdur. Ama bizi tüketmeye gelmişler,” bir öksürük nöbetiyle kesildi sözleri. Tozlu paçavrasının kol yenini dudaklarına götürerek devam etti: “Tam da bize kıymışlarken neredeler şimdi, neden geri çekildiler. Bunda hayır yok. Sonumuzu geciktirerek bize acı çektiriyorlar. Bize kurtuluşu çok görüyorlar. Geri gelecekler…” Yaşlı adamın sözlerini yarıda kesen görüş alanındaki onlara doğru gelmeye başlayan şekildi...

*

Birçoğu ilk savaşından sağ çıkamazdı. Ve birçoğunun ilk savaşı olmaması için çalışılırdı. Ama böyle bir savaş daha önce görülmemişti. Her tarafı kanla kaplıydı, daha fazlası düşmanının kara kanıydı ama bu bir zafer sayılmazdı. Kaçmıştı, derin çizikler ve kapanmayacak yaralarla birlikte. Bir gecede yaşlanmıştı. Gücünü tüketen ayakları onu hala nasıl oluyor da geri getiriyordu, yavru bir köpek gibi. Keçeleşmiş sarı saçları yapış yapıştı ve tüm vücudu bu hisle kaplanmıştı. Hareketleri ağırdı. Yurda dönen son savaşçı gruplarının arasındaydı. Bunlar geri çekilirken yeniden birleşmiş ve düşmanla çarpışmış genç savaşçı güruhlardan oluşuyordu. Her insan ahmaktır ama gençler sanki daha ahmak olmaları için yaratılmıştı. Birçoğu onun gibi şanslı değildi, geri dönmeyeceklerdi. Yapabiliyorken, kaçmak varken… Kaçsalar dahi döndüklerinde bir yuva bulamayıp kendilerini kaybedeceklerdi. Tüm gece dönmek için yürümüş, koşmuş, sürünmüştü diğerleriyle birlikte. Düşmanı atlatmaya gerek yoktu, zaten yeri yurdu biliniyordu. Yeni günün ışığında emeklerken buldu kendini. Lanet etti. Ayağa kalktı, köyün duvarları yıkılmıştı ama o yıkık bir şekilde geçmeyecekti içlerinden. Daha çocukken başka bir savaşta yitirmişti tanımaya zaman bulamadığı ailesini ama yıkılmış bir yuva görmek onun için de yeniydi. Kılıç tutan kolu hala sarsılıyordu. Tüm gece darbe vuran ve darbe alan kasları sanki hala aynı hareketi içten içe sürdürüyordu. Ayakları ve dizleriyse uyuşmuştu. Sanki diz eklemlerinin yerine bükülmeyen taşlar var gibi geliyordu. Hala elinde tuttuğu çift ağızlı kılıcı zemine sürtüyordu. Farkında bile değildi bunun. Onu her zaman parlatır ve keskinleştirirdi. Üzerine titrerdi. Sırtına asardı. Ama şimdi… şimdi her şey değişmişti. Duvarlardan içeri girdiğinde leş kuşlarının üzerine üşüştüğü, uğultulu sineklerin kümelendiği kara resmi gördüğünde son gücünü de yitirip bayılmak üzereyken acı acı kustu ve bu istemese de kuvvetini geri kazanmasını sağladı. Bağırdı. Böyle bir dünyaya küfretti ve leş kuşlarının üzerine yıkıntılardan bir taş savurdu. Bu hareket onları kaçırmadı sadece başlarını bile kaldırmadan yer değiştirip kara ziyafetlerine devam etmelerini sağladı. Her cesedin üzerinde büyüklü küçüklü bir düzine kuş vardı ve kanlı gagaları gülümseyip tıkırdıyordu. Gak Gak Gak! Tık Tık Tık! “Bizi rahat bırakın!” diye haykırdı yaratıklara ama cılız sesini kendi bile tanıyamadı. Kılıcını savurup leş yiyicilerin üzerine saldırdı ama bu sefer uzaklaşan her kuşun boşluğunu daha fazlası konarak doldurdu. Omuzları düştü, vazgeçti. Kılıcını yeniden yere sürterek yürümeye devam etti. Sonra iki tanıdık şekil gördüğünde adımlarını onlara doğru istemsizce yöneltirken buldu kendini.

*

Genç adam, yaşlı ve daha yaşlı olanın karşısında durdu. Bilgeye belli belirsiz bir baş selamı verirken diğerine sadece bakakaldı. Daha normal zamanlar geçirseydi üvey babasının yitirilen kolu üzerine bir takım üzüntü hareketleri sergileyebilirdi. Ama şimdi tepkileri tıkanmıştı. Karşısındaki suretlerin kim olduğuna bakmaksızın biri neredeyse yerlere kadar bükülmüş, diğeri yara almış bu iki şekli toz toprak içindeki acınası birer kuklaya benzetti. Kendinin neye benzediğini düşündü. Ne uğruna? Ben neden yaşıyorum? Biz?.. Şu halimize bak! Yerimiz yurdumuz kalmamış. Onurumuz lekelenmiş. Böyle bir yenilgiyi nasıl hazırladık. Senin kaçışını gördüm baba, sen de benimkini görmeliydin... Aklından geçenler bunlardı ama; “Sana bakacak yüzüm yok baba.” Diyebildi sonunda. “Ben bir korkağım.”

Gendrid üvey oğlunun yüzüne baktı. Genç çehresi artık bir çocuğun yüzüne sahip değildi. Bir gecede değişmişti. Ama o izlerin altında hala ışıldayacak bir hayat vardı. Genç savaşçı şu tek kolunun altında bir kuş gibi titreyen eski gibi güçsüz değildi. İzi kalacaktı ama muazzam yaralar almamıştı. Zihni bunu kabul etmese de başarmıştı. İşte karşısında durmuş ona bakıyordu, bunun için sürgün tanrıya minnet duydu. “Korkmak için sebepleri-miz vardı evlat.” Diyebildi sonunda. “Ölümle yüzleşemezsin, en cesurlar bile savaştan kaçtı. Hepimiz duvarların ardına sığınıp savunmak istedik. Ama gördüğün gibi onları çoktan yitirmiştik… Şimdi miğferimi çıkar, ağırlığına daha fazla dayanamıyorum.”

Furgen üvey babasının gözlerine baktıktan sonra kendinden bir baş daha uzun adamın boynuzlarını başından çekmek için uzandı. Uğraşı sonunda adamın kısa kesilmiş kır sakallı ve saçlı yüzü ortaya çıktı. Terden ve kirden bir maske takınmış gibiydi. Gözyaşları bu kirlerden yollar çizmişti. Ağladığını gizlemiyordu. Sonra ellerinde duran minotor kellesinden yapılmış miğfere indirdi bakışlarını. Düşmanının başını takıyordu babası. İroniye kapılmadan bu başı paramparça etmek istedi ama yapamazdı. Ağlamaya başladı, gözleri parlıyordu...

*

Yürekler eziliyor, ciğerler boğuluyordu. Ağır bir yanık kokusu asılıydı havada. Duman ve keder böyle karşılardı adamı. Anlamsız savaşların en anlamsızı; Kan Davası. Sizden başkasını ilgilendirmeyen bu kara yazgı oyunu. Kanın ve soyun getirdiği kısır döngü yolu…

Üçköyler yitmişti. Hudutlarda savaşan azınlık savaşçılar ve ovada cenk edip dönmüş niceleri hırpani bir kederle göz süzüyorlardı olup bitmiş olana. Düşmanın kanı vardı ellerinde. Vücut parçaları ve zırhlar saçılmıştı meydana. Kapılar yarılmış, sofralar kırılmış, pelerinler uçuşmuş, kılıçlar kesmiş ve paralanmıştı. Duvarlar bükülmüş ve omuzlar eğilmişti. Kan sızıyordu hala, yaralılardan ve kaderden. Davanın kaderinden.

Bir felaketi ele almıştı tablo. Kader onları birbirine düşman eylemişti yüzyıllar öncesinden. Şimdi bu çarpışmaların en şiddetlisi geride bırakılmıştı. İki taraf da kayıplar vermiş ama bu savaşın yenilen tarafı insanlar olmuştu. Asırlardır ayakta duran Üçköyler’in adı artık sadece ibret hikayelerinde anlatı olacaktı artık.   

Evet, anlamsız bir savaş; bir kan davası ve minotorlarla sık sık girilen zoraki çatışma; ovalardaki minotor yurdu Yarıklar ve Üçköyler arasında üç asır boyunca bitmeyen amansız kavga… Ve bu kavgalara daha çocuk yaştan itibaren yetiştirilen kasaba savaşçıları:

-Söyle oğul! Babanı tanıyor musun?.. 
-İşte babanın katili orada!


Bölüm dipnotları:

*...

**...


2
Mühmel Müttefikler

İnsan ve minotor, her zaman ilk kanın aktığı toprak üzerinde karşılaşırdı. Kraliyetin karakol çemberlerini oluşturan noktalardan biri olan küçük bir müfreze yurdun hududunda yer alıyordu. Daha eski zamanlarda kraliyet gerçek bir orduyla insanların davasını desteklemiş olsa bile yozlaşmış yönetimler, kanunlar, değerini yitirmiş ilişkiler, verilen desteğin kaçınılmaz istismarı ve savaşların delice kabarmasından sonra kılık değiştirip daha küçük çatışmalara yönelmesi ve bunların hiç durmaması neticesinde ordunun gözü önündekinden çok karakolun bulunduğu noktadan daha ileriye, uzaklardaki görünmez tehlikeleri gözleyen bir kuleye yükselmesini sağladı. Alışkanlıklar çevresinde verilen destek müfrezeden bağımsız olarak kraliyetin bu çatışmalara gönderdiği duvar okçularından ve mızraklı piyadelerle kısıtlı halde kaldı. Vakitlice haber almayan bu birlikler savaşa yetişemeden kıvılcımların hiç var olmamışçasına söndüğü bile olurdu.

Üçköyler halkının da kendi tarihine ve davasına dışarıdan müdahale edilmesine rıza göstermeye eğilimli olduğunu söylemek yersizdi. Yiğitlik şarkıları türeten, gece meyhanede şömine ateşi önünde kabalıkları toplayan ve herkesin her daim babasını, atasını, kendini överken sarhoş olduğu tehlikeli türden bir folklordu. Vakit geldiğinde savaşçılar zamanın örtmediği o ritüeli gerçekleştirmek üzere savaş meydanına büyük adımlarla giderdi ardına bakmadan sonunda yurda gururları şişmiş dönmek için.

Fakat şimdi savaştan dönenlerin arasında gururdan eser yoktu hiç birinde. Sönmüştü. Nice arkadaşları yoktu yanlarında. Ölmüştü, geride düşmüşlerdi bir daha kalkmamak için. Sayıları ve gururları azalmıştı bir daha toparlanmamak üzere. Kafalar çaresizlikle yere eğilmiş ve çenelerden süzülen kanlarıyla... Son damlalarını akıtanlar da vardı içlerinde. Ama kadınlar yetişti yığılırken kocalarına. Kalan duvarların arasından çıktılar ve haykırarak sarıldılar onlara. Birçoğunun karısı da yoktu artık. Çocukları…

Biçare savaşçılardan bazıları manzara karşısında donarken, bazısı şok etkisiyle kıpırdandı. Koştu ve evine baktı. Yıkılmıştı. Yanmıştı. Bitmişti. Bazısının karısı ve çocuğu yoktu artık. Koruyamamıştı işte. Sadece bildiği şeyi yaparken kendi ailesini kaybetmiş bir adamın onuru neredeydi şimdi. Histerik cevap soğuk çeliğin keskin dudaklarından çınladı. Kendi sahibine hiç dönmemiş olan dudaklar yarıp geçti teni. Oracıkta deşti adamlar kendilerini kayıp giden ailelerine yetişebilmek için. Ama kalanların eli uzandı eşlerine. Kucakladılar hiç avutamasalar da. Onların da içinde son bir güç vardı zaten. Ne yapabilirlerdi azgın düşmana karşı. Soy tüketmeye gelmişlerdi ve başarılı olmuşlardı. Ama ne olursa olsun insan ayağa kalkacaktı, geriye kalan şeylerini koruyacaktı. 

Hudut duvarları yerle bir olmuş, okçu kuleleri tahta oyuncaklar gibi yere serilmişti. Minotor leşleri kabarmış, mikrop gibi yayılmıştı etrafa. Birçoğunu tekmeledi adamlar, zira geride bıraktıkları arkadaşlarının cansız bedenleri üzerinde duruyorlardı. Nefret yükseliyordu. Leşlere saldırdılar. Kara bir kan sıçradı üzerlerine. Ağızlar tükürük ve küfürle aralandı. Gözyaşları damlıyordu. Manzara tek bir iyi şey sergilemiyordu onlar için.

Sonra tükendiler. Sessiz sükun hükmetti yurda. Eşler yine çaresizce sarıldılar birbirlerine. Aralarında hiç evlenmemiş olanlar en azından kaybetme acısının bu yönünü hissetmediler. Ama onlar da sevmişlerdi. Onlar da kaybetmişti.

*

Koyu gece mavisi, ağır bir flama tok sesler çıkartarak dalgalandı. Bilgenin zayıf saçlarını sallandırabilecek kadar cılız bir rüzgar esmesine rağmen havanın kıpırtısızlığı sanki onun üzerine hükmetmiyordu. Ok ve Kılıç’ın azameti işlenmişti yüreğine altından ipliklerle. Bu arma bir ‘X’ işareti şeklindeki İxeverya’nın birbirine çaprazlamış simgesini taşıyordu. Kralların simgesini. Flamanın altında kara kızıl savaş atlarının üzerinde üç heykel vardı. Gece  mavisi pelerinleri kuşanmış üç süvari. Üçköyler yanıp küle dönerken, minotorlar böğürür, insanlar çığlık atarken, yaralılar düşüp kalkarken, ölüler düşüp kalkamazken, leş yiyen kuşlar onların gözlerini oymak için sıraya girip birbirlerini didiklerken, çaresizler intihar ederken, bebekler kan ağlarken, karılar, kocalar, hısımlar yitip giderken, hastalar yataklarını kirletirken onların üzerine sanki başka bir dünyadan peyda olmuşlarcasına tek bir çamur damlası bile sıçramamıştı. Bitmiş yurdun son dumanları da tüterken şimdi meydanda tüm duruluğuyla dikiliyordu süvariler. Olup bitene en yukardan, köyün merkezindeki hisar kuleye kapanıp belli belirsiz bir şekilde göz gezdirmiş, içtikçe güzelleşen acı şaraplarını yudumlamışlardı. Onlara bağlı atmış kraliyet askeri de kuru peynirlerini kemirip ılınmış biralarını boğazlarından boşaltmışlardı. Kule İxeverya güçlerini korumak, temsilcilerini ağırlamak ve uzak toprakları gözetlemek için dikilmişti yurdun ortasına tam da yarım asır önce. Ama beyaz kulenin rengi çevresiyle örtüşmemişti hiçbir zaman. Yurdun insanları için zor da olsa gözlerini kaçırdıkları uygunsuz bir manzaradan başka bir şey temsil etmemişti hiç. Her daim orada olan ama davaya müdahale etmeyen müfreze köye düşen, hiç gitmeyen bir gölgeydi.

Kule en tepeden her şeyin üstünden görmeden bakarken, gölgesindeki kumandan da onun altında kaybolmuştu. En başta toynaklarıyla toprağı kazıyan ve etrafında patlayacak olan yeni şeyleri sezmiş ve savaşın tüm çığlıklarıyla kanı kabaran kara kızıl savaş atının tepesinde emanet bir şekil sergileyen endamı çocukluktan yeni çıkmış bir genç gibi duruyordu. Zırhının içinden sadece keskin gözleri belirse de zırh dökümündeki abartılı işçilikler elf kimliğini belli ediyordu. Onun hemen yanında, biraz da gerisinde kirli saçını saklayan bir miğfer takmamış, basit sağlam pullu bir göğüs zırhını tercih etmiş ve umursamadan elindeki yemek parçasının son kalıntılarıyla ilgilenmeye devam eden yağlı sakallı sivri kirli dişli bir adam duruyordu. Elfin diğer yanındaysa biraz daha kısa bir ata binmiş kraliyetin ağır sancağını taşıyan ve oldukça mağrur ve sıkılmış gözüken bir cüce vardı. 

Müfrezenin askerleri muntazam bir şekilde süvarilerin ardına dizilmişti. Sırada bekleyen askerlerden biri tam yanı başında duran silah arkadaşı tüm vücut ağırlığını ona doğru bindirince arkadaşını bir omuz darbesiyle uzaklaştırdı. Vücut olduğu gibi geri gelince başını bezgince çevirdi ve adamın boğazındaki taze yarıktan akan parlak kanla karşı karşıya geldi. Sessiz katilin ona elini dudaklarına götürüp bir sus işareti yapmasına aldırmayarak bir savaş narası koyuverdi. Ölü beden çınlamayla yere devrilirdi. Bunun üzerine bir grup asker seslere doğru döndü ve ani bir kargaşa patlak verdi. Yurdun savaşçıları kılıçlarını çekip askerlerin etrafını sardı. Yorgun ve yenik adamlar uyanmıştı!

“Mızraklarınız ve uzun kılıçlarınız yakın dövüşte bize karşı işe yaramayacak.” Dedi içlerinden biri askerlerden bir başkasını yakalayıp kavisli kılıcını adamın boğazına dayayarak. Davranma!”

“Hayatınızın sonuna kadar kuleden çıkmasaydınız akıllılık ederdiniz. Çünkü o artık sizin değil.” Dedi bir diğeri.

“Halkım, karım, çocuğum ölürken neredeydiniz?”

“Onları hisara neden almadınız?”

“Neden savunmadınız?”

“Neyi seyrettiniz?”

Tarihin kanlı sayfaları birbirine karşı dönen müttefikleri daha önce de yazmıştı elbet. Ancak bu kadar rencide edilmişi o talihsiz satırlarda ne kadar yer aldı bilinmez. Onuru zedelenmiş bir adamın sancısını, bir başkasını suçlayarak hafifletmesi her zaman daha kolay ola gelmiştir. İşte yurdun adamları da bunu yapıyordu. İvedilikle delilik çağrılmış ve birbirini sevmeyen kardeşler birbirlerini kesmeye başlamıştı.

“Onları kendi kulelerine tıkıp yakalım!” diyorlardı uğultular eşliğinde. “Yakalım, yakalım!”

Fakat bu çıldırış anını bir kadının keskin feryatları başka bir boyuta taşıdı. Birbirine girmiş tüm adamların arasından fırlayıp askerlerden birine isterik ve zayıf yumruklar atmaya başladı. Feryadı yürekleri paralıyordu. Asker hiçbir şey yapamadan boyun eğiyordu. Askerleri zapteden savaşçılardan biri kadını yakaladı. “Mege! senin yittiğini sandım, bütün gün seni aradım. Seni bırakmamalıydım. Kendimi öldürmek üzereydim.” Alnını karısının alnına dayarken, en son sarılışında karısının şişkin olan karnına götürdü avuçlarını ve irkildi, karısı sekiz aylık hamileydi ama şimdi ufak bir tümsekten başka bir şey kalmamıştı orada. Ağzını korkuyla aralarken karısı konuştu: “Ah Betis, Betis, merak etmeyesin. Sen savaşırken ben erken doğum yaptım. Geri dönmedin sanmıştım. Gel ve küçük kızımıza gidelim. Adamı revire doğru kolundan çekerek yalpalarcasına sürükledi. Her şey bir anda dinmişti.


3
Eğreti Meclis


Molozlardan yükselen toz kara bir rüzgarı ardına almıştı. Gözler bakmakta zorlanırken kulaklar uğultu ve kumla dolmuştu. Başlayan yağmur çamur serpmişti. Köyün düzenli ama yıpranmış mezarı koruya kadar uzanıyordu. Son savaşta koruya sıçrayan ateş oradaki mezarları ve ağaçları birbirine kaynatmıştı. Yurdun adamları askerlere zorla toplu bir mezar kazıttı ve savaşta ölenleri buraya bıraktı. Efsuncu bir kadın eski ve yeni mezarı kendince kutsarken bilgenin dermansız öksürükleri bu hurafeyi engelledi. -Daha çok bilgenin bakışı engel olmuştu buna.- Askerler gruplar halinde sorgulanıp salınırken kraliyetin üç temsilcisi müzakere için alıkonulmuştu.

*
Çemberin beşinci evresiydi. Mevsimler diyara iki kere gelip gidiyordu ve şimdi güzün ilki yaşanıyordu. Soğuklar yaklaşıyordu. İkinci sonbahar geldiğinde ayaz rüzgarları sağlık bozacak, hastalıklar köyleri kıracaktı. Kış geldiğinde karanlıktan başka bir şey olmayacaktı. Nesiller duracaktı. Müjdeci ilkbahar en uzun sürendi. Aşk, ticaret, bolluk... savaş ve hilelerin mevsimi. Yaz geldiğinde doğa gürleşecek ve çoğalacak ancak ikinci yaz geldiğinde çöl hepsini kurutacaktı. Yazdan sonra Boşluk gelirdi. Doğa kendini tamir edip sonbahar-lar için hazırlardı. Yaşamın kendi dahil savaşlar, ne yazın ne de kışın yüzleşebilen şeylerdi. Ama çember ağır işliyordu. Ölümlülerin yaşamı zamanın tamamını göremeyecek kadar kısaydı. Bazı mevsimler sadece tarih sayfalarından, masallardan, söylencelerden, efsanelerden ibaretti. Esas olan şimdi ve şimdi olacaklardı...

Yıkıntılar arasında kurulmuş bir kampı andırıyordu görüntü. Ama moladan sonra yola devam edecek kampçılara hiç benzemiyorlardı. Bekliyorlardı. Karnı çabuk doyan iki çocuk, açık havada olan bu bekleyişin heyecanına kapılmış, tahta kılıçlarıyla birbirlerine vurup savaşın özündeki o gülünçlüğü ve doğasındaki yabaniliği tiz çığlıklarıyla kalabalığın içinde koşarak, molozlarda zıplayarak ve annelerini peşlerinden koşturarak sergilemişlerdi. Kopmuş bir minotor kafasını tekmeleyen daha büyük olanı, ayağına yayılan acıyı daha küçük olandan çıkarmaya yeltenirken anneleri tarafından yakalandı ve masumca başlayan bu oyunun bir dramaya dönüşmesi engellendi.

Dışarıda bunlar olurken sesler içeri sızıyordu. Meclis binasından geriye kalanları meşalelerin yanı sıra alçak tavana asılı duran bir şamdan yarı yarıya aydınlatıyordu. Yıkık duvarların bir kısmı brandalarla ve battaniyelerle örtülmüştü, gerisiyle ise uğraşılmamıştı. Akşam rüzgarı yıkıntılar arasında dolanıyor, kumaşları dalgalandırıyor, gölgeleri grotesk biçimlere sokuyordu. İlk başta bir pençenin tırnak izleri gibi duran yurdun arması, üç dik tırtıklı çizgiden ibaretti. Koyu bir grinin üzerinde birleşen üç köy için üç kırmızı parmak. Flama duvarda asılıydı, alt köşesi yanmıştı. Onun üzerinde üç küçük flama daha asılıydı. Köylerin birleşiminden önceki sembolleri. Eski bir korsan arması -ki birleşimden önce halkın bir kısmı daha eski zamanlarda korsanlık yapmıştı, sonra da başka korsanlara karşı savaşmıştı.- Minotor kellesi ve bir orak. Yurda ilk yerleşen çiftçileri ve karşılaştıkları o canavarı anlatıyordu. Kan davası böyle başlamıştı. Yumruğa geçirilmiş bir kral tacı. İxeverya, halkı bu topraklara yerleşmeleri için teşvik etmişti. Bunu betimliyordu. Şimdi hepsi üç basit çizgiye dönüşmüştü. Eski zamanların anlattıkları gölgelerde bekliyordu.

Onların karşısında Ok ve Kılıç duruyordu.

*

Yurdun reisi Negreg bu tür hikayelerde rastlanan o iri adamlardandı. Gendrid’in büyük kuzeni olması yanı sıra ondan bir baş daha uzundu. Onun bir yanında öksürüklerine ara vermeyecekmiş gibi gözüken pejmürde bilge, diğer yanında artık toprağın altında yatan ustasının yerine geçmiş eski çırak yeni katip bulunuyordu. Çok gençti. Bu üç adamın karşısında kumandan elf, yüzbaşı yağlı sakal ve sancaktar cüce yer alıyordu.

Cilasız bir masada oturuyorlardı. Altı kişiydiler. Müzakere ikisi arasında; Hayalet ve Kızıl-Tuygun arasında gerçekleşecekti...

Bu toplantıyı yok hükmünde görüyordu, o zapt edilemezdi. Ayağa kalkmıştı. Şimdiye kadar konuşulanlardan haz etmiyordu. Ortalama bir insanın omuzlarına kadar geliyordu. Olağandışı görünen beyaz cildi onu duvarların içinden geçen rüzgarın üflemesiyle oynaşan gölgelerin arasındaki bir hayalete benzetmişti. Pürüzsüz teni, altında sarılacağı bir et bulamamışçasına kafatasına yapışmış gibiydi. İlk başta çocuk sanılan bu zat kurukafayı andıran bu görünüşüyle oldukça yaşlı gözüken bir insansıydı. İncecik dudaklara sahip ağzı bir yarığa benziyordu. Sivri, kılsız bir çeneye sahipti ve platin rengi uzun saçları sivri kulaklarının arkasında toplanmıştı. Cılız fakat biçimliydi. Badem şekilli koyu yeşil gözlerinin derinliklerinde sağlıklı altın noktacıklar yüzüyordu.

-Başını sıska omuzlarının üstünde bırakmam için beni ikna et, diye düşünüyordu Negreg. Ona Kızıl-Tuygun denirdi. Kızıl gözlü, kızıl sakallı, kara çehreliydi. Gerektiğinde kara yürekliydi. Ataları eski korsanlardı. Karga tüylerinden oluşmuş zahmetli pelerini geniş omuzlarından dökülüyordu. Siyah bir gömlek ve yelek giyiyordu. Her bir parmağında siyah-kızıl yüzükler vardı. Beni ikna et… 

Elf, meclisin başından beri karşısındaki adama sadece kısa bir süreliğine bakmıştı. Daha fazlasına gerek duymamıştı. İnsanlar onun için geçip giden şekillerdi. Çemberin içindeki piyonlardı. Negreg bu hislerin farkındaydı. Bu bir küçümseme şekli olarak algılanabilirdi zira onun için tüm insanlar birbirine fazlasıyla benziyordu. Ne isimleri ne de yüzleriyle onları ayırt etmek kolay değildi. Ama bazılarının kişilikleri hayatlarını şekillendiriyordu: İri adamın üzerindeki sayısız övünç aksesuarı, cilasız masanın üzerinde duran yırtıcı kuş şeklindeki miğferi, karga tüylerinden pelerini... İnsanlar, özellikle de bu yöredeki insanlar bu tür şeyleri kişisel simgeleri bezenmeye eğilimli oluyordu. Kralların şehrinde doğan ve  oraya hizmet eden bir elf olarak tabiatın içinde sayılmazdı ama insanların bu düşkünlükleri onun için tabii değildi. Aklından geçenlere karşıt ise ağzından dökülenler; “Benim görünüşüm sizi aldatıyor. Beni zayıf görerek en baştan kendinize yeniliyorsunuz, ben bir çocuk değilim, sizin de atama benzemediğiniz gibi efendi Negreg.” Olmuştu. Elf, küçük ellerine nezaketen tutuşturulmuş ahşap kadehten şarabını içti. Ne yazık ki şarap onun türünü sarhoş etmezdi ama bu konuşmalara daha fazla katlanmaktansa sarhoş olmayı dilerdi.

“Komutandan çok bir diplomatım.” Diye sürdürdü genç katibin ürkek kalem hışırtıları onu takip etti. “Gitmemize izin verin ve konunun gereksiz budaklarını ayıklayalım.” Hışırtılar.

İkna etmiyorsun. “Buna hiç birşey yapamam...” Dedi Negreg karşındakinden çok zihnindeki sislere. “Dünya kan davasını umursamazken genlerimiz yüz yıllardır buraya sıkışıp kaldı. Tek tesellimiz davamızdı. Toprağımızı seviyorduk. Kuzeyi ve güneyi bağlayan yolun bekçileriydik.”

Öksürük nöbetinde giren bilge kamburunu çıkararak masaya daha da yaklaştı. Acı verircesine uzun uzun inleyerek nefes aldı. Sanki çevrenin koşulları yaşlılar için hükümsüzdü. Onlar hastalığın dokunulmaz sınırlarına sığınmış bir  misafirdi ortalıkta.

         Elf fazlasıyla berrak olan gözlerini bilgeye dikti. Zırhında dalgalanan ışıklar gözlerini daha da belirginleştiriyordu. Adı Melanjil idi ama Hayalet ona daha çok yakışırdı. Yarı aydınlıktaki beyaz ve kemiksi yüzü gölgelerin arasından fırlamış gibiydi. Kesinlikle orada olmaması gereken türden bir şeydi. Tüm elfler böyle miydi? Negreg ne bilsindi…

       “En son ne zaman Suskun Bahçe’den* bir konuk ağırladınız. Limandan, ya da kraliyetten. Bizlerden başka? Yolun açık tutup tutmamanız dünyayı ilgilendirmiyor. Minotorların varlığı artık tehlike teşkil ederken burayı geçmek isteyen denizi katedebilir.”

“Âşıklar ve kalaycılar da uğramıyor artık bu yana oğul...” Diye mırıldandı eski bilge. Sesi hırıltılıydı, onu öksürükleri dışında duymak güçtü…

Negreg, Eski konuşmasına devam edecek mi diye bekledi. Sonra elfe doğru eğilip, “denizi biz koruyoruz.” Dedi.

Katip kalemini mürekkep hokkasına daldırdı ve kuru sayfanın üstünde daha fazla hışırtı çıkardı.

“Kendi tarafınızı. Assar batı denizlerine hakim. Tarihte en son ne zaman bir korsan yelkeni göründü, bu topraklardan geçmek uzun ve zahmetli. Yakında tüm diyar savaşı duyacak, gelen giden azalacak. Kraliyet için artık önemli olduğunuzu düşünmeyin.”

“Bir hiç uğruna yaşayıp savaştığımızı mı söylüyorsun?” Diye kükredi Kızıl-Tuygun.

Yağlı sakal geğirdi ve daha fazla şarabı kadehine boca etti. Negreg’in delici bakışlarını üzerine çektiğini farkedemeyecek kadar sarhoştu. Müzakere bir yere varmayacak diye düşündü reis. Ne yapmayı düşünüyordum... Melanjil zekiydi ve onun düşünceleri arasında konuştu: “Ne uğruna savaştığınızı söyleyemem. Kan davası kralların oyun alanında değil artık ancak bu sizin olduğu kadar krallığın da bir geleneğiydi. Her savaşınızda olduğu gibi kraliyetin gücü, siz ovalara yürürken Üçköyler’i korumak için geride bırakmayı seçtiğiniz savaşçılarınızla birlikte duvarların ardına yerleşti. Ancak öngörülemeyen şeyler yenilginizi hazırladı. Izdırabınızı görüyorum, hıncınızın nedenini de, hikayeleriniz hiç yenilmeyen adamlardan bahseder...”

Hışırtılar, hışırtılar...

“Tuzak!” Negreg isli masayı kalın yumruğuyla çatırdattı. Katibin hokkası bir daire çizerek devrildi ama içinden dökülebilecek fazla bir mürekkebe sahip değildi. “Süslü kelimeleri kenara bırak elf efendi. Konuğum değilsin. Görevin insanlarımı korumaktı, oysa korkak bir fare sürüsü gibi kuleye sığındınız?!”

Öksürük, öksürük, öksürük...

Melanjil derin bir nefes aldı ve ayağa kalktı. Bu meclise daha fazla katlanmak niyetinde değildi belli ki. Zırhlı ellerini ardında kavuşturdu. Meşale ve mum ışıkları gümüş zırhında ışıldayarak göz kırptı ve gece mavisi pelerini yerlere kadar döküldü. Kılıç yerine sivri kavisli bir hançer belindeki kınından parladı. “Savaşların kuralını ben koymuyorum.” Dedi sonunda. “Evinizi bırakıp ovalara yürümek sizin seçiminiz. Geleneklerinize körü körüne bağlısınız ve kazandığınız zaferler yenilgilerinizi unutturacak kadar sizi zehirlemiş. Tek önemsediğiniz şişkin gururunuz. Savaşçı değilim. Komutam hisarın gözü olmaktır. Adamlarım yetersizdi. Siz ölüm için ne kadar hazırdınız?”

“Ben ölüme yürüyorum, tarih bizim koruduklarımızı yazıyor. Hudut sadece bizim için değil.”

“Benim gözümde, sizi diğer kasabalardan ayıran tek alamet tarih sayfalarında onların sizin gibi söz edilmeye değer baş edilemez düşmanlar edinmiş olmamaları. Sizin etiniz kemiğiniz ve savaşınız, yeterince yazıldı o sayfalara. Ben bir diplomatım, artık bu toplantıyı sonlandırırsanız kraliyet kapılarını sizin için açılmasını sağlayabilirim. ” 

Negreg başını eğmiş bekliyordu. Ellerini çenesine koymuştu. Bilgeye bir bakış attıktan sonra bıkkınca konuştu: “İxeverya kurulduğunda ilk kralı takip etmiş atalarıma yurt kurmak için bahşedilen topraklar burasıydı. Düşman bizi buldu. Biz terkedildik...”

Hışırtılar...

“Sıkıldım ve içkim tükendi.” Yüzbaşı sendeleyerek ayağa kalktı ve sırıttı. “Söylemleriniz başımı ağrıttı. Bu toplantıyı sonlandırıyorum.”

Bunun üzerine Negreg onun karşısında dikildi. Bu iyi bir fikir diye düşündü. Toplantıyı nasıl götüreceğimi artık bilmiyordum. Üzüntümü gideremiyorum. Sinirlenemiyorum ve bunu anlamıyorum. “Sonlandırabileceğini sanmıyorum.” Dedi.

“Üç askerimizi öldürdünüz, ikisi yaralı ve dönüş yolunu kaldıramayacak. İster gömün, ister yakın. Yanımda götürmem. Peşimde sürüklemem lakin bunların hepsi bildirilecek.”

-Teşekkür ederim. Nasıl bitireceğimi bana gösterdiğin için... Negreg kılıcını hızla çekti ve insan yüzbaşının kafasını yıkık duvarlara uçurdu.

Öksürük!

“Adaletin iki ucu da keskindir. Onu tutanın sonunda eli mutlaka kanayacaktır. Kirlenmekten korkanların oynamaması gereken bir oyun da budur. Lakırtılarınızı dinledik, yaptıklarınızı gördük. Halkım sizi paralamasın diye bu meclisi tertipledim. Halimize bakarak sakın bizi küçümsemeyin. Bu sayede krallığına geri dönerken başın hala omuzlarının üzerinde olmasını sağlıyorum. Eğer halkımın kendi adaletini sağlamasına izin verseydim kaybetmenin acısını bir kez yaşamış adamların neler yapacağını tahmin bile edemezsiniz...”

*

Elf ve cüce geride bıraktıklarına bakmayarak ayrıldılar. Onlara bir zarar verilmeyecekti. Şimdi meclis binasının içi ve dışı yurdun insanları tarafından doldurulmuş her kafadan başka bir ses çıkıyordu...






Bölüm dipnotları:

*...


4
Göç

Uzaklardan yabanıl bir hayvanın uğultusu duyuldu. Belki hüzünlü bir çakaldı. Şafak hemen ardından doğdu. İlkin Üçköyler halkı mezarda son kez buluştular. Tüm gece müzakerenin arkasından kafa yormuşlardı ve göç kararı kaçınılmazdı. Kimi yurdunu bırakmak istemiyordu ama geride ne kalmıştı. Yorulmuşlardı. Yüzbaşının kafasınının uçması da iyi olmamıştı. Eski mezara ve yakınındaki toplu mezara evlerden çıkartılan hatıralar bırakıldı. Tüm toprak örtüldü ve tuz serpildi. Yurdun yitik duvarlarının kalıntılarına minotor kelleri çakıldı. Bazı leşlerden savaş hatıraları söküldü ve işlenmek üzere diğer kurtarılan eşyalarla birlikte çuvallara-bohçalara yerleştirildi. Telef olmuş besi hayvanlarının derileri yüzüldü, silah ve erzak olabilecek her şey toplandı ve kalan arabalara yerleştirildi. Belki bireysel olarak İxeverya’ya sığınabilirdi insanlar ama çoğunluk liman-şehir Assar’a gitmeyi seçmişti. Kimi denize açılacaktı. Bazısı tanıdığı insanlar arasında yaşamak istemiyordu artık, başka kasabalara, bilinmeyen diyarlara göçecekti. Başarabilirlerse...

Furgen üvey babasının yanında duruyordu. En çok gençlere yazık oldu diye düşünüyordu Gendrid. Yeni şehirler onları  yutacaktı. Negreg onların yanına geldi; “Hazırsak yola koyulalım.” Reislikten azat olmuştu. Göç kendi kurallarını koyardı, kendi yolunu belirlerdi. Umursamıyordu, artık yaşlanmıştı ve yeni bir görev dilemiyordu. Üçlü diğerlerine katılmayacaktı. Doğru tercih gibi gözükmese de yolları İxeverya’ya kayacaktı, zira genç Furgen’in orada bir istikbali olabilirdi. Ayrıca yaşlı kuzenlerin deneyimli gözleri şehri inceleyip kraliyette olan biten hakkında bilgi sahibi olmak niyetindeydi. Üçköyler’in akıbeti hakkında duyacakları şeyler, belki sorulacak hesaplar peşindeydiler. Üstelik Gendrid’in yarasına uzman eller tarafından bakılması gerekliydi. Her ne kadar Furgen istikbalini, Gendrid de sağlığını düşünmüyor olsa bile. 

“Yaşlı kişiye bakacağım.” Dedi Furgen. Yeniden mezarlığa doğru yöneldi. Gendrid onun ardından seğirtirken Negreg kımıldamadı. Bilge oradan ayrılmamıştı. Yurdu terk etmiyordu. “Ben yürüyemem ve taşınamam.” Demişti. “Dışarıda benim için bir hayat yok.” Toplu mezarın kıyısında devrilecekmiş gibi dikiliyordu. Tüm yaşlılığına rağmen ölümü düşünmüş müydü hiç. Evet, her daim onu düşünüyordu. Olacakları biliyordu. Furgen ona yaklaştı. “Düşman geri gelecek baba. Bekliyorsun değil mi,” dedi. Bu bir soru değildi. Bilge öksürdü. Bu onun cevap şekli miydi.

“Oğul... bana zarar veremezler.” Dedi, sesi bu sefer gücü barındırıyordu.

Gendrid uzakta bekledi...

“Onu hatırlıyor musun?” Dedi Furgen, bu bir soruydu. “Abimi. Biz çocuktuk, sen bildik bileli hep yaşlısın. Seni ürkünç bulurduk.” Gülümsedi.

Bilge ona tarifsiz bakışlarla baktı. “Gözlerin!..”

Genç savaşçının gözleri şeytani bir şekilde parlıyordu. O gözlerden yaşlar süzülüyordu. “Cadı!” Dedi. “Onun hatırası bu. Savaşta işime yarıyor, rakibimi geriletiyorum.”

Bilge başını salladı. “Her şeyi olduğu gibi hatırlıyorum oğul. Abini, aileni. Annen mecbur kalmıştı, buna mecburdu. Evet mecburdu.”

Furgen bakışlarını kaçırdı. Artık başka bir noktaya, bir insanın sadece eski bir dostu gördüğünde bakabileceği bir şekilde bakıyordu. Şimdi gizemli bir sevinçle parlıyordu o gözler. Ağzı mutlulukla seğirmişti...

*

Furgen daha altı aylıkken doğmuştu. Gelişimi yavaş ve zahmetliydi. Sorunlu bir çocuktu, diğer çocukların asla yemeyecekleri yanına yaklaşmayacakları her lokmada yüzünü korkunç ekşiten karışımlarla beslenmek zorundaydı.

Yaşıtlarına göre çok çelimsiz olduğundan hedef o oldu. Sataşmalara ve saldırılara maruz kaldı. Ama diğerlerinden daha zayıf olmasına rağmen akranlarına karşı hiç geri adım atmaz ve onlara vahşi bir hayvan edasıyla karşılık vererek gerçek kavgayı başlatan taraf olurdu.

Ama yine de hep ağabeyi Hargen kurtarırdı onu bu kavgalardan. Aslında diğer çocuklar sayıca üstün olmasalar Furgen hepsini dövebilirdi de. -Hargen ilkin hepsini bir yumrukla yere yapıştırır, kardeşini kavgadan güvenli bir yere uzaklaştırır ve biricik kardeşine sataşanların işini bitirmek için geri dönerdi. Bütün çocukları eşek sudan gelinceye kadar döver, küfürlerle desteklediği tehditlerini savurur ve bir daha Furgen’i asla rahatsız etmemelerini iyice tembihleyip kardeşinin yanına muzafferane bir şekilde döndüğünde: “Ben de bir gün senin kadar güçlü olacağım.” derdi Furgen hep.

Anneleri Heraza, küçük oğluyla dalga geçilmesinden, bu yüzden de psikolojisi bozuk ve hırçın bir çocuk olmasından dolayı büyük üzüntü duyardı. Bir gün Furgen'i alıp derdine derman olması için bir cadıya götürdü. Cadı şöyle demişti;

Gözler parladığında
Korkular solacak
Umutlar yeşerecek
Yalnızlık saracak

Çocuk bu son sözlere bir anlam veremese de annesi hepsini anlamıştı. Diğer çocuklardan farklı olacağından dışlanacaktı fakat Heraza buna razıydı. Çünkü bir gün kavgalarda çocuğuna ciddi bir şey olmasından korkuyordu.

Artık yaşıtları Furgen ile dalga geçtiğinde Hargen'in korumasına ihtiyaç duymuyordu. (Aslında ağabey buna biraz içerlemişti.) Gözleri parladığında diğer çocuklar yerinde mıhlanırken bir tek Ultar korkmazdı o bir çift gözden.

Zamanla yalnızlık sardı, diğer çocuklar bir daha Furgen'in yanına yaklaşmaz oldu. Furgen de artık tüm zamanını tek arkadaşı ve ağabeysiyle geçiriyordu.

Böylece aileye tam huzur gelmişti ki Fergus, minotorlarla girilen savaşlardan birinde öldü. Heraza da kocasına olan üzüntüsünden dolayı kendini hırpalayarak yok etti.

Böylece kardeşler küçük yaşta ebeveynsiz kaldılar. Aslında -bu tür kayıplardan doğan evlat edinmelere alışık olan- her ahali güçlü kardeşi kendi soylarına katmak istemiş ama kimse hastalıklı-lanetli kardeşini istememişti. Yurdun demircisi çırak olarak onları yanına aldı. Daha çok Hargen’in yeteneklerine güveniyordu. Yine de adam tekin değildi, çocukları çok çalıştırdığı gibi çok az besledi, çelimsiz olanla ilgilenmedi bile. Ama ne olduysa güçlü olan bir gün hastalandı. Yüksek ateşi bir daha sönmedi ve Hargen kısa sürede öldü. Furgen ertesi gün bir başkasının güçlü ellerindeydi. Gendrid onu aldı ve bir daha bırakmadı.

*

Bilge kendi içine çekilmiş gibiydi. Öksürükleri duyulmuyordu, onları unutmuştu. Gendrid onlara yaklaştı, elini Furgen’in omzuna koydu. “Daha önce yaptığımız yolculuk gibi olacak evlat.” Diye fısıldadı. İkili Eski’yi orada bıraktı, daha sonra arkalarına baktıklarında yaşlı adam kafa üstü toplu mezara çakıldı. Furgen ona doğru atılmak üzereyken iri adam onu tek koluyla yakaladı. “Bırak onu evlat, bu onun seçimi.”

Eğer arkalarına bir kez daha bakmış olsalardı, bilgenin düşüşünden hemen sonra gri küçük bir yaratığın ayağa kalktığını göreceklerdi. Onlar görmese bile başka bir varlık bunu görmüştü...











"Rebellions are built on hope"

Çevrimdışı milenya

  • **
  • 261
  • Rom: 6
  • Belki de Tanrı bize inanmıyor!
    • Profili Görüntüle
Ynt: Konu bu değil
« Yanıtla #1 : 10 Ağustos 2016, 14:40:15 »
 O koyu renkli giriş kısmı ve ilk paragraftan okumaya başladığım bol tasvirli, ahenkli cümleler neredeyse hikayeyi gözümde bitiriyordu ama neyse ki devam etmişim. Bu öyküyü okuduğum için memnunum, yer yer kendime ders çıkardığım rıhtımdaki kararlı öykülerden biriydi.
 
 Öncelikle bol tasvirli, süslü cümleler, hafif şairane bir üslup gördüğüm için başta korkmamın sebebi devamında bunun bozulacağı fikriydi. Buradaki bir çok öykü bu şekilde başlıyor lakin yazan kişi o ilk başta yakaladığı ilhamı öykünün devamına yansıtamasa gerek birden değişen üslup ve anlatım şekilleri ile karşılaşıyordum. Ne zamandır yazıyorsun bilmiyorum ama ben bu hikayede oturmuş bir kalem gördüm açıkçası.  O yüzden kararlı kelimesini kullandım.
 
 Ben her bu tarz savaş ile ilgili eserde yaptığım yorumu tekrar etmek istiyorum. Savaşı işleyen bir eserde ben savaşın kendisinden çok arkada kalanları, savaşa gidenlerin önceki ve sonraki psikolojilerini, cephenin dışında diplomaside dönen olayları ve savaşın sonuçlarını görmeyi|okumayı daha çok seviyorum. (Muharebe sevmediğim sanılmasın aman :) ) Bu hikaye bu yüzden benim gözümde 1-0 önde başladı.
 
 Ben hikayeyi okurken karakterleri ve ortamı tanımada bazı yerlerde güçlük çektim. Meclisdeki ortamı ve yaşlı bilgeyi canldıramadım açıkçası. Hatta bazı yerlerde her yaşlı, birer bilgeymiş hissi verdi. Ortamdan kastım da aslında oradaki ruhani ve psikolojik durum. Yani nasıl bir meclis ki, çat diye kafa uçuruluyor ve bu normalmiş gibi karşılanıyor.
 
 Son olarak bazı birincil şahıs düşünce ve iç geçirme kısımları italik(ince) yazılması taraftarıyım ben. Kendimi kaptırıp okurken bazı yerlerde, ne oluyor, dedim fakat hemen fark ediliyor yapılmak istenen. Yİne de aksatıyor okuyucuyu.
 
 Ekleme: Başlığın öykü ile ilgisini de pek anlamış değilim, ona değinmeden edemedim.

 Ellerine sağlık, güzel bir öyküydü.  (Sürçü lisan ettiysek affola.)
Spoiler: Göster

Çevrimdışı OZ

  • ***
  • 423
  • Rom: 5
  • Melanj
    • Profili Görüntüle
    • http://bortubocekgaleri.com/
Ynt: Konu bu değil
« Yanıtla #2 : 10 Ağustos 2016, 16:20:33 »
@milenya, öncelikle teşekkür ederim. Neden uyumlu bir konu ismi yok buna gelirsek kitabımı uzun zamandır yazıyorum, Kan Davası adı altında giriş bölümlerini 3 yıl önce de rıhtımda paylaşmıştım. Geçmiş konulardan yazdıklarıma ulaşabilir. O zamanlar kitabımın isminden oldukça emindim ama artık emin değilim. Bazı karakterleri çıkardım, kompozisyonu değiştirdim, sıfırdan yeniden başladım ve buraya şimdiki son halini koyuyorum.

Evet iç sesler ve düşünceler metinde italik olarak geçiyor ama buraya kopyaladığımda dümdüz bir şekilde çıkıyor. Hepsiyle tek tek uğraşmak istemedim ama düzelteceğim :)



"Rebellions are built on hope"

Çevrimdışı OZ

  • ***
  • 423
  • Rom: 5
  • Melanj
    • Profili Görüntüle
    • http://bortubocekgaleri.com/
Ynt: Konu bu değil
« Yanıtla #3 : 11 Ağustos 2016, 18:12:33 »
5
Bulanık Yollar

Doğa sessizdi. Ağaçlar ve hayvanlar kendi içlerinden konuşuyordu. Su ve toprak birleşince yol balçıkla kaplanmıştı. Adamlar ara ara dengesini yitiriyor, çoğu zaman da küfrediyordu. Yol bozkır ovalarına gidiyordu. Kan Davası’nda savaşılan topraklara yaklaşmıyor ama bundan her daim etkilenen bir çevreden geçiyordu. Daha sonra kuzeye dönerek İxeverya yolunu tutuyordu.

Üç yolarkadaşı, buraya kadar hiç yaklaşmamış olması gereken savaşın izleri üzerinden yürüdü. Bu izleri takip ederek minotorların sayısını belirlemek imkansızdı. Sanki her yönden gelen izlerin yağmur ve çamurun bulanıklığında seçilmesi güçtü. Güç olmasına rağmen ayaklarının altında somut izler görmek onların moralini beklemedikleri kadar etkiledi, zira insan olayların içindeyken -savaşın kendisine dahi- yabancılaşabilirdi ama ortak yol üzerinde düşmanın iziyle karşılaşmak beklenmedik bir darbe daha demekti.

Yol zaman zaman genişlerken zaman zaman daralıp kayboldu. Bazen eğildi bazen dolanarak tırmandı. Yurdun savaşlara katılmış her adamının bildiği bir kamp yerine vardı. Yaşam Taşı savaşa gidenleri ve dönenleri tazelerdi. İçinden su akan bir kayaydı. Soğuk maden suyunu yüzlerine çarpan adamlar solgun çehrelerinin berraklaştığını hissettiler. Sırtlarını kayanın bilindik yüzeyine dayayarak dinlenmeye verdiler.

Gün ortası geçiyor, ağırlığı kalkıyordu. Güneş tepede bembeyaz ve solgundu ancak kısa sürede batmaya başlayacaktı. Batma hareketi uzun sürer ve dünya parlak gölgelerden oluşan alaca bir diyara dönüşürdü.

Su tulumlarını dolduran Furgen bunları Gendrid ve Negreg’e uzattı. Kendi tulumunu doldurmak üzere yeniden eğildiğinde akan sudaki yansıması bir başkaydı. Hareket eden suya dikkatlice baktı ve orada çok eskilerden kalan bir çehre onu selamladı. Bir an sonra yanılsama geçti, yüzünün şekli tekrar belirdi. Bunu diğerlerine anlatmak gereği yoktu bu sadece bir yanılgıydı. Güneş batıya doğru hareket ederken hiç bir şekil ve gölge tanıdık gelmezdi. Böyle zamanlarda yorgun zihinlerin kendi görüntülerini oluşturduğu bilinirdi. 

Yol arkadaşlarının molası bir oyalanmadan ibaretti. Her biri bu kayayı ardında bıraktıklarında kendilerine ait tüm sınırları, tüm tanıdık şekilleri de geride bırakacaklarının farkındaydı. Geceyi burada bekleyip geçirmek niyetine büründüler ve üzerlerine yaklaşan akşamın renklerini seyre daldılar. Kavuşan güneş gökyüzünü rengin her safhasına boğdu. Sonra gözün seçebileceği en güçlü ton, kızıl ufku kapladı. Yaşam Taşı akşam güneşinin son ışıklarıyla ısındı ve turuncu bir renge bürünerek onu cevapladı. Daha sonra mor ve ardından siyaha dönüştü. Uzun gölgeler arzı kapladı ve karanlık son sözü söyledi; Burası bana ait... Karanlığın huzur getirdiği anlardan biriydi.

Ufak bir ateş yakan kampçılar, Negreg toprağın içinde bir taşın altına gizlenmiş brendi şişesini bulunca iştahla birbirlerine yaklaştılar. Yurdun konakçıları tarafından başkası da faydalansın diye bırakılan bir armağandı bu. Akşam soğuğu getirince Gendrid, efsuncudan aldığı bir merhemi sızlamaya başlayan yarasına sürdü. Kuzeni ve üvey oğlunun bakışları onu takip etti. Kimse savaşçının dövüş kolunu kaybetmesi hakkında bir yorumda bulunmuyordu. Sanki görmezden gelmek adı konmamış bir acıyı dindirebilirmişçesine... Bunda hiç umut yok diye düşündü Gendrid, ama becerebilirsem böyle de yaşanır. Bazen hayalet kolu hala oradaymışçasına istemsizce hareket ettirmeye çalışıyordu ve o zaman derinden gelen bir acı yüzünü çarpıtıyordu. Daha sonra Furgen uykuya çekilirken yaşlı kuzenler içkiyi paylaşmaya devam etti. Sessizce savaştan her birinin nasıl da kaçtığını karanlıkta suratlarını gizleyerek fısıldadılar.

Ay yükselmişti ve onun gümüşi kollarının altında gece kuşları seferlerine başladı. Kanadı duran ölü bir kuş toprağa düştü...


*

“İşte orada, bak!” diye işaret etti küçük kız. “Görüyon mu?”
“Evet görüyorum, dikkatimi dağıtma.” diye tersledi oğlan kızı ve nişan aldı.

Pat! Bir kuş Negreg’in tam kafasına düştü ve yere sekti. Adam koca eliyle ölü kuşu avucuna aldı ve ateşe yaklaştırarak inceledi. “Bir Geceçağıran, yuvasından düşmüş olmalı ölmüş ama hala sıcak.” Gendrid kuzenine yaklaştı ve elindeki yaratığa baktı. Uzun tırtıklı ölü gagası ateş ışığında parladı.

Pat! Bir kuş kamp alanının tam ortasına düştü. Rüyasında küçüklüğünde ona taşlarla saldıran çocuklar gören Furgen irkilerek uyandı. “Neler oluyor...” Gendrid sözlerini tamamlamadan kürk pelerinlere sığınmış iki cılız şekil kayanın arkasından çıkmıştı. Hevesle avına kenetlenmiş gözler yol arkadaşlarını fark ettiğinde telaşla kısıldı ve sahipleri hızla geri çekildi.

“Bunlar çocuk!” Dedi hala rüyanın sersemliğini yaşayan Furgen.

“Bizimkilerden mi?” Negreg gözlerini kısarak kayanın arkasından uzanan küçük şekle baktı.

“Barbarlar...” Üç adam silahlarına davrandı ve etrafa göz gezdirdi. Barbarlar burada ne arıyordu.

Erkek çocuk kayanın arkasından çıktı. Sonra da kız ağabeyine yaklaşarak onun arkasına sindi. Furgen gülümsedi, bu görüntü Hargen' in onu koruyuş tarzına benzer bir görüntüydü.

“Siz bur-da ne arıyonuz?” Diye sordu oğlan kabaca. Kendini daha büyük göstermek için iyice doğrulup sesini kalınlaştırmıştı. Bir yandan da kendine lanet okuyor nasıl olur da etraftaki yabancıları göremeyecek kadar aptal olduğuna kızıyordu. “Siz düşman mısınız?” Kız ağabeyinin arkasından başını uzatıp meraklı ve sulu gözlerle baktı.

“Hayır,” dedi Negreg. “Sadece yolcularız.”

“Yalancı! Kuşu geri ver.” Diye bağırdı çocuk ve sapanıyla Negreg’e doğru koca bir taş fırlatırken kolunun dışı ve peleriniyle bu saldırıyı savuşturdu adam.

“Burada ne yapıyorsunuz, atan nerede?” Gendrid ileri bir adım attı ama ardı ardına üç taş saldırısına mağruz kaldı. Hızla gelen taşlardan biri tam yaralı koluna denk geldi ve acıyla uludu. “Seni sefil!”

“Ne yapıyorsun çocuk?... Uff!” Furgen tam alnına yerleşen taş darbesiyle kafası önce öne sonra arkaya savrularak kalça üstü düştü.

“Seni o ateşin yanında boynuzlu adamlardan sandım.” Dedi çocuk Gendrid’i işaret ederek. “Eğer öyle olsaydın seni deşerdim!” Boynunda asılı duran kemikten bıçağını tehditkarca öne uzattı.

Çocuklara yenilen üç deneyimli savaşçı önce şaşalayarak birbirlerine baktı. Sinirleri boşalan adamlar koca bir kahkaha attı. Kahkahalar devam ederken çocuklar gözden kaybolmuştu. Sonra onların ardından bakan adamlar gittikleri yönde kara dumanların yıldızları örtmeye başladığını ve altında büyüyen kızıl bir canavarın yükseldiği gördüler.

Yangın.



"Rebellions are built on hope"

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Konu bu değil
« Yanıtla #3 : 11 Ağustos 2016, 18:12:33 »