Kayıt Ol

Ölüm İçin Herşey

Çevrimdışı armeneus

  • **
  • 155
  • Rom: 3
    • Profili Görüntüle
Ynt: Ölüm İçin Herşey
« Yanıtla #15 : 20 Mart 2017, 14:34:12 »
16. SULDURA ÇAYIRLARI

Adanın Hakimiyeti

Prens Jason adanın somut idaresini ele almak için fazla gecikmeden harekete geçti. Yasal olarak buna hakkıda vardı zaten. Önceliği takibat bölgesinin denetimine vermiş ve orada olmadığı süre içerisinde kendisinin vekilliğini yapması için iki generalini görevlendirmişti. Zira adanın diğer yetkilileri bile kamp alanına uğramaz olmuştu. Bunun sebeplerinden bazıları arasında yenilgiyi kabullendikleri ya da cadıların adadan kaçmış olabileceği gerçeği yer alıyordu.

Denetim yapıldıktan sonra kaleye geri dönerek bir süre daha adada kalmaya karar verdiğini duyurmak için birşeyler yapması gerektiğine karar verdi. Askeri bir kaleyi bunun kullanıp kullanmama konusunda kararsızlık yaşadı. Adada olduğu sürece dikkatli olması gerektiğini düşünerek en iyisinin önce batı ticaret merkezinde bir gözlem yapıp yaklaşan festivalden önce cadıların yakalanması için harekat başlatmak olduğuna karar verdi. Morali bozulan askerlerin morallerini düzeltmek için belki küçük bir kutlama yapılmasına izin vermeliydi. Bunu batı ticaret merkezinde yapmak gibi bir düşünceye kapıldı. Çünkü kaleyi bir eğlence için kullanmak adadayken mantıklı gelmiyordu. Belki halkla kaynaşmak için önce batı ticaret merkezinde sonrada idareyi ele aldığını duyurmak için kalede resmi birşeyler yapabilirdi. Hatta en iyisi resmi içerikli birşeyler olmasıydı. Sürekli olarak kendisine buranın başkent olmadığını, dilediği zaman bir eğlence ve balo düzenleyemeyeceğini hatırlattı. Burası Veritya'nın en uç sınırlarından birinde yer alan bir adaydı ve burası sıradan bir kale değil bölgeyi koruyan askeri bir garnizondu. En iyisinin resmi kurallar çerçevesinde olmasıydı. Eğlence olmayacak. Cadılar yakalanıp Davis ve askerler uyanana kadar tetikte olunacak. Evet en iyisi buydu. Bir an için böyle bir durumda yapacağı bir hatanın ya da yapacağı eğlencenin yadırganması başkent ve kraliyet ailesine karşı bir nefrete neden olabilirdi.

Harekete geçmeden önce batı ticaret merkezinde bir gözlem yapıp ve küçük yerleşim yerinin yönetici kesimiyle yakınlık kurmaya karar verdi. Adada kalacağı süre içerisinde bütün kontrol kendisinin elinde olmalıydı. Belki sonradan duruma göre değişiklik olabilirdi. Bir an önce batı ticaret merkezine gitmeye karar verdi. Tek yapması gereken sabah olmasını beklemekti.

***

Beyaz Yele
Komutan Eric'in atı Kara Rüzgar kendini bütün öğlen ve akşam üzeri kaleye gitmek üzere koşturdu. Eric kaleye ulaştığında direncini kaybetmemeye çalışarak ayakta durmaya çalıştı. Bekçilerin bir önce yapması gerekeni yapıp esirleri adadan kaçırmalarını diledi. Eğer iki halk bir şekilde birbirine düşerse sonu kesin savaş olurdu. Bunu engellemek için Atmaca'nın bile bu işin dışında kalması gerekiyordu. Bunun için Bekçiler en uygun olanıydı. En azından yaşamalarını garanti edebilirdi. Eğer işi Atmaca'ya yani bir cadı avcısına havale ederse yaşamalarını asla garanti edemezdi. Aynı durum kale ve başkent içinde geçerliydi. Yel değirmenlerinde yakalanan kişilerin bir şekilde masum olduklarını biliyordu. Ama bir şekilde hala yakalanmayan birileri vardı ve adadaki iki gruptan biri mutlaka suçluydu. Onları mutlaka bulmalı ve Davis'in öcünü almalıydı. Eğer düşüncelerinde yanılmıyorsa onlar batı ticaret merkezindeydi ve halktan biri gibi görünerek gemiyle adadan kaçmaya çalışacaklardı. Hem insanların yaşadığı batı ticaret merkezi çoğu yerleşim yerinin aksine kalenin dışında deniz kıyısında yer aldığı için bu da onlara hareket kolaylığı sağlayacaktı. Prens ile bunu konuşup konuşmamak konusunda kararsız kaldı. Ama Prensin kalede olmadığını öğrenmesi onu bir kez daha sessiz kalmaya zorladı.

Kale koridorlarında ilerleyip Davis'in yanına odasına yöneldi. Kapı nöbetçilerinin verdiği selamı başıyla onayladı ve Davis'in yanına girdi.

Davis'in hala uyuyor olması bir sıkıntı olsada en azından yaşıyordu. Muhtemelen ölüm laneti gerçekleştikten sonra kendisi ölecek ve Davis uyanacaktı. Durumunda düzelme belirtileri vardı. Göz kapaklarını kaldırıp gözlerini kontrol ettiğindeyse hiçbir karanlık emare yoktu. Artık düzeleceğine inanmak istediği Davis'i huzurlu bir şekilde odasında bırakarak odasına çekildi.

Aslında sonraki kasabaya inmeyi düşünmüştü. Her ne kadar at sırtında saatlerdir ölüm lanetinin verdiği hastalıkla at sürsede kaybedecek zaman yoktu. Kendi başına hareket etmek zorundaydı. Belki de kaleye gelmemeliydi. Şimdi kaybettiği zamanı telafi etmek için tekrar yola çıkmadan önce odasında geçirdiği birkaç dakikadan sonra tekrar yola çıkmak için hazırlandı. Kara Rüzgar'ın yorgunluğunu bildiği için istemeden de olsa dinlenmiş başka bir atla yola koyulmak ahıra gitti. İkinci atı olan Beyaz Yele'yi aldı. Kendisini Beyaz Yele'ye teslim ederek ikindi güneşinin altında batı ticaret merkezine gitmek üzere yola koyuldu. İsterse saklı cennetine bile gidebilirdi.

***

Suldura Çayırları
Armas Malikanesi'den çokta uzak olmayan bir yerde adı Suldura Çayırları olan alanda ikindi güneşinin altında kendisini papatya tarlasına kaptırmış olan genç kız koşturuyordu. Küçük Lessy ve Nyx ile beraber papatya tarlasının her yerinde oyun oynamanın peşindeydiler.  Bunun en iyi tarafı Nyx'in parmak kadar boyuyla neredeyse görünmez olması ve Lessy'ninde papatyaların arasında kısacık bir boyla farkedilemez olduğu için Nyx'in gözetiminde olmasıydı. Böylelikle Rachel'da sadece papatyalar ile ilgilenip kolundaki hasır sepete en şifalı bitkileri ve daha çok güneş almış olanları sepete doldurabilmekteydi. Onun güzel papatyaları toplarken kızıl saçlarına vuran güneş ve üzerindeki beyaz elbisesi onu bir peri kızından farksız kılıyordu.

Suldura Çayırları'na yaklaşmakta olan genç savaşçı yorgunluktan olsa gerek ikindi güneşinin aydınlattığı çayırda bir ağacın altında dinlenme isteği duydu. Belki de ömrünün son günü olacak bugünde güneşi son kez izlemek istedi. Belki de bugünden sonra soğuk bir mezarda gün ışığı bile görmeden çürüyecekti. O yüzden son kez sıcak yaz güneşinin altında sonbahar yaklaşırken değişmekte olan havayı görmek istedi. Bu çayırları biliyordu. Adada büyüdüğü zaman dilimi içerisinde her zaman sevmişti burayı. Suldura Çayırları onun için her zaman küçük bir cennetti. Kaleye uzak olsada ne zaman canı sıkılsa üzülse buraya at sürerdi. Kuzey Ormanları'na yakınlığı bile onu ürkütmüyordu. Bir nevi Kuzey Ormanları'na ait sayılabilirdi bu çayırlar. Bu bile insanların ürküp uzak durması için yeterliydi. Bu yüzdendir ki el değmemiş saklı bir cennet gizliydi burada.

Atı Beyaz Yele'yi bir ağaca bağladı ve kendiside kalan enerjisiyle yürümeye başladı. Lanetin belirtileri çoktan ortaya çıkmaya başlamış ve gözlerinde mor halkalar oluşmuştu. Ayrıca soluk alırken düzensizliğini farkedebiliyordu. Gücünü toplayıp papatya tarlası gibi uzanan Suldura Çayırları'nın en büyük ağacına doğru ilerleyişini sürdürdü. Orası onun cennetiydi. Oraya ulaşması gerektiğini düşündü.  Papatyaları gördüğü vakit Kuzey Ormanları'ndaki yaşlı adamın anlattıkları geldi aklına.

"Bu güzel çiçeği gökyüzü tanrıçası Asterea'nın yarattığı söylenir. Asterea tanrılar diyarından gökyüzüne baktığı zaman hiç yıldız olmadığını görmüş ve ağlamaya başlamış. Derler ki tanrıçanın gözyaşlarının düştüğü yerlerde bu zarif çiçekler ortaya çıkmış.
Papatyaların 4000 yıldan beri yeryüzünde var olduğu düşünülüyor." demişti yaşlı adam.

"Gözyaşlarından doğan bir çiçek mi? Hem de yıldızlar olmadığı için dökülen gözyaşlarından." diye cevap vermişti kendisi.

"Bunun sebebi eski söylencelerde anlatıldığına göre yıldızların yeryüzünde yaşayan bir insan ile aralarında koparılamaz bağların olmasıymış. Her yıldızın hayat yolunu yürürken eşlik ettiği bir ruh vardır ve yıldızlar o ruhun feneri gibidir. Fener sönerse ruh bedenden ayrılır ve yıldızlar kayar."

Aynen böyle konuşmuşlardı. Kendi yıldızının kaymasına az kalmış olmalıydı. Ruhu gittiğinde kendisine eşlik eden yıldızda gidecekti.

Bu güzel papatyaların uğruna dökülen gözyaşlarından meydana geldiğini bilmek bile güzeldi. Demek bu kadar kıymetlilermiş, diye düşündü. Sonra gerçekten buna değdiğini düşündü.

Kendisinin belki de hayatını en iyi anlattığını düşündüğü bir şiiri anımsadı. Tam olarak şöyleydi galiba diyerek şiiri titrek bir sesle okumaya başladı.

"PAPATYA
Bir papatya tarlası düşün...
Bütün güzellikleriyle
Bir ilkbahar ayı...
Ve sen onun yanından
Geçen yolda yürüyorsun ve
O papatya tarlasında
Bir papatya dikkatini çeker...
O binlercesinden birisidir
Ama sen
Onun yanına gidersin...
Onda seni
Çeken bir şeyler vardır...
O papatyayı olduğu yerden
Düşünmeden koparırsın...
Sadece senin olsun istersin.
Sadece senin, yalnızca senin...
O güzelliğin ellerinde
Öleceğini düşünmeden ve
Gidersin o tarladan...
İçindeki şiddetin durduramadığı
Bir bencillik ama
Bir o kadar
Güzel ve hapsedici.
İşte bu tutku...
Yine o tarlanın
Kenarındaki yolda
Yürüyorsundur...
Yine milyonlarcası
Arasında
Bir tanesi seni çeker...
Yaklaşırsın yanına...
Yanına gidersin
O papatyanın...
Gözlerin başkasını
Görmez olur bir an
Onun için her şeyi
Yapmak istersin...
Dokunmak istersin...
Dokunamazsın, orda onunla
Ama birden hafif bir
Rüzgar eser ve...
Bir başka güzel çiçek
Kokusu gelir burnuna...
Seni alır ve çeker kendine.
Dayanamazsın onun
Kokusuna...
Unutturur her şeyi bir anda
Ve o kokunun geldiği yöne gidersin.
O papatya orda kalmıştır...
Yüreğinin bir kenarında...
Paylaşılmamıştır birçok şey...
Unutulmaz belki ama
Geride dönülmez ama
İşte bu AŞK...
Yine; papatya tarlasının
Yanından
Geçen o yoldasın...
Ve yine bir papatya...
Milyonlarcasının içinden
Seni alır ve kendine çeker...
Gidersin yanına... Orda
Kalakalırsın...
O hiç ölmesin diye
Her şeyi yaparsın...
Tüm gücünle onunla
Olmak istersin...
Oradan ve onun yanından
Asla ayrılmak
İstemezsin.
Ondan seni koparacak
Hiçbir güç
Olmadığına inanırsın
Ve orda onunla
Ve yalnız onunla
O tarifsiz güzelliği yaşamak
Hissetmek istersin.
Ve yaşamın boyunca
Birlikte olmak istersin...
İşte bu da SEVGİ..."

Sonra sessizleşti. Şiirde geçtiği gibi ilkbahar olmasa da Suldura Çayırları'nda her zaman bir bahar ayı olduğunu burada kışın neredeyse hiç olmadığını farketti. Bunun Kuzey Ormanları ile bir bağlantısının olmadığının bile onu rahatsız etmediğini anlayarak tebessüm etti. Belki buranın dışındaki dünyada farklı mevsimler olabilirdi. Ama burası her zaman bahardı. Güneşi de yağmuru da eksik olmazdı.

Adımlarını sıklaştırıp çayırdaki ağaca olan ilerleyişini sürdürdü. Sonra ilerde papatyaların arasında güneşin nadide ışıklarının büyüleyici atmosferinde kızıl saçlıları ışıltıyla parlayan bir peri kızı gördüğüne neredeyse yemin edecekti. Yanılmış olduğunu düşünerek bakmayı sürdürdü. Suldura Çayırları'nın her zaman sadece kendisine ait olduğunu düşünmüştü. Artık bu dünyadan ayrıldığı zaman bu saklı cennetin kapısında umutlu bekleyiş sürecekti. Birileri bu baharı her daim yaşamak isteyecekti. Bir an için derin bir kıskançlık duydu. Yaşama da ölüme de tam anlamıyla ait olamıyordu. Birilerinin bunu kelimenin tam anlamıyla yaşıyor olması onu kıskandırmadı değildi hani.

Ağacın yanına gidip gitmemekte kararsız kalsada kıza aldırış etmemeye karar verdi. Bu çayır uzun zamandır onun saklı cennetiydi. Çayırı biriyle paylaşma fikrini ömrünün son gününde dert etmek yersizdi. Hiç önemsemeyen bir yüz ifadesine büründü ve meşe ağacına ulaştı. Yüzyıllardır burada durduğu belli olan bu ağaç onun gerçek dostu gibiydi. Her üzüntüsünü her sıkıntısını bilirdi meşe ağacı. Ya anlatmıştı ya ağlamıştı. Ama biliyordu işte.

Ağaca yaklaşırken kızın küçük bir köpek yavrusu ile oynamaya çalıştığını farkederek gülümsemeden edemedi. Kızın cıvıltılı sesinin solmasıyla kendisini farkettiğini anladı. Meşe ağacına yaslanıp bir günbatımını izlemek istedi. Kızın varlığını umursamadı. Aslında cidden umursamayacaktı ama lanetin belirtileri üzerine çok büyük baskı yaparken başkasının bunu anlayacak olması içten içe tedirgin etti. Öksürük krizine tutulup yere yığılması hiçte faydalı olmuyordu.

Kızıl saçlı genç kız bunu fark etmiş olacak ki savaşçıya doğru koşmaya başladı. Elindeki sepeti bir kenara bırakıp savaşçının yanına gelerek iyi görmediğini farketti.

"Bayım iyi misiniz?" diye sorduğu soru havada asılı kaldı. Genç kız karşısındaki adamın gözaltı torbalarının morardığına yemin edebilirdi. Ayrıca düzensiz nefes alışverişleri ve öksürüğe bakılırsa gerçekten kötü durumdaydı. Günlerce uykusuz kalmış olabilirdi. Karşısındaki adamın cevap bile veremeyecek bir halde öksürük krizine girmesi genç kızı endişelendirdi. Sebebini bilmeden yardım etme isteğiyle doldu.

"Bayım bana tutunun. Meşe ağacının altına kadar sizi taşımama izin verin." dedi terslenmekten korkarak. Ama karşısındaki adamın tek isteği de buydu. Cevap bile veremeden kendisine uzatılan kola tutunarak meşe ağacına gitmek için genç kızın yardımını kabul etti.

Genç kız adamın meşe ağacına yalanmasına yardım edip sepetini almak için gitti. Döndüğünde sepetinden küçük bir matara çıkararak su içmesi için savaşçıya uzattı.

Genç savaşçı bir art niyet aramadan verilen ikramı kabul etti. Karşısındaki kızın endişelenen bakışlarını gördüğünde ölmek üzere olan biri için endişelenmemesini söylemek istesede bunu yapmadı. Kızın tekrar bir soru sormasına fırsat vermeden iyi olduğunu söyleyerek teşekkür etti. Kıza karşı kaba olmak istedi. Ama kız için bu cevabın yeterli olmadığının farkındaydı.

"Buraya gün batımını izlemek için gelmiştim. Uzun süredir at sırtında olduğum için halsiz olmalıyım. Lütfen endişelenmeyin" dedi. Belki de yalnız kalmayı ummuştu. Ama bir yandanda ömrünün son dakikalarında yalnız kalmak istemedi bencilce bir duyguyla.

Genç kız aç olup olmadığını sormak istedi. "Eğer açsanız gün batımını izlemek keyifli olmaz." dedi.

"Aç olduğumu da nereden çıkardınız?" diye sordu savaşçı.

"Uzun bir süre at sırtında olduğunuzu söylemiştiniz. Yorgunluğunuza bakılırsa aç olmanızda halsiz düşmenize neden olmuş olabilir" diye yanıtladı genç kız.

Genç savaşçı güzel cevap diye düşündü. "Belki biraz haklı olabilirsiniz." diyerek genç kızın tamamen haksız olmadığını söylemek istedi.

Genç kız karşısındaki savaşçının kendisini istemediği fikrine kapılarak sepeti adama uzatarak "Bunun içinde yeterince yiyecek var. Sizde kalabilir. İyi günler bayım." dedi ve ayağa kalkarak oradan uzaklaştırmaya başladı.

Savaşçı ne olduğunu anlamayadan "Hey kalabilirsin. Sıkıntı değil." diye seslendiğinde kız arkasını dönüp baktı. "En azından teşekkür etmeme izin vermelisin." diye ekledi. Ne deyipte kızı incitmiş olabileceğini düşündü.

Genç kız geri dönme gereği duydu. Zaten savaşçıyı o halde bırakmak içine sinmemişti. Geri dönerek çimlere oturdu. Savaşçının "Sanırım gerçekten açıktım ve yalnız yemekten pek hoşlanmıyorum." demesiyle genç kız gülümseyerek sepetten bir sofra alarak çimlerin üzerine serdi. Sepetten çıkardığı gözleme ve atıştırmalıkları sofraya koydu. "Üzgünüm sormayı unuttum. Atınız olduğunu söylemiştiniz. Onu da yemlemek için..." derken genç savaşçı onu susturdu. " Önemli değil. O yayılıyor şimdi. Lütfen dert etmeyin." dedi.

Genç savaşçının adını bile sormayı unuttuğu genç kız onunla bir şifacı gibi ilgileniyordu. Hiçbir şeyi son gününde dert etmemeye karar verdi. Genç kızın sohbeti de yemekleri de hoşuna gitmişti. Anlaşılan genç kız piknik yapmak için gelmişti buraya. Fark ettirmeden çevreye bakındığında kimseyi görmedi. Belki de yalnız başına küçük köpeği ile dolaşmaya çıkmış ve piknik yapmayı planlamıştı. Ama piknik köpekten ziyade kendisine nasip olmuştu. Küçük bir tebessüm yayıldı yüzüne. Genç kız sofrayı toplarken o da akşama dönen günbatımını seyre koyuldu.

Günün son ışıkları kızın kızıl saçlarını inanılmaz renk oyunlarıyla aydınlatıyordu.

Genç kız karşısındaki savaşçının kendisini izlediği fikrine kapılarak başını kaldırma gereği duydu. Ama yanılmıştı. Adam sadece güneşe bakıyor ve ara ara gözlerini kapatıyordu. Muhtemelen güneşin sıcaklığını duyumsamak istemişti. O da bunun tadını çıkarmak isterdi. Ama tanımadığı birinin yanında bu kadar vakit geçirmenin doğru olmadığını düşünerek gitmek için hazırlandı.

Genç savaşçı kızın hareketlendiğini fark ederek "Teşekkür ederim herşey için" dedi.

Boş bulunan genç kız "Rica ederim" diye yanıtladı.

Genç kız ayağa kalktı ve küçük yavru köpeği aramaya gitti. Onu bulduğundaysa Lessy'i Nyx ile beraber buldu. Genç adamın Nyx'i görmesinden korkarak ona saklan bakışı attı. Nyx mesajı alır almaz ortadan kayboldu. Genç kızda küçük buldok yavrusunu kucaklayarak meşe ağacına ulaştı. Havanın bulutlanmaya başladığını fark etti. Buldoğu biraz daha sarmaladı.

Savaşçı kızın kucağında yavru köpek ile geldiğini görünce köpeğin çok sevimli oyuncak gibi duran bir yavru olduğu kanaatindeydi. Kızın yavruyu bırakmasını fırsat bilerek kucakladı ve "Adın ne senin tatlı şey?" deyiverdi.

Gülümseyen genç kız "Onun adı Lessy" dedi.

"Demek adın Lessy senin şirin şey." diyerek yavruyu bıraktı. Küçük bir kahkaha attı. "Biz daha tanışmadık sanırım" dedi ve "Ben Eric" diye ekledi.

Bu duruma ister istemez kızda gülmeden edemedi. "Bende Rachel" dedi ve tanımadığı biriyle yemek yemiş olduğunu hatırlattı kendine.

Lessy'nin tekrar kucağına gelmesiyle onu sepete koymayı düşündü. Papatyalar ile aynı yere koyma düşüncesi aklına yatmadı. Bu sebeple onu tekrar yere indirdi ve papatyaların iyi olduğuna emin olarak sepeti kapattı. Kendinin papatyaları kontrol etttiği sırada Eric'in papatyalara baktığını görmemişti.

"Buraya papatya toplamak için mi geldin Rachel" diye sordu.

"Ah evet."

"Papatyalar ile ilgili anlatılan hikayeleri biliyor musun? Söylencelerde anlatılanları."

"Aslında bir tane biliyorum. Papatya ve nilüfer çiçeğini anlatıyor."

"Anlatsana"

Rachel sepeti bırakarak oturdu ve bildiği söylenceyi bildiği şekliyle anlatmaya koyuldu.

"Mavisi yeşiline karışmış uzun uzun ağaçların gölgelerini cömertçe sunduğu türlü türlü böceklerin çiçeklerin yaşadığı insanoğlunun pek az uğradığı ormanlardan birinde güzel bir göl vardı. Suyu berrak mı berrak serin mi serin… Gölün kıyısında hayat bulmuş boynu bükük papatya yanıbaşında o eşsiz büyülü suyun içinde açmış olan en az kendi kadar yalnız görünen nilüfer çiçeğine sevdalanmıştı.
Onun görkemli görüntüsünü saf masum asaletli halini hayranlıkla seyrediyordu her gün.

Nilüfer çiçeği de kayıtsız değildi sevgili papatyasına karşın. Birbirlerine sevgiyle bakıyorlar şarkılar söylüyorlardı birlikte. Yalnızlıklarını unutuyorlardı şu koskoca orman içinde… Tanrım diyordu papatya içinden kimi kez. Bu güzelliğin yanında benim yerim nedir ki?
O suyun içinde yaşar bense toprakta… Elimi uzatsam tutamam bile onu… Oysa öylesine istiyorum ki onun yanında olmayı…

- Ey güzel çiçeğim ey benim nilüferim seviyorum seni… Lâkin öylesine çaresizim ki… Sana nasıl ulaşacağımı bile bilmiyorum…
Evet orada olduğunu bilmek sesini duymak, güzelliğini görmek bile yetiyor bana, ama istiyorum ki elini tutayım güzelliğine dokunayım. Gel gör ki ben bir papatyayım sen ise bir nilüfer… Ayrı dünyalarda yaşayan iki ayrı çiçek…

Nilüfer karşılıksız bırakmadı papatyanın sözlerini:
– Papatyaların en tatlısı kemandan çıkan müzik aynı ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır. Sen başkasın ben başkayım sen ordasın ben buradayım diye yerinme. Gönül sesine kulak ver yalnız… Bir şeyi istiyorsan yürekten iste... Sevgi aşk ne büründüğün kıyafeti
ne makamı ne mesafeleri ne de başka bir şeyi dinler… Onun fermanı okunmaya basladı mı her sey susar. Her şey çaresiz kalır… Sevgi söz konusu olduğunda kişi kendi dışındaki güçlerin insafına kalmaz.
Çünkü; kendisi de güçlü bir varlık haline gelir. Ruhunun derinliklerinden gelen bu ezgi başladıkça kayıtsız kalamaz buna tüm evren…
Sen ki benim güzelliğime aşkınla güzellik katmakta yalnızlığımı örtbas etmektesin. Benim ve kendinin var olduğumu ispatlamaktasın dünyaya.

Şimdi kapat gözlerini sımsıkı… Sıyrıl tüm düşüncelerinden…
Yalnızca ama yalnızca beni düşle… Yanımda olduğunu gölün sularında
elimi tuttuğunu hayal et… İste beni… Göreceksin ki sevginin aşamayacağı engel yoktur!

Papatya nilüferin dediğini yaptı. Yalnızca ama yalnızca onun hayalini doldurdu tüm benliğine. Kendini güzeller güzeli çiçeğinin
yanında farz etti. İstedi… İstedi…

- Aç gözlerini! dedi nilüfer. Papatya şaşkınlık içindeydi gözlerini açtığında. Sevgili çiçeğinin yanında gölün suları içinde bir nilüfer çiçeğiydi artık o da…

Sevmek…
İstemek…
Hayal etmek…
İnanmak…

Olmayacak şey yoktur!
Eğer ki; bu duygulara sahipseniz..."

Bunları söyledikten sonra "Ben sadece bunu biliyorum. Senin bildiğin var mı?" diye sordu Rachel.

Kendisine sorulan soruyla yaşlı ihtiyarın anlattığından başka bir şey bilmediğini farketti.

"Benim bildiğim sadece bir tane."

"Anlatsana. Papatyayım birde senden duyalım."

"Bu güzel çiçeği gökyüzü tanrıçası Asterea'nın yarattığı söylenir. Asterea tanrılar diyarından gökyüzüne baktığı zaman hiç yıldız olmadığını görmüş ve ağlamaya başlamış. Derler ki tanrıçanın gözyaşlarının düştüğü yerlerde bu zarif çiçekler ortaya çıkmış.
Papatyaların 4000 yıldan beri yeryüzünde var olduğu söyleniyor." dedi.

"Ne? Gerçek mi bu? Yıldızlar olmadığı için dökülen gözyaşlarından mı meydana geldiği anlatılıyor?"

Bu soruyu gülümseyerek izleyen Eric hala Rachel'a bakıyordu.

"Hey bunun neresi komik?" diye sordu.

"Komik olan şu ki bunu ilk duyduğumda bende aynı tepkiyi vermiştim. Tam olarak aynı cümlelerle."

Bu cevaba Rachel'da güldü. "Ben papatya toplamaya gelmiş olabilirim. Ama sizin papatya toplamaya geldiğinizi sanmıyorum. Seni buraya hangi rüzgar attı?" diyerek konuyu değiştirdi.

"Sadece burayı özlemiştim. Suldura Çayırları'nı yani. Papatya tarlasını her zaman sevmişimdir." derken genç kız "Buranın adı Suldura Çayırları mı?" dedi.

"Evet öyle. Her zaman güneşli ve bahardır burası. İkindi ve akşam üzeri yağmur yağıyor ve papatyaların beslenmesinde önemli rol oynuyor. O yüzden burası hep şifacılıkta kullanılan bitkiler ile doludur."

"Vay canına. Bütün bunları nereden biliyorsun?"

"Aslında çocukluğum burada geçti diyebilirim."

"Bu harika."

"Sen buralarda mı yaşıyorsun? Seni tanımadığıma eminim. Gerçi  uzun zamandır buralara gelmemiştim ama."

"Burada yaşadığım söylenemez. Sadece misafir olarak buradayım."

Tam Eric bir soru sormaya hazırlanırken birden yağmur yağmaya başladı. İlk başta çiseleyen yağmur birden hızlandı. Meşe ağacının altında sırıl sıklam olan Eric ve Rachel bunu umursamadılar. Hatta yağmurun altında dönene dahada ıslanan Rachel bu haliyle Eric'e cesaret bile verdi. Eric son gününde kuru bir şekilde öleceğini düşünmüştü. Ama yağmurun o kadar kötü olmadığını düşünerek Rachel'a katıldı ve o da yağmurun altında dönene dönene ıslandı.
Küçük Lessy'nin havlayan sesi ve titreyen görüntüsü ikisini de durdurdu.

"Geri dönsem iyi olacak." diyen genç kız tekrar meşenin altına gelen Eric'in de titremeye başladığını gördü. "Sen iyi misin Eric?"

"İyiyim geçer birazdan." dedi aslında hiç geçmeyeceğini bilerek. Aslında biraz daha zamanı olduğunu biliyordu. En azından akşam olmadan Rachel'ı evine güvenli bir şekilde evine ulaştırabilirdi. En azından bunu yapabilirdi. "Rachel hava kararmak üzere. Seni evine götüreyim. Atla daha hızlı ve daha az ıslanarak gideriz. Olur mu?" diye sordu reddedilmekten korkarak.

Yağmurda geri dönmek zor olacağı için bu düşünce mantıklı geldi. Eric'in fazla titrediğini görünce buna sebep olduğu düşüncesinden kendisini alamadı. "Tamam. Atın nerede? Onu ben getireyim. Sen titriyorsun."

"Onu karşıdaki bodur ağaçların yanına bağladım. Beyaz renkli. Gerçekten getirebilecek misin?"

"İlk defa at kullanmıyorum. Merak etme."

Rachel meşe ağacının altından ayrılarak bodur ağaçların arasındaki beyaz atı çözerek peşinde gelmesi için olnu meşenin yanına sürükledi. At ve Rachel geldiğinde Eric sepetin boş olan kısmını Lessy'i koydu. Papatyaları diğer gözüne koydu. Rachel'ın bundan hoşlanmayacağını biliyordu. Ama köpeği kolda taşımanın imkanı yoktu. Zira at üzerinde mümkün değildi.

Rachel atla dönünce sepeti ona uzattı. Hızlanan yağmurun altında önce ata Eric bindi. Genç kızın önüne oturmasının daha iyi olacağına karar verdi. Zaten elbiseden ve sepetten dolayı daha rahat bir şekilde ata binmesinin olanağı yoktu. Rachel Eric'in uzattığı elin yardımıyla atın önüne bindi. Eric'in korumasında eve gitmek için dört nala at sürdüler.

Gemi ve Kaçış
Aklına gelen en iyi düşüncenin gece karanlığında gizlice gemiden ayrılmak olduğuna karar veren Charles uyuyor numarası yaparak uzun bir süredir etrafı dinliyordu. Aslında başkente dönmekte sıkıntı çıkarmamayı düşünmüştü. Ama babasından yediği tokat hala aklını kurcalıyordu. Eli istemsizce yanağına gitti. Bir sebebi vardı işte. Durup dururken adadan gönderiliyor olamazdı, boşuna tokat yemiş olamazdı. Sebebini öğrenmeliydi. Babası her zaman açık sözlü olmazdı. Ama herşeyi senin için yapıyorum derken neden tereddütle birşeyler gizler gibiydi.

Charles hiçbir şey olmamış gibi başkente dönemezdi. Babasının tokadını unutamayacağını biliyordu. Babasının adamlarının konuşmalarında Prens Jason'ın teftiş yapmak için adaya geldiğini duymuş olması kafasının daha çok karışmasına neden oluyordu. Prens buradayken gönderilmek gerçekten onur kırıcıydı. Prensin bunu öğrenmesi halinde asker olma hayallerinden vazgeçmek zorunda kalacağı fikri daha çok üzülmesine sebep oldu.

Yataktan fırlayarak sessiz adımlarla kamarasının penceresine yöneldi. İşte bu zor olacak, diye düşündü. Odası biraz yüksekti. Denize direkt atlayamazdı. Su sesine illaki birileri uyanırdı ya da nöbetçiler daha kolay fark ederdi. Daha basit bir çözüm düşünmeliydi. Onun için en iyisinin çarşafları bağlayarak pencereden inmek olduğuna karar verdi.

Oldukça sessiz hareket ederek çarşafları bağladı ve yatak başlığına sabitledi. Sessiz adımlarla kapıya gelip dışarıyı dinledi. Muhtemelen nöbetçi uyuyakalmıştı. Ortamın güvenli olduğuna karar verdikten sonra yine aynı sessiz adımlarla pencereye yöneldi.

Pencereden dışarı sarkıttığı çarşafı kavradı. En nefret ettiği düşünce ıslanacak olmasıydı. Yüzerken ağırlık yapacağını düşündüğü herşeyi odasında bırakmanın en doğrusu olduğuna karar verdi. Yanına kılıç bile almayacaktı. Sadece küçük bir hançer aldı. Kemerine hançerinin kınını yerleştirdi ve pencereden öteki tarafa geçti. Çarşafı kavradı ve denize ulaşana kadar gürültü çıkarmamaya çalıştı. Kimsenin yokluğunu erken fark etmemesini umdu. En zorlandığı anlar başka kamaraların pencerelerinin önünden  geçmeye çalışırkenki anlardı. Ama bunuda atlattı ve denize ulaştı.

Karayla arasında çok uzun bir yol vardı. Denize kendini bırakmadan önce hesaplarına göre 6-7 saattir yoldaydılar. O kadar yolu yüzerek adaya ulaşamayacağını bildiği için odasına kapandığından beri plan yapmış ve denizle havayı gözlemlemişti. Bir ara uzaklardan bir geminin geçtiğini görmüştü. Belki aralarında 2-3 saatlik bir mesafe vardı. Şansı varsa onlara ulaşırdı. Kendini tamamen denize bıraktı.

Solgun bir ayışığında nöbetçilerin dikkatini çekmeden sessiz kulaçlarla gemiden uzaklaştı. Gemi görünmez oluncaya dek sessiz kulaçlarla çoğunlukla denizin altından ara sıra yüzeyden ilerledi. Gemiden tamamen uzaklaşması bir hayli zamanını ve enerjisini aldı.

Gemi gözden kaybolduğunda yönünü tayin edebilmek için gözleriyle kuzey yıldızını aradı. Yolculuk esnasında gözüne takılan küçük adacıklardan birine ulaşabilmek için bir süre daha yüzdü. Uzaklarda bulmayı umduğu adacıklardan birini gördüğünde oldukça halsizdi. Denizin ılık olması, fırtına olmaması ve ayışığının olması ona çok yardımcı olmuştu. Adaya ulaştığında yere kapaklandı ve uzandı.

Aradan belki saatler geçmişti. Bunu bilmesi zordu. Birkaç metrekareden  olan adacık onun şimdilik tek şansıydı. Aslında vakit geçmeden hareket etmesi gerektiğini biliyordu. Ama denizde uzun bir süre yüzmenin verdiği yorgunluğa daha fazla dayamayarak adacığın kuru toprağı üzerinde bilincini kaybederek derin bir uykuya daldı.

**Söylence ve şiir olan kısımlar alıntıdır.
Şimdi, daima ve sonsuza dek

Çevrimdışı armeneus

  • **
  • 155
  • Rom: 3
    • Profili Görüntüle
Ynt: Ölüm İçin Herşey
« Yanıtla #16 : 20 Mart 2017, 14:34:41 »
17. FİNAL

Mavi Safir

Armas Malikanesi'ne yaklaşan bir at ev halkının dikkatini cezbetmişti. Sağanak yağmurdan kaçarcasına dört nala bir ölüm koşusuna girişmiş olan binicileri bile yorgunluk belirtileri gösteriyordu.

Malikanenin kahyası Estela yağmur başladığından beri Rachel'ı merak ettiği için sürekli yolunu gözlemişti. Akşam olmaya yüz tuttuğunda sağanak yağmurun altında malikaneye yaklaşan beyaz at görmüştü. İlk başta büyük efendinin geldiğini düşünmüştü. Ama bu atın Akita kadar heybetli olmadığını anlaması fazla zamanını almamıştı. Zor gören gözleri Rachel'ın kızıl saçlarını seçebiliyordu. Ne zamandan beri ıslanmış olabileceğini merak etti. Korkuyla dışarı çıktı. Atın ve binicilerinin geldiğini görünce şaşırdı.

Rachel hemen attan atlayarak inmişti. Diğer binici de bitkinlik izleri taşıyan gözleriyle malikaneye bakarak atından indi. Gözleri Estela ile buluştuğunda yaşlı kadın genç adamın ellerine yapıştı. "Genç efendi. Geri döndünüz." dedi mutlulukla. Eric ise Estela'ya sarıldı. "Geldim dadı" dedi. Rachel ise şaşışarak karşısındaki manzaraya baktı. Estela yağmurda ıslanmamaları için içeri girmelerini söyledi. Üçüde eve girdiler. Estela yaz ortasında yağan yağmurun havanın soğumasına sebep olduğunu bildiği için kuru battaniyelerden getirdi. Havlular ile kurulanmalarına yardım etti. "Genç efendi odanız hala aynı duruyor. Isınmanız için şöminenizi yaktım." dedi.

"Sağolasın dadı." diyerek odasına çıkan Eric odasına gitti.

Genç kızda kendisine verilen odaya giderek üzerini değiştirdi. Estela'nın telaşlı adımları Rachel'ın ona bakmasına neden oldu.

"Ah, genç efendi ateşler içinde yanıyor. Hasta yatıyor" dedi. Rachel koşar adımlarla Estela'yı takip etti.

Eric'in ateşinin normalden çok daha fazla olduğunu anladığında Eric'in baygın olmasının durumunun ciddi olduğunu gösterdiğini biliyordu. Estela'nın kaygılı bakışları altında Eric'e bir faydasının olamayacağı için Estela'dan su ve temiz bez getirmesini istedi. Estela denileni yaptı. Bu sırada Estela yokken Rachel'da şüphelendiği şeyin doğru olup olmadığını anlamak için çabaladı. Eric'in ateşinin ve yaydığı auranın kara büyü enerjisi taşıdığını anlaması işleri karıştırmıştı. Yapacakları hiçbir şey onu asla tedavi etmeyecekti. Tek yapması gereken Estela'dan kurtulmaktı. Vakit geçirmeden birşeyler yapmalıydı. Ama uyku verici bir çay hazırlayıp Estela'yı devre dışı bırakana hiçbir müdahalede bulunamadı. Bay Armas kasabaya indiği için o da yoktu. Eric'te baygın olduğu için tedaviye başlayabilirdi.

Boynundan çıkardığı mavi safir kolyeyi Eric'in başında gezdirerek kalbinin üzerinde tuttu. Kendisi adaya gelmeden önce bir tapınakta eğitim görüyordu. Büyücü geleneklerine göre yaptığı bir ritüel Eric'in taşıdığı kara büyü her neyse bunu asıl sahiplerine geri iade edecekti. Rachel bu kara büyüyü yapabilecek kişilerin 6 büyücü olduğunu tahmin ediyordu. Yaptıkları herşey dünyaya ölüm getirmekten başka bir işe yaramıyordu. Rachel bir zamanlar onlara inandığı için aptal gibi hissediyordu. Onları yok etmek için yapması gerekeni artık biliyordu. Eric'in vücudunda mevcut olan bütün kara büyüyü mavi safir kolyesi kendi içine hapsetmiş ve rengi koyu bir siyaha dönmüştü. Kara büyüyünün gitmesiyle Eric'in ateşinin düşmesi bir oldu.

Rachel kolyesini tekrar boynuna taktı. Eric'in artık iyi olacağını biliyordu. Şimdi tek yapması gereken bir şekilde o lanet olası cadılara ulaşmaktı. Aklından geçenleri kimsenin bilmemesi ve cadılarında sezmemesi gerekiyordu. Bir süre faaliyete geçmemesinde yarar vardı. Ama belki de onların dikkatini çekmenin en kolay yolu yakalanmaktı.

***

Gizli Haber

Prensin adamlarının adada ve kalede gözlemler bir sonuç vermişti. Anlaşılan o ki ya kaledekiler çok dikkatsiz ve takip edildiğini anlamıyor yada kendileri çok dikkatli ve fark edilmiyorlardı veya da bilerek takip edilerek bir tuzak kurmaya çalışıyorlardı.

Prensin aldığı raporlara göre Alex Miller'in bazı dikkat çekici hareketleri vardı. İki gecedir gizlice kaleden ayrılıp batı ticaret merkezine gidiyordu. Sebebinin Kalven Croft ile ilgili olabileceğini düşündü. Eğer verilen rapor doğruysa Charles Croft adadan ayrılmıştı. Ama Kalven'ın telaşına bakılırsa oğluna birşey olmuş olmalıydı. Alex'in bunun duyulmasını istemediği yada başka bir sorun ile de meşgul olduğu söylenebilirdi. Ama Prensin aklına gelen en kötü düşünce Alex'in bir sebepten ötürü kaçmaya çalıştığı yönündeydi. Ayrıca adada bir takım hareketlenmeler ve izler tespit edilmişti. Üstelik Komutan Eric'in yokluğu hala canını sıkıyordu. Üstelik adada güvenebileceği tek kişinin o olduğunu da çok iyi biliyordu. Prens onun kalede olmadığını bilsede odasına gitmek istedi. Çocukluklarında kalan bir anı gelmişti aklına. Belki o anıyla ilgili bir şey bulabilirdi.

Eric'in çalışma odasına gitti. Kapıyı kilitliydi. Tabi anahtar tıpkı eskiden olduğu gibi kapının en üst kısmındaki duvarın üzerindeki oyuktaydı. Anahtarı etrafını kontrol ettikten sonra alıp kapıyı açtı. İçeri girdi.

Kapının karşısında bir çalışma masası vardı. Çalışma masasının yakınlarında insanı kendine hayran bırakan bir tablo vardı. Neredeyse bir boy aynası kadar büyüktü. Tabloya bakarak bu olağanüstü savaşçıyı selamlayıp "Ronald Amca söz veriyorum oğlunu koruyacağım" dedikten sonra etrafı kontrol etti. Eric burada olmadığı zaman için mutlaka bir mesaj bırakmış olmalıydı. Çocukluklarında olduğu gibi pencerenin önünde durdu. Pencere pervazının altını eliyle yokladı. Oraya neredeyse yapışmış halde bulunan küçük bir anahtar vardı. Bunun nerenin anahtarı olacağı hakkında bir fikri yoktu. Ama Eric'in kendisine bir şekilde gizli bir mesaj bıraktığından emindi. Tekrar Ronald Amca'nın portresinin yanına gitti ve kenarlarını ve oyuklarını kontrol etti. Küçük bir mekanizma düzeneğine ulaştı. Tablo anlaşılan bir gizli bir girişin kapısı görevi görüyordu. Jason şimdilik gizli yol ile uğraşmak yerine kendisine bırakıldığını umduğu mesaja yoğunlaşmaya karar verdi.

Çalışma masasını aradı. Ama birşey yoktu. Anahtarı pervazın altında bulduysa mesajda bir şeyin altında olmalıydı. Penceredeki saksıları kontrol etti. Kitaplığı, kitapları, halı... En son çalışma masanın çekmelerini. Ama içleri boştu. Çalışma masanın altına eğildiğinde yerdeki paspası kaldırdı. Paspasın altındaki mermer kaplama dikkatini çekti. Eli hançerine gitti. Mermer kaplamayı kaldırması ile küçük bir sanduka çıktı. Bu sandukayı eline alarak masanın üzerine koydu. Elindeki anahtar ile onu açtı. İçinden damgasız bir ok, bir iki resmi evrak ve bir zarf çıktı. Prens zarfı aldı ve açtı. Okudukları ile şok oldu. Çalışma masasının konforlu sandalyesine yığıldı. Eric başından beri güvenebileceği tek kişiydi. Odayı tekrar eski haline getirerek çıktı. Ama Eric'in kendisine yazdıklarını okurken öğrenmeyi beklediği şeylerin bunlar olmadığını farketti. Derhal hainlerin yakalanması için emir verecekti ve bu gece harekete geçecekti. Aklına gelen korkunç fikirlerle Davis'in yanına gitti.

***

Karanlıkta İki Gölge


- Sana söylemiştim. Bu işi sessizce bitirmeliydik. Eğer yaptıklarımız ortaya çıkarsa neler olabileceğini söylememe gerek yok sanırım.

- Kapa çeneni. Tek yaptığın kafa ütülemek. Seni daha fazla dinlemek istemiyorum.

- Ben sadece gerçekleri söylüyorum. Gerçekleri daha fazla ne kadar kulak ardı edeceksin?

- Bu durumdan bende en az senin kadar rahatsızım tamam mı? Ben sadece daha mantıklı davranıyorum.

- Ama...

- Yeter ama. Bir çocuk gibi nazlanmayı bırak artık. Bu işin bu şekilde sonuçlanabileceğini biliyordun en başından beri. Madem korkuyordun bu işe hiç bulaşmasaydın o zaman.

- Bu berbat işe neden bulaştığımı zaten biliyorsun. Buna mecburdum.

- Ah sızlanmayı bırak artık. Bundan sonra ne yapmamız gerektiğini düşünmeliyiz.

- Ortadan tüymek bence en doğrusu. Suçu üstlenecek bir günah keçisi var artık. Unuttun mu?

- Hayır olmaz. Ortadan kaybolursak dikkatleri üzerimize çekeriz. Daha dikkatli davranmalıyız.

***

Gerçek Bir Av

Rachel Eric'in düzeleceğini bildiği için artık gidebileceğini karar verdi. Ama gitmeden önce ona herşeyi anlatan bir mektup yazmanın gerçekten en iyisi olduğuna karar verdi. Olanları bizzat kendisi anlatmak istese de asla dinletemeyecekti. Eric'e yazmak için kağıt ve mürekkebe ihtiyacı vardı. Eric'in odasında yoktu. Eric bu evde yaşadıysa Toby Armas'ın torunu olmalıydı. Bay Armas'ın odasında aradığını bulunca Eric'in odasına dönerek çalışma onu çalışma masasına geçti. Eric'in aurasını incelediğinde neler yaşamış olduğunu geçmişi görür gibi görüyordu. Eric en başından beri kendisini arıyordu. Arkadaşlarının başına gelenlerin sorumlusu olan kişiyi arıyordu. Sadece bu kara lanetin sorumlusunu istiyordu. Ölüm lanetini yapan kişinin Kuzey Ormanları'na gittiğini söylüyordu biri. Muhtemelen bir cadı avcısıydı. Rachel Eric'in bu geçmişini öğrendiğinde kendisini asla affetmeyeceğini bilerek ona mektup yazarak veda etme yolunu seçiyordu. Kendisinin masum olduğunu söylese bile asla inanmayacaktı. Yazmak istediklerini yazdı ve mürekkebi kurutmak için üzerine başka bir kağıdı koydu.  Kurutma işleminden sonra o kağıdı masada unutarak asıl yazdığı kağıda odaklandı. Mektubu Eric'in yatağının yanındaki komodinin üzerine koyduktan sonra kendince ona veda edip evden ayrılmak için gitti. Eric'in yada Estela'nın uyanmasını, Bay Armas'ın geri dönmesini beklemeyecekti. Hemen bu gece teslim olacaktı. Kendilerine yıldız kahini diyen aşağılık cadıları yok etmek için yaptığı planın işe yaraması için mutlaka yakalanması gerekiyordu. Ama bunu kimsenin bilmesine gerek yoktu. Sessiz sedasız evden ayrıldı. Yağmur dinmişti çoktan. Yanına at bile almadan yola koyuldu. Muhtemelen kasabada yakalanabileceği askerler vardır diye kasabaya gitmeye karar verdi. Lessy'i, Nyx'i, Kuzey Ormanları'nı ve Armas Malikanesi'ni arkasında bıraktı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde kasadan gelen bir asker Prense çok değerli bir haber getirdi. Kaçmaya çalışan biri yakalanmıştı. Prens şüpheli hareketlerde bulunanların yakalanmasını emretmişti. Tarif edilene göre yakalanan kişi bir kadındı ve kesinlikle cadıydı. Prens bunu kolayca anlayabileceklerini düşündü.

Askerler kafese kapattıkları kadını kaleye getirdi. Prens Alex'in kalede olmadığını bildiği için onun makamına oturmuş ve mahkumun getirilmesini bekliyordu. Askerler ilerlemesi için kadını kılıç zoruyla ilerlettiler.  Ellerini arkadan bağladıkları mahkumu Prensin önünde diz çökmesi için ileri fırlattılar.

"Kara Bent Adaları'nın avcısı siz misiniz?" diye sordu karşısındaki makam koltuğunda oturan kişiye bakarak.

"Ben Kara Bent Adaları'nın başkomutanıyım." demekle yetindi Prens. "Sizi yakalamak sanıldığı kadar zor değilmiş. Siz ne dersiniz iblisin uşağı." diye ekledi.

"Gururunuzda kibriniz kadar büyükmüş. Lakin sözleriniz bizi küçük düşürüyor, efendim."

"Sözlerim sizi küçük düşürmek için değil, gerçekleri ifade etmek için söylendi."

"Size göre ben bir cadıyım ve bu gerçek asla değişmeyecek. Öleceğim değil mi hem de ateşin kor alevleri ile?"

"Arınmanız için gerekli ve de ruhunuz için."

"Ruhum güvende. İblisin emrinde de değilim."

"Sözleriniz bir ispatı gerektiriyor."

"Cadı avcısının esaretini talep ediyorum. Belki onun taşıdığım belirtileri incelemesi gerekir" diyerek herkesi şaşırttı.

"Parlayan saçlarınız ve uykuyu çağıran sözleriniz askerlerimi günlerdir uyutuyor. Ne söylememi bekliyorsunuz."

"Ben değildim desem ne değişebilir ki ölecek bir insan için?"

"Esaret talebiniz olumlu karşılanacaktır. Ama arınmadan kaçamazsınız."

"Mutlak ölümden kim kaçabilir ki, efendim?"

Onun sözlerine daha fazla dayanamayan Prens askerlerine bir işaret verdi. Askerlerde mahkumu zindanlara götürerek hapsettiler.

***

Eric'in Mesajı

Prens Jason emir verdiği üzere bir harekat başlattı. Uzun zamandır izlettiği ada komutanlarının güvenilmez olduğuna emin oldu ve yakalanmaları için emir verdi. Sabaha kadar uyuyamadı. Askerler o akşam ve ertesi gün boyunca kalede ve kasabada tutuklamak için komutanları aradı.

Alex Miller yapılan aramalar esnasında kaçarken kasaba belediye binasının yüksek duvarlarından düşmek suretiyle öldü.

Kalven Croft ve Ricardo Watson yakalandı. İkisi de otoriteye karşı gelmek suçundan idam edildi.

Komutan Davis ölüm lanetini üzerine alan Eric sayesinde yaşama belirtileri göstermeye başladı. Ama Eric'in ölüm lanetini bilerek ve isteyerek üzerine aldığını bilmeyerek ritüel ile olaya müdahale eden Rachel bütün laneti mavi safir kolyeye hapsetti. Eric ve Akbüyücünün askerleri kurtarmak için yaptıkları büyü ters tepti. Vücutlarında uzun süre ölüm lanetini taşımış olan Davis ve iki askeri lanetin kendilerine olan etkilerine daha fazla dayanamadılar. Prensin Eric'in mektubunu okuyup Davis'in odasına gittiği gece Prensin kollarında son nefeslerini verdiler.

Charles Croft gemiden kaçtıktan sonra adadaki cadıları Eric'le yapılan anlaşma uyarınca kaçıran Bekçiler tarafından bulundu. Babasının idam edildiğini duyduğu zaman başka hiçbir şey duymaz oldu. Adaya dönmeyi başarıp kaleye gizlice girdi. Prense bir suikast düzenlemeye çalışırken olayın fark edilmesiyle birlikte yakalanıp oklanarak öldürüldü.

Komutan Eric'ten mektubunu bıraktığı o günden sonra haber alınamadı.

Komutan Eric'in yaveri Lee ve Komutan Davis'in yardımcısı Vekil Hector efendilerinin yerine yeni komutanlar olarak atandı.

Prens bir süre daha adada kaldıktan sonra Danışman Houten ile Başkent Saydra'ya geri döndü. Başkentten bir general Dark Weir Kalesi'ne yeni garnizon komutanı olarak atandı.

Prens Saydra'da rapor verirken Eric'in mektubu haricindeki olanları kraliyet meclisinde anlattı. Odasına çekildi. Sonbahar ayında oldukları için kralın tahta çıkışının şerefine bir şölen yapılacaktı. Ama Eric'in ve Davis'in ölümü ülke genelinde yas ile anıldı.

Prens Jason odasına kapanarak uzun bir süre sosyal hayattan uzak kaldı. Bir kış günü ağabeyi onun durumuna üzülüp onu ziyaret etti. Jason ağabeyi Albert'a Eric'in mektubunu verdi.

Albert bu mektubu okuyarak durumu anladı ve şöminede mektubu yaktı.

"Sevgili Dostum Jason,

Mektubu bulman için çocukluğumuzda oynadığımız oyunları kullandım. Şimdi sana yazacaklarım hiç hoşuna gitmeyecek ama sonuna kadar okumalısın.

Kaledeki komutanların birşeyler çeviriyor olduklarından şüpheleniyorsun. Bu konuda çok haklısın. Alex Miller adanın en yetkili askeri komutanı olmak için yasal olmayan yollara başvurdu. Rüşvet, yolsuzluk ve cinayet bunlardan sadece biri. Tüm işlerini Neil ismindeki ulağına yaptırdı. Alex'in bir sebepten dolayı Neil'i öldürdüğünü düşünüyorum. Neil ortalıkta görünmüyor Alex'e vereceği bir haberin onu zengin edeceğini düşünüyordu yada Alex tehdit edilmekten bıkmıştı bilemiyorum. Onu tek derdi makam. Cadılar onun umrunda bile değil.

Kalven Croft adanın en yetkili 2. komutanı olarak kendi adamlarıyla takibatın ilk günü biz sahilde ve adada devriye gezmeden saatler önce cadıların üzerine gizli bir baskın yapmış. Oradaki herkesi kılıçtan geçirmiş. Croft sadece bir avcı değildi. O aynı zamanda gizli bir cadı avcısıydı. Öldürdüğü herkesin kalıntılarını yok etti. Saatler sonra biz faaliyete geçtiğimizde o gece bizi avlayan biri vardı. Vurulan kişilerden biri Croft'un 15 yaşındaki oğluydu. Ama vuran kişi her kimse damgasız oklar kullanıyordu. Kraliyet ordusunda kullanılan değerli sedir ağacından üretilmişti ve damgasızdı. Bunun anlamı bu sobotajı yapan cadılar değil aramızdaki hainlerdi.

Yıllar önce öldüğünü düşümüz Ricardo Watson ölmemiş. Yaşadığını öğrenince kimseye söylemedim. Cadı avcılarına katılıp kendini gizlemiş. Cadı avına Miller ve Croft'a güvenmediğim için tarafsız birini çağırmayı uygun buldum. Onun cadı avcısını bildiğim için Watson'ı çağırdım. O cadıların 14 tanesini yakalayıp yel değirmenlerine hapsetmiş. Alex'e güvenirsem onları yakacağına, Prens Jason'a güvenirsem adadaki herkesi öldürteceğine emin olduğunu söyledi. Sorun şu ki Ricky'nin yaşadığını bildiğimiz zamanlarda Alex ve ikisi hiç tanışmamıştı. Ricky ile adada büyüdüm. Ama ailesi arınmada ölünce adadan ayrıldı. Alex ise sonradan geldi. Onun yaşadığını benden başka kimse bilmediğine göre bir sıkıntı vardı. Damgasız okla yapılan saldırıyı biliyordu. Ama okun damgasız olduğunu benden başkası bilmiyordu. Ayrıca onu kanıt olarak sakladım. Bütün bunlar Ricky'nin bir işler çevirdiğini gösterir. Hala ailesinin ölümünden kraliyet ailesini sorumlu tutuyor olması halkın krallığa güveninin sarsılması için bir işler karıştırıyor olduğunu gösterir.

Jason şimdi yazacaklarım çok önemli. Ricky'ye sakın güvenme. Onu bulursan bu sefer gerçekten öldür. İki şey var. İlk takibat günü bize saldırı düzenleyen kişi Croft ise oğlunu vuracak kadar gözünü karartmış olmalı. Eğer o kişi Watson ise ya Croft ile işbirliği yapıyor yada cadıları korumaya çalışıyordu. Adada olması onu çağırdığım zaman hemen ortaya çıkmasını açıklıyor. Dediklerimde haklı olduğumu biliyorum. Croft ve Watson birlikte cadıların uyanmasına yardım ediyor. Croft asıl cadıları öldürürken uyanışa karşı olanları öldürdü. Adaya iki grup halinde gelmişlerdi. Bunlardan birini Croft yok etti. Diğeri kaçtı. Onları Watson yakaladı. Bana yerlerini söyledi. Onlarla görüşeceğimi biliyordu. Bende onlarla görüşürken onların daha ne olduğunu bile bildiklerini öğrenince kaçmalarına yardım ederken bütün suçu üzerime yıkacaklardı. Çünkü Watson'ı tanıyorum. Beni bile suçlandığına eminim. Herşeyi önceden öğrenip, askerlerin arasında dolaşması beni şüphelendirdi. Eğer tahminim doğruysa büyük arınmada yakılarak öldürülen anne ve babası gibi Ricky'de bir büyücü. Büyücülük belirtilerini Leydi ve Lord Watson'dan daha iyi gizlemiş olmalı. Cadı avcılarına katılıp kendi gibi olanları bulmak ve uyanışa geçmek istedi. O herşeyi öğrenmek için yeteneklerini kullanıp kuşlarla bir oluyor. Olayları onların gözlerinden görüyor. İşte bu yüzden hep başarısız olduk. Ama hesap etmediği birşey vardı. Size haber vermek için bende kuşları kullandım. Davis'in ve adanın durumunu size haber verdim. Teftişe gelmeniz hesaplarında olmayan birşeydi. Kırlangıçlar ile sende bana haber gönderdin. Böylece izimizi süremedi.

İki halk arasında savaş çıkmaması için Bekçiler ile bir anlaşma yaptım. Cadıların adadan götürülmesini istedim. Sanırım karşılığında verdiğim babamın hançerini kaybettim. Bekçilerle Kuzey Ormanları'nda kuzgunlar aracılığıyla görüştüm. Bildiğim bir şey varsa o da Kuzey Ormanları'nda Watson'un gücü etkisiz kalıyor. Bu hamlemi bilmiyor.

Jason en önemli şey ailedir dostum. Annem bu adada yaşayan sıradan bir tüccar kızıyken babama aşık oldu. Babamda aynı duyguları taşıyordu. Annemle evlenmek için bir prens olmasına rağmen taht üzerindeki tüm haklarından vazgeçti. Kraliyet soyadından vazgeçerek  soyadını değiştirdi. Ne kralın ne kraliçenin soyadını, mirasını, ne de krallık haklarını dert etmedi. İkisi evlenerek adaya büyükbamın malikanesine yerleştiler. Ben burada büyükbabamla, annem ve babamla büyüdüm. Harika bir çocukluk geçirdim. O sırada Saydra'da kraliyet ailesi, haklarından ve mirastan vazgeçerek sıradan vatandaş olmayı seçen babamı destekleme en azından yalnız bırakmama kararı verdi. Babam ve Alex dosttu. Ama adanın askeri yönetimi konusunda ikisi rakiptti. Babam bir avda ölünce yönetim Alex'e kaldı. O avda bende vardım. Jason babamı Alex öldürdü. Bunu gördüm. Şoka girdim. Kimseyle konuşamadım. Herkes babam ölümüne üzüldüğüm için konuşmadığımı sandı. O sıralar kaleye taşınmıştık. Alex annemi de zehirleyerek öldürdü. Ben yemek yemediğim için kurtuldum. Büyükbabam beni saraya göndererek yaşamı garanti altına almak istedi. Başardı da. Biz böylece birlikte büyüdük. İntikam umuduyla adaya atanmayı başardım. Ama bunu hiçbir zaman yapamadım. Babama ve anneme kötü bir evlat olmak istedim. Çünkü beni böyle yetiştirmediler. Ama Alex'in her açığını izlemeyi başardım. Ama tanıklarım artık yaşamıyor. Babamı öldüren biri bir ulağı da öldürür.

Davis'e çok iyi bak. Ona ve askerlerine bir ölüm laneti yapıldı. Yel değirmenlerinki tutsaklardan biri hekim bir büyünün yerini söyledi. Onunla gizli tünelden kaleye girip Davis ve askerlerin ölüm lanetini üzerime alacak birşey yaptık. Ben yaşamaktan uzun zaman önce vazgeçmiştim. Lütfen beni suçlama.

Jason eğer yaptığımız şey işe yararsa Davis bu gece uyanacak. Ama uyanmazsa lanet uzun bir süre onu yıpratmış demektir.

Bana gelince bazı hayatların kurtulması için bazılarının feda edilmesi gerekir. Ben dostum için bunu seve seve yaparım. Davis umarım uyanır.

Bugün benim ömrümdeki son günüm. Son anlarımı yaşıyorum. Üç ölüm lanetini üzerime aldığım için daha çabuk öleceğim. O yüzden son günümü saklı cennetimde geçirmek için gidiyorum.

Tanrı Veritya'yı korusun. Lu

Sevgili kuzen.

Eric Ronald Wilson

R.W.

***

Dark Weir Zindanları

Kale zindanlarına hapsedilen Rachel kendi elleriyle kendi sonunu hazırlıyordu. Kurtulmayı da beklemiyordu zaten. Zira oynamaya çalıştığı oyunun gerçekleşmesi için ölmeside gerekebilirdi. İnsanların huzurlu ve güvenli bir şekilde yaşayabilmesi için planının gerçekleşmesi gerekiyordu. Ayrıca düşüncelerini kimsenin bilmemesi gerekiyordu. Altı tane aşağılık cadının ölmesi için kendiside zarar görmek zorundaydı. Bu sebeple ölmeden önce onları da yanında götürmesi gerekiyordu. Düşüncelerini kimsenin öğrenmemesi için zihnini kapattı ve son gecesini yaşıyor olduğu gerçeğiyle yüzleşti. Zindanın soğuk zemininde otururken anılarına kaydı düşünceleri.

Ölümle hayat arasında gidip geldi. Sevdiklerini görememekten korktu. Ama geri dönüşü yoktu. Gözlerini her kapattığında ölümün soğukluğunu hissettiğini düşündü. En güzel duygular bile kaybolurdu ölüm dendiğinde. Peki o güzel duygular nerede olabilirdi? Örneğin mutluluk, sürekli aradığı huzur...

Aslında onurlu bir ölüm huzuru da beraberinde getirirdi. O huzuru bulmak için ölüm denizine uğraması gerekecekti. Peki mutluluk? En sonunda onunda nerede olduğunu bildiğini düşündü. Ölümle mutluluk bir olabilirdi.

Mutluluğun adı en uzak ve en parlak yıldızlarda gizli. Bu gökyüzü bu kadar güzel olabilir mi? Bu yıldızlarda bu kadar derin ve sessiz... Sanki bu karanlık gökyüzü derin bir göl ve pek belli olmasalar bile ışıldayan bu yıldızlarda birer lotus çiçeği...

Hepimiz bu sonsuz gölde yolculuk yapıyoruz. Belki endişeyle belkide büyük bir sükunetle. Yaptığımız bu yolculukta nelerle karşılaşacağız? Yaptığımız bu yolculuk sanki küçük bir göl kıyısından manzaraya seyretmek gibi. Gerçekle arasındaki farksa seyrettiğimiz manzaranın içinde olmamız... Hepimiz birer kayıklara binmiş bu sonsuz gölde yol alıyoruz. İsteyerek ya da istemeyerek... Yolculuğumuz sırasında karşımıza her şey çıkabilir. Bazı güzelliklerde. Küçük teknemiz kendiliğinden yol alırken suyun yüzeyinde meydana gelen dalgalanmalar... Suyun yüzeyinde sanki gülümsemek için açmış gibi duran platin rengi lotuslar.
Bu yolculuğun sonu nereye? Önümüze aşılmaz engeller çıktığında ne yapacağız? Karanlık, soğuk ve korkunç labirent duvarlarından kaçmak mümkün mü? Kaygı duygularından sıyrılıp tekrar bu manzarayı görmek... Bunu hissetmek... Sanki bunun gerçek olduğunu düşünmek. Ama bu manzara değil gerçekte karşımıza çıkanlar.
Sorunsuz olamazsın. Hayat sahnelerde gördüğün pembe renkli hayatlardan ibaret değil.
Yalnız olmak ne kadar korkunç olursa olsun yolculuğumuzda bize ölümsüz çiçekler eşlik ediyor. Onlar ölümsüzlüğün simgesi olan su nilüferleridir.

Zambak çiçeklerinin masumiyeti göklere yansıdığında sonsuz hayat gölünü gökyüzünde görürsün. Tekneler yol alırken gölde yıldızlar gibi ışıldar karanlık gecelerde lotus çiçekleri. Yolculuğun sırasında asla yalnız bırakmazlar. Bataklıkta açan asalet sembolü.

Akzambakların ışıltısı sona yaklaşırken bile parlar. Bu yüzden her peri ölürken özür dilermiş derler. Çok narin yaratıklardır ve sonsuz karanlıklara ışık olmak isterler. Ama sadece kayarlar. Yıldıza dönüşemezler. İşte bu yüzden özür dilerler. Yıldızlar kaydığında denir ki gökyüzünün sonsuz hayat gölünden bir lotus ölmüştür. Yani yıldız kayması bir perinin öldüğünü artık var olamayacağını gösterir. En narin yaratıklar. Samimiyetleri yoktur. Ama arkadaşlığını kazandığında ise unutulmaz olursun. Ölümsüz olduklarına inanılır. Başka diyarlara göç ederler.

Birini kaybetmek ne kadar acı olursa olsun artık sadece hatırası vardır. Her yıldız kaydığında bir acı oturur yüreklere. Peri ırkından birinin ölmeside bir insanın öldüğü ve ona eşlik eden fenerler sönmüş demektir.

***

Eric'in taşıdığı ölüm lanetini üzerine alan Rachel mavi safiri boynunda taşıdığı sürece büyük bir tehlike altında olduğunu bilmedi. Bu tehlike altında yıldız kahinini yok etmek için zamana müdahale etmesi gerekeceğini düşünmemişti bile. Bunun sonucunda da boyutlar arasındaki duvarlar yıkıldı. Kötülüğü evrene çağırmış oldu. Karanlık diyarlarda var olan kötülük ruhu yayıldı. İçine nüfuz etti. Her şeyi kurtarmak için masumiyetini kaybetmek zorunda kaldı. Yani ölüm bir savaşçısı. Yıldız kahinlerini yok etmek için çaba harcarken ölümsüzlük manyağı olan düşmanını öldürmek zorunda olduğunu farketti.

Aslında o kadar zor olmasa gerek diye düşündü. Vahşi adalar lordunun kızı olduğunun anımsayınca. Kötülük kanında vardı. Her zaman böyleydi. Yıldız kahinlerinin yok olmasını sağladı. Bir tarafı hala masum. Kötülük iyiliğe baskın geldiğinde son nefesini vermiş olacak.

★★★

Niçin her birimiz barış ve huzur içinde yaşamayalım? Hepimiz aynı yıldızlara bakıyoruz, aynı gezegenin üzerinde yol arkadaşlarıyız ve aynı gökyüzü altında yaşıyoruz.
Aunius Aurelius SİMACHUS

Rachel'ın Mektubu

Rachel gittikten sonra Estela onun yazdığı mektubu buldu. Bay Armas'a vermeyi düşündüğü mektubu bir karar vererek Eric'e bile göstermeden yaktı. Eric uzun bir süre süre uyanmadı. O uyurken adada devrim gibi olaylar yaşandı. Tüm bunları sonradan öğrendiler.

Eric uyandığında aradan haftalar geçmişti. Hayatta kaldığına şaşkındı. Rachel'ın gittiği haberine çok üzüldü. Kendisine hiçbirşey yazmadığını yada birşey söylemediğini öğrendiğinde çok kırıldı.

Birgün çalışma masasında kurutma işlemi için kullanılan bir kağıt buldu. Malikanedeyken mektup yazmadığını, yıllar öncesinden kaldığını düşündü. Bir aynanın karşısına kağıdı koyunca kağıtta okunamayan yazıların aynaya yansıyan tarafından okunduğunu bildiği için bu yöntemi kullanmak istedi. Geçmişte kullandığını düşündüğü o kağıdı kendisi hiç kullanmamıştı. Başkasının el yazısı ile yazılmıştı. Bu Rachel'ın kendisine bıraktığı mektubu kurutmak için kullandığı kağıttı. Kendisinin okuyamadığı mektubun.

"Sevgili Eric,

Uyanmanı bekleyecek cesareti kendimde bulamadım. İtiraflarımdan sonra beni görmek isteyeceğini sanmıyorum.

Eric ben uzun zaman önce 'Altı'nın Gücü'nü temsil ettiklerini söyleyen cadıların eğittiği varislerden biriyim. Onlardan birine birşey olursa yerini yenisi alacak ve çember tamamlanacaktı. Saf güç, saf nefret, saf hırs, geleceği hisseden, geçmişi bilen ve bilgelik güçlerini taşıyan 6 cadı beni Kıyamet olmam için yetiştirdi. Vahşi Adalar Lordunun kızı olduğum için kötülük damarlarında akan biriydim. Ama ben bunu istemedim. Kaçtım. Bir tapınağa sığındım. Eğitimi tamamlamadım.

Eric aurana bakınca üzerine yayılmış ölüm laneti gördüm. Bunu taşıdığım mavi safir kolyeye hapsettim. Bu laneti ancak o canavarlar yapabilir. Bu laneti onlara iade edeceğim. O zaman bütün cadılar yok olacak. Merak etme. Onları öldüreceğim. Ama elime onların kanı bulaşınca katil olmanın vereceği vicdan azabı ile yaşayamam.

Sana bir kötülük ettim. Ölüm lanetini senden alırken sanırım ölümüde aldım. Bu senin ölümsüz olman gibi birşey. Ama imkansız değil. Kolay kolay ölmeyeceksin. İnan bana bu çok acı verecek.

Eğer ikimizde hayatta kalmayı başarırsak günün birinde aynı gökyüzü altında karşılaşacağımızı biliyorum. Eğer o gün gelirse lütfen bana dargın olma.

Sevgilerle Eric

Rachel McCartney

Şimdi, daima ve sonsuza dek

Çevrimdışı armeneus

  • **
  • 155
  • Rom: 3
    • Profili Görüntüle
Ynt: Ölüm İçin Herşey
« Yanıtla #17 : 20 Mart 2017, 14:44:01 »
18. EPİLOG

Rachel'ın mektubunu yazmasının üzerinden asırlar geçti. Eric o mektuptan sonra çok değişti. İçine kapandı ve adayı terketti. Arasıra uğradığı olur. Ama herkes onu öldü sanarken o yaşadı ve gizlendiği yerden sevdiklerinin yaşamasını, yaşlanmalarını ve ölümlerini izledi. Kendisi çok uzun süre yaşadı. Hep genç kaldı. O yüzden bir yerde hiçbir zaman uzun yaşamadı.

İlk karşılaştıkları günü Rachel'ı hiç unutmadı. Eğer biraz daha zamanı olsaydı ondan hoşlanacağına emindi. Ama o bir şekilde onun elinden ölümü almıştı. Her seferinde ölüme adım atmış ama başaramamıştı. Sonra uzun bir süre ölümden kaçtı. Dünyanın her yerinde gökyüzünün altındaki her yerde Rachel'ı aradı. Ama asırların onuda çoktan almış olduğunu düşünüyordu artık.

Rachel'da 6 cadıyı bulmak için uzun zaman harcamıştı. Onlara geri döndüğüne inandırdı cadıları. Uyanışın en önemli anlarından birinde Rachel ölüm lanetini iade etti. Kendi öfke ve nefretleri kendilerine misliyle geri döndü. Bu da ölümlerini hızlandırdı. Onlara bağlı olanlarda aynı nefretle boğuldular.

Rachel'ın zamana müdahale etmeye çalışması kötü bir sonuç verdi. Geçmişe dönüp Armas Malikanesi'ne gitme çabası tekrar bir bebek olmasına yol açtı. Geçmişe gitmeye çalışırken zaman onu geleceğe fırlattı. Bu yüzden Eric onu asırlarca bulamadı. Rachel'da gelecekte yeniden büyümek zorunda kaldı.

2. bir şansı olan Rachel Eric ile Suldura Çayırları'nda yeniden karşılaştı. Aradan geçen asırlara rağmen yağan yağmur asla dinmedi. Kuzey Ormanları ve Suldura Çayırları ikisinin dönüşünü bekledi.

Ama bu sefer içinde nefret barındıran taraf Eric oldu. Rachel'ı görmek onu mutlu etsede ömrünce çektiği acıların sorumlusu olarak onu gördü. Ve Rachel'ın ölmesinin kendi ölümünü kolaylaştıracağını düşündü.

Cadılar yok olmadan lanetledikleri Rachel'ı bir Ejder ve Anka Laneti ile mühürlerler. Ejder ve Anka kuşlarının ölümsüz aşklarının kendilerinin ölümü olacağına dair anlatılan eski bir söylencedir.

Bu Ejder ve Anka yani Eric ve Rachel birbirlerine aşık olduklarını itiraf ettiklerinde hayat yolunu yürümelerinin hiç yolu yoktur ölümden başka. Bekçiler, Ruhlar ve diğerleri emanetlerini almak için peşlerine düşer.

Bedelin ödenmesini bu sefer Eric istemez.

Her canlının ödemesi gereken o korkunç bedeli Rachel öder. Onun ölümü. Yaşamdan vazgeçmesi Ejder'i yani Eric'i sonsuz bir yaşama mahkum eder. Anka ise Rachel belli döngülerde Suldura Çayırları'nda tekrar ortaya çıkar. Ama hiç bir zaman tam anlamıyla mutlu olamazlar. Akbüyücü zamanlarının dolduğunu söyler.  O bedeli Eric'te ödemeyi kabul ettiğinde lanet sona erer ve Eric ile Rachel ölüme teslim olur.
Şimdi, daima ve sonsuza dek

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Ölüm İçin Herşey
« Yanıtla #17 : 20 Mart 2017, 14:44:01 »