Kayıt Ol

KANAL ZEHİR Çaresizliğime Serzeniş eklendi

Çevrimdışı serhan1310

  • **
  • 91
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
KANAL ZEHİR Çaresizliğime Serzeniş eklendi
« : 11 Şubat 2014, 20:07:00 »
KANAL ZEHİR
Pazartesi (05:15)

   Suat, sabaha karşı eve döndüğünde baş ağrısı iyice artmıştı. İş yerindeki arkadaşının tavsiyesi üzerine, son zamanlarda popülerliği gittikçe artan, Zehir isimli bara gitmişti.

   Aslında çok fazla içmemişti. Barda, aynı ismi taşıyan zehir isimli içki dışında başka şey satılmıyordu. Bir içecek için oldukça saçma bir isim olduğunu düşünmüştü ilk yudumunda. Tuhaf bir görünüşü vardı. Yeşile çalan fosforlu rengi ile oldukça sıra dışı görünen içki hem ucuz hem de etkiliydi. Kısa zamanda en çok tutulan yerli içki olup hemen her marketin rafında kendine yer edinmişti.

   Zorlukla evinin sokak kapısını açmayı başardı. Saatine baktığında sabah 05:15’ i gösteriyordu. Hiç hatırlayamadığı dört saat bir an tüylerini ürpertti. Eve nasıl geldiğini anımsamaya çalıştı ama kapının önünde kendini bulduğu andan öncesi, sanki üzerine siyah bir perde çekilmiş gibi bomboştu. Tek hatırladığı barın mistik ve sıra dışı bir atmosferi olduğunu düşündüğü andı.

   Eve girdiğinde karısını, salondaki üçlü çekyatın üzerinde, kendisini beklerken uyuyakalmış buldu. Üzerindeki ince gecelik vücudunun birçok yerini açıkta bırakmıştı. Bu manzaranın normalde Suat’ı tahrik etmesi gerekirdi ama şu an bundan etkilenemeyecek kadar başı ağrıyordu.

   Salondan çıkıp duş almak üzere banyoya giderken, ikizlerin odasının yarı aralık kapısından sessizce içeri baktı. İkisi de üç yaşın vermiş olduğu masumlukla uyuyorlardı.  Ne bekliyordun ki salak dedi kendi kendine.

   Soğuk suyun altındayken içinde bir şüphe, bir şeylerin yanlış gittiğine dair his, apansız bir şekilde yine belirdi. Yine de soğuk su bir nebze olsun iyi gelmiş, baş ağrısı azalmıştı. Üstüne temiz bir boxer giyip, yarı çıplak halde tekrar salona döndü. Bir saat sonra işe gitmesi gerektiğinden uyumaya gerek görmeyerek televizyonun karşısındaki geniş koltuğa yerleşti. Bir fincan kahve ve iki novalginin baş ağrısı ve uykusuzluğuna çare olacağını düşünüyordu.

   Kanallar arasında gezinirken gittiği bardan yayın yapmakta olan bir kanal bulduğunda şaşırdı. Kaybolan dört saatine dair bir şeyler hatırlayabilmek umuduyla seyretmeye başladı.

   Aslı uyandığında yanındaki koltukta televizyon izlemekte olan Suat’ı gördü. Güneş doğmuştu. Saatine baktı 09:00

   “Hayatım işe gitmeyecek misin?” diye sordu.

   Suat tepki vermeden televizyonu izlemeye devam ediyordu. Aslı o an bir terslik olduğunu fark etti. Gözlerini hiç kırpmıyor, sanki çok heyecanlı bir şeyi seyrediyormuş gibi, karıncalanma olan kanala bakıyordu. Televizyonda yayın yoktu.

   “Hayatım iyi misin?” diyen Aslı, panik duygusunun, dalga dalga bedenini kemirmesine engel olamıyordu.

   Suat sert bir hareketle başını çevirip gözlerine bakınca ürkerek “Aşkım” dedi. Sesi içindeki endişeden dolayı titremişti.

   Yanlış bir şey var diye düşündü. Suat boş boş bakıyordu. Yüzünde sanki bir fotoğrafçının objektifine poz verir gibi donmuş bir gülümseme vardı. Yapmacık, Ürpertici…

   İçgüdüsel olarak, ateşini kontrol etmek için elini Suat’ ın alnına doğru uzattığında birden bileğini kavrayan parmakları hissetti. Büyük bir kuvvetle bileğini sıkarken Suat’ ın yüzünde hala aynı donuk gülümseme vardı.

   “Canımı acıtıyorsun.” Diye bağırdı Aslı ama bileğini kavrayan el mengene gibi giderek daha da fazla sıkıyordu.

   Korkuyla “BIRAK!” diye bağıran Aslı kolunu kurtarmak için çekmeye çalıştı.

   Her şey bir anda oldu. Bileğinden yükselen boğuk kırılma sesi ve yıldırım hızıyla tüm vücuduna yayılan acı çığlık atmasına sebep oldu. Kırılmış bileğinin tuhaf çarpık görüntüsüyle dehşete düştüğü sıra da Suat’ ın diğer eli dirseğinin biraz yukarısını kavradı. Koluna şimdi milyonlarca iğne batırılıyormuş gibi hissediyordu. Korku, dehşet ve acının karışımıyla çığlıklar atarken Suat bileğini çekmeye başladı.

   Aslı, kırılmış bileğinin üstündeki derinin bir lastik gibi esnediğini gördü. Ardından deride çatlaklar, yarıklar ve sonrasında etrafa sıçrayan yoğun bir kan demeti.

   “Elim” diyebildi sadece. Bir tür şoka girmişti. Suat tutmakta olduğu kopmuş eli bir kenara fırlattı ve aynı şekilde karısının boynuna saldırdı.

   Aslı gözleri tamamen kararmadan önce son bir çığlık attı. Sonra boğazını sıkan parmakların birkaçı etini delmişti. Kendi kanının tadını alırken her şey karardı, soldu ve yok oldu.

   Suat işaret parmağını silkeleyerek karısının boğazından kurtardığında, bir miktar kan, üstüne basılmış bir hortumdan sıçrayan su misali, kadının boğazından dışarı fışkırdı.

   İçeriden tüm salonda yankılanan ağlama sesleri geliyordu. Yüzünde aynı donmuş gülümseme ve hala kırpmadığı gözleriyle seslerin geldiği, kapısı yarı aralık odaya doğru baktı…
cesaret yoksa zaferde olmaz

Çevrimdışı duhan

  • **
  • 287
  • Rom: 2
    • Profili Görüntüle
Ynt: KANAL ZEHİR (bir gerilimin güncesi)
« Yanıtla #1 : 11 Şubat 2014, 21:59:11 »
Tekrar eden bir kaç cümle dışında rahatsız eden bir şey yok. Gayet akıcı ve sağlam tasvirlerlr herşeyi gözümde canlandırabildim. Devamını merakla bekliyorum.

Çevrimdışı M.K.Immortal

  • **
  • 292
  • Rom: 2
    • Profili Görüntüle
Ynt: KANAL ZEHİR (bir gerilimin güncesi)
« Yanıtla #2 : 11 Şubat 2014, 23:50:44 »
"Fantastik bir romanda cinsellik vurgusu" konusunu açmış olmanızdan mıdır yoksa Zuah Mühürleri'nin ikinci bölümünden midir bilmem ama sizin de sanki bazen gereksiz cinsellik kullandığınız izlemine kapıldım. Aslı'nın geceliğinin bu öyküdeki yerini hala anlamış değilim kısacası. Elbette ayrıntılar güzeldir ama tek önemli ayrıntı, hatta iki kere değinilmesi gereken bir ayrıntı mıydı o?

Anlatımınız tıpkı duhan arkadaşımızın dediği gibi akıcı ve sağlam tasvirler içeriyor. İlginç bir konu yakalamış gibisiniz ki ben de devamını okumak isterim. Ellerinize sağlık.

Çevrimdışı serhan1310

  • **
  • 91
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: KANAL ZEHİR (bir gerilimin güncesi)
« Yanıtla #3 : 12 Şubat 2014, 00:19:25 »
Iyi bir gozlemcisin. Yapilan yorumlarca vardigim genel kani hayali bir evrende cinsellik ustu kapali hatlarla olunca ve yerindeyse hos karsilaniyor ama gunumuz korku gerilim unsurlari icerik olarak zaten direk daha ust bir yas sinirina hitap ettiginden biraz daha detaylandirilabilir. Bu gerilimin icerisinde gercekciligi bir nebze artiran detaylar verme ozgurlugu sunuyo. Yazmadan once beklentileri arastirmak gibi bir huyum var :) degerlendirdigin icin tesekkur ederim. Iki kez hakkaten fazla deginmisim ama burada siz dostlarin elestirileri sayesinde bu tur sivrilikleri duzeltebilecegime inaniyorum.
cesaret yoksa zaferde olmaz

Çevrimdışı serhan1310

  • **
  • 91
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: KANAL ZEHİR yeni 1. bölüm büyük hata
« Yanıtla #4 : 13 Şubat 2014, 20:47:26 »
   Bölüm büyük hata

   Uyandığında hiç uyku sersemliği hissetmedi. Bülent, hemen her insanın yaşadığı bu duyguyu hayatı boyunca hiç tatmamıştı. Doğruca banyoya gidip yüzünü yıkadıktan sonra, diş macununu farkında olmadan ortasından sıkınca “Allah kahretsin” dedi. Bu anı daha önce de yaşamıştım diye aklından geçirirken, aynadaki aksine bakarak “DEJAVU” dedi. Kelimeyi oluşturan her harf dudakları arasından tiksintiyle süzülmüştü. Vakit kaybetmeden üstünü değiştirip işe gitmek üzere evden ayrıldı.

   Sokağa çıktığında Ankara’ yı gerçekten de hiç sevmediğini düşündü. Kendisini gören site bekçisi yanına geldiğinde, adam daha ağzını açmadan ne diyeceğini biliyordu. Tıpkı birkaç metre uzakta top oynayan çocuğun her an düşmek üzere olduğunu ve kolunu kıracağını bildiği gibi…

   “Dejavu” dedi tekrar farkında olmadan.  Sanki bu kelimeyi yeterince söylerse olayların seyri değişebilecekmiş gibi.

   “Buyurun Bülent Bey.” site bekçisi kendisine bir şey söylendiğini sanmıştı fakat o sırada acı dolu bir yakarış adamın dikkatini dağıttı. Adam oyalanmadan yere düşen çocuğun yanına koşarken “Bu ay site aidatları…”

   “ Yirmi lira arttı” diye adamın sözünü tamamladı Bülent. Bir şeylerin olacağını bilip de engel olamamanın verdiği buruk acıyı tekrar hissedip çaresizliğine küfür ederek birkaç sokak aşağıdaki metro istasyonuna doğru yürümeye başladı. İçinden çocuğun yardımına koşmak geçse de bunu yapamayacaktı. Birkaç adım ilerlemişti ki cep telefonunu eline aldı. Tam beklediği anda çaldı telefon. Ne bir saniye önce ne bir saniye sonra… Bu aslında iyi bir şeydi ama bir kez olsun şaşırmayı her şeyden çok istiyordu. Dünyanın programlı düzeninden sapabilmeyi… Ama bunu kesinlikle yapmaması için uyarılmıştı.

   “Efendim”

   Arayan Şule’ydi. İşe başlayalı birkaç gün olan kız oldukça acemiydi. Daha önce birkaç barda garsonluk tecrübesi vardı ama Zehirde çalışmak için bundan çok daha fazlası gerekirdi. Bülent kızı istemese de ortağı işe alması için ikna etmişti. Kızın trajik hayat hikâyesi Serkan’ı oldukça etkilemişti ve bir şekilde onu kurtardığını düşünüyordu.

   “Bülent Bey, bir polis memuru geldi ve sizi sordu.” Dedi kız. Sesinden oldukça telaşlı olduğu belli oluyordu.

   “Konu neymiş söyledi mi?”

   “Dün bar müşterilerinden biri ölü bulunmuş?”

   “Bizimle ne ilgisi varmış?”

   “Bir şey söylemedi ama burası çok karışık. Bir sürü polis var ve acilen sizinle ve Serkan Beyle görüşmek istiyorlar.”

   “Serkan’ı ben ararım. Endişelenmene gerek yok, muhtemelen rutin bir sorgulamadır. Barın güvenlik kayıtlarına filan bakacaklardır. Bir saate orada olacağımı söyle onlara.”

   Bülent telefonu kapattığında metro istasyonuna varmıştı. Gelen trenden birkaç saniye önce inmiş, telaşlı bir kalabalık yanından geçerken, Serkan’ı aradı. İkinci aramasında telefon açıldı.
 
   “Ne haber Serkan?” diye sıradan bir şekilde selamladı.

   “Fabrikadayım. Beklediğimiz mantarlar hala gelmedi ve talep edilen üretim miktarını karşılayamayacağız.”

   “Bir saat içinde mekâna gelebilir misin? Sanırım ufak bir sorun var.”

   “Önemli mi?”

   Bülent, Şule’yle olan konuşmasını anlattığında Serkan hiç cevap vermedi.

   “Orda mısın?”

   “Sanırım daha büyük bir sorunumuz var.”

   “Ne demek istiyorsun.”

   “Ben… Ben biliyorum yapmamam gerekiyordu ama. Kızım Melis… Kulaksızları onun yanında gördüm. O daha küçücük bir çocuk. Sen olsan, sen de aynı şeyi yapardın. Durdurmaya çalıştım ama onlar… Onlar, biliyorsun dinlemezler. Ben de yapmam gerekeni yaptım.”

   Bülent diyecek bir şey bulamadı. Aklına hiçbir şey gelmiyordu. On yıl önce o lanet olası sigarayı hiç almamalıydım diye düşündü. Uyarılmışlardı.

   “Alo Bülent orda mısın? Bak gerçekten üzgünüm ama onların bizi denemesine tahammülüm kalmadı. Eşimi aldıklarında izin verdim biliyorsun. Ama kızım.”

   “Bir saat sonra mekânda buluşalım. Şu polisleri başımızdan savdıktan sonra beraber düşünürüz.”

   Telefonu arkadaşının yüzüne kapatan Bülent “Allah Kahretsin” diye bağırdı. Bu davranışı, Batıkent metrosunun çevresindeki kalabalıktan birkaç umursamaz bakış kazanmasına neden olmuştu. Ardından hiçbir şey olmamış gibi istasyonun merdivenlerinden inip gişelerden geçti. Çok geçmeden gelen trene binip, iki kişilik koltuklardan birisine yerleştiğinde, kulaksızlarla ilk karşılaştığı on yıl önceki günün hatıraları da onunla beraber son istasyon Kızılay’a kadar takip etti…


cesaret yoksa zaferde olmaz

Çevrimdışı serhan1310

  • **
  • 91
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: KANAL ZEHİR (kısa bölüm büyük hata eklendi)
« Yanıtla #5 : 14 Şubat 2014, 00:48:46 »
 On yıl önce

   “Hadi oğlum geç kalacağız partiye.” diyen Aybars marketin dışında içtiği sigaranın dumanından halkalar yapmaya çalışıyordu. Siyah bir kot üstüne sevdiği metal müzik gurubunun tişörtünü giymişti.

   Bülent, dışarıda bekleyen iki arkadaşının sabırsızlığına aldırmadan, marketin raflarındaki çerezlere göz gezdirmeye devam etti. İki arkadaşından en iyi Serkan’la anlaşıyordu. Neredeyse her konuda aynı fikirlere sahiptiler ve ikisi de mistik, gizemli ve sıra dışı şeylere oldukça meraklıydılar.

   Sonunda çerez almaktan vazgeçip kasadaki adamdan bir paket camel istedi. Adam, uzun yıllardır bu işi yapıyor olmanın verdiği, otomatikleşmiş bir hareketle sigara paketini uzattığında Bülent cüzdanını arabada unuttuğunu fark etti.

   “Bir saniye cüzdanı arabada unutmuşum” diyerek marketten çıktı. Adamın muhtemelen arkasından bir küfür ettiğini belli belirsiz duysa da aldırmadı.

   “Sonunda” dedi Aybars.

   “Bekle oğlum sigaram yok, arabadan cüzdanı alacağım.”

   Serkan, daha fazla vakit kaybetmek istemediğinden “Oğlum boş ver bende sigara var.  Songül’ün doğum gününe geç kaldık. Durmadan mesaj atıyor.” Dedi.

   “Tamam be, sana da Songül’üne de…”

   Üçü de arabaya bindikten sonra Serkan arabayı çalıştırıp tam gaza basacakken Bülent “Durun bir saniye” dedi.

   Sabırsızlaşan Serkan “Yine ne oldu?” diye söylendi ama arabayı da hareket ettirmemişti.

   “La tam bu anı daha önce de yaşamıştım. Gaza basıp gidiyorduk.”

   “Sayende hala gidemiyoruz.” Diye alayla güldü Aybars.

   “Şu matrix filmindeki dejavu sahnesi geldi aklıma. Sağlam filimdi. Bir ara nostalji yapıp üç filmi birden izleyelim mi?”

   “Olabilir.” Diye Serkan’ın teklifini aklındaki yapılacaklar listesine ekleyen Bülent, cüzdanını kapıp bir anda arabadan dışarı fırlayarak koşar adım markete yöneldi.

   “Ne yapıyorsun.” Diye arkasından bağırdı Serkan.
   “Sigarayı alıp geliyorum hemen.”

   Arabaya geri döndüğünde, Serkan arabayı dostluk parkının yanındaki yol üstü marketten, ana yola doğru sürmeye başladı. Yol boyunca dizili sıra sıra çam ağaçları, gölgesinde kalmış oyuncakları hava karardığında oldukça tekinsiz gösteriyordu.

   “Oğlum sigara var dedik ya ne gerek vardı? Saat on buçuk oldu” diyen Serkan bir yandan arabayı sürüyordu.

   “Ya dedim ya bu anı daha önce yaşamıştım diye. Fark ettim ki bunu her insan yaşıyor ama olanı değiştiremiyor çünkü belirdiği gibi kaybolan bir düşünce.”

   “Eeeee.” Diye araya girdi Aybars.

   “Eeesi sigarayı almadan gitmedik ve bir dejavu’ yu değiştirdim.”

   “İyi bok yedin. Kıçın murada erdi mi?” diye güldü Serkan, sert bir virajdan sağa doğru dönerken. O sırada Aybars teybin içindeki heavy metal gurubun cd sini çalıştırarak aralarındaki saçma diyaloğa müzikle son verdi.

   Yarım saat sonra Yenimahalle’ye vardıklarında saat akşam on bir olmuştu. Tipik bir memur semtiydi. Yaz ayında olmalarına rağmen hafta içi günlerde sokaklar her zaman olduğu gibi bomboştu. Serkan yolu şaşırmıştı ve ara sokaklarda tanıdık bir yer bulabilmek umuduyla bilinçsizce ilerliyorlarken, önlerinde aniden beliren adama çarpmamak için sert bir fren yaptı.

   Karşılarındakinin bir adam olmadığını üçü de aynı anda fark etmişti.

   “O ne lan.” Diyen Serkan, arabanın tam karşısında, boyu bir buçuk metreyi geçmeyen ve iri gözleriyle kendilerini izlemekte olan şeye şaşkınca bakıyordu.

   Kısa bir anlık duraklamadan sonra Serkan aracı geri vitese takıp uzaklaşmak istedi ama araç stop etmişti ve çalışmıyordu. Panik içinde sürekli kontağı çevirip marşa basıyordu ama nafile.

   “Cin mi oğlum bu?”

   “Cin diye bir şey yoktur?” dedi Aybars. Ateist olduğu için bu tür şeylere de inanmıyordu. “Belki de dünyaya düşmüş bir uzaylıdır ha?” diye sorarken içlerinde tek korkmamış gibi görünen oydu.

   Bülent karşılarındaki varlığa zihninde kulaksız ismini verdi. Kulaklarının olması gerektiğini düşündüğü yerde sadece şekilsiz iki delik vardı. Üstünde hiçbir giysi olmasa da cinsiyetine dair bir şey belli olmuyordu. İri gözlerinin tam ortasından, burun olabileceğini düşündüğü, ufak bir çıkıntı aşağı doğru kıvrılıyordu. Ayaklarına baktı. Ters değil diye rahatladı. Hemen her hikâyede cinlerden ters ayaklı olurlar diye bahsedildiğini duymuştu.
 
   “Korkmayın” dedi Kulaksız. Ama bu mantıksızdı. Bir şey söyleyebilmesi için bir ağzının olması gerekiyordu.

   “Serkan sende duydun mu?” diye sordu korku ve heyecanla. Birçok insanın aksine hep sıra dışı bir şeylerin parçası olmak istemişti ve şimdi tamda böyle bir durumdaydı.    

   “Duydum, Aybars haklı belki de gerçekten bir uzaylıdır ve telepati kuruyordur.” Heyecandan farkında olmadan kekelemişti.

   Bir kahkaha yankılandı zihinlerinde. Ardından yoğun bir öfke hissettiler.

   Aybars sinirle “Oğlum ver şu levyeyi gidip kafa göz dalalım şu g.tten bacaklıya.”

   “Bu sizin içi hiç iyi olmaz. Zaten düzeni bozdunuz. Ama bizimde kurallarımız var o yüzden sizi silmeyeceğiz”

   “Ne istiyorsun lan bizden?” diye bağırdı Serkan. Hala çaresizce arabayı çalıştırmayı deniyordu.
 
   “Zihninizi bir adım öne çıkardınız ve kilidi kırdınız.”

   “Ne yaptık lan. Adam gibi konuş.”

   “O sigara için gereğinden fazla oyalandınız.”

   “Nesin lan sen şaka mı? Korku filmi replikleri gibi konuşmayı bırak ta kameraları göster el sallayalım olsun bitsin.”

   “Korkmanıza gerek yok. En azından şuan için…” zihinlerinde yankılanan kulaksızın sözlerindeki tehdidi iliklerine kadar hissetmişlerdi.

   “O zaman bırak ta yolumuza gidelim ve bu olay tuhaf bir kafayı bulma hali olarak kalsın.”

   “Bazı şeyler için geç. Bazı şeyler için erken. Zaman saat döndüğünce işler, bir çarkı yerinden oynattığınızda saat durur, zaman durur. Önce anlamalısınız sonra saat çalışır.”

   “Neyi anlamalıyız” diye sordu Bülent. Korku duygusu giderek kaybolurken merakı hat safhaya tırmanmıştı.

   “Düzen tıpkı bir saat gibi işler. Milyonlarca çarktan oluşan bir saat. Bu çarklardan birini yerinden oynatırsanız düzeltmek için o küçük çarkı bulmak gerekir, çünkü düzeltmezsen saat çalışmaz ve bazen o çarkı bulmak için başka birçok çarkı yerinden çıkarman gerekir.”

   “Eee şimdi bir sigara aldık ve düzen mi bozuldu?” Bülent’ e dönen Aybars “Dejavu’ yu bozdun ha” dedi. İçten içe eğleniyordu. “Atalım paketi gitsin o zaman.”

   Bir anda kendilerini yolda buldular. Marketten çıktıktan sonraki keskin virajdalardı. Serkan bir anda kendine gelerek direksiyonu kırdı ve karşıya geçmekte olan bir yayaya hızla çarptı. Daha olayın şokunu üstünden atamadan yine ıssız yolda buldular kendilerini. Karşılarındaki kulaksız bıraktıkları yerde duruyordu.

   “Ne oluyor lan burada, öldük mü? Yoksa” dedi arka koltukta oturmakta olan Bülent. Belki de araftayız diye düşündü. Ya da öldükten sonra böyle bir kaos mu başlıyordu?

   “Oyalanmasaydınız olması gerekenlerdi bu.”

   “Eğer birisine çarpacaksak oyalandığımız daha iyi olmamış mı?”

   “Belki de daha net anlamalıyım. Çokta uzak olmayan bir zamanda tıpkı sizin gibi bir adam programı değiştirdi. Tren raylarından bir çocuğu kurtardı.”

   “Kim olsa bunu yapardı. Bu insani bir refleks.” Diye araya girdi Serkan. Yine de kulaksızın anlattıklarına dikkat kesildi.

   “Yıllarca unutulmayacak olaylara neden oldu.”

   “O kadar meşhur olmuşsa kesin tanıyoruzdur” dedi Aybars.

   “Alois Schicklgruber”

   “Bu saçma soyadlı adamı hiç duymadım.” Diye cevapladı Serkan. Tarih derslerinde içlerinden en iyisi hep o olmuştu.

   “Ah evet duydunuz. Alois büyüdü ve otuz dokuz yaşında soyadı Hitler oldu. Sonra evlendi, beş çocuğu oldu ama ikisi hayatta kaldı. Bunlardan birisi oğlu Adolf Hitler.”

   Uzun bir sessizlikten sonra  “Aman tanrım kelebek etkisi teorisi.” Dedi Bülent şaşkınlıkla. Teoriyle aynı ismi taşıyan filim aklına gelmişti.

   “Bununla bitmedi dünya üzerindeki etkileri. Onu kurtaran adam o esnada yere düşünce felç oldu. Eğer olmasaydı bir kızı olacaktı ve o kız kanserin kesin tedavisini bulacaktı. Yerinden oynayan bir çark ve milyonlarca yaşam ile milyonlarca ölüm yer değiştirdi.”

   Bu gerçek olamaz diye düşündü Bülent “Başka böyle bir olay oldu mu?” diye sordu merakla.

   “Pek çok kez…Atom bombası mesela, sonra Çernobil faciası olmasaydı sonsuz bir enerji kaynağı bulunacaktı, dünya savaşları, otuz sekiz yıldır durdurulamayan Türkmenistan doğal gaz yangını, Endonezya çamur patlaması…vs. daha pek çok şey.”

   Duyduklarını kavramaları uzunca bir vakit aldı. Hepsinin aklında oluşan soru aynıydı şimdi biz neye sebep olduk ve ne olacak.

   “Olacak olan döngü sizi o kişiyle yine bir araya getirecek. Her şeyi düzeltebilir ya da büyük bir felaketin parçası olabilirsiniz. Sınırı geçtiğiniz için dejavu dediğiniz olayı hayatınızın her anında hissedeceksiniz ama tek bir değişikliğin nelere mal olabileceğini unutmayın. Ve artık bizleri de her zaman görebileceksiniz, ama işlerimize karışacak olursanız” bir anlık duraksadı kulaksız. Ne demesi gerektiğini bilmiyormuş gibiydi. “iyisi mi karışmayın.” Dedi sonunda sadece.

   “Sen nesin?”

   “Sizin için kulaksızım.”

   “Peki şimdi ne yapmamız gerekiyor?” Diye bağırdı, Serkan ama kulaksız ortaya çıktığı gibi bir anda kaybolmuştu. Tekrar çalana kadar varlığını unuttukları müzik üçünün de yerinden sıçramasına sebep oldu. Araba tekrar çalıştığında durdukları yerde değil de, doğum gününe gitmek üzere yola çıktıkları Songül’lerin evinin önünde buldular kendilerini.

   Hepsi olanlara inanmaz gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. Arabanın dijital saatine baktıklarında saat 23:01’ i gösteriyordu. Bu imkânsız diye düşündüler. Neredeyse bir saattir kulaksızla konuşuyorlardı ama zaman hiç geçmemişti. Tam saatinde partiye yetişmişlerdi. Akıllarındaki hiç bir soruyu dile getiremeden dalgın hareketlerle araçtan inip, hiçbir tat alamayacakları kesinleşen partiye katıldılar…


ON YIL SONRA (günümüz)
cesaret yoksa zaferde olmaz

Çevrimdışı duhan

  • **
  • 287
  • Rom: 2
    • Profili Görüntüle
Kulaksızla yaşadıkları dialoglar biraz amerikanvari olmuş. Onun dışında kelebek etkisine bağlanan olay beni cezbetti gayet iyi gidiyor ellerine sağlık

Çevrimdışı serhan1310

  • **
  • 91
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
yorumun ıcın tesekkurler. Sunu belırtmelıyımkı begenılmedıgını dusunup hasır altı etmeyı planlarken, tesvık edıcı takıbınden dopıng alarak devam etme kararı verdım.
cesaret yoksa zaferde olmaz

Çevrimdışı duhan

  • **
  • 287
  • Rom: 2
    • Profili Görüntüle
yorumun ıcın tesekkurler. Sunu belırtmelıyımkı begenılmedıgını dusunup hasır altı etmeyı planlarken, tesvık edıcı takıbınden dopıng alarak devam etme kararı verdım.

Flasback ler biraz kafa karıştırdı bende ama sakin kafayla dikkati dağıtmadan okuyunca sıkıntı kalmadı. Tavsiyem çok fazla oraya buraya saçma konuyu, karakter sayısı artınca işler karışıyor ve özellikle bu karakterler sadece o bölümde kalıyorsa, gelecek bölümlerde rol almıyorlarsa gereksiz birer karakter olarak kalıyor. Bu yüzden dağılmadan toparla. şu an iyi gidiyor, merak duygusunu diri tutan bir öykü, bence devam et.

Çevrimdışı serhan1310

  • **
  • 91
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: KANAL ZEHİR (yeni bölüm eklendi)
« Yanıtla #9 : 16 Şubat 2014, 01:15:29 »
ON YIL SONRA (günümüz)

   “Oldukça tuhaf bir tasarım” diye fikrini dile getirdi polis komiseri. Alışık olduğu bar manzaralarının oldukça dışındaydı. İçeriye girdiği ilk andan beri kendisini, ortaçağa ait bir film setinde gibi hissediyordu. Geniş eski masalar, ağaç kütüklerinden oyulmuş biçimsiz oturaklar, duvarlarda asılı kılıç ve kalkanlar, on tane büyük eski şömine, bin kişiyi aynı anda barındırabilecek kadar geniş olan barda, alışık olunmadık bir manzara sergiliyordu.

   “Bunu bir iltifat olarak mı almalıyım?” diyen Bülent, bulundukları asma katın balkonundan, altlarında uzanan barın manzarasını izlemekteydi. Loş ortamdaki tek ışık kaynağı masaların üzerinde yanmakta olan gaz lambaları ve duvarlarda asılı meşalelerin dans eden alevleriydi. Aslında eski bir süper marketi restore etmişlerdi. Barın geniş meydanına bakan ve içeriyi tamamen gözler önüne seren asma kat, iki eski arkadaşı dışında herkese yasaktı.

   “Kapıda yazan şey de ne demek?”

   “Hangi yazı?” komiserin neyi kastettiğini anlayamamıştı.

   “Hemen her yerde müdüriyet, yalnızca yetkili personel falan yazar. Zindan efendileri ne yahu?” Diye soran komiser, kemerinin üstünden sarkan göbeğini kaşımaktaydı. Yanında gelen ekip arkadaşları çoktan işlerine başlamış, asma kattaki ufak odada bulunan güvenlik kayıtlarını incelemekteydiler.

   “Hiç frp oynamadınız mı?” diyen Bülent’ in sesi hiç pizza yemediniz mi? Dercesine alay doluydu.

   Komiser ince alayı anlayıp sinirlenerek “Bak aslanım seni şüpheli olarak içeriye alırsam bizim oyunumuzu oynamak zorunda kalırsın.”

   Bülent bu boş tehditten etkilenmemiş olsa da aklı hala fotoğraflardaydı. İki küçük çocuk ve orta yaşlarında bir kadın. Katil ise cinnet geçirmiş bir kocaydı ama adam kendini öldürmeden önce lanet olasıca bir duvara suçlu Zehir diye yazarak bu gereksiz sorguya sebep olmuştu.

   “Bakın memur bey…”

   “Komiser” diye sertçe düzeltti.

   “Komiser bey, cinnet geçirmiş bir adam ailesini ve kendisini öldürmüş. Burada içtiği bir içkiyi sorumlu tutmuş. Elinizde bu sorguya sebep olacak hiçbir kanıt yok ve Zehir tamamen yasal. 2016 yılındaki içki yasağından sonra hükümetin bile desteğini aldık. Türkiye’ nin hemen her ilinde satış yapan kendini kanıtlamış bir firmayız. Beni belki sıradan bir bar sahibiyle karıştırıyorsanız hatırlatmak isterim ki geçen sene seçimlerde aday olmam bile istendi. Arkamda kimlerin olduğunu bir düşünün isterseniz.” Diyen Bülent kendinden emindi.

   “Ben senin arkana” diye söylendi ama sözünü tamamlayamadı. On yıl içinde o kadar çok şey değişmişti ki çağın gerisinde kaldığına inanıyordu. Yılın keşfi Zehir giderek yayılmıştı.

   “Kayıtların kopyasını aldık komiserim.” diyen memurun sesiyle daldığı düşüncelerden sıyrıldı.
 
    “Daha sonra tekrar görüşeceğiz.” Diyerek bulundukları odadan çıkıp barın ilginç manzarasına yukarıdan bir kez daha baktıktan sonra aşağı inen merdivenlerin olduğu koridora yöneldi. Üzerinde zindan efendileri yazan kapıyı sertçe açıp çıkışa yönelirken, burayı arama iznini bir çıkartabilirsem o zaman göreceğiz el mi yaman bey mi yaman, diye aklından geçirdi. Bir duble rakı için neler vermezdim diye düşündü ama artık rakı üretilmiyordu. Zehire bir küfür daha savurduktan sonra barın çift kanatlı, kale kapılarını andıran geniş çıkışından geçerek gözden kayboldu.

   Polisler bardan ayrıldıktan sonra Bülent asma kattaki diğer odaya geçti. Katta üç oda vardı. Bunlardan biri güvenlik kayıtlarının tutulduğu küçük oda, diğeri barın içine bakan balkonun olduğu komiserle konuştukları oda ve üçüncüsü ise kurgu odası dedikleri, oyunlar hakkında son detayları düşündükleri odaydı. Oldukça sade döşeli elli metrekarelik odada, rahat koltuklarda oturmakta olan Serkan sanki çiviler üstünde oturuyormuşçasına gergindi. Bülent’ten biraz daha uzun olan Serkan son zamanlarda oldukça kilo almış olsa da boyu ve geçmiş yıllardaki spor faaliyetleri sayesinde kilolarını gizleyebiliyordu.

   Bir diğer koltukta oturmakta olan Aybars, her zamanki gibi siyah renkte kot ve saçma sapan bir tişört giymişti. Ayaklarını önündeki cam sehpaya uzatmış, olan biteni umursamadan oturuyordu. Bülent onun bu rahatlığından her zaman nefret etmişti.  Her ikisi de polisle konuşma işini Bülent’ e bırakıp barda olduklarını belli etmemişlerdi. Üç arkadaşta lise hayatı boyunca aynı sınıftaydılar. Şimdi ise o yılları arkada bırakalı yirmi sene olmuştu.

   “Neler olduğunu anlat.” Diyen Bülent, Aybars’ın ayaklarını sehpadan iterek odadaki ikili deri koltuğa geçti.
 
   “Kulaksızı kızımın yanında gördüm. Kızıl, siyah, çamur gibi rengi olanlardandı. Biliyorsunuz onlar kurallara uymayanlar. Lekeliler. Yani o kadar büyük sorun olmaz. Beyazlardan değildi.”

   Aybars “Eminim küçük piçler bunu beklemiyorlardı.” diye güldü.
 
   Bülent öfkeyle “Nasıl bu kadar umursamaz olabiliyorsun.” Diye Aybars’a bağırdı. “Bazen seninle nasıl arkadaş kalabildiğimizi kendime soruyorum.”

   “Ne yapacaktım ya lekelinin yasını mı tutmalıyım. Olan olmuş Bülent. Ok yaydan çıktı. Ya kalkanlarımızı kaldırırız ya da göğsümüzü gerer oku yeriz.” diye cevapladı Aybars. Kendince haklıydı. Olan olmuştu.

   Barın içinden yükselen tiz çığlık tartışmalarını böldü. Ardından yükselen bağırışlar ise  tartışmayı bırakıp, asma kattaki balkona çıkmaları için yeterli nedendi.

   Üçü de olan bitene şaşırmamıştı. Birkaç dakika içinde olacakları odaklandıkları zaman görebiliyorlardı. İçeri giren sekiz kişi silahlarını barın güvenliğini sağlayan üç görevlinin başına dayamışlardı. Çığlık atan Şule’ydi. İçeri girenlerin lideri olduğu davranışlarından belli olan, uzun boylu güneş gözlüklü adamın önünde yere serilmiş yatıyordu. Çığlığının bir tokatla bölündüğü yüzündeki kızarıklık ve dudaklarından süzülen ince kandan belliydi.

   Adam beyaz bir takım elbisenin altına siyah gömlek giymişti. Aslında şık bile sayılırdı. Güneş gözlüğünü alnına doğru kaldırarak balkondaki üç arkadaşa baktı. “Ah üçünüzü de bir arada görmek ne kadar güzel?” diyerek yere tükürdükten sonra “Çabuk aşağı inin lan zibidiler.” Diye bağırırken elindeki yarı otomatik silahı balkona doğrultup merdivenleri işaret etti.

   Bülent hızlı adımlarla aşağı inerken bir güne daha ne kadar aksilik sığabilir acaba diye düşündü. Gelenlerin barı satın almak isteyen Murat’ın adamları olduğu belliydi. Adam anlaşılan satmayı düşünmüyoruz sözünü kabullenememişti.

   “Bana bakın lan” dedi adam aşağı indiklerinde. Silahını sürekli birine doğrultarak hedef değiştiriyordu. “Patron son teklifini iletmemi istedi.” Tekrar yere tükürdü. Adamın alışkanlık haline getirdiği belli olan bu hareket, Bülent’in sinirine dokunmuştu ama yüzüne doğrultulan silah bunu dile getirmesine engeldi. “Kim ulan aranızdaki yetkili.”

   “Bakın isterseniz yukarıda konuşalım.” Diyen Bülent arkadaş gurubunun beyniydi. Konuşmayı Aybars’a bıraksa başlarına kurşunu yiyeceklerini biliyordu ve Serkan’da kızı için hala endişelenmekte olduğundan sağlıklı düşünebilecek durumda değildi.

   “S.ktirin lan. Buraya konuşmaya gelmiş birine mi benziyorum? Murat beyin son teklifi, burada ayda bir yaptığınız salak oyununuza izin verecek, ama geri kalan zamanda işletmeyi ona kiralayacaksınız. Lan siz salak mısınız? Sanki bedavaya istiyoruz. Arkanızda kim olduğu umurumda değil. Eğer kabul etmezseniz sizi öldürürüm.” Bir kez daha yere tükürdükten sonra başıyla bir işaret yaparak adamlarını toplayıp dışarı çıktı.

   “Bülent Bey, üzgünüm onları durdurmak istedik ama silahları vardı.” Diyerek içerideki düşünceli sessizliği bozan güvenlik görevlilerinden biri oldu.

   Bülent korkmuş olan Şule’nin ayağa kalkmasına yardım ederken “Önemli değil.” Dedi. Kız o kadar korkmuştu ki adamlar gittikten sonra bile etrafa tedirgin bakışlar atıyordu.

   “Şule sen oyun alanında çalışanların yanına git ve bak bakalım ne durumdalar. Yarın oyun gecesi biliyorsun, kaç katılımcı olacak listeleri kontrol et, başvuranları değerlendir ve ilk seferi olacakları da ayrı listele. Serkan sen kafanı topla ve yarın için gerekli içkinin temin edilmesini sağla. Aybars sen benimle yukarı gel.” 

   Kurgu odasına gittiklerinde Bülent düşünceli, Aybars ise umursamaz görünüyordu. Bir süre ertesi gün için tasarladıkları oyunu inceleyen Aybars, sonunda dayanamayıp “Ne yapmayı planlıyorsun?” diye sordu.

   Bülent düşünceler içindeyken “Murat Bey için özel bir gösteri.”

   Aybars heyecanlanmıştı. “Ne zaman.”

   “Bu gece.” Dedi Bülent kısaca. Güne başladığından beri artan öfkesi son olayla hat safhaya çıkmıştı. “İçmeyen var mıdır sence içlerinde.”

   “Sence. Dinciler bile içinde alkol barındırmadığı için zehri tüketiyor.”

   “O halde parşömenlerini hazırla büyü efendisi.” dedi Bülent oynadıkları oyunlardan alıntı yaparak.

   Aybars sinsi bir gülümsemeyle saatine baktı. 16:35’ i gösteriyordu. “Üç saat içerisinde kusursuz bir parşömen hazırlarım” diyerek cevapladı.

   “Senden daha azını beklemezdim. Şu kulaksız meselesini ne yapacağız oğlum.”

   “Açık konuşmak gerekirse ben bir adım önümüzü görüp durduğumuz lanetten kurtulduğum için minnettarım. İstediğimiz gibi kontrol edebilir hale geldik. Zehir olmasaydı bunu asla başaramazdık. Şimdi onların değil bizim kurallarımızın zamanı geldi bence. İnşacılarmış. Onların inşa ettikleri şeyleri yerle bir edip günlerini gösterelim derim ben.”

   “Zehir yayıldığından beri kızıl lekeli kulaksızlar çok daha fazlalaştı.” Dedi Bülent.

   “Biz zehri bulduk, onlar birilerine etki ederek içki yasağı getirdiler. Biz yasallaştırdık, fabrikalarımızı havaya uçurdular. Hamleler ve karşı hamleler. Savaşlar böyle başlar.” Dedi Aybars. Bu sefer alay etmiyor hatta umursamaz bile davranmıyordu ama eğlendiği belliydi.

   “Bundan keyif alıyor gibisin.”

   “Bilirsin, ben oyunlarda kaosun ve yıkımın lorduyum. Yani gördüklerimizden sonra tüm insanlar bana göre kulaksızların oyun tahtasındaki piyonlar. Bizler tahtanın karşı tarafına geçmeyi başardık. İstersek vezir bile olabiliriz.”

   “İşin bitince haber verirsin. Beraber gideceğiz.” Diye konuyu kapattı Bülent. Aybars başından beri kulaksız dedikleri, ama kendilerine inşacılar diyen varlıklara nefretle yaklaşmaktaydı.

***

   Murat’ ın yaşadığı lüks villanın, demir parmaklıklı otomatik bahçe kapısına vardıklarında saat onu biraz geçiyordu. Ankara’ ya özgü rüzgarsız ve sıcak bir akşam vaktiydi. Kapıdaki güvenlik görevlileri tarafından arandıktan sonra araçlarını sokmalarına izin verildi. Eve gelmeden önce haber verdikleri için bekleniyorlardı.
 
   Bülent üç katlı villayı ve bahçe havuzunu gördükten sonra belki de böyle bir yerde yaşamalıyım diye aklından geçirdi. Fazla bekletilmeden içeri alındılar. Aybars heyecanlandığında her zaman yaptığı gibi tırnaklarını kemirirken içten içe az sonra yapacakları şey için gülüyordu.

   İçeri alındıkları salonda, paranın satın alabileceği hemen her tür konfor gözler önündeydi. Pahalı mobilyalar, altın varaklı tablolar, lüks avizeler, içki yasağından dolayı, satışları yasaklanmış içkilerle dolu bar tezgâhı… Salondaki hemen her şey tek başına bir servet değeri taşıyordu.

   Murat kaba bir tabirle içki kaçakçısı olsa da, üst makamlardaki tanıdıkları sayesinde kanunlar ona fazla dokunmuyordu. İki arkadaşın bar tezgâhındaki şişelere takılmış bakışlarını görünce övünerek “Koleksiyonumu beğendiniz mi?” diye sordu. Şık bir takım giymişti. Altmışlı yaşlarında olan Murat yaşına rağmen dinç bir fiziğe sahipti. Salonda kendilerinden başka, altı kişi daha vardı. Hepsinin belinde taşıdıkları silah tehdit edercesine sergileniyordu.

   Bülent adamlardan birinin gündüz bara gelen beyaz takımlı, tükürme hastalığı olan kişi olduğunu görünce içten içe memnun oldu. Belli ki adam bu salonda salyalarına hakim olabiliyordu.

   “Gerçekten de güzel koleksiyon. Özellikle yerli içkiler ilgi çekici.” Dedi Bülent. Yabancı içkilere bir şekilde ulaşılabiliyordu ama yerli içkiler oldukça değerliydi. Kaçak yollardan üretilenleri olsa da, Murat’ın bu tarz taklitleri sergileyecek bir adam olmadığı belliydi.

   “Lütfen oturun. Sanırım teklifimi değerlendirdiniz.” Dedi.

   Aybars rahat deri koltuklardan birisine kurulurken “Ahh evet çok ikna edici bir teklifti, yoksa tehditti mi demeliyim?”

   Yaşlı adam sanki komik bir şey söylenmişçesine kahkaha atarak beyaz deri koltuğuna kuruldu. İki koruması adamın gölgesi gibi hemen koltuğun arkasındaki yerlerini aldılar.

   “Bu kadar koruma gerekli mi?” diye sordu Bülent.

   “Kötü bir devirdeyiz ve ben göze batan bir adamım. Bence sizlerde bu kadar ön plandayken koruma tutmalısınız.”

   “Son olaylardan sonra düşünmediğimiz şey değil.”

   Murat konuyu geçiştirmek için “Bir şeyler içmek ister misiniz?” diye sordu.

   “Biz zehir dışında içki kullanmıyoruz. Hiz içtiniz mi?”

   “Elbette içtim.”

   “Güzeeell.” Diye kendini tutamadan araya girdi Aybars.

   Bülent duymak istediği şeyi duymuştu. Ceketinin iç cebinden Aybars’ın hazırladığı bir kağıt parçası çıkartarak adama uzattı. Yaşlı adamın anlam veremeyen bakışlarına karşılık “Sadece barı size vermeden önce isteklerimizin bir listesi. Lütfen bir göz atın.” Dedi.

   Aybars tırnaklarını kemirirken, Murat kağıdı açıp baktı ama kağıtta hiçbir şey yazmıyordu. Belli belirsiz birkaç kalem lekesi dışında kağıt bomboştu. “Bu saçmalıkta neyin nesi?” diye sordu öfkeyle. Bir an durdu. Aklına bir şey gelmiş ve ne olduğunu anlamlandıramamıştı. “Herkes dışarı çıksın ve bizi yalnız bırakın.” Diye korumalara seslendi.

   Korumalar beklemedikleri emir karşısında şaşırsalar da itaat ettiler. Hepsi evden ayrıldıktan sonra kendisi de verdiği emir karşısında oldukça şaşırmıştı. Tekrar seslenip çağırmak istedi ama bunu yapamadı. İçten içe şaşırıp panikleyerek “Bana ne yaptınız.” Diyebildi.

   Aybars ayağa kalkıp içeri girdiklerinden beri tuttuğu kahkahasını serbest bırakırken “Büyü seni aptal herif.” Dedi.

   “Ne saçmalıyorsun sen be büyü diye bir şey yoktur.”

   “Durma o zaman korumalara seslenmeyi dene.”

   Murat bu saçmalığa son vermek için korumaları çağırmak istedi ama dudakları ona ihanet etmiş gibi ağzından tek kelime çıkmadı. Bağırmaya çalışı ama adeta dili mühürlenmişti. Sadece konuşabiliyordu. Oturduğu yerden kalkma isteği de bağırmayı denemesi ile aynı sonucu verince içten içe korkmuştu.

   Aybars salonda ilerleyerek bar tezgahının üstündeki şarap açacağını alıp tirbuşonun sivri ucunu adamın bacağına sapladı. Murat’ın ağzı acıdan sonuna kadar açılmıştı ama tek ses çıkarmadı. Aybars, durumu açıklamaktan keyif aldığı her halinden belli olarak “Gördüğün gibi bağıramazsın, kalkamazsın ve şurada seni öldürsek adamlarının ruhu bile duymaz. Bir tür karabasan etkisi altındasın” Dedi.

   “Bana ne yaptınız lan. Sizin …..”

   “Aaaa söylemeyi unutmuşum küfür de edemezsin.”

   Murat bacağında saplı tirbuşonun kenarlarından sızan kanın, sıcak bir şekilde bacağından aşağı doğru süzüldüğünü hissediyordu.

   “Kimsiniz siz. Neler oluyor. Barınızın canı cehenneme istemiyorum artık bırakın beni.”

   Sessizliğini bozan Bülent “Buradan gidelim ve sırtımıza kurşunu yiyelim değil mi? Aslında sana tüm bunları unutturabiliriz. Hatta aklımdan çıkmamış olsaydı barı istememeni bile sağlardık, ama yoğun bir programımız var. Bir de gurur meselesi. Benim mekanıma adam yolladın. Tehdit ettin. Söylesene bizi sindirmeye çalışanın ilk kendin mi olduğunu sanıyorsun?” dedi.

   “Bakın anlaşabiliriz. Şu büyüyü bozun artık. Kan kaybediyorum. Doktora ihtiyacım var.”

   Aybars bir kahkaha daha atarak Murat’ın serçe parmağını tutup bir anda bükerek kırdı. Yine aynı acı dolu hareket ama bir ses çıkmadı.

   Murat acıdan gözleri yaşarmış halde “Parmağımı kırdın seni geberteceğim adi….”

   “Küfür yok ama demiştim. Hem merak etme insan vücudunda yaklaşık iki yüz yedi kemik var. Biri kırılsa da sorun olmaz.”

   “Aybars yeter.” Diye uyardı Bülent. Bıraksa onun çok daha ilerilere gidebileceğine şahit olmuştu.

   “Lütfen büyüyü kaldırın.” Diyen Murat’ın ses tonu bu sefer ağlamaklıydı.

   “Şu büyü saçmalığını keselim artık. Arkadaşımın hayal gücü çok kuvvetlidir.”

   “Ama bana yaptığınız şey”

   “Bilim” diye yaşlı adamın sözünü kesti Bülent. “Ateş ilk keşfedildiğinde de kimileri bunu sihir ve büyü sanmıştı." Murat’ın hiçbir şey anlamadığını ifade eden bakışları karşısında “Kimi araştırmacılara göre renk diye bir şey olmadığını biliyor musun? Aslında her şey siyahtır ve gördüklerimiz ışığın farklı nesneler üzerindeki yansımalarıdır. Beyinde aslında bu şekilde bir karanlıktır. Zehir ise beyine vuran güneş ışığı gibidir. Böylece nasıl ki ışık dünyayı görmemizi sağlıyorsa Zehirde başka şeyleri görmeni sağlar.”

   Murat anlatılanlardan hiçbir şey anlamasa da bacağındaki acının yok olduğunu hisseti. Baktığında bir yara yoktu. Kan yoktu. Tirbuşon Aybars’ın elindeydi. Parmağına baktı. Kırık değildi.

   “Nasıll.” Diyebildi korku, şaşkınlık ve bir tutam mutluluk hissetti. Parmağı kırık değildi ve yaralanmamıştı.

   “Çok fazla soru ve kısıtlı zaman, bu kadar yeter.” Diyen Bülent bir başka kağıt parçasını adama uzattı.

   Kağıdı almak, bakmak, görmek istemiyordu ama engel olamadan baktı…

   Murat iki arkadaşı uğurlarken oldukça neşeli görünüyordu. “Siz ikiniz var ya adamın dibisiniz” dedi el sıkışırlarken. İkiliyi yolcu ettikten sonra ne geceydi ama diye salona geçerek, bar tezgahından bir içki doldurdu. Çok eğlendiğini biliyordu ama bu kadar eğlenecek ne yaptıklarını düşünmeye çalışınca bir boşluk vardı. Koltuğa otururken aklına yapmayı unuttuğu bir şey gelince “Kemal” diye seslendi.

   Salonun dışındaki kapıda bekleyen adam ikiletmeden içeri girdi. “Buyurun Murat bey” diyerek farkında olmadan yere tükürdü.

   “Lan ayarı bozuk itfaiye musluğu gibisin. Bir gün, bu yüzden seni öldüreceğim.”

   “Özür dilerim Murat Bey”

   “Bu gün Zehir bara giderken yanında götürdüğün adamları ve uzun bir halat getir.”

   On dakika sonra tüm adamlar toplanmış merak içinde patronlarına bakıyorlardı.
 
   “Bırakın silahlarınızı şimdi bir ilizyon numarası öğrendim onu deneyeceğiz.” Diyerek güldü.

   Patronlarının ender rastlanan neşeli hali adamları rahatlatmıştı. Bar tezgâhının üzerine bir kamera yerleştirmiş, olan biteni kaydediyordu. “Şimdi Kemal adamların hepsini birbirine sıkıca bağla”  diye emrederken kameranın açısını her şeyi çekebilecek şekilde ayarlamayı başarmıştı.

   Kemal itaatkârca denileni yaparken adamlardan bazıları endişeliydi ama karşı çıkmak için bir neden görmediler. Sonunda hepsi iç içe girmiş şekilde, kımıldayamayacak kadar sıkı bağlanmıştı.

   “Bakın şimdi numaraya, hepinizi aynı anda kamera önünde uçuracağım. Kemal silahını ver.”

   Murat elindeki silaha dalgın gözlerle bakıyordu. Ne yapması gerektiğini biliyordu ama neden yapmak zorunda olduğunu bilmiyordu. Silahı Kemal’in alnına dayayıp çılgınca bir kahkahayla tetiği çekti. Adam bir an ayakta öylece kalıp yere yıkıldığında bağlı adamlar panikleyip, bağırmaya çırpınmaya başladılar ama düğümler çok sıkıydı. Murat sanki bir panayırda oyuncak ördekleri vuruyormuşçasına eğlenerek tüm adamları vurup silahı alnına dayayarak tetiği çekti. Her şey göz açıp kapayıncaya kadar olmuştu. Dışarıdaki korumalar içeri girdiklerinde salonun ortasında oluşan kan gölü, cesetlerin önüne serilmiş kızıl bir çuha gibi yayılmıştı.   


cesaret yoksa zaferde olmaz

Çevrimdışı darrel standing

  • **
  • 51
  • Rom: 1
    • Profili Görüntüle
Ynt: KANAL ZEHİR on yıl sonra (günümüz) bölümü eklendi
« Yanıtla #10 : 16 Şubat 2014, 01:49:51 »
Bir çırpıda okudum, sürükleyici bir kurgu. Kalemine sağlık, devamını bekliyorum.

Çevrimdışı M.K.Immortal

  • **
  • 292
  • Rom: 2
    • Profili Görüntüle
Ynt: KANAL ZEHİR on yıl sonra (günümüz) bölümü eklendi
« Yanıtla #11 : 16 Şubat 2014, 12:02:24 »
Olaylar çok acayipleşti. Zehir, parşomen, kulaksız, dejavu... Umarım düzgünce bağlanır :D

Öykünüzde ismi geçen Matrix'ten ziyade aklıma "Next" ve "Dark City" filmleri geldi. Hele ki kulaksızın uzaylı olması düşüncesi, zamanın durup devam etmesiyle ilgili söyledikleri ve kendilerine inşacılar demesi aklıma hemen "Dark City" filmini getirdi. Ki çok güzel bir film olup pek bilinmemesi de beni ayrı bir kedere sürükler :D

Kurgunuz gayet güzel ilerliyor ama dediğim gibi umarım çok fazla Dark City'ye benzemez ki bu güzel öykünün heba olacağını düşündürür.

Alttaki alanda sanki Serkan ile Bülent isimleri karışmış mı yoksa bana mı öyle geldi? Kontrol ederseniz sevinirim:

“Olabilir.” Diye Serkan’ın teklifini aklındaki yapılacaklar listesine ekleyen Bülent, cüzdanını kapıp bir anda arabadan dışarı fırlayarak koşar adım markete yöneldi.

Teklifi veren zaten Bülent değil miydi?


Anlatımınız, karakterler, konuşmalar, olayların gelişimi çok güzeldi. Merak ettiriyor, hızla okutuyor, sıkmıyor... Devamını okumak dileğiyle. Ellerinize sağlık.

Çevrimdışı serhan1310

  • **
  • 91
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: KANAL ZEHİR on yıl sonra (günümüz) bölümü eklendi
« Yanıtla #12 : 16 Şubat 2014, 13:42:35 »
yorumun ıcın tesekkurler dark cıty ı hıc duymadım ama merak ettım sımdı. Bır ara ızlerım. Olayları bır sonrakı bolumde bıraz daha ıpucu verıcek sekılde acıga cıkarmayı planlıyorum. Ama once arastırmasını yaptıgım bırkac seyı tamamlamam gerekıcek. Gercek olayların ve felaketlerın uzerıne bılım kurgu katma cabam umarım husranla sonuclanmaz.
 
Uyardıgın kısma bır daha goz atıcagım ıllk fırsatta. Goz ardı etmeyıp degerlendırdıgın ıcın tesekkurler 
cesaret yoksa zaferde olmaz

Çevrimdışı Stormholder

  • *
  • 46
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: KANAL ZEHİR on yıl sonra (günümüz) bölümü eklendi
« Yanıtla #13 : 17 Şubat 2014, 02:47:53 »
Film izler gibi okuyorum. Hikayenin icinde gibiyim. Elinize saglik.

Çevrimdışı serhan1310

  • **
  • 91
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: KANAL ZEHİR on yıl sonra (günümüz) bölümü eklendi
« Yanıtla #14 : 17 Şubat 2014, 09:30:32 »
cok tesekkur ederım
cesaret yoksa zaferde olmaz

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: KANAL ZEHİR on yıl sonra (günümüz) bölümü eklendi
« Yanıtla #14 : 17 Şubat 2014, 09:30:32 »