Kayıt Ol

Karanlık Çukur

Çevrimdışı Dwaxer

  • **
  • 53
  • Rom: 3
    • Profili Görüntüle
Karanlık Çukur
« : 16 Temmuz 2009, 21:47:10 »
.

Karanlık Çukur


“Çocuk yine öldü!” diye bağırdı İzci, koşarak gelirken.

Kabile Reisi tam da benimle konuşacaktı ki dikkatini yeni gelene yöneltti. “Sarışın olan mı?” diye sordu.

İzci nefes nefese başını salladı ve öteden Sarışın’ın kanlar içindeki cesedini taşıyarak gelen grubu gösterdi. Adamlar paralanmış cesedi göklere uzatmak ister gibiydiler.

Reis bıkkın bir ifadeyle “nasıl oldu?” diye sordu.

“Her zamanki gibi avın üzerine atladı... Pervasızdı.”

Kabile Reisi başını sağa sola salladı. “Alışkanlık haline getirdi, sanırım ölmek bağımlılık yapıyor.” Diğerleri cesedi önüne getirdiğinde, parçalanmış etlere doğru kınayan bir bakış attı. Benim ise manzaradan midem bulanmıştı. “Çukur’a götürün,” dedi Reis.

Diğerleri önde biz arkada Çukur’a gittik. Buraya geleli çok olmasa da birazdan tekrarlanacak olan ritüeli daha önce de görmüştüm. Karanlık çukurun yanına geldik ve taşıyıcı grup, ölü bedeni içine fırlatıverdi. Herhalde birkaç kereden sonra cenaze töreni sıkıntı veriyordu. Yine de Reis’in mırıldanarak kısa bir dua etmesi gözümden kaçmadı.

Avın üzerine atlamış... Pervasızca... Av dedikleri yaratıkları henüz görmemiştim ama onların da avcılarla beslendiğine dair içimde kuvvetli bir his var.

Çukur kapandı. Reis ve ben hariç diğerleri dağıldılar. “O... Kaç kere?..” diye sordum Reis’e.

Mistik alandan gözlerini ayırmadan konuştu: “Sayısını unuttum desem yeridir.”

Bu sırada Çukur tekrar açıldı. Karanlık çukurun içini göremesem de Sarışın’ın artık orada olmadığını bilecek kadar tecrübe sahibiydim.

Reis “akşama ciddi bir konuşma yapacağım onunla,” diyerek sözünü bitirdi ve gitmeye davrandı ama kolunu tuttum. “Zaman yolculuğu mümkün, öyle mi?” dedim.

Eğleniyormuş gibi yüzüme baktı. “Olduğunu biliyorsun ya!”

“Peki ben geçmişe dönüp, yaptığım hataları düzeltebilir miyim?”

Reis, sırıttı sırıttı sırıttı ve en sonunda içinde tutamadığı kahkahaları koyverdi. “Ha, ha, ha!..”

Ağlamak istiyorum. “Ama neden gülüyorsunuz, bunu istemem normal değil mi?”

“HA HA HA HA!..”

***

Kuzenim Ersin’in yazlığında kaldığım zamanlar, her sabah ormanda yürüyüşe çıkardım. Ersin uykucunun teki olduğundan benimle gelmezdi. Ben en az bir saat ormandaki patikalarda dolaşır, sonra köye uğrayıp taze ekmek, poğaça alır, kahvaltı hazırlamak için eve dönerdim.

Yine öyle bir sabah yürüyüşünde -ayıptır söylemesi- çişim geldi. Bir gelen olabilir diye patikadan ayrılıp ağaçlığın içine ilerledim ve işimi gördüm. Bu sırada ormanın derinliklerinden gelen bir aydınlık dikkatimi çekti ve biraz daha ilerleyince buranın, ağaçların arasında kalmış ufak, çimenlik bir alan olduğunu anladım. Ormanın ortasında doğal bir avlu gibiydi. İşte o karanlık çukuru ilk defa o zaman gördüm.

Patikadan belki otuz kırk metre uzaktaydım ama aynı zamanda ormanın ortasındaydım. Ağaçlar etrafı çevirmişti. Oraya gitmemin tesadüften öte bir sebebi olmalıydı. Çünkü bir şeyler hissediyordum, bir çekim, sanki bir duygu...

Etraf sessizdi. Sessiz bir orman ne kadar da ürkütücü olabiliyor. Tüylerim diken diken oldu ama yine de kuruntu yaptığıma inanmak istiyordum; adını koyamadığım bu ani tedirginlik hali, sadece vesvese olmalıydı. Çukura yaklaştım. En geniş yeri üç metre açıklığında bir yarıktı bu. Sanki devasa bir ağız açılmış gibiydi. Topraktan fırlamış ağaç kökleri, sararmış dişler gibi manzaraya eşlik ediyordu. Çukurun dibi gözükmüyordu; iki metreden daha aşağısı zifiri karanlıktı.

“Artık dönsem iyi olur,” diye düşünürken, çukurun içinden “hısss!” diye bir ses geldi! Erkekçe ve anlamsız bir gurur, tabanları yağlayıp bağıra bağıra kaçmamı engellediyse de, çukurdan geri geri uzaklaşıyordum. Sanki her an o karanlıktan bir şey fırlayacakmış gibi geliyordu. Ayağım takıldı.

Sırtüstü yere yuvarlanmamla birlikte çukura doğru kaymaya başladım. Panik halinde çalılara, çimenlere tutunmaya çalışıyordum. O kadar korkmuştum ki düzlüğün birden nasıl olup da yokuşa dönüştüğüne ve beni içine çekmeye çalıştığına şaşıramamıştım.

Sonunda bir şeye tutunup durabildim. Kalbimin atışlarını kulaklarımda hissediyordum. İçimden kendi kendime sürekli “korkma, korkma!” diyordum, güya sakinleştirici telkin veriyordum. Sonra birden “korkma, korkma!” sözlerini söyleyenin ben olmadığımı idrak ettim. İşte bu beni korkudan delirmenin eşiğine getirmişti! Ses çukurdan geliyorduysa bile sanki kafamın içindeydi. Sanki kendi düşünce sesim, bir yerlerden yankılanıp, tekrarlanıyor, yabancılaşarak bana geri dönüyordu. 

Sonuçta ödümü patlatan bir deneyimdi ve kendimi deli gibi koşarken buldum. Dakikalarca koştum. Eve döndüğümde nefes nefese kalmıştım. Ersin yeni uyanmıştı ve halimi görünce bir terslik olduğunu hemen anladı. “Ne oldu kuzen, ne oldu?” diye sordu.

Başıma gelenleri hızlı hızlı anlatırken Ersin’in yüzündeki tedirgin ifade yumuşadı, sırıtmaya ve hatta gülmeye başladı. Kan ter içindeydim ve kuzenimin alaycılığına feci şekilde bozulmuştum. Ama biraz düşününce hikayemin olağanüstü bir yanı olmadığını kabul etmek zorunda kaldım. Ormanda ayağım takılmış ve düşmüştüm. Belki de küçücük bir hayvanın sesinden ürkmüş, boşu boşuna paniklemiştim. “Ama anlamıyorsun, orada bir his oluştu bende, farklı bir şey, bir duygu...” diye geveledim ve sonunda pes ettim.

Ama Ersin böyle ilginçlikleri çözüme kavuşturmadan peşini bırakmazdı. Hemen bir el feneri ve amcasının çifteli tüfeğini aldı. Beni adeta zorla sürükleyerek, o çukurun yanına götürmem için ısrar etti. Ben oraya tekrar gitmeye hiç istekli değildim ama Ersin “gidip fenerle çukurun içine bakarız, böylece için rahatlar. Yoksa ömrün boyunca bunu bir tuhaflık olarak hatırlayacaksın!” deyince ikna olmuştum.

Bu sefer arabayla gittik. Aracı patikada bırakıp çukurun yanına yürüdük. Yanımda tüfekli kuzenim olduğundan kendimi rahat hissediyordum. Ersin feneri çukurun içine tuttu. Çukur en fazla üç metre derinlikteydi ve duvarlarından açığa çıkan kalın ağaç kökleri, içine biri düşse bile bunlara tutunup rahatça dışarı tırmanabilirmiş gibi duruyordu.

Asıl ilginç olan çukurun dibindeydi: Kocaman siyah bir mantar vardı çukurun dibinde. Şimdi el fenerinin ışığında rahatça görülebilen mantar, alışıldığı gibi beyaz, kırmızı ya da kahverengi değil, simsiyahtı. Üstelik üzerine zift dökülmüş gibi parlak bir siyahtı bu. En az bir futbol topu kadar büyük olmalıydı. Hafifçe yana yatmış şapkasının üzerinde fosforlu açık mavi çizgiler vardı, sanki parlıyorlardı.

“Bu ne yaaa! Kuzen sen keşif yapmışsın; böyle mantar gördün mü hayatında? Şerefsizim Neyşınıl Ciyografiye haber olacaz,” diye şaşkınlığını belirtti Ersin ve aşağıya inmeye kalktı. Ben engel olmak istedim ama o pek endişe etmiyordu. “Kuzen arabanın bagajında halat var. Sana zahmet onu getiriver, şu ağaca bağlarız, inip çıkması kolay olur,” dedi.

Arabaya gidip halatı aldım. Çukura dönerken boğuk bir çığlık duydum. Korku içinde koşarken bunun Ersin’in pis bir şakası olduğunu umut ediyordum. Ancak küçük açıklığa vardığımda şok oldum; çukur kapanmıştı! Ne Ersin’den ne de çukurdan iz vardı. Panik halinde sağa sola dönüyordum. Bir yandan hüngür hüngür ağlarken, bir yandan da yaşadıklarım eğer bir kâbus ise uyanmaya çabalıyordum. Ama kâbus bitmedi.

Toprakları kazdımsa da kuzenimi bulamadım. Olayları jandarmaya anlattığımda beni akıl hastanesine gönderdiler. Oldukça bunaltıcı ve belirsiz bir süreç başlamıştı.

Altı ay sonra, artık deli olduğuma kendim de inanmıştım. Doktorların söylediğine göre, belki de Ersin’i öldürüp bir yerlere gömmüştüm. Sonra da yoğun vicdan azabından dolayı beynim bir kaçış yolu olarak olayları çarpıtmış, sorumluluğu doğaüstü güçlere yıkmıştı.

Sonra bir gün Ersin çıkageldi! Doktorum pis pis sırıtıyordu. “İşte bak; ‘çukur yuttu’ dediğin kuzenin burada, üstelik sapasağlam! Altı aydır iş seyahatindeymiş,” dedi. Ne kadar deli olduğumu yüzüme vurmaktan sanki zevk alıyordu.

Ersin de onayladı adamı. “Vah kuzenim sana ne oldu böyle? Altı aydır yurt dışındaydım,” şeklinde konuştu. Yıkılmıştım. Demek ki hâlâ içten içe haklı çıkmayı umut ediyormuşum ki, Ersin’in sağ salim olmasına sevinmek yerine deliliğimin bir defa daha tasdiklenmesine üzülüyordum.

Daha sonra yalnız kaldığımızda Ersin bana “kuzen sende de hiç kafa yokmuş; insanlara böyle saçma sapan şeyler anlatılır mı?” dedi.

Ben de “ne yapayım Ersin, kafayı yemişim işte. Herkesin başına gelebilir,” dedim.

“Orada bir labirent vardı kuzen,” dedi.

“Labirent mi?”

“Korkacak bir şey yok kuzen, labirent zararsız.”

“Sen neden bahsediyorsun? Yoksa söylediklerini değişik mi duyuyorum; beynim iyice mi sulandı?”

“Kuzen, çukura girdiğim zamanı diyorum...”

“ÇUKUR MU?!”

“Şşşşt! Yavaş ol kuzen!”

“Çukur mu, çukur gerçek mi! Adi herif, diğerlerine neden anlatmadın!..”

“Niye, beni de akıl hastanesine koysunlar diye mi?”

Haklıydı.

Hastaneden taburcu olduğumda Ersin beni yine yazlığa götürdü. Sürekli labirenti anlatıyordu. Günlerce dolaşmış labirentte ve sonunda çıktığında anlamış ki, o içerideyken dışarıda altı ay geçmiş. Zaman farklı işliyormuş labirentte. Girdiği kapıyla çıkış kapısı bir değilmiş; yani çukurdan labirente giden yol ile labirentten çukura dönen yol farklı farklıymış. Kapı deyince de bildiğimiz kapı gibi değil; büyük bir mühür, bir işaretmiş kapılar. Bu işaretin üzerinde durduğunda ışınlanır gibi birden kendini öbür tarafta buluyormuşsun. Dönüş yolunu ararken farklı farklı kapılardan geçip, hiç tanımadığı ve kimselere rastlamadığı, çok değişik mekanlarda bulmuş kendini ama hepsinde de bizim rastladığımız gibi karanlık birer çukur varmış.

“Orada yorulmuyorsun, acıkmıyorsun, susamıyorsun ve uykun gelmiyor. Asla canın yanmıyor ve orası öyle bir yer ki... Anlatmakla olmaz, görmen gerek kuzen,” dedi Ersin.

“Kusura bakma ama Ersin; dışarıda zaman hızla akıp giderken gizemli labirentlerde kaybolmaya hiç niyetim yok,” dedim soğukça. Aklımın bir köşesi hâlâ kaybolan altı ayım için Ersin’i sorumlu tutuyordu.

“Hayır korkacak bir şey yok. Labirentte asıl mesele çıkış kapısını bulmak. Bir kere yolu öğrendikten sonra, artık birkaç saatte kolayca çıkabiliyorsun dışarı.”

“Ne yani, sen çıktıktan sonra tekrar mı girdin içeri?”

“Evet. Aslında yanlışlıkla oldu. Çıkar çıkmaz ayağım takıldı ve dengemi kaybedip tekrar çukurun içine düştüm. Ama labirentte hatırladığım yollardan ilerleyerek çabucak tekrar dışarı çıkabildim.”

“Sen gittikten sonra... Çukur kapanmıştı.”

“Kuzen bunları yaşadığın için üzgünüm ama orayı bulan sendin.”

“Evet.”

“Ve kuzen bu bir mucize! Sana söylememiştim ama bende kanser vardı. Labirentten çıkınca zaten kendimi farklı hissediyordum, nitekim dokdora gittiğimde hastalığımın tamamen iyileştiğini ve çok sağlıklı olduğumu söylediler. Doktorlar apışıp kaldı, ‘bu nasıl olabilir?’ diye defalarca beni incelemek istediler. Labirent insanı iyileştiriyor kuzen!”

Ersin sonunda beni oraya girmeye ikna etti. Nasıl olsa çıkış yolunu biliyordu. Onunla birlikte gitmemde bir sakınca olmazdı herhalde. Onun oraya girmekteki rahatlığıydı aslında beni ikna eden ve şu tılsımlı iyileştirme fikri de çok cazipti doğrusu. Emniyet olsun diye bir halatın iki ucunu belimize bağladık, böylece ayrılmayacaktık. Ersin elinde kamerayla kayıt yapıyordu. Asrın buluşunu deli damgası yememeye çalışarak, sakince ve planlı bir şekilde insanlığa duyuracaktık. Beraberce atladık çukura.

Bir an, kocaman siyah mantarın üzerindeki fosforlu mavi çizgilerin parladığını görür gibi oldum. Ani bir kararma ve akabinde aydınlanmadan sonra labirentteydim. İlk hissettiğim korku oldu. Ersin yanımda değildi! Belimize bağladığımız halat görünüşe göre kesilmişti.

En az yirmi metre yüksekliğindeki taş duvarların arasındaki geniş koridorlardan birindeydim. Zemine gözüm takıldığında Çin ya da Japon alfabesindeki harflere benzer, büyük bir işaretin üzerinde durduğumu farkettim. Ortam aydınlıktı. Epeyce yukarıda bir gökyüzü vardı ama pürüzsüz duvarlar yukarı tırmanmayı imkansız hale getiriyordu. Duvarların üzeri hiyeroglif benzeri simgeler ve resimlerle doluydu. Hepsi de tanıdık geliyordu ama hiçbirini hatırlayamıyordum. Etrafta değişik yönlere giden koridorlar ve yol ayrımları vardı. Ve içimdeki bir his, bu labirentin çok ama çok büyük olduğunu söylüyordu.

***

Kabile Reisi’nin kulübesinden dışarıya taşan azarlama bağırtılarına bir tokat sesi eşlik etti. Şaklama, gecenin sessizliğinde insanın içini cızlatacak kadar yoğundu. Yıldızları seyreden İzci’nin yanına oturdum. Aramızda -birbirimize benzesek bile ayrı dünyaların insanları oluşumuzun bilincinde- bir selamlaşma yaşandı. “Sarışın’ın yerinde olmak istemezdim,” dedim başımla Reis’in kulübesini işaret ederek.

Gülümsedi. “Faydası yok. Bunlar daha önce de yaşandı. Kendini öldürtmekten çekinmeyen bir çocuğa birkaç tokat fayda etmez.”

“Neden yapıyor peki? Ölmekten zevk mi alıyor, canı yanmıyor mu?”

“Elbette canı çok yanıyor. Onun sevdiği ölmek değil, yeniden doğmak! Çektiği acılar da yeniden doğuşunun bedeli.”

Bu sırada Sarışın, Kabile Reisi’nin kulübesinden çıktı. Yediği tokatlara rağmen yüzünde muzip bir gülümseme vardı. Yanına gittim. Biraz hal hatır sorduktan sonra, asıl konuya girdim. “Sana sormak istediklerim var Sarışın.”

“Evet?”

“Sen Labirent’i en çok ziyaret edenlerdensin; kaybolmaktan korkmuyor musun?”

“Eskiden korkardım ama artık korkmuyorum. Her yeniden doğuşumla birlikte duvarların bir kısmı yıkıldı, geri kalanların da üstündeki yazılar ve işaretler gittikçe anlam kazanmaya başladı. Artık kapı mühürleri o kadar parlak ki enerjilerini çok uzaklardan hissedebiliyorum. Labirent’i kendi bahçem gibi tanıyorum artık.”

“Vay canına, bütün bunlar ne zaman oldu böyle. Peki geçmişe giden bir kapı buldun mu?”

“Öyle bir kapıya rastlamadım.”

“Bak Sarışın açık konuşacağım; buraya çıkmadan önce Labirent’te boşu boşuna o kadar çok dolaştım ki, bir daha içeriye girmeye cesaret edemiyorum. Senden bir şey rica edeceğim; bana Labirent’in bir haritasını çizebilir misin? Böylece yolumu kaybetmeden yapabilirim araştırmalarımı. Geçmişe açılan bir kapı olmalı, bunu hissediyorum.”

Sarışın çocuk yüzüme buruk bir gülümseme ile baktı. “Bilmiyorsun değil mi?” dedi.

“Bilmiyor muyum? Neyi bilmiyorum?”

“Labirent... ilhamını kişinin bilincinden alır. O yüzden herkesin labirenti farklıdır. Labirent... sensin aslında.”



SON
             .
.

Yoksa cırcır böceklerinin sözde ahenkli müzikleri ve hafif bir rüzgarın etkisiyle sallanıp birbirine sürten buğday başaklarının hışırtısından başka bir şeyin duyulmadığı bu ıssızlıkta karşılaşıvermeleri tamamen tesadüf müydü?

.

Çevrimdışı yuno44907

  • **
  • 127
  • Rom: -1
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karanlık Çukur
« Yanıtla #1 : 16 Temmuz 2009, 22:33:53 »
Çok fantastik. Tebrikler.

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Karanlık Çukur
« Yanıtla #1 : 16 Temmuz 2009, 22:33:53 »