Kayıt Ol

Karanlık Masallar

Çevrimdışı Black Helen

  • ***
  • 782
  • Rom: 15
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #15 : 04 Mayıs 2011, 21:34:37 »

                             
Sona Çıkış

Sessizlik. Huzursuzluk verici bir sessizlik. Orman sessizlik kokuyordu. Bitmişliğin getirdiği tuhaf beklentinin baharatına karışan bu sessizlik, küçük kızın ayak sesleri ile kaynıyor, yırtılıyordu. Kız var gücüyle koşuyor, kaçmaya, kurtulmaya çalışıyordu ancak orman peşini bırakmıyor, onu  içine çekiyordu. Arkasından dalgalanan kırmızı pelerini can çekişen rüzgarın sesine eşlik ediyordu.

Gökyüzü küçük kızın hep istediği gibi güneşliydi. Ancak güneş ışıldamıyor, ölümün kokusunu alan akbabalar gibi haince göz kırpıyordu. Soğuk bir sabah ayazı, yerdeki çimlerin üzerine donmuş buz parçacıkları serpiştirmişti. Kızın ayağının altında ezilirken hüzünlü sesler çıkarıyordu bu kırağı tanecikleri de.

 Yol her zamanki gibi bütün sonsuzluğuyla uzanıyordu ayaklarını altında. Son yoktu, çıkış yoktu. Gücü bitene kadar koşacaktı ve sonra da...Sonrasını düşünmek için erkendi .Ve o anda önüne çıkan bir dala takılan ayağının da yardımıyla kendini yerde bulan kız, artık sonrasını düşünmek zorunda olduğunu anladı.

                                               
-----------------------


Pinokyonun kasabasından çıkıp güvenle yolu bulabilen küçük kız, sonuncunun böyle olacağını bilse kitabın son sayfasını hiç aralamazdı. Zaten son hikayeyi gördüğünde de tüylerinin ürpermesine mani olamamıştı. Hep yaptığı gibi yere oturmuş, kitabını okumak için hazırlanmış ve gördüğü şeyle şokla irkilmiş, kitabı kucağından fırlatıp atmak istemişti.

Hikaye kırmızı başlıklı kızdı. Küçük kız zaten başından beri bu hikayeyle karşılaşmayı beklemişti, ancak tuhaf olan kısmı bu değildi. Son sayfa olduğu gibi kızıl, kurumuş kanla kaplıydı. Hikayenin kendisinin yerinde yeller esiyordu. Koca sayfa boyunca yalnızca bir başlık ve siyah mürekkeple düşülmüş bir not vardı.

“Feda edilen kan, sona varışın anahtarıdır.”

Kız kitabını gümbürtüyle kapattı. Kalbi küt küt atıyordu. Arkasında duyduğu yumuşak adımların sahibinin kimliğini gözü kapalı tahmin edebilirdi. Geriye dönüp bakmadı. Yapabileceği bir şey yoktu. Bulması gereken bir şey de olmadığı gibi. Bu yüzden kurtun çiğ et kokan nefesini hissettiği anda yerinden fırlayıp kaçmaya başladı.

Sırtında beliren kırmızı pelerinin nereden geldiğini düşünmedi bile. Rüzgarla yarışırmışçasına koştu. Ta ki edepsiz bir dal parçası yolunu kesene kadar.

Her an kurdun tepesine çullanmasını bekleyen kız, soluğunu tuttu. Korkunç, hayvansı bir kahkaha kulağının dibinde çınladı. Koluna aldığı ilk pençe darbesinde hiçbir şey hissetmedi bile. Sadece fışkıran kanı gördü ve düştü. Kan aktı, aktı. Barajdan kurtulmanın sevinciyle coşan sular gibi aktı.

Kanın etrafında karanlık bir gölet oluşturmasını sessizce izledi kız. Kendi kanında boğulacaktı bu gidişle. Saniyeler merhametsizdi, her vuruşta daha çok canını götürüyordu küçük kızın. Artık sessizliğin kokusunun yerini kanın kokusu almıştı.

Kurt sonunda dayanamayıp tadına bakmak için tekrar kıza yanaştığında çok tuhaf bir şey oldu. Kız tam da kendini hissizce sona hazırlıyordu ki, altında birden bire beliren boşluk hissiyle şaşkınca gözlerini açtı. Fakat o daha etrafına göz atamadan kanıyla cisim kazanmış karadelik onu yuttu ve ardında da kurdun hayret ve öfke dolu ulumasını bıraktı.

                                                     
-----------------------


Renkler ve sesler yeniden anlam kazanmaya başladığında ufaklığın tek gördüğü, dev metalden bir çanaktı. Çanak çevresi rengarenk çiçekler ve ağaçlarla çevrilimiş bir otlağın ortasında, beyaz bir boyayla özenle çizilmiş ve içine kızın anlamadığı çeşitli semboller yazılmış bir çemberin tam ortasında duruyordu.

Kız yavaşça doğruldu. Tanımıştı burayı. Burası Avcı'nın Cennet Bahçesi'ydi. O anda kitapta yazan sözcüklerin anlam kazandığını hissetti. Sona ulaşmak için kanını bir kısmını feda etmişti ve sonunda görevlerini tamalamıştı. Tabi ölüp gerçekten cennete gelmediyse. Ancak kolunun yaralı kısmına özenle sarılmış bandaj, hala hayatta olduğuna dair bir ip ucuydu.

Oyun bitmişti, artık dedesine kavuşma vaktiydi. İstemsizce gülümsedi küçük kız. Ama hala içinde bir huzursuzluk vardı. Sanki, sanki bir şeyleri yanlış yapmıştı ya da önemli bir noktayı gözden kaçırıyordu. Yine de mutluluğu kısa zamanda bu duyguyu geride bırakmasına yardımcı oldu.

Yavaşça ayağa kalktı. Ve Avcının gülümseyerek ona doğru yaklaştığını gördü. Kadın kırmızı gülümsemesi ve siyah bedeniyle yanına vardığında küçük kızın aklına bir şey takıldı. Bir şeyin eksikliğini hissediyordu, sanki omuzlarından bir yük kalkmıştı. Sırt çantasını ilerideki ağacın dibinde görünce gülümsedi ama boş olduğunu fark etmesiyle gülümsemesi de yıkılan iskambil kuleler gibi yavaşça söndü.

Kafasını çevirip beyaz dairenin ortasında duran metal çanağa baktığında kırmızı pelerin de dahil diğer bütün güç nesnelerinin orada olduğunu gördü. Küçük kızın kafasının karışmasına bile fırsat bırakmayan Avcı söze başladı.

“Aferin küçüğüm, görüyorum ki görevlerini başarıyla yerine getirdin. Yapabileceğini biliyordum.”

Küçük kız isteksizce gülümsedi, yüreğine bir korku düşmüştü.
“Teşekkürler...”

“Dedeni sana geri verebilirim. Bunu hakettin sanırım. Ama önce senden istediğim son bir şey olacak. Bana kanından bir damla vermeni istiyorum. O kadarcık. Sonrasındaysa dedenle birlikte geri dönebilirsin.”

Küçük kızın yüzü ciddileşti, içerisindeki kuşku büyüyordu.
“Neden kanıma ihtiyacın var? Yeterince kan feda ettim zaten.”

Avcı teleşla söze girdi. Giderek geriliyormuş gibi bir görüntüsü vardı artık. “Yo yo yanlış anlama lütfen. Yaptıkların için sana minnettarım. Fakat bütün bunları sandığa kaldırıp kilidini mühürlemem için senin gönüllü olarak vereceğin bir damla kana ihtiyacım var.”

Bir yandan da eliyle çanağın içinde yatan nesneleri gösteriyordu. Ve o anda bir hıçkırık sesi Avcının dehşetle susmasına neden oldu. Bu uyuyan güzeldi. Belli ki artık uyanmıştı.

Küçük kız kafasının içerisinde uyuyan güzeli tekrar duydu. “Kaç! Kaç bu lanetli yerden. Canını alacak senin, canını alacak ve -”
 Uyuyan güzelin sesi ilk önce cızırdadı, sonra da kesildi. Avcı zoraki olduğu belli olan bir gülümsemeyle konuştu.
“Sen ona aldırma küçüğüm. Sadece sayıklıyordu. Belki de kafanı karıştırmaya çalışıyordu. Sanırım sandığa girmek istemiyor. Ama yapacak bir şey yok.”
Son cümleyi biraz fazla yüksek sesle söylemişti.

Küçük kız suskun halde birkaç dakika düşündü ve boşluğa yer bırakmayacak şekilde cevapladı.
“Hayır, sana güvenmiyorum. Ben ortada bir sandık göremiyorum. Ve Uyuyan Güzel'e inanıyorum.”
Ve bunları söyledikten sonra narin küçük dudaklarını mühürledi.

Avcı sinirli görünüyordu. Kendi kendine konuşmaya başladı. “ Tanrılarım, hep böyle oluyor. Son anda fikir değiştiriyorlar. Lanet olsun ölümlülere!” Sonra da küçük kıza döndü. Gözlerinde gerçek meşaleler alev almıştı. Ve artık cüssesi yanında durduğu ağaçlar kadan büyümüş, görkemlileşmişti.

“Burnunu her işe sokmaman gerektiğin öğretmediler mi sana küçük aptal.” O eski nezaketinin yerinde yeller esiyordu. “ Dedeni görmek istiyorsan fazla soru sorma ve bana istediğimi ver. Yoksa senin rızanla ya da değil, o kanı senden alacağım. Senin rızanla olmazsa sadece işlem biraz daha güçleşir. Ve seni de dedenin yanına postalarım. Anladın mı?”

Anlayıp anlamadığını sorarken küçük kıza doğru kışkırtıcı bir adım atmayı da ihmal etmedi. Ama kız, geri çekilmedi. Acıyan bakışlarını Avcının üzerine dikmişti.

“Ne istiyorsun da bu seni bu kadar delirtti?”
Avcı çılgınlığını katmerleyen bir kahkaha attı. Sesi fırtına da çakan şimşek gibi yakıcıydı.

“Ahahah! Salak şey, ben sıradan bir deli değil deli bir iblisim. Senin aklını sınırlarını aşan yeteneklere sahiptim. Ta ki büyük güçler beni buraya tıkana kadar. Bu iğrenç, kokuşmuş masal evreninden çıkmamın tek yolu onun güç noktalarını yok etmekti.

Ve sen onların hepsin ayağıma akdar getirdin. Kötü sandığın bütün o ejderhalar, kurtlar ve delirmiş kuklacılar seni uyarmaya çalışıyorlardı. Ancak sen toplumun beynine işlediği yargıları kıramadığın için baştan ölüydün. Ve şimdi bedelini ödeme vaktin geldi.

Senden önce de bir düzine ziyaretçim oldu. Hepsi de senin kadar beyinsiz, bacaksız veletlerdi. Fakat hiçbiri şu an senin geldiğin bu yere kadar gelemediler. Bu yüzden eğer istediğimi güçlük çıkarmadan verirsen seni sağ bırakabilirim. Yapacağın tek şey o lanet bandajı açıp bana bir damal kan vermek. Bunu yaptığında töreni düzenleyip nesneleri usulünce yakabilirim. Hadi!”

Küçük kız kıpırdamadı. Bütün bunları hazmetmesi zordu. Avcı kendisine kibirle gülümsedi ve siyah dumandan elini uzattı. Tırnakları eskisi gibi kısa ve manikürlü değil, uzun ve pençemsiydi. Kız bir adım daha geri çekildi. Bunu gören Avcının onu ikna edemeyeceğini anlamasıyla kafasını göğe kaldırıp hayvansı bir çığlık atması bir oldu.

“O zaman öl küçüğüm!!”
 Ve kızın üzerine atladı. Tam zamanında geri dönmeyi başarabilen kızı kıl payı ıskalayan kadın, tıpkı kurt gibi öfkeli bir uluma koyverdi. Kız kurttan kaçarken koştuğundan çok daha kararlı koştu ve çemberin oratasındaki ağır metal kaseyi kaldırırken bir an bile tereddüt etmedi.

Bu onu yavaşlatsa bile, kaseyi ve içindekileri bırakamazdı. Bu onun hatasıydı ve onun düzeltmesi gerekirdi. Bu tıpkı..tıpkı eskiden evlerinde, salona ekmek kırıntıları döktüğü zamanki gibiydi. Artık büyümüştü ve kendisi halletmeliydi.

 İşte tam da bu sebeplerden dolayı, kısa bacakalrıyla koşmaya çalışırken bir yandan da kaseyi peşinde sürüklüyordu. Arada bir geriye bakıyor ve Avcını gölgemsi vücudunu hemen arkasında buluyor, korkunç kahkahalarını kulağını dibinde duyuyordu. Tüm gücüyle çıkış olarak tahmin ettiği kapıya doğru koşmaya çalışıyor fakat Avcının sadece kendisiyle oynadığını, o kapıya sağ ulaşması gibi bir ihtimal olmadığını biliyordu.

Fakat o anda sanki kapı ona yanıldın dercesine önünde beliriverdi. Kız umutla hızını arttırdı. Artık fazla gücü de kalmamıştı. Ve kapının üzerindeki büyük asma kilide ulaştığında kapı sanki ona, aynı zamanda yanılmadın der gibi güneş ışığı altında parıldadı. Kız kaseyi çimenlerin üzerine bıraktı ve biraz nefes alabilmek için dizlerinin üzerine çöktü. Önünde, Avcının biçimli, dumandan bacaklarını görebiliyordu.

Kız kaseyi eline alıp bir iki adım daha geriledi. Sonuna kadar pes etmeyecekti. Avcı kurnaz bir hüzünle başını iki yana salladı.
“Yazık oldu! Şimdi seni de o kaseyle birlikte yakmam gerekecek. Oysa bu benim yeniden doğuşuma aracılık edecek Varoluş Kasesine hakaret gibi.”

Kız bu sözlerin altında yatan alaya aldırmadı. O sırada başka bir şey düşünüyordu. Varoluş Kasesi adı ona bir fikir vermişti. Kaseyi eline aldığından beri, metalin içindeki titreşimleri hissedebiliyordu. Sanki metal değildi de daha narin, daha kırılgan bir maddeymiş gibi bir his veriyordu.

Avcı artık sıkıldığını ifade eder gibi pençelerini kaldırdı. Son ve derin vuruşu yapmak onu müthiş tatmin edecekmiş gibi parıldıyordu gözleri. Tam pençesini indirecekken çocuğun konuşması onu şaşırttı. Kızın bu cüreti karşısında kaşlarını havaya kaldırdı.

“Unutmayın Bayan Avcı, varolan herşey aynı zamanda yok edilebilir.”
Ve küçük kız bu sözünden sonra elindeki kaseyi havaya kaldırdı. Avcı onun ne yapacağını anlamış gibi telaşla bağırarak kızın eline hamle etti fakat artık çok geçti.

Kase havada düştü, düştü. Toprakla kavuştuğu anda metal tıpkı porselen bir biblo gibi binbir parçaya ayrıldı. Toprak sallanmaya başladığındaysa Avcının ızdırap dolu çığlığı etrafı doldurdu.
Küçük kız bilincinin kendisini terkettiğini hissetti. O yere düşerken orman da cennet bahçesi de, parçalarına ayrılıyor, sonsuz bir karanlığa karışıyorlardı.


                                                               
------------------------

Soğuk bir dalga gibi geldi. Kulaklarında, burnundan, gözlerinden ve ağzından taştı. Soğuğa boğuldu küçük kız. Soğuk demir bir pençe gibi ele geçirmişti bedenini. Yavşaça gözlerini açtı. Dünya beyazdı. Fakat huzurlu bir beyazdı bu. Kitaplarda son sayfadaki boşluk gibi bir beyazdı. Sona ermişliğin beyazıydı.

Ufaklık karların arasında yavaşça doğruldu. Üzerinde biriken karlar hüzünlü seslerle yer düştüler. Soğuktan morarmış elleriyle gözlerini ovuşturdu tekrar. Bir arkasındaki ormana baktı, bir de önündeki eve.

Rüyasını, her şeyi tüm netliğiyle hatırlıyordu. Hatta bir ara gerçek olabileceğini bile düşünmüştü. Fakat şu anda karların arasındaki tek gerçek soğuktu. Bu yüzden önündeki eve özlemle baktı küçük kız. Sıcak odasını, yatağını hatta ve hatta anne babasını kavgalarını bile özlemişti. Çünkü büyümüştü.. Saat de on ikiyi geçtiğine göre artık bir yaş daha büyümüştü.

Küçük çocuklara özgü o kesin realistliği geride bırakması gerekiyordu. Artık bilinçsizlik seneleri başlıyordu. Çocukken verdiği kadar kesin kararlar veremeyecek, gerçeklerin ardında yatan yalanları ayrıntılarıyla göremeyecekti. Hayatına eklenen her yaşla daha da körleşecekti. Ama yine de mutluydu. Büyümesi gerekiyorsa büyüyecekti.

Tekrar önündeki eve baktı, sonra da ardındaki ormana. Kar içerisindeki kendisine doğru yaklaşan ve yanında biten küçük ayak izlerini görmedi ama yanında yatan bezden bebeğin göz kırpışı içine tatlı bir huzur doldurdu.

                                                         
       SON
Spoiler: Göster

Çevrimdışı Victoria

  • **
  • 316
  • Rom: 3
  • Peynir!
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #16 : 05 Mayıs 2011, 22:17:52 »
İyi bir hikayeydi, hayır çok daha iyi, yok, yok muhteşem!

kötü bir kurt ve küçük bir kız....

 Bazen gerçek göründüğü kadar gerçek değildir. Ya da bir gerçek yok. Sadece beynimizin uydurması.

 Bazen kötü görünen şeyler iyidir, iyi görünen şeyler kötü. Ama yinede işi şansa bırakmamak gerekir. En iyisi kimseye güvenmemek ve doğru bildiğimiz yoldan çıkmamak...

Stephen King'in dediği gibi ''Dünyanın pençeleri var. İstediği zaman bizi yakalıyabilir.''

Tebrikler!
Spoiler: Göster

''I do not suffer from insanity, I enjoy every minute of it."
- Edgar Allan Poe

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #16 : 05 Mayıs 2011, 22:17:52 »