Kayıt Ol

Karavul - Başlangıç

Çevrimdışı BoZCiN

  • *
  • 43
  • Rom: 1
    • Profili Görüntüle
Karavul - Başlangıç
« : 17 Mayıs 2014, 09:21:29 »
Karavul - Başlangıç

Özet
Spoiler: Göster

Annesi ve küçük erkek kardeşiyle büyük bir şehirden ayrılıp bir kasabada yaşamaya başlayan Deren'in çevresinde gelişenler işleniyor. Yıllar önce annesini iki çocuğuyla başbaşa bırakıp terk eden, sonra Deren'in yaşında Perin adlı kızıyla ortaya çıkan bir babanın yanında yaşamaya başlamak Deren'i deli etmektedir. 15 yaş gibi bunalımlı bir döneme, karmaşık bir de aile ilişkisi eklenince Deren için herşey daha bir zorlaşır. Deren, çok geçmeden, başta aile fertleri olmak üzere, yaşamaya başladığı yerde hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını fark etmeye başlar.



1. Bölüm - Yeni Hayat
“Odayı asla başka biriyle paylaşmam.” Sesi tüm evi çınlatıyordu. Öfkeliydi. Kendini aldatılmış hissediyordu. Yıllardır tek dayanağı olan annesi tarafından üstelik.

“Çocukluk yapma Deren.” Annesi de az önceki kadar sakince konuşmuyordu artık. “... Koca kız oldun.”

“Evet, koca kız oldum. 15 yaşındayım anne. Benim yaşımda insanlar odalarını paylaşmazlar. Hele onunla hiç paylaşmam.” Eliyle kendi yaşındaki kızı gösteriyordu. Bakımı için her zaman özen gösterdiği uzunca ve birbirine karışmış saçları, tren lokomotifi gibi ses çıkaran burnu, kocaman açılmış gözleri ve işaretlerken bile sinirden tir tir titreyen parmakları ile kendinden çok emin bir görüntü verdiğini sansın, aslında epeyce de komik bir haldeydi.

“O senin kardeşin, kızım!” İlke Hanım kendini artık zor tutuyordu. Bugüne kadar Deren'le çok tartışmışlardı ama bu kez durumun vahim olduğunu aslında o da iyi biliyordu.

“O benim kardeşim falan değil. Benim tek kardeşim var. O benim kardeşim falan olamaz!” Bunu söylerken odaya bir sessizlik çöktüğünü Deren de fark etti. Yaşıtı olan sarışın kıza ve onun hemen yanında duran babasına öfke dolu gözlerle baktı.”

“Benim hiç bir şeyim değilsiniz. Değil odayı paylaşmak, bu eve adım attığıma şükredin...” Adam sağ eliyle hemen yanında duran sarışın kızı omzundan kavrayıp dışarı çıkarmaya yöneldi. Kız tepkisizce, adeta robot gibi istenilen tarafa doğru yürüyüp babasıyla birlikte odadan çıktı. Deren bu görüntüyü titreyen öfke dolu gözlerle izledikten sonra iyice bitkin haldeki annesine döndü.

“Koca kız oldun diyorsun. Bu yaşta hangi kız odasını biriyle paylaşıyor... Üstelik bugüne kadar hiç görmediği, tanımadığı biriyle. Kardeşin diyorsun. Perin, onun kızı anne.”

“O dediğin baban Deren!” annesinin sertleşen ses tonuna karşılık alaycı bir sesle konuştu genç kız.

“Evet... Ben 6 yaşındayken ortadan kaybolan, 7 yıl sonra ben yaşındaki kızıyla ortaya çıkan adam... Babam”

“Deren” diye susturmaya çalıştı annesi.

“İki yıl önce, 'asla bir araya gelemeyiz' diyordun. Sen, ben ve Meriç daha önce yaptığımız gibi mutlu bir şekilde yaşayacaktık. Neden sözünü tutmuyorsun..? Neden buraya... Allahın belası yere geldik?” Konuştukça daha çok hırslanıyor gibiydi. “Ankara'dan kalkıp neden küçücük bir köye geldik?” Aslında köy değil koca bir kasabaydı ama Deren her zaman yaptığı gibi sevmediği şeyleri küçümseyerek konuşuyordu. “Babama da, bu eve de ihtiyacımız yok anne. Anlamıyorum. Sen nasıl onu affedebiliyorsun... O... kızı... Başka bir kadın” Bu sözleri ederken aslında sözlerinin kesileceğini de biliyordu.

“Tamam.” dedi annesi. Sinirleri alt üst olmasına karşın o derece bitkindi ki kızıyla daha fazla bu tonda tartışamayacağını anladı. Bu sırada dışarıdan baba ve kızın fısıltılı konuşmalarını işitiyorlardı. İlke Hanım, aynı şekilde sessizce konuşma gereği duydu.

“Bu konuyu daha önce konuşmuştuk. Sana her şeyi anlatmıştım. Aynı konuları bir daha mı konuşalım? Bunu mu istiyorsun? Tartışmayı bitirdiğimiz konuları tekrar mı açıp yoralım birbirimizi? Ne istiyorsun Deren? Aylarca kavga mı edelim bu konuda?” İlke Hanım bu şekilde konuşarak Deren'i sakinleştiremeyeceğini biliyordu. Daha ılımlı bir ses tonuyla devam etti.

“Yakında alt kattaki tadilat sona erecek Deren. O zaman ayrı bir odan olabilir. İstersen ilk tercih de senin olsun. Ayrı odan değil, ayrı bir katın olsun hatta. Artık sen nasıl istiyorsan? Ne olur biraz anlayış göster. Yorma beni lütfen. Hadi bir tanem. Güzel kızım... Birazcık anlayış.”

'Anlayış mı?' diye düşündü genç kız. Sonra hırsla odanın dışına yöneldi. Sinir ve üzüntüden zor tuttuğu gözyaşları her an için akabilirdi ve böyle bir şeye asla izin vermemeliydi. Kapıdan çıkarken babasıyla ve müstakbel yeni kız kardeşiyle karşılaştı yine: Perin! Sarışın kız buz mavisi tepkisiz gözleri ile Deren’in ateş saçan kestane rengi gözleri, kısa bir an için karşı karşıya geldi. Deren tüm saldırganlığı ile öfke saçmasına karşılık gözlerini ilk kaçıran oldu ve hızla salonun sonuna doğru yürüdü. Koltuk takımın arkasına geçip tavandan yere kadar uzanan geniş camın dibindeki minderlere bıraktı kendini. Dışarısı karanlıktı. “Allahın belası yer” diye söylendi.

Annesi arkasından salona çıkmıştı ama kızını daha fazla takip etmedi. Babasının sesini duydu Deren. “İstersen sen valizleri odaya taşı. Biz de Perin'le yatak işini halledelim.” diye seslenmişti İlke Hanım'a. Sonra annesiyle babasının fısıltılarını duydu ama ne konuştuklarını çıkaramadı. Zaten anlamak için uğraşmadı da.

Öfke doluydu Deren. Her şeyden nefret ettiğini hissediyordu. Yakın zamana kadar çok sevdiği her şeyden hem de. Hayal meyal hatırladığı bir baba figürüne karşı açıklayamadığı bir umut ve sevgi beslemişti onca yıl. Şimdi nefret ediyordu. Kendi ayakları üzerinde durabilen, güçlü bir kadındı annesi. Sadece sevmek değil, zamanında tapıyordu ona. Şimdiyse hissettiği tek şey nefretti. Hep bir kız kardeşi olsun istemişti. Her şeyi paylaşabileceği, yaşına yakın, dertleşebileceği bir kız kardeş. Oysa Perin'in saçını başını yolmak, suratını tırmıklamak istiyordu. Sık sık değiştirdikleri kiralık evlerden bıkmıştı. Hep kendi evleri olsun istemişti. Bugün böyle bir evi oluyordu. Ama o bu evden de nefret ediyordu. Yakın zaman kadar hep sevdiğini sandığı kavramlardan bir bir nefret eder olmuştu. Hiçbir insanı sevmiyordu. Hiçbir olayı sevmiyordu. Hiçbir yeri sevmiyordu. “Nefret ediyorum” diye mırıldandı.

Anlamsız gözlerle dışarıdaki karanlığa bakarken bunları düşünüyordu. O sırada yanında bir kıpırdanma hissetti. Sağ tarafına döndü. Meriç'ti bu. Kısa saçlı, kocaman kahverengi gözlü, pamuk yüzlü can kardeşi. Onun suratındaki endişeyi görünce istemsizce gülümsedi. Kardeşi küçük bir kedi gibi sokuldu ablasının yanına. “Beni seviyorsun ama di mi?”

Deren kardeşini omuzlarından kavrayıp önüne çekti. Meriç’in küçük sırtını göğsüne dayayıp kollarıyla gövdesini sardı. Yüzünü onun yüzü ve omzu arasına gömüp kardeşini kokladı. Hep güzel kokardı Meriç. Bebekliğinden beri. Şimdi 9 yaşındaydı ama hala aynı kokuyordu. Değişmeyen tek şey buydu. Son zamanda aynı kalan tek şey Meriç ve kokusuydu galiba. “Seni çok seviyorum.” dedi Deren. Meriç’in sessizce kıkırdamaları huzur vericiydi. Başını biraz kaldırıp kardeşinin yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. “Seni çok ama çoook seviyorum.”

-0-

“Hadi Meriç! Yatma vakti”

Bu sesle irkilip kendine gelmişti Deren. Kardeşiyle kucak kucağa uyumuş olduklarını anlaması uzun sürmedi. Yanı başında annesi dikiliyordu. Meriç'i uyku mahmurluğuyla kıpırdar haldeyken kucaklayıp kaldırdı. Yavaşça salonu sonuna doğru taşıdı. Deren onları izlerken babasının sesini duydu.

“Valizlerini odana koyduk Deren. İstersen eşyalarını yerleştirebilirsin.” Babası ince fakat sert yapılı bir adamdı. Beyazlaşmış saçları ve mavi gözleriyle karşısında dikiliyordu. Ayağa kalkıp, bir kaç adım atıp tam onu karşısında durdu Deren. İlk defa babasıyla yalnız kaldıklarını fark etti. Adamın sevecen bir bakışı vardı aslında. Çocukluğundakinden çok ama çok daha yaşlıydı sanki. Aradan geçen 8-9 yıl ona çok hoyrat davranmış gibiydi. Zor bir hayat olmuş olmalı diye düşünmeden edemedi genç kız.

“Ben aynı odada kimseyle kalmam” diyebildi Deren. Sesi o kadar sert çıkmıyordu artık. Babası başını yukarı aşağı hareket ettirdi. “Sadece o değil... Yani Meriç'le de olsa aynı odada kalmazdım. Ben Ankara'daki evde ayrı odada kalıyordum zaten.” diye sakince inadına devam ediyordu. Bunları söylerken çocuksulaştığı hissine kapıldı. Babasının yukarı kalkan kaşları ve dudağına konan tebessüm de bu zannını güçlendirdi Deren'in.

“Gel!” dedi kısık bir sesle babası. Elini uzatıp kızın sol omzundan tuttu. Odanın kapısına doğru yürümesine yardım etti. Deren annesine karşı takındığı sert tavrı babasına karşı sürdürememiş olmanın şaşkınlığını yaşarken, istemeyerek de olsa odanın kapısında buldu kendisini. Orada şaşkınlığı biraz daha arttı. Daha önce odada bulunan iki yataktan birinin yeri boştu artık. “Nasıl?” diye düşündü. Babasının yönlendirmesiyle odaya girdi. Bu haliyle kocaman bir oda olmuştu artık. Ortasına kadar yürüdüler. Duvara yakın hoş tek kişilik yavruağzı bir yatak... Büyük bir boy aynası... Yanında genişçe bir komedin... Hemen yanında cam ve balkon... Çalışma masası, bilgisayar, rahat olduğu belli olan bir sandalye... Yerde duvardan duvara krem rengi bir halı ortasında ise desenli bir kilim... Kilimin üstünde küçük bir masa ve masanın yanında bir sandık... Diğer tarafta ise çıkarılan yatak ve bir-iki mobilyanın neden olduğu geniş bir boşluk vardı.

Deren'in uyku mahmurluğu üzerine gelen bu şaşkınlığı iyice sessiz kalmasına neden oldu. Buna zaten çok konuştuğunu düşünmediği babasının da sessizliği eklenince içerisi büsbütün rahatsız edici hal aldı.

O sırada içeri giren Perin'in sesi duyuldu. Temkinli, sakin ve fazlasıyla özgüvenli bir sesti bu.

“Sanırım o boş tarafa oturma takımı koymak gerekir...” Deren irkilip asla bir Meriç olmayacağını hissettiği kız kardeşine döndü. İki kız yine karşı karşıyaydılar. Babası kenarda duran bir iki eşyayı alıp odadan çıkarken iki genç kız birbirlerini süzmeye devam ediyorlardı. Deren tamamen kontrollü, tetikte ve söylenecek her türlü söze cevap verecek kıvamdaydı. Perin bu gerginliği hissetmiş olmalıydı ki aynı babası gibi dudağına bir tebessüm kondurdu.

“Bu halde oda biraz boş kaldı gibi...” dedi. Sonra odanın ortasındaki sandığın yanına gelip eğildi ve kapağını kilitledi. İki yanından tutup tek hareketle kaldırdı. Sandık çok büyük değildi fakat bu kadar rahat şekilde kaldırması Deren'i biraz şaşırtmıştı. 'Benim kadar çıtkırıldım değil' diye düşünebildi. Perin o haldeyken yine göz göze geldiler. 'Sandık dolu olsaydı bu kadar rahat tutamazdı herhalde' diye düşünüyordu Deren.

“Güzel sandık.” diye bu sefer konuşma gereği duydu Deren. Göz göze geldiklerinde hep kaçan taraf olması ister istemez rahatsız etmişti kendisini.

“Bu benim için özel. O yüzden bunu alıyorum ama istersen dolaptaki eşyalara bir bak. İstediklerini alabilirsin. İstemediklerini ben birazdan gelip alırım.” dedi Perin. Deren, laf olsun diye söylediği bir sözden dolayı, eşya dilenen biri durumuna düştüğü için rahatsızlık duydu.

“Yoo... yoo hepsini alabilirsin. Dolap boş olsun lütfen.” Perin samimi bir şekilde gülümsedi yine. Sonra hızlı adımlarla kapıya yöneldi? Deren o ana kadar akıl edemediği şey için kızdı kendine. Başta fazla oda olmadığı için Perin'le birlikte kalmaları gerektiği söylenmişti onlara. Perin odadan ayrıldığına göre acaba nereye gidiyordu? Deren;

“Sen..?” diye belli belirsiz soru havası katabildi sözüne. Öyle ya, kızı resmen yerinden etmiş, deyim yerindeyse dağdan gelip bağdakini kovmuştu. Utandı ister istemez. Kapı ağzına kadar gelen Perin hafif bir şekilde geriye dönmüş Deren'in cümlesini tamamlamasını bekliyordu.

“Ben..?” Anlamazlıktan mı geliyor, yoksa hakikaten bu kadar saf mı diye düşünmeden edemedi Deren.

“Senin eşyaların...?” diye yine tamamlayamadı cümlesini. Gerçekten rahatsız olmuştu. Çocukça inat edip yaygara kopardıktan sonra istenilenin elde edilmesi sonrasında yaşanan anlamsız bir sessizliği yaşıyordu. Rahatsız edici olansa kimsenin bu sonuçtan duyduğu rahatsızlığı belli etmemesiydi. Perin bu sonuca gerçekten kızmamış olabilir miydi? Suratındaki bu tebessüm sahte miydi? Gerçi sahtece olmasa dahi Perin'in olanları uysal bir şekilde kabul edebilmesi bile başlı başına sinir bozucuydu.

“Ben...” diye tekrarladı Perin “...çatı arasına çıkıyorum.” Deren'in ağzı açık kaldı. O aralıktan “Çatı arası mı?” sözü çıkabildi. Perin yine hafifçe tebessüm etti.

“Daha tadilatı bitmemişti. Ama artık ben içindeyken düzenleyeceğim. Ufak tefek marangozluk işleri var. Sanırım 1-2 hafta sonra bitiririm.”

Çatı arası... Marangozluk... Tadilat... Kim yapacaktı bir de? Perin mi? Deren allak bullak olmuştu ve suskun kaldı. Perin;

“İstersen daha sonra gelip görebilirsin. Ama bence bittikten sonra görsen daha güzel olur.” dedi. Sonra önüne dönüp odadan çıktı. Deren açık kalan ağzını ancak o zaman kapatabildi.

-0-

Salonda annesinin ve babasının sakince konuşmasını işitiyordu. Yukarıdan da Perin'in takırtıları geliyordu. Deren kapıyı kapatıp odasına doğru döndü ve bir kez daha göz gezdirdi. Hala öfkeli kalmalıyım diye düşünüyordu. Bu bir barış anlaşması olmayacak. Değişen bir şey yok. Hepsinden nefret ediyorum. Hepsinden... Meriç dışında. Sonra odasına tekrar göz gezdirdi. Ama en azından üniversiteye gidene kadar. Tam 4 yıl. Evet evet. 4 yıl sonra babasını ve Perin'i, hatta anlamsız şekilde kişiliği değişen annesini terk edecekti. Odasını dolaşırken bunları düşünüyordu. Planlar yapıyordu. Belki Meriç de o zaman kadar büyür ortaokula giderdi. Hatta sonra o mezun olup iş bulurdu. Meriç de onun yanında liseyi okurdu. Kesinlikle böyle olmalıydı. Bu bir barış anlaşması değildi. Sadece geçici bir çözüm yolu bulmuşlardı.

Üstelik Perin'in çatı katına taşınması gibi bir duygu sömürüsünün kendisini yumuşatmasına da izin vermeyecekti. Babasının yaklaşımları ise gerçek olamayacak kadar dostaneydi. Nasıl bir insan daha evlenir evlenmez eşini başka bir kadınla aldatabilirdi ki? Perin'in varlığı ve kendisiyle yaşıt olması, babasının annesini daha ilk günden beri aldattığının kanıtıydı. 6 yıl boyunca durmadan yaptığı iş yolculukları hep bu sahteliklerle dolu olmalıydı. Sonra ortadan tamamen kaybolduğu 7 koca yıl. Üstelik Meriç daha yaşına bile girmemişken. Bir adam sevdiği kadına nasıl böyle bir davranışta bulunabilirdi? Hangi iyi insan iki yavrusunu bu şekilde terk edebilirdi? Böyle davranmış bir adamın şimdiki sevgi dolu bakışları nasıl gerçek olabilirdi? Peki ya annesi? Annesinin otoritesi de onu ilgilendirmiyordu artık. Deren için örnek bir model değildi artık o. Kendisini aldatmış, terk etmiş, sonra ansızın bir çocukla çıkagelmiş bir adamın yanına yerleşebilmek nasıl bir midesizlikti? Üstelik daha 2 yıl önce, babasıyla yıllar sonra karşılaştıklarında o evden kovmuşken. Ona hayatlarından çıkmasını, asla geri dönmemesini, çocuklarından uzak durmasını, tüm mahalleyi inletecek sesle haykırmışken. O örnek kadın, yaşamındaki en önemli varlık, dürüstlük abidesi, en güvendiği insan nasıl tükürdüğünü yalayabilirdi? Deren'i alt üst eden işte asıl buydu. Bir çadır direği gibi gördüğü, sağlamlığına inandığı annesi onun tüm gerçeklerini, kesin çizgilerini muallâk hale getirmişti. Sallantıdaydı adeta. Güvenilecek hiçbir kişi ya da şey yoktu artık onun için.

Deren bunları düşünüp odada dolaşırken kendini dolabın önünde buldu. Kapısını açıp bakındı. Nerdeyse boş bir dolaptı bu. Koyu renk mont ve ceketler vardı. Bir kızın dolabından çok erkek dolabına benziyordu. Üstte kalın kazaklar ve bir şapkanın olduğu raf vardı. Eliyle şapkaya uzandı. Altta ayakkabılar vardı. Daha çok bot ve düztabanlı spor türden. Hemen yanlarında da geniş bir sepet. Deren ilgilenmedi bile. “Hiç tarzım değil” dedi kendi kendine. Orta askıda renklerini çekici bulmadığı buluz, etek, gömlek, yelek ve t-shirtlere de öyle bir göz gezdirdi. 'Bunları gerçekten isteyebileceğimi mi düşündü' diye geçirdi içinden. Sonra dolabın kapısını açık bırakıp odaya yöneldi. Gerçekten büyüktü onun için. Boş olan köşeye tekrar baktı. Burası için bir şeyler düşünmeliydi. Derken kendisini aynanın karşısında buldu.

Bu Kasım'da 15 yaşını bitirecekti. Omuzlarına kadar gelen kahverengi dalgalı saçlarının karışıklığını o an fark etti. Tek eliyle düzeltip topladı. Az önce dolaptayken uzanıp aldığı şapkanın altına sıkıştırdı saçlarını. Siyah, kenarları dışarı doğru kıvrılan hoş bir şapkaydı. Üstündeki siyah-beyaz t-shirt ile de uyumlu olmuştu. Koyu gri pantolon da tamamlamıştı kendisini. Sonra gözü camın önüne kaydı. Oradaki saat de dokuz buçuğu gösteriyordu. Eylül ayı olmasına karşın hava soğuk değildi. Akşamları biraz serin oluyordu sadece.

Balkon kapısını açtı. Orta genişlikte sağı ve solu açık çıkıntılı bir balkondu. Korkuluklarında çiçekler için yer olmasına karşın saksı konmamıştı. Deren iki dirseğini de balkonun korkuluklarına dayadı. İkinci kat olmasına karşın yüksek göründü gözüne. Ev bir bodrum katının üstüne, 8-9 merdivenlik bir yükseklikle kurulmuş gibiydi. Birinci katın tavanları da yüksek olmalıydı. Bulunduğu balkonun bu şekilde yüksek olması da sanırım o yüzdendi. Hemen önündeki 7-8 metre önünde büyük bir ceviz ağacı vardı. Sağ tarafında evlerinin önü ve araba garajı bulunuyordu. Onun daha ilerisi ise sokaktı. Burayı çok az da olsa anımsadı Deren. Balkonun baktığı geniş bahçe ise komşularınındı. Meyve ağaçlarıyla dolu olan bahçe içindeki evi görmek mümkün değildi. Oldukça uzaktaydı. Sol taraf ise onların arka bahçesi olmalıydı. Burayı da hatırlıyordu. Büyükçe sayılacak bir bahçeden sonra tamamen ağaçlık, çalılık bir alan vardı. Daha arkasını göremiyordu ama bir su sesi işitiyordu. Orada bir dere olmalıydı.

Çocukluğunda da bu evde kalmışlardı. O zaman daha bakımlıydı diye hatırlıyordu Deren. Sanki uzun yıllar boş kalmıştı. Şimdi babası ve belli ki Perin birlikte evi tadilattan geçiriyorlardı. Sabah bir-iki usta da görmüştü. Babası sık sık gezdiği için asıl işi ustalar da yapıyor olabilirdi. Evin çevresini ve burada anımsadığı bir kaç yüzü gözünde canlandırmaya çalışırken bir sesle irkildi.

“Şşşşt... Perin!”

Deren kollarını korkuluktan çekip kendini içeri doğru çekti. Sesin nerden geldiğini anlamaya çalıştı.

“Hey baksana...” Sesini sadece kıza duyurmaya çalışan kısık genç bir erkek sesiydi bu. Deren sesin sağ taraftan, garajın oradan geldiğini anladı. Korkuluğu bu sefer iki eliyle birlikte sağlamca tuttu.

“Perin! Buraya da gelmişler. Kovaladım. Sizin arka bahçeye kadar...” Genç çocuk garajın önüne kadar çıkmıştı. Deren korkulacak bir şey olmadığına inanıp daha sakince bakmaya başladı. Kendi yaşlarında bir çocuktu bu. Dalgalı saçları vardı ama yüzünü pek seçemiyordu. Büyük bir ihtimalle o da Deren'in yüzünü seçememiş, şapkayla kapattığı saçlarından ötürü Perin zannetmişti. Deren o ana kadar boy ve yapı olarak Perin'le aslında benzeştiğini fark etmemişti. Çocuk bu arada hızlı adımlarla balkona doğru ilerliyordu. Balkonun altına geldiğinde yüz yüze geldiler. Deren o anda, gecenin karanlığına rağmen, çocuğun koyu renkli gözlerini ve o gözlerdeki şaşkınlığı fark etti.

“Perin?” diyebildi çocuk. Deren sesini çıkaramadı. Ben değilim diyecekken arkasındaki balkon kapısının sesini duydu.

“Danyal!” Deren arkasından gelen sesle irkildi. Perin'di bu. Hemen hızla yanına kadar gelmişti. Ve sesini yükselterek Danyal'ın söyleyebileceği sözleri kesmişti. Danyal balkonda iki kız birden görmenin şaşkınlığını gizleyemedi.

“Buradalar...” diyebildi. Devam etmesine Perin izin vermedi.

“Yabancı değil.” dedi. Sonra Deren'e döndü. “Bu Deren. Kardeşim. Artık burada bizimle birlikteler.” Sonra tekrar aşağıdaki çocuğa baktı.

“Ya!” Ufak bir sessizlik ve anlamsız bakışmalardan sonra kerhen bir “Memnun oldum.” çıktı çocuğun ağzından. Deren cevap veremedi.

“Bu gece?” diye sordu çocuk. Perin aralıksız cevap verdi.

“Geç oldu Danyal. Sen evine git. Yarın okulda konuşuruz.”

“Ama...”

“Ben hallederim... Her zamanki gibi. Ve... Yarın görüşürüz. Okulda.”

“Tamam” dedi çocuk. Ve arkasını dönüp sokağa doğru yol aldı. Perin eliyle Deren'in sırtını sıvazladı. “Dışarısı serin. İçeri girelim.” dedi ve odaya girdi tekrar. Deren de şaşkın bir şekilde odaya girecekken duraklayıp bahçe kapısına baktı. Çocuğun bahçe kapısını kapadığını gördü. Kapatırken uzaktan da olsa göz göze geldiler tekrar. Onun endişeli hali Deren'i de ister istemez korkuttu biraz.

Odaya girdiklerinde Perin'i kendisini bekler halde buldu. Fakat kızın sanki hiçbir şey olmamış gibi son derece sakin ve ifadesiz bir yüz karşısında ne yapacağını şaşırdı. Heyecanla;

“Buraya kadar gelen neymiş?” diye sorabildi sadece.

“Siz değil misiniz?” diye sordu Perin. Ama yüzünde hala aynı ifadesiz tavır vardı.

“Ama 'kovaladım' dedi o.” Deren gerçekten meraklanmıştı. Arka bahçe falan da demiş miydi diye düşündü. Yoksa bunu kendisi mi tasarlıyordu. Çünkü balkonda arka bahçeye bakarken gerçekten de biraz ürkütücü bulmuştu.

“Kovalamak mı? Öyle mi dedi?” diye sordu Perin. Bu sefer ifadesiz yüzünün ortasında yine o tanıdık tebessümü yerleştirdi. Deren sırtındaki tüylere kadar irkildiğini hissetti. Hiç sesini çıkaramadı.

“Yarın okulda sorarız kendisine o zaman.” diye ekledi Perin. Sonra ilk defa yüzünde geniş bir gülümseme belirdi. “Beğendin galiba?!” diye de ekledi.

Deren birden utandı. “Ne ilgisi var? Hayatımda ilk defa gördüğüm çocuğu ne beğenmesi...” Heyecanla ileri geri kıpırdadı. Rahatsız olmuştu.

“Çocuk mu?” diye sordu Perin. Sonra ileri bir adım atarak Deren'e yaklaştı. Elini kızın başına doğru götürdü. Deren ürktü.

“Şapka... Şapkayı beğenmiş olmalısın ki takmışsın” dedi Perin. Sonra seslice güldü. Eliyle şapkayı düzeltti ve bir adım geri çekildi. “Bence çok da yakışmış.” Sonra dolaba yöneldi. Eşyaları toplayıp yerdeki geniş sepete doldurdu.

“Bunları beğenmediysen alıyoruuumm” diye uzatarak bitirdi sözlerini. Deren şaşkınlıktan cevap veremedi. Perin eşyaları doldurduğu sepeti yine tek hareketle koltuğunu altına sıkıştırıp kapıyı açtı. Odadan çıkıp kapıyı kapatırken Deren'le tekrar göz göze geldiler. Perin'in yüzünde yine o anlamsız ifade vardı. “İyi geceler” dedi sessizce. Deren şu kısacık dakikalar içinde yaşadığı şaşkınlıklara anlam veremedi.

“İyi geceler” diyebildi sadece.
kişioğlu uçamaz kuşlar gibi, ağır sanırlar...
oysa hangi kuş kanadı düşlerimle yarışır.

Çevrimdışı BoZCiN

  • *
  • 43
  • Rom: 1
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karavul - Başlangıç
« Yanıtla #1 : 17 Mayıs 2014, 17:03:23 »
2. Bölüm - Kara Kapüşon

Gece boyunca yatakta dönüp durdu. Uykusuna neyin engel olduğunu çıkarmaya çalıştı. Yatmadan önce yediği ve içtiği şeyleri düşündü. Onlar olamazdı. Zaten geceyi tüm nemrutluğu ile suratını asarak ve kendisine sunulan şeyleri sadece didikleyip yarım bırakmakla geçirmişti. Saat gece 11'i göstermeden de soluğu odasında ve yatağında almıştı.

Yeni yatağı yadırgıyorum diye geçirdi içinden. Ya da Ankara'dakinin aksine dışarıdaki sessizlikti onu uyanık tutan. Eski evinde yoldan geçen araba sesleri, ambülâns sirenleri, insanların gürültüsü, yanı başlarındaki parkta dolanan insanların konuşmaları... Burada bunların hiçbiri yoktu. Derin ve sonsuz bir sessizlikte çok daha rahat uyunur sanıyordu ama sanırım kentli bünyesi henüz bu sessizliği kabullenecek durumda değildi.

Uyumak için koyun saymayı denedi. 1 koyun, 2 koyun, 3 koyun... 99 koyun 100 koyun... Sonra koyunların yerine sırasıyla nefret ettiği insanları atlatmaya başladı çitin üzerinden. 1 babam... 2 Perin... 3 annem... Gülümsedi. Annesi her atladığına çite takılsın. Çıt... Çaaattt

Deren yatağında irkilerek doğruldu. Çıtlama sesini kulağıyla duymuştu. Düşüncelerin sesi olmazdı. Ağacın çatlama sesi dışarıdan gelmişti. Ya da ona öyle gelmişti. Belki de ağaç falan değildi. Ama tuhaf bir ses duymuştu. Gözünü balkon kapısına ve pencereye yoğunlaştırdı. Dışarısı kapkaranlıktı. Sokaktaki zayıf lamba ışıkları bahçeye kadar ulaşmıyordu. Babası evin dışında yanan lambaları da söndüreli çok olmuştu. Yanı başındaki telefonuna uzandı. Işığını açtı. Saat gece yarısını gösteriyordu. Telefondaki saate bakarken garip bir ses daha duydu Deren. Bu ağaç sesinden çok bir guruldama sesi gibiydi. Ya da gargara sesi. Sanki dışarıda biri ağzına su almış gargara yapıyor gibi. Baykuş muydu acaba? Ya da yarasa? Kedi, köpek, tilki? Ayı, kurt? Aman Allahım. Ne kadar yabancıydı böyle seslere. Yatağından kalkıp balkona yöneldi. Kapıyı yavaşça açtı ve başını hafifçe dışarı uzattı.

Şimdi daha çok ses duyuyor gibiydi. Bir kere arkadan gelen derenin sesi çok daha gürültülüydü. Cırcır böceklerini de daha iyi duyar olmuştu. Sağına ve soluna baktı. Korkuluğa doğru yöneldi. Tam o sırada sol tarafından gelen o acayip sesi bir kez daha duydu. Apaçık bir gurultu sesiydi. Kıkırdayan ya da gur gur guruldayan birden fazla bir şey. Korkuyla çömeldi Deren. Gözü artık karanlığa alışmıştı. Arkadaki ağaçlıkların ve çalılıkların arasına bakındı. Derken çalıların biraz kıpırdadığını gördü. Küçük bir de sarı ışık yanıp sönmüştü sanki. Işıktan ziyade bir parıltı. Deren gözlerini kısıp o parıltıyı gözleriyle tekrar bulmaya çalıştı.

O sırada hemen altında bir tıkırtı daha duydu. Korkudan ölecek gibi oldu. Hemen balkonun altında olmalıydı. Kıpırdayamadı. Sanki kıpırdasa onu fark edecekmiş gibi nerdeyse nefes bile almamaya çabaladı. Balkonun altındaki ses çok yavaşça bir yürüme sesiydi. Biri garaj tarafından arka bahçeye doğru yürüyor olmalıydı. 'O çocuk mu? Danyal mı?' diye düşündü Deren. Artık balkona iyice çömelmişti. Gözünü bahçeye doğru çevirdi. Yürüyen şey ya da kişi bu taraftan görünmeliydi.

Önce bir karaltı gördü. Sonra bunun başlıklı koyu renkli polar giymiş biri olduğunu anlaması uzun sürmedi. Kendi boyu kadar ya vardı ya da yoktu. Genç bir erkek olduğunu düşündü. Garaj tarafından gelmiş olmalıydı. Şimdi arka bahçeye doğru ilerliyordu. Her adımda balkondan uzaklaştığı için Deren onu çok daha iyi görüyordu artık. Sırt dönük olduğu için kim olduğunu seçemiyordu ama ince yapılı bir insan olduğu belliydi.

Çocuk ağaçlığa doğru yanaştığında Deren parıltıları tekrar gördü. Bu sefer ışıldayıp hızla hareketlendiler. Ağaçlıklar arasındaydılar. O çocuk da fark etmiş olmalıydı hızla ışıltılara doğru koştu. O koşarken Deren bir göz yanılması yaşadığını sandı. Çünkü o ana kadar iki eli boşta olan çocuğun sağ elinde birden uzun sopa gibi bir şey belirdi. Sonra çocuk hızla koşarak ağaçlıklar arasında kayboldu.

Artık bir şey görmüyordu Deren. Fakat sesler işitmeye devam ediyordu. O çatırtı ve guruldama sesleri bu sefer ağaçlıkta uzunlu kısalı mesafelerden gelir olmuştu. Dikkatini verdiğinde koşuşturma seslerini de duyuyordu. Dikkatlice ağaçlıklara bakmaya çalıştı. Mesafeyi algılamaya çalıştı. Herhalde 20 ya da 30 metre ötedeydi ağaçlar. Sonrasında küçük bir koruluk halini alıyordu. Koruluğun içinde uzakta ya da yakında pırıltıları görmesiyle yok olmaları bir oluyordu. Deren bu pırıltılara odaklanmışken birden oldukça ileride büyük bir parlaklık gördü. Hemen ardından bir tür patlama sesi geldi. Dehşete kapıldı genç kız. Hemen arka bahçelerinde acayip şeyler oluyordu ve kimsenin bundan haberi yoktu.

Koşarak annesine ve babasına haber vermeyi istedi. Tam doğrulacakken bir parıltı daha gördü ve bu sefer o guruldamayı çıkaran seslerin bir tür çığlığını duyar gibi oldu. Ses içini o derece kaldırmıştı ki Deren hareket edemedi. Büyük parlamalar bu sefer biraz daha sessizce patlamaya devam ettiler. Evdekilerin bu sesleri duymadığını düşünüyordu artık. Yatakta olsaydı sanırım o da duymayabilirdi. Sonra bir sessizlik oldu. Bitti mi?

Deren karanlığa bakındı. Artık ne ses duyuyor ne de bir parıltıya rastlıyordu. Birkaç dakika sessizce gözlemeye devam etti. Sonra kalkıp odasına girmeye karar verdi. Ama tam doğrulacakken ağaçlık alandaki kıpırdanmayı fark etti. Çocuk geri dönüyordu. Deren olduğu yere kapaklanmaya devam etti. Yüzünü balkonun zeminine kapamıştı. Çünkü giderken çocuğun sırtını görüyordu ve onun kendisini görmeye olanağı yoktu. Fakat şimdi kişi kendisine doğru yürüyordu ve tek bir yanlış hareketle fark edilebilirdi.

Deren'in kalbi deli gibi atmaya başladı. Nefes almamaya çalıştı. Ama o kalbi o kadar hızlı atıyordu ki nefessiz duramayacağını anladı. Çok yavaşça soluk almaya çalıştı. “Görmesin. Beni görmesin” diye sayıklıyordu içinden. Duyabildiği tek şey balkonun altına yaklaşan adım sesleriydi. Genç kız çok sessizce fakat düzenli bir şekilde atılan adımlara dikkat kesilmişti. ‘Fark edilip edilmediğimi ancak buradan anlarım’ diye geçiriyordu içinden. Bir duraklama, ani bir koşuşturma yerinin belli olduğunu kanıtı olabilirdi. Balkona yaklaştıkça artan ses tam balkonun altındayken en duyulabilir hali almıştı. Sonra bir sessizlik oldu. Deren yavaşça başını balkon kapısına çevirdi. Oraya girebilir miydi? Koşarak, hatta gürültü çıkararak girmeliydi belki de. Ses balkon altında tamamen suskun hale gelmişti. Deren artık yürüme sesi duymuyordu. Koca bahçede duyduğu tek ses deli gibi atan kalbinin sesiydi. Daha fazla dayanamadı ve odaya doğru sürünmeye başladı. Sonra biraz doğruldu ve kapıyı açtı. Kapı açılırken duyulacak bir gıcırtı sesi çıkardı. Deren daha fazla sessiz olamadı ve hızla odaya girip kapıyı kapamaya çalıştı. Artık dışarıda birisi yürüse dahi duyamazdı. Kendi gürültüsü bu sesleri bastıracak düzeydeydi. Kapıyı kapatıp kilitlemeye çalıştıkça kapı kapanmıyordu ve Deren sanki biri balkona tırmanacakmış hissiyle dehşetle kapıyı zorlama devam ediyordu.

Birkaç zorlamadan sonra kapının kilitlendiğinden emin oldu. Hemen birkaç adım uzaklaşıp cama doğru korkuyla bakındı. Balkona tırmana bilirler miydi? Karanlıkta odanın içinde geri geri giderken ayağını sertçe ortadaki sehpaya çarptı. Ufak bir çığlık attı. Karanlıkta dönüp oda kapısına doğru yöneldi. Karanlıkta kapının yerini doğru tahmin ettiğini umdu. Kapı kolunu bulup hızla açıp salona girdi. Salonda ışık daha fazlaydı. Annesinin yatak odasına doğru ilerlemeye çalıştı. Fakat bu defa ayağını yanından geçtiği koltuğun altına çarptı. İkinci çarpışında canı o kadar yanmıştı ki çığlığı tüm evde işitilir oldu. Deren kendini koltuğun üstüne bıraktı. O sırada salonun lambası yandı. Babası karşısındaydı. Hemen arkasından annesi kalkmış ve babasını geçip hızla Deren'in yanına gelmişti.

“Ne oldu Deren?” Telaşlanmıştı İlke Hanım. Deren'se ayağım diye acıklı acıklı inliyordu. Bu sırada salonun bir diğer kapısı daha açıldı. İçeri Perin girmişti pijamalarıyla. Gözünü ovuşturup “ne oldu?” diye soruyordu.

“Dışarıda biri var” diyebildi Deren?

“Nerde?” diye sordu Annesi? “Aşağıda bir çocuk vardı.” dedi Deren yine. Deren'in babası salonun geniş penceresine doğru yöneldi. Aynı anda “Ne tarafta? Kim?” diye de soruyordu. Deren'se acıyla ayağını ve serçe parmağını tutuyordu.

“Arka bahçedeydi. Garaja doğru gidiyordu...” Babası bu sefer salonun diğer yanına biraz önce Perin'in girdiği kapıya doğru yürüdü. Merdivenlere doğru yürüyüp hızla aşağıya doğru inmeye başladı. Bu sırada Deren ayağındaki kırmızılığı fark etti. Serçe parmağı kanıyordu. Ofladı kız.

“Gel yıkayalım” dedi annesi. Yavaşça kızını tutmaya çalıştı. Ben giderim dedi Deren ve kendi başına merdivenlerin olduğu kapıya yöneldi. Çok korkmuş olsa da en son istediği şey annesinin yardımıydı. Sendeleyerek merdivenlere ulaştı ve hemen aynı katta bulunan lavaboya yöneldi. Perin de arkasından geliyordu. Deren banyoya girdi ve ayağını küvetin içine soktu. Soğuk suyu açıp ayağını ıslatmaya başladı. Buz gibi soğuk su serçe parmağındaki kanı akıtıp küvetin deliğine doğru süpürdü.

Hemen arkasından Perin'i işitti genç kız. “Ciddi bir şey olmadı ya.” diye sordu Perin. “Yok.” dedi Deren. “Ben bundan beterlerini atlattım.” Bunu söylerken canının yanmasını olabildiğince gizlemeye çalışıyordu. “Serçe parmağını bir yere çarpmak gerçekten en kötü şeylerden biri.” diye telkin etmeye çalıştı yeni kardeşi.

Birkaç dakika sonra babasıyla annesi de gelmişti banyoya. Ayağına ilişkin merakla sorulan soruları savuşturan deren babasının dışarıda kimseyi görmediğini öğrenince hayal kırıklığına uğramıştı. “Işıklar vardı arkada.” dedi. Annesi “Ateş böceği gibi mi?” diye sordu. Perin ve babası anlamamış gibi bakıyorlardı. Deren bir iki denemden sonra vazgeçti. Babası odaya doğru giderken “Ben en iyisi dışarının lambalarını yakayım tekrar. Kız korkmasın en azından.” Deren kendisine yapılmış bir çocuk muamelesi olarak algıladı bunu. Bir şeyler söyleyecekti ama vazgeçti yine. Annesi de içeride gelen seslere odaklandı. “Meriç uyandı mı bir bakayım.”

Ayağı buz gibi olmuş, serçe parmağındaki kanama durmuştu. Deren Perin'in uzattığı yara bandıyla serçe parmağını bandajlayıp kan akmasına engel oldu. Sonra yavaş adımlarla tekrar merdivenler doğru yürüdü. Merdiven başına geldiklerinde Deren yara bandı için Perin'e teşekkür etti. Orada Perin'in tavana çıkan ip merdivenini gördü. Perin hızlı bir hareketle ip merdivene tırmanırken  “Yarın okuldaki ilk günün olacak.” diye konuştu. Deren her şeyi terslediği gibi buna da edecek laflar bulmuştu. “Burada arkadaş edinebileceğimi sanmıyorum.” Perin çatıya tırmanmış kendini yukarı çekmişti. Ayakları aşağıya sarkık halde Deren'e baktı. “Benim de çok arkadaşım yok zaten” dedi. Suratında yine o tepkisiz ifade vardı. Sonra çatı arasında kayboldu.

Deren merdiven başında biraz durduktan sonra salona geçmeye karar verdi. Yürürken başını merdivenlerden aşağıya doğru çevirdi. O anda donup kaldı. Gözleri merdivenin sonundaki askılığa takıldı. Siyah koyu kapüşonlu bir polar asılıydı. Deren hızla salona oradan da odasına yöneldi. Yatağa girdiğinde uyumak için uzunca bir süre daha çabalayacağını biliyordu.
kişioğlu uçamaz kuşlar gibi, ağır sanırlar...
oysa hangi kuş kanadı düşlerimle yarışır.

Çevrimdışı Sayhh

  • **
  • 189
  • Rom: 15
  • Her şey başladığı yere döner.
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karavul - Başlangıç
« Yanıtla #2 : 17 Mayıs 2014, 21:21:22 »
Yazdıklarınızı büyük bir keyifle okudum. Bir kitabın girişini okumak gibiydi ve devamını okumayı gerçekten isterim. Umarım yarım bırakmazsınız.

Tane tane, acele etmeden anlatmanıza rağmen her şey müthiş bir hızla ilerliyor ve merak uyandırıyor. Açıkçası yazarken hiç zorluk çekmediğiniz hissine kapıldım, kararsız kalınan hiçbir nokta olmamış gibiydi.

Perin ne güzel bir isim son olarak. Başlangıçta sizin ürettiğinizi düşünmüştüm ama var olan bir isimmiş. Size ait olsaydı da Wendy gibi öyküsünden kopup kullanılır hale gelebilir diyecektim, öyle bir güzellikte.

Kaleminize sağlık.

Çevrimdışı BoZCiN

  • *
  • 43
  • Rom: 1
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karavul - Başlangıç
« Yanıtla #3 : 18 Mayıs 2014, 12:11:22 »
3. Bölüm “Okul”

“Acele etmelisiniz. Yoksa İldemer amcanız sizi beklemeyecek. Ne kadar şanslısın Deren. İlk 'okul günü'ne arabayla gideceksin.” Bunları duyan, İlke Hanım'ın ilkokul çağındaki çocuğunu okul için özendirmeye çalışan bir anne olduğunu düşünebilirdi. Deren bu çocuksu yaklaşımdan şikâyetçiydi ama artık aldırmamayı da öğrenmişti.

Sabah tüm aile güzel bir kahvaltı sofrasına oturmuşlardı. Fakat Deren dünden kalan asık suratı tekrar başarıyla yüzüne monte edebilmişti. Dün gece olanlardan dolayı hala huzursuz sayılırdı. Ama asıl huzursuzluğu okula gidecek olmasından kaynaklanıyordu.
Deren, okula gidilen ilk günleri genelde severdi. Okulun il günlerinde uzun süredir görmediğiniz arkadaşlarınızı görür, kimin ne kadar değiştiğine şahit olurdunuz. Anlatılacak ilginç yaz tatili anıları, tanışılacak tek tük yeni arkadaşlar olurdu bu günlerde. Fakat bu seferkinin öncekilerden oldukça farklı olacağı kesindi.

Öncelikle Deren artık ortaokula değil liseye gidecekti. Okula giden hiç kimseyi tanımıyor olacaktı. Üstelik gideceği okulda bütünüyle taşralı insanlar görecekti. Dahası Ankara'dan buraya gelmeleri biraz geciktiği için okula 2. haftasında gidiyor olacaktı. Yani tüm sınıf birbiriyle tanışmış, o bir “yenigelen” olacaktı. Bu kadar farklılık açıkçası kendisini huzursuz ediyordu.

“Dert etmene gerek yok. Perin de sınıfını değiştirecek. Aynı sınıfta olmanızı istedik okul müdüründen. Yardımcı oldular. Yani Perin de senin gibi sınıftakileri tanımıyor olacak. Artık beraberce tanışırsınız arkadaşlarınızla.”

“Tamam anneee!” Annesinin kendisine çocukmuşçasına olan davranışlarından rahatsız olduğunu belli ederek ofladı Deren. Yumurtasını yarım bıraktı. Çayından sadece bir kaç yudum içti. Yağladığı ekmekten tek bir ısırık alıp geri kalanı Meriç'in önüne koydu. Meriç memnuniyetle ablasının ekmeğini alırken Deren sofradan kalmıştı bile. Annesinin, yeterince bir şey yemediğine ilişkin tüm sızlanmalarını kulak arkası edip odasına yönelmişti.

Okul formasının renklerini de sevmemişti. Turuncuya çalan bir sarı ve donuk bir yeşil. Giyip de aynaya baktığında kendini izci çocuklar gibi hissetti. Eteğinin boyunu istediği şekilde ayarladıktan sonra çantasını alıp merdivenlere yöneldi. Merdivenlerden inerken gözü ister istemez askıya ilişki. Kapüşonlu siyah poları göremedi. Bu onu meraklandırsa da görüp de daha fazla huzursuzlaşabileceğini düşününce bu durumdan memnun bile oldu.

Aşağıya inip evlerinin önündeki bahçeye çıktı. Ön bahçe çepeçevre yüksek ve geniş ağaçlarla çevrelenmişti. Bakımlı olduğu söylenemezdi. Ortasındaki büyük çınar ağacı ise dikkat çekiyordu. Üstünde ağaçtan kuş yuvaları vardı. Renk renk ve onlarca. Dün de bunu merak etmiş fakat mızmızlanmakla uğraştığı için kimselere soracak fırsatı bulamamıştı.

“Babam yapıyor...” dedi Perin. Deren o ana kadar fark etmediği Perin'in kendisinden önce dışarı çıktığını anladı. Kahvaltıda pek sohbet etmemişlerdi. Zaten Perin yemek yerken nerdeyse hiç konuşmamıştı da. Deren garajın yanındaki patikayı kullanan Perin'i takip ederken formasına da göz gezdirdi. Gömleğinin kollarını yukarı sıyıran Perin, Deren'in aksine etek yerine aynı renkte pantolon giymeyi tercih etmişti. Ayakkabıları da tamamen düztabanlı spor ayakkabılarıydı.  Uzun sarı saçlarını arkasında basit bir atkuyruğu yapmıştı. 5 Saniyelik bir iş gibi görünüyordu. Oysa Deren'in sabah bakımı, dışarı çıkmak için hazırlanması nerdeyse 1 saati bulurdu.

“Ahşap işlerden artan ağaç parçalarıyla yapıyor bu kuş yuvalarını. Boyama işinde yardım ediyorum.”

“Çok eğlenceli bir işe benziyor... Heyecanlı...” diye alaylı bir şekilde güldü Deren. Perin nefes alıp konuşmaya devam edecekti fakat sonra o alaylamayı hissetti. Susmayı tercih etti. Yolun kenarına kadar yürüdüler. Arkalarından annelerinin sesi duyuldu.
Demokan! Anahtarı vermeyi unutma.” Babaları arkalarından gelmişti. Elindeki anahtarı Deren'e uzatırken…

“Annen de söyledi gerçi ama birazdan tayin işleri için Ankara'ya gideceğiz. Benim durumumdan kaynaklı, hesap edemediğimiz ufak bir eksiklik kaldı. Genel Müdürlükte görüşme yapması gerekiyor. O yüzden evin anahtarlarından biri sende kalsın Deren. Perin'de zaten var. Bir yedeği de amcanıza bıraktım. Konuştum, akşamları sizinle o ilgilenecek. Yan komşu Vecihe Abla da arada uğrar. Biz 2 en fazla 3 gün sonra geri döneriz. Bu arada Meriç'in okulundan da izin almamız gerekecek...”

Babası bir şeyler daha söylerken Deren elini uzatıp anahtarı babasından aldı. Bunu dünden beri konuşuyorlardı. Neden geçen hafta Ankara'dayken halledilmemişti o konu diye bütün suratsızlığını da yapmıştı üstelik. Yine de Deren ilk defa kendini tamamen yalnız hissediyordu. Ankara'da, annesinin bazı işleri nedeniyle, yalnız kaldığı olmuştu. Ama o zaman kendi bildiği, yuvam diye gördüğü bir evdeydi.

Durduk yere her şeyi sıkıntı etme konusunda uzmandı Deren ve bu malzemeden de yaralanabilirdi kuşkusuz. Fakat gelen korna sesiyle düşüncelerinden arındı. İldemer Amca geliyordu.

“İşte araba da geldi” dedi Perin. Deren sesin geldiği yöne baktığında şaşkınlığını gizleyemedi. 'Araba demeye bin şahit lazım' diye düşündü.

“Araba mı? Bunun trafiğe çıkmasına izin veriyorlar mı?” Arkasında kesif bir duman, patlayan egzoz sesi, yaylana yaylana gelen mor renkli pikaba şaşkınlıkla bakakaldı Deren. Araba yanlarına gelip durduktan 1-2 saniye sonra yoğun bir toz ve duman bulutu arasına kaldılar. Deren bir yandan öksürürken diğer yandan tek elini ağız ve burnunun önünde yelpazeleyip umutsuzca korunmaya çalıştı. Arabanın kapısı açılınca dışarı kısa boylu genç bir adam çıktı. Demek İldemer Amca buydu. Adam kızlara doru yalpalayarak yürüdü. Tek bacağı diğerinden gözle görünecek kadar kısa olduğundan aksayarak yürüyordu. Saçları kirli sarı, ağzının üstünde belli belirsiz bir bıyık vardı. Kirli sakalsa bakımsız görüntüsünü tamamlıyordu. Üstünde, bedenine büyük geldiği izlenimi yaratan kahverengi pantolon ve ceket vardı. Gömleği aynı arabası gibi patlıcan moruydu.

“Merhaba fıstıklar. Nasılsınız?” diye gülerek yaklaştı kızların yanına. “Merhaba” dediler bir ağızdan.

“Demek Deren sensin?” sorusuyla başlayan peşi sıra sorular gelmeye başladı sonra. Deren önce şaşkınlıkla, sonra isteksizce cevaplamaya çalıştı hepsini. Sona doğru da savsakladı. Diğer bir yandan içinde bulunduğu durumu düşünüyordu. İki yıl öncesine kadar yalnızca annesi ve kardeşiyle birlikte bu dünyada yapayalnız olduklarını düşünür, kalabalık ailelere özenirdi. Oysa son günlerde bir babası, kız kardeşi ve şimdi de bir amcası olmuştu. Hiç de sandığı gibi değildi. Hiçbiri de hayal ettiği gibi çıkmamıştı. Aslında bunu normal karşılıyordu artık. “Büyük umutlar boşa çıkarılmayı beklerler.” Evet. Artık düsturu buydu Deren'in.

Kızlar çantaları arabanın arkasına attılar. Perin babasıyla kucaklaşıp iyi yolculuklar dilerken Deren kendisini geri çekip başını onaylamakla yetindi. Babası tek eliyle selam verip gülümsedi. Kızlar arabanın sağ tarafına geçtiler. Aynı anda kapısının önüne gelince kim önce binecek kargaşası yaşadılar. Perin “Affedersin” deyip bir adım geri çekildi. Deren teşekkür edip koltuğa yerleşti. Otururken koltuklardan toz çıktığı hissine kapılıp nefesini tuttu. İldemer Amcanın “Hadi bakem”iyle yola çıkarken hep birlikte babalarına hoşça kal dediler. Deren annesini görmemeye özen gösterdi. Bu şekilde belki içten içe suçluluk duymasını sağlayabilirdi.

İldemer Amca, babası ve Perin'in aksine asla pes etmiyordu. Deren'in tüm iteleme yanıtlarına karşın konuştukça konuşuyor, Deren'in içinde zerre merak olmamasına karşın bulundukları yerin özelliklerini anlatıp duruyordu. Daha komik olan, aslında Deren'in tüm itemelerini algılamıyordu bile.

“Bak Hendek güzel bir kasabadır. Çok büyük değildir ama ne ararsan bulursun...” ve Hendek üzerine bilmek istemeyeceği onlarca bilgi geliyordu arkasından.

“Hendek Lisesi yeni yerine taşındı. Biraz çarşı dışında ama çok iyi oldu böyle. Hendek'in en eski okuludur ayrıca...” ve okul üzerine yine Deren'in bilmek istemediği, duyduğunda hemen unutmaya çabaladığı bilgiler geldi arkasından.

Okulun önüne gelene kadar içleri dışına çıkacak kadar rahatsız bir yolculuk geçirdiler. Bu arada amcasının her şeyi bulabileceklerini iddia ettiği küçük çarşının ortasından da geçmişlerdi. İldemer Amca çırağına emanet ettiği gezici fastfood arabasını gösterirken heyecanlandı. “Bak bu benim tekerlekli dükkânım işte.” Deren üzerinde yazan yazıyı okudu: “7REN” İçinde ise fırtınalar kopuyordu. Seyyar satıcı bir amcası vardı. 'Vuhuu... Aman ne güzel!' Amca heyecanla devam etti. “7REN tostum ve 'Yeşilce'm çok meşhurdur burada.” Deren gözlerini yukarı kaldırıp göz kapaklarını kapatırken modunu sürdürmeye devam etti “Patentini aldın mı bari?” Devamında gülmeye bile üşendi. Yeşilce'nin ne olduğunu sormaya ise hiç cesaret edemedi.

Deren'in hayal kırıklığı çarşıdan geçerken de sürmüştü. Kızılay'ı, Yüksel Caddesini, 7. Caddeyi, Tunalı Hilmi'yi, Alışveriş merkezlerini unutmaya başlayabilirdi artık. Dağıldığını sandığı sıkıntı yine dönüp dolaşıp yüreğinin ortasına yerleşmişti.

Çarşıyı geçtikten çok kısa bir zaman sonra bir iki egzoz patlaması ve duman bulutu arasında okulun önünde durdular. Çok da küçük olmayan, amcasının adına çay dediği, bir akarsu kenarındaydılar. Okulun çevresinde hararetli bir çevre çalışması vardı. Fakat buna rağmen okula girmekte olan nerdeyse herkes yarattıkları kargaşalığa bakıyordu ve bu durumda arabadan inmek konusunda kararsız kaldı genç kız. Araba durur durmaz fırlayıp çantasını alan Perin bu yüzden Deren'i biraz beklemek zorunda kaldı. Deren sakin hareketlerle kendini dışarı atıp Perin'in uzattığı çantasını alırken sadece en yakınındakilerin duyabileceği bir sesle düşüncelerini özetledi: “A-man Al-la-hım.”

Okul oldukça büyük sayılırdı. Çarşı merkezindeki okul yetersiz kaldığı için yenisi yapılma gereği duyulmuş, o yüzden kasabanın biraz kenarına düşen bu yer uygun görülmüştü anlaşılan. Deren'in dikkatini ilk çeken şey bisikletli sayısının fazlalığıydı. Öğrencilerin çoğu bisiklet üzerindeydi ve okulun önünde eskisinden yenisine, büyüğünden küçüğüne, renk renk bisikletler vardı. Bundan böyle amcasının külüstürü yerine bisikletle okula gelebileceğini düşünüp biraz da olsa umutlandı.

Amcası, kızlara iyi dersler dileyip arabasına bindi. Sonra yine tüm çevrenin dikkatini çeken bir motor sesi çıkartarak u dönüşü yaptı. Ama Deren'in asıl yerin dibine girmek istediği saniye, arabanın yanlarından geçerken çalan klakson sesi ve el sallayan amcanın olduğu kısımdı. Deren amcasının arkasından şoke olmuş şekilde baktı ve ağır ağır okulun dış kapısına doğru döndü. Ağlak bir tonla mırıldandı “...ve Deren Alatav için harika bir antre.”

-0-

Okulun bahçesinde meraklı gözlerin eşliği altında ilerlemişlerdi. Perin'in yönlendirmesiyle önce müdür yardımcısıyla görüşmeleri gerektiğine karar vermişlerdi. Öğretmeni hemen kapı girişinde görünce Perin hızlı davranıp yanına kadar gitti. Bu sırada Deren de okulu inceleme fırsatı buldu. Üç katlı olmasına karşın oldukça geniş bir yapıydı. Alt katta geniş bir giriş vardı. Deren burada daha çok ortak alanların olduğunu tahmin ediyordu. Orta kat ise, camlardaki hareketlilikten anlaşılacağı üzere, sınıfların olduğu bölümdü. Üst katta da sınıflar vardı. Yine o kattaki gösterişli bölüm ise idari bölüm olmalıydı. Deren, penceresinde uzun boylu, kıvırcık saçlı, siyah bıyıklı, şişmanca adamı gördüğü yerin müdür odası olduğunu düşündü.

Okul bahçesi ise oldukça genişti. Çeşitli spor alanları, oturma yerleri, ağaçlık alanlar... Ufak çapta bir kampüs gibiydi sanki. Ankara'daki okulundan çok daha geniş olmasına karşın gördüğü gençlerle ortak bir yanını göremiyordu Deren. Kızlı erkekli gruplar gürültüyle konuşuyor, bir yanda sadece erkeklerden oluşan gruplar şakalaşıyor, kızlar birbirlerinin saçlarını düzeltiyor, gülüyorlardı. Herkes fazlasıyla sıradan gibiydi.

Deren, üzerinde tarif edemediği bir tembellik hissediyordu. Bu insanların hiçbiriyle tanışmak istemiyordu. Bunun için uğraşmak, çaba sarf etmek istemiyordu. Arada kendisine bakan gözleri hissediyordu. Onlarla göz göze gelince bakışlarını başka tarafa çeviriyordu. Bakışlarını oradan oraya çevirirken dışarıda duran bir araba dikkatini çekti. Kendilerinin indiği arabanın aksine fazlasıyla gösterişli, biraz daha uğraşılsa araba değil uçak olduğu iddia edilebilecek, son derece dikkat çekici bir arabaydı bu. Nerdeyse tüm okul bakışlarını o yöne çevirmişti. Deren, Ankara'da bunu da görmediğini kabul etti.

Arabadan hoş bir kız inmişti. Deren kendi bulunduğu yere doğru olan bu kıza bakmaktan kendini alamadı. Uzun boylu, bakımlı siyah saçlı, güneş gözlüklü, beyaz tenli ve aynı formayı giymelerine karşın sanki üzerinde son Paris modası elbise taşıyormuşçasına çalımlı adımlarla yürüyen bu kızın kim olduğunu merak etmişti. O da Deren'in bulunduğu kapı önüne kadar gelmiş ve elindeki orijinal çantayı hemen yanlarında duran bankın üzerine koymuştu. Çantanın yan gözünden çıkardığı daha küçük bir çantayı açmış, içinden çıkardığı ayna ile yüzünü incelemeye ve dudak ve çevresine ufak parmak dokunuşlarında bulunmaya başlamıştı.

Deren, bu sırada Perin'le birlikte yanına kadar gelen öğretmeni fark etti. Çok uzun boylu, genç sayılabilecek, gözlüklü bir adamdı. “Demek yeni öğrenci sensin. Hoş geldin kızım.” Tulca Değer'di öğretmenin adı. Babalarına 'Demokan Abi' diyebilecek kadar tanıdık aile dostuydu aynı zamanda. Felsefe grubu öğretmenliğinin yanında müdür yardımcılığı da yapıyordu. Tulca Hoca, Deren'in ders notlarından haberdardı anlaşılan.
Ondan övgü dolu sözler duymak nedense Deren'i memnun etmişti. Deren genel sınavlardaki başarısızlığını göz ardı ettiğini düşünmüştü. Çok heyecanlı bir yapısı vardı ve böyle tek sınavlarda heyecanına yenik düşüyor, başarısız oluyordu. Ama genelde çok çalışkandı ve notları hep yüksekti. Geldiği okulda da sınıfın ve okulun en başarılı öğrencileri arasındaydı.

Tulca öğretmen sıklıkla kullanacakları sınıfların olduğu bölümü göstermişti. Perin'in zaten sınıfları bildiğini, ilk derslerine girecek olan, aynı zamanda danışman hocaları, Biyolojici Enise Canol'un kendilerini yönlendireceğini, bir sorunları olursa çekinmeden Enise Hoca ve kendisine başvurabileceklerini belirtti. Üniversiteyi Ankara'da okuduğu için Ankara üzerine de sohbet ettiler. Bu arada Perin'in aldığı bir ek Türkçe dersi sorunu konuştular. Tulca öğretmen, bazı formlarının eksik olduğunu ve ders zili çalmadan tamamlarsa iyi olacağını söyledi. Sınıfta yan yana oturmak için düzen de kurabileceklerini ama bunun için hızlı olması gerektiğini söyleyince Perin denildiği kadar hızla öğretmenler odasının yolunu tuttu. Deren'e de zil çalıncaya kadar geleceğini belirtti.

Öğretmenin de ayrılmasıyla okul girişinin önünde yalnız kalan Deren tekrar sağına soluna bakmaya başladı.

“Sen de mi 'Yenigelen'sin?”

Deren sesin geldiği tarafa dönünce bunun biraz önce 'uzay mekiği'nden inen kız olduğunu anladı.

“Ha, evet. Bugün ilk günüm okulda.” Kız yine elindeki ufak tefek gereçleri küçük bir çantaya yerleştirip onu da büyük gösterişli çantasına soktu. Bu arada Deren;

“'Sen de' derken... Galiba ikimiz de bu okulda yeniyiz.” Gülümsedi kıza.

“Bildin.” dedi kız askısını omzuna taktığı çantasını salınık bırakıp, ellerini omuz hizasında iki yana açaraktan.

“İzmir'imin güzel körfezinden, Karşıyakamın Bostanlısından, Medeniyetimin göbeğinden, Çeşme'mden, Kemeraltı'mdan aldılar beni aha da buraya kös gibi oturttular. Eeee, 'neydim değil, ne olacağım demeli' diye dememişler boşuna. Sen de Ankara'dan galiba...”

Deren'in ‘evet’inin ilk “E...”si çıkmıştı ki kız devam etti.

“Ankara bozkırdır, kurudur, soğuktur ama öyle böyle şehirdir en azından...” Ve nerdeyse tüm şatafatlı yerlerini saymaya başladı başkentin. Deren, benzer duyguları paylaştıklarına inandığı kızı, çok az geveze de bulsa, kendine yakın hissetmişti. 'Benim biraz daha karikatürize halim' diye düşünmüştü ilk izlenim olarak.

“Tanışalım bari canişkom. Ben Eliçe...” Eliçe Boslanaz. Deren'in daha sonra öğreneceği üzere Boslanaz şirketlerinin patronunun kızıydı. Babası, şirketin İstanbul ayağını güçlendirmek için özellikle bu kasabaya yatırım yapma kararı almıştı. Bu arada İzmir'de iyice yoldan çıkıp derslerini asan, yaramazlıklardan geri kalmayan, annesiz olduğu için kontrol etmekte büyük zorluklar çektiği kızını cezalandırmak için yanında getirmişti. Başına da okul dışında bekleyen bir güvenlikçiyi dikmişti. Eliçe parmağıyla gösterdi. Okul dışında duran, 2 metreye yakın boyu olan, kel kafalı, bıyıklı, dağ gibi bir adamdı.

“Bak görüyor musun orada.” diye özellikle gösteriyordu Deren'e. Böyle bir adamı görmemek ya da yanındakilerden ayırt edememek mümkünmüş gibi sesleniyordu adama. “Hu huuu. Kodamanım Azmanım... El sallasana...” Adam sesin geldiği tarafa ilgisizce baktı. Sonra elini kaldırıp kocaman avuçlarıyla baş baş yapan çocuklar gibi selam verdi.” Deren, bu kadar uzaklıktan beri inanılmaz büyük görünüyor diye düşündü.

O esnada zil çalmıştı. Eliçe sevindi.

“Bak bizi çağırıyorlar. Hadi bekletmeyelim kendilerini...”

“Perin gelecekti.”

“Perin mi? Şu biraz önce yanında olan sarı bebiş mi? Aynı yerdeyiz tatlım. Merak etme. O da aynı derse girecek zaten. Kim nereye kaybolabilir ki bu okulda”

Merdivenleri çıkarlarken kendisinden uzun uzun bahsetti Eliçe. Tenis oynadığından; yüzmeyi sevdiğinden; güneşten, kumdan, denizden; danstan; müzikten... Arada bir soru da soruyordu. Bu haftanın okulda 'birlik' haftası olduğundan hangi birliğe katılmayı düşündüğünü sormuştur mesela Deren'e. Deren'in hiçbir fikri yoktu. Kafasında okul ile ilgili hiçbir plan yoktu aslında. Yavaş adımlarla sınıfın önüne kadar geldiler. Hemen arkalarından Perin de gelmişti.

“Demek buradasın. Aşağıda sana baktım, çıkmışsınız.”

“Evet. Eliçe'yle tanıştın mı?”

“Eliçe? Hı. Neyse.”

İçerde danışman hocaları Enise Canol vardı. Herkes yavaş yavaş yerlerine geçmek üzereydi. Enise hoca Deren'e gülümsedi. Merhabalaşmadan sonra arkada Perin'le birlikte oturabilecekleri yeri gösterdi. O sırada Eliçe cam kenarında, hemen öğretmen masasının önündeki yerine oturdu.

“Deren'ciğim. Yanıma otursana.” Deren önce Eliçe'ye sonra kendisine bakmakta olan Perin'e baktı. Biraz kaçamak da olsa “Ben buraya otursam?” dedi ve yeni tanıştığı arkadaşın yanına yerleşti. Hemen arkalarında Berke ve İdil oturuyordu. Sıcakkanlı insanlardı. Ve belli ki Eliçe'nin klanındaydılar. Deren'le selamlaştılar hemen.

Deren'in bu davranışına öğretmeniyle birlikte şaşırsa da daha önce tasarladığı yere doğru yöneldi Perin. Fakat biraz geciktiği için oraya biraz topluca, sempatik bir çocuğa kaptırdığını anlaması gecikmedi. Yine de vazgeçmedi ve yanına oturdu. Çocukla merhabalaştılar. Biraz arkada kalmıştı Perin.

“Burada başkasıyla mı oturmayı planlamıştın?” dedi çocuk.
“Dert değil.” dedi Perin. Deren'e yardımcı olmasını söylemişlerdi. Görünüşe göre Deren için yapabileceği çok da fazla bir şey yoktu. Kendi işine bakması gerektiğini düşündü.

Danışma hocalarının açıklamasını dinleyip not defterlerini çıkardılar. Hocaları, birazdan başlayacak tarih dersinden önce okul birlikleri hakkında bilgi vermeye başladı. İlgi duydukları ya da gelişmek istedikleri alanlardaki birliklere üye olmak için 3. dersten sonra spor salonu yanındaki stantlara uğramaları gerektiğini açıklıyordu. Çeşitli birlik adları ve ilgilendikleri alanları kapsayan geniş bir tanıtımdı bu. Stant önünde gezerken çömez olduklarını gösteren yakalıkları olacaktı. Bu arada yapılacak şakalara hazırlıklı olmaları önerildi. Yapılacak ısrarlara kolay kanmamaları, gerçekten istedikleri birlikleri seçmeleri konusunda dikkatleri çekildi. Perin zaten girmek istediği birliği kafasında belirlediğinden not defterine karalamalar yapıyordu. O sırada yanında oturan çocuk da bir elma resmi çiziyordu defterine. Perin güzel bulduğu çizime baktı. Bunu fark eden çocuk;

“Elma en sevdiğim meyvedir” dedi. Her ne kadar elmalardan çok daha fazlasını yemiş bir görüntüsü olsa da.

“Mesela portakalı pek sevmem. Sen?” diye sordu sonra. Perin cevap vermedi. Omuz silmekle yetindi. Fark etmez anlamında.

“Bir kere portakalı soymak çok sinir bozucu bir iş. Elin yapış yapış olur. Yalasan ağzına acı bir tat gelir. Yalayamazsın yani. Sonra, yok ıslak mendil ara, peçeteyle sil. Bir dolu iş. Ayrıca ben portakalın pek de yararlı bir meyve olduğunu sanmıyorum. Mesela elma kadar yararlı değildir bence. Sence de öyle değil mi? Mesela elmalar kurtlanır. Yani kurt bile elmanın yararlı bir meyve olduğunu bilir ve yemek için fırsat kollar. Ama sen hiç kurtlanmış bir portakal duydun mu? İşte!” Bir bilim adamının hipotezini ispatlaması gibi parmağını şaklatarak söylemişti bu sön sözleri. Perin, sonradan adının Buyan olduğunu öğrendiği, çocuğu sempatik bulmuştu.

“...Arkadaşlarım bana sempatiksin derler. Bu çirkin bir şey olmanın züğürt tesellisi sıfatıdır aslında. Farkındayım yani. Benim adım Buyan İncebel...” Sonra Perin'in tepkisine baktı. Kollarını iki yana açıp kalın gövdesini göstermeye çalıştı. Perin yine tepkisiz bir ifadeyle baktı Buyan'a.

“Yani gövdemle çok tezat bir soyadım var benim. Gerçi ailemde benim dışımda şişman biri yok. Yani bu bakımdan soyadımın aileme çok uygun olduğunu söyleyebilirim. Fakat söz konusu ben olunca tuhaf kaçıyor biraz. Duyan genelde gülüyor aslında. Senin gülmemene şaşırdım doğrusu.” Perin yine çocuğun yüzüne baktı.

“Hmmm... Biliyor musun? Sen de biraz farklı birisin.” Sonra ikisi de önlerine döndüler.

Bu arada sınıfta birlikler konusunda sorular gelmeye başladı. Her sınıfta olduğu gibi sorular ve cevapların arkasından şakalar da yapılmaya başlandı. Deren öğrencilerin ne dediklerini de dinliyordu. Ama kulağı her tepkiye enteresan yorumları olan Eliçe'deydi. Her konuşana bir kulp yakıştırıyordu.

Danışmanın biyoloji hocası olduğunu bildiğinden biyolojiyle ilgili bir birlik olup olmadığını soran yalaka bir çocuğun biraz büyükçe kulaklarına istinaden “O kulaklar bende olsaydı, yelkencilikle ilgili alanlara bir göz atardım kardeşim.” diye Deren, idil ve Berke'nin duyabileceği şekilde konuşuyordu. Arkada oturan ikili gülmekten kırılırken Deren dudaklarını büzerek hocaya yakalanmamaya çalışıyordu.

Bu arada bakışlarını sııfta gezdiriyordu. Perin'e ve yanındaki şişman çocuğa baktı. Çocuk ilginç şeyler anlatıyor olmalıydı. Perin de onu ilgiyle dinler gibiydi. Aslında dikkatle baktığında Perin'in çocuğun yüzüne bakmadığını anlamıştı. Sanki daha arkaya. Çocuğun arkasındaki sıraya bakıyordu. Bir arkada duvar dibindeki sıradaki birine bakıyordu aslında. Deren biraz daha dikkatle baktığında çocuğun kendisine hiç yabancı gelmediğini fark etti. Birdenbire gözünde dün geceki ortam canlandı. Balkon altında 'Perin!' diye seslenen çocuk. Dünkü çocuk. Kesinlikle oydu. Ve Perin'e kolundaki saati işaret ediyordu. İşaretten sonra sağ eliyle iki işaretini yaptı. Deren hızla önüne döndü.

İçinden sessizce tekrarladı Deren: 'Danyal!'
kişioğlu uçamaz kuşlar gibi, ağır sanırlar...
oysa hangi kuş kanadı düşlerimle yarışır.

Çevrimdışı BoZCiN

  • *
  • 43
  • Rom: 1
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karavul - Başlangıç
« Yanıtla #4 : 18 Mayıs 2014, 12:19:19 »
Yazdıklarınızı büyük bir keyifle okudum. Bir kitabın girişini okumak gibiydi ve devamını okumayı gerçekten isterim. Umarım yarım bırakmazsınız.

Tane tane, acele etmeden anlatmanıza rağmen her şey müthiş bir hızla ilerliyor ve merak uyandırıyor. Açıkçası yazarken hiç zorluk çekmediğiniz hissine kapıldım, kararsız kalınan hiçbir nokta olmamış gibiydi.

Perin ne güzel bir isim son olarak. Başlangıçta sizin ürettiğinizi düşünmüştüm ama var olan bir isimmiş. Size ait olsaydı da Wendy gibi öyküsünden kopup kullanılır hale gelebilir diyecektim, öyle bir güzellikte.

Kaleminize sağlık.

Olumlu eleştiriler için teşekkürler. Kolay yazıyorum hatta klavyeyi hızlı ve doğru kullanabilsem daha da çok şeyler yazabilirim ama şimdilik bu hızla gidebilecek. Tatil diye belki 2 günde 3 bölüm çıktı ama genel olarak gün aşırı 1 bölüm ilerlemeyi düşünüyorum. Olayda bir bütünlük var çünkü bir evreni var bu yazdıklarımın. Okulundan çevreye, canlılarından her bir karaktere kadar detaylıca tasviri yapıldı. Hiç metin çalışmasını yapmamıştım ama kurgusu için aralıklarla bir beş yıldır uğraşıyorum aslında.

Bu arada Perin adını beğendiğinize sevindim. Ben de kendim buldum sanıyordum. Ama siz söyleyince taradım ve benden önce de kullanıldığını gördüm. İsimler konusunda şöyle bir tercihim var. Türkçe isimler kullanıyorum fakat bunu yaparken herkesin kolayca yabancılaşabileceği ve sonrasında karakterin kişilğine koşut olarak kendisiyle özdeşleşebileceği adlar tercih ediyorum. Bunun için de sözlük karıştırıp bulduğum gibi, bazen de bütünüyle kendim yaratıyorum.
kişioğlu uçamaz kuşlar gibi, ağır sanırlar...
oysa hangi kuş kanadı düşlerimle yarışır.

Çevrimdışı BoZCiN

  • *
  • 43
  • Rom: 1
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karavul - Başlangıç
« Yanıtla #5 : 19 Mayıs 2014, 10:22:30 »
4. Bölüm “Okulda”

“İki saat üst üste tarih dersi çekilmiyor.” daha ikinci ders arasında isyanı basıyordu Eliçe. Deren sadece başını sallamakla yetindi. Bu sırada Berke ve İdil de katıldıklarını belirtiyorlardı. Okulun en alt katında bulunan “Kuzgunluk” adlı kantinde oturuyorlardı. Büfenin iki yanında uçan iki kuzgun resmi vardı.

“Okulun simgesi bu. Kuzgun!” dedi Berke. “Ondan mütevellit her yerde karga resimleri görebilirsiniz. Ama sakın 'karga' demeyin, okuldakiler bozuluyorlar.” diye ekledi İdil. Deren, Berke'yle İdil'in anlattıklarını yüzeysel bir şekilde dinliyordu. İkisi de aynı ortaokuldan gelmişlerdi. İdil'in ablası da zamanında burada okumuş ve mezun olmuştu. O yüzden, her ne kadar ilk senesini okuyan bir çömez olsa da, lise hakkında çok fazla şey biliyordu. Kuzgunluk'un bölgeleri mesela. Kantin, çizgilerle belirlenmemiş bölümlere ayrılmış bir yermiş aslında. Hemen büfenin dibinde bulunan geniş alan, genelde 1. sınıfların takıldığı alan olduğu için, “Çömezdiyar”mış. Sonra müzik kutusunun olduğu yere 'Borsa' denirmiş ve genelde okulun en popüler kişileri oraya takılırmış. Burası Eliçe'nin de dikkatini çekmişti. Okulun inek tayfası ise genelde duvar gazetesinin olduğu 'Akademi' adlı bölümde olurmuş.

Başka bir zaman olsaydı Deren çalışkanların olduğu bu bölümle ilgilenebilirdi ama daha ilk dersten beri aklında Perin ve arka sıradaki Danyal vardı. İlk ders arasında Eliçe'nin sorularına takılmış, hızla koridora çıkan Perin'i takip edememişti. Keza Danyal da ondan önce ayrılmıştı sınıftan. İkinci zil çalışında hızlı adımlarla sınıftan çıkan Perin'i Kuzgunluk'a kadar takip etmiş, burada kalabalıkta kaybetmişti. Şimdi gözleriyle de olsa etrafı kolaçan ediyordu fakat bir türlü göremiyordu kız kardeşini. Berke ve İdil'in kantin üzerine konuşmaları da işine geliyordu. Onlar bölüm bölüm insanları anlatırken o da Perin ya da Danyal'a rastlamayı umuyordu.

Fakat tüm teneffüs boyunca onları göremedi. Çalan giriş ziliyle birlikte 3. derse girmek için merdivenlere yöneldiler. Matematik dersinden sonra bir dersleri boş geçecekti ve o sırada katılacakları Birlikleri seçmek için spor salonu yanına gideceklerdi. Onları o arada takip edebilirim diye düşündü Deren. Bir yandan da Perin'le yan yana oturmadığı için yanlış yapıp yapmadığını düşünüyordu.

“Çömezdiyar bize göre değil. Bir an önce Borsa'ya takılmanın yolunu bulmalıyız kızlar. Bunun iki sebebi var. Birincisi oradaki çocuklar çok yakışıklı, ikincisi zaten klasım yerlerde sürünüyor, en azından bu lisede ipi elime almalıyım. Değil mi Deren?” Deren sağa sola bakmakla meşgul olduğu için soruyu duymamıştı. “Değil mi Deren?” diye tekrarlama gereği duydu Eliçe.

O sırada merdivene çıkmakta olan Perin ve Danyal'ı gören Deren adımlarını sıklaştırdı. “Evet evet” diye geçiştirebildi İzmirli arkadaşını. Eliçe onay aldığı için sevinmiş ve Berke ve İdil ile beşlik çakmak için ellerini kaldırmıştı.

Deren az bir çabayla hemen Perin'e yetişmiş artık tam arkasından basamakları çıkıyordu.

“Dedim ya. Destek lazım. Öyle tek kişiyle yapılabilecek bir şey değil.” diyordu Perin. “O kadar zor mu?” diye soruyordu Danyal merakla. “Zorluk meselesi değil. Sadece sayı çok fazla.” diye cevaplarken arkasından gelen Deren'i fark etti Perin. Danyal da geriye dönünce Deren ikiliyle göz göze geldi. Ellerini iki yana açıp “Nedir fazla olan?” Bir yandan alt basamaktan Danyal ve Perin'e bakıyordu. Danyal önce cevap vermek için nefes aldı fakat susma gereği duydu. Perin, Deren'in iki gündür alıştığı poker suratını takındı yine. “Sorular...” dedi.

Tatmin olmamışlığını bütünüyle belli eden Deren onlarla birlikte merdiven çıkmaya başladı. Bu arada oluşan sessizliği dağıtmak için konuşma gereği duydu.

“Öğleden sonra ders yokmuş. Bizim kızlar söyledi...”

“Sizin kızlar?”

“İdil... Eliçe... Neyse. Annemler evde yoklar. Hemen eve dönecek miyiz?” Perin biraz durakladı. Sanki hesapta olmayan bir olay olmuş gibi.

“Aslında öğleden sonra benim ufak bir işim vardı. Sen eve yalnız gidebilir misin?” diye sordu Deren'e. Deren durakladı. Yolu biliyordu. Gidebilirdi. Hatta Eliçe ve arabasıyla takılabilirlerdi. Sormamıştı ama Eliçe'nin de böyle bir işe sıcak bakabileceğini düşünüyordu. Yine de içini kemiren merakına engel olamadı.

“Hayır... Yani bence birlikte gidersek daha iyi olur. Daha ilk günden yolu kaybetmek, problem yaşamak istemem. Birlikte dönsek nasıl olur? İşin bitene kadar senle takılabilirim.” O anda Danyal'la Perin'in bakıştıkların fark etti. Tereddütle de olsa “Peki!” diyebildi Perin. Onayı alan Deren gülümsedi ve hızlı adımlarla sınıfa doğru yöneldi. Sınıfa girerken kulağına Danyal'ın fısıltılı sözleri ilişti. “Bu nasıl olacak?”

Deren, ardından konuşulanları tam olarak duyamadığı için meraktan ölse de, sırasına geçerken en azından öğleden sonra bazı sorularına cevap bulabileceği için mutlu olmuştu.

-0-

Matematik dersini çok sıkıcı bulmuştu Deren. Konular çok basit, sınıfın düzeyi çok düşük gelmişti. Bu sene bu sınıfa takılmayıp çalışma hızımı arttırmalıyım diye düşünüyordu. Öte yandan zilin çalmasıyla birlikte spor salonuna doğru yol almaya başlamışlardı bile. Artık Perin'i takip etmesi gerekmiyor, onunla öğleden sonra buluşacağı için dün geceden kalma hesaplarını öteleyebileceğine inanıyordu.

Okul bahçesine çıktıklarında spor salonuna doğru kalabalık bir öğrenci topluluğunu yürür halde buldular. Çoğunun yakasında çömez olduklarını gösteren sarı yakalıklar vardı. Spor salona yaklaştıkça, salonun duvarı boyunca dizilmiş masalar, masa arkasında panolar ve farklı renkli yakalıkları olan gençleri ve çok az da öğretmen gördüler.

Deren ilk masaya yaklaştı. Genelde öğrencilerin fazla beklemeyip geçtikleri bir danışma masasıydı. Deren'in burada durmasının nedeni birliğin adıydı: İlke. Annesinin adının bir birlik adı olması genç kızın dikkatini çekmişti. Selam verdi oradaki çocuklara. Yakalıkları mavi ve yeşildi.

“Mavi yakalıklı olanlar 'toy'lar. Yani 2. sınıflar. Seneye biz de bunları takacağız. Yeşiller ise 'ast'lar oluyor. Yani Lise 3ler. 'Üst' sınıf yani turuncu yakalık almadan önceki son renk.” diye açıklamıştı Berke. Bütün bunları biraz fazla karmaşık bulan Deren, İlke birliğindeki kız ve erkek öğrencinin tanıtımlarını dinledi.

İlke bir felsefe topluluğuydu. Toplam 11 üyeleri varmış. Çok popüler bir birlik gibi görünmeseler de okulda en fazla etkinlik yapan topluluklardan biriymişler. Her sene geleneksel olarak yapılan salon futbolu turnuvasına katılabilecek kadar etkinlermiş üstelik. Deren felsefeyi seviyordu ama 'bu birlik adından dolayı kaybediyor' diye düşündü.

Sırayla diğer birlikleri gezdiler. İdil ve Berke dans ve moda konusunda çalışmalar yapan iki birliğe dâhil oldular. Eliçe ise okulun popüler çocuklarının üye olduğu ve konser, balo, parti gibi etkinlikler düzenleyen Elit adlı topluluğu seçti. Deren, önce kararsız kalsa da, çok fazla sorumluluk gerektirmeyen bu birliğe katılabileceğini düşündü. Eliçe'nin de ısrarları olunca kabul etti. Topluluğun diğer birliklerden farklı olarak ön eleme yaptıklarını öğrenince rahatsız olmuştu gerçi. Sırf bu yüzden yedekte 2 tane daha birlik broşürüne ilgi gösterdi. İlki Lepirdek adlı iletişim birliğiydi. Okul gazetesi ve çeşitli iletişim konularıyla uğraşan bu birlik eğlenceli yaklaşımıyla ve trampet çalan çocuklu amblemleri dikkatini çekmişti. Diğeriyse Irmak adlı çevre birliğiydi. Bu birliğin broşürünü alma nedeni ise özellikle topluluğun başında ikna edici ve ciddi konuşmalarıyla dikkat çeken yeşil yakalı çocuktu. Gezgin adlı koşu ve yürüyüş grubuna katılmaktan ise son anda vazgeçti. Hiç göstermese de aslında çok hızlı koşardı Deren. Ortaokulun ilk yıllarında okul takımına dahi seçilmişti. Ama artık büyüdüğüne inanıyor, nedense 'çocuk işi' olarak gördüğü bu türden spora fazla zaman ayırmak istemiyordu.

Deren, masaları gezdikçe en azından okul hayatının çok da sıkıcı geçmeyeceğine karar verdi. Hatta can sıkıntısını giderecek kadar etkinlik yapılıyor hissine kapıldı. Tiyatro, folklor, sinema, edebiyat, dans, moda, çizgi roman, sıra dışı sporlar, bilim teknoloji, fal, bando, atletizm, bisiklet, gezi, felsefe, iletişim, kütüphane, çevre akla hayale gelmeyecek 30'u aşkın birlik vardı. Hepsi de 'etkin birlik' olup okul yönetiminden ekonomik destek alabilmek için 10 üye öğrenci barajını aşmaya çalışıyordu. Bu yüzden şımartılacak derecede davet alıyorlardı. İyi ki Cuma gününde kadar süremiz var diye düşündü Deren.

Bu eğlenceli saatten sonra tekrar derse girmek biraz isteksizlik yaratsa da Deren için sorun  değildi. Okuldan ve derslerden kaçan bir yapısı yoktu. Hayatında en başarılı olduğu alan buydu ne de olsa.

Öğle arasında Kuzgunluk'a inip Çömezdiyar'da vakit geçirdikten, Eliçe ve şürekâsıyla Borsa'ya çıkabilme planları yaptıktan sonra öğleden sonraki tek derse girdiler. Ders bitiş ziliyle dışarı çıkmaya hazırlandılar. Deren, İdil ve Berke'yle vedalaştıktan sonra arka sıraya baktı. Perin'i göremedi. Heyecanlandı. Fakat henüz Danyal sınıftaydı. Kitaplarını çantasına yerleştiriyordu. 'Perin de buralarda olmalı' diye düşündü. Sınıftan çıkarken çıkan çocuklara göz gezdiriyordu. Bu arada Eliçe'yle günün değerlendirmesini yapıyorlardı.

“Seni bulduğum için gerçekten şanslıyım Deren. Geçtiğimiz hafta sohbet edecek bir insan olmadığı için okulda geçecek zamanı işkence olarak görüyordum. Bu çok iyi oldu gerçekten.”

Deren de onayladı Eliçe'nin söylediklerini. Her ne kadar sohbetleri genelde monolog düzeyinde geçse de, Eliçe bu kasabada 'kasaba havası' dışında bir şeyler soluyabileceği tek ortam olacak gibiydi. Bunları düşünürken ve Eliçe'yle çene çalarken okulun bahçe kapısına kadar ulaştılar. Deren durakladı ve bahçe içindeki kalabalık arasında Perin'i bulmaya çalıştı. Dikkatini bu işe vermişken yüzeysel bir şekilde olsa da Eliçe'yi dinliyordu. Bu dikkatini kalın bir ses dağıttı.

“Çantanızı alayım...” Cümleye zorlama bir incelik katmaya çalışan kaba bir sesti bu. Deren sesin geldiği yöne dönünce bunun Eliçe'nin güvenliği ya da şoförü olan iri kıyım adam olduğunu fark etti. Yanlarına geldiğinde ikisini de kapatan gölgesi, adamın ne kadar heybetli olduğunu göstermeye yetiyordu bile.

“Ah... Tamam Boraykan. Şunları alabilirsin...” Elindekileri dev adama verip tekrar Deren'e döndü. Eliçe heyecanla elini çırparak;

“Baksana. Neden bize gitmiyoruz. Evde yeni aldığım harika kıyafetleri gösteririm. Gerçekten müthiş şeyler.” diye heyecanla sordu Eliçe.

“Ben Perin'i beklesem iyi olacak Eliçe. Sağ ol. Umarım başka bir zaman yaparız bunu.” Bu cevap üzerine Eliçe'nin neşesi kaçtı. Yüzünde yapmacık olmadığı belli olan bir hüzün yerleşti. Deren gülümseyerek;

“İstersen sen bize katıl. Biraz çarşıda vakit geçiririz. Belki bu da eğlenceli olur.” O sırada çantaları arabaya yerleştirmiş olan Boraykan'ın sesi duyuldu.

“Artık gitmemiz gerekiyor. Baba dedi ki 'Eliçe okul çıkışı evde olacak.... Kesinlikle.” Deren Boraykan'ın kendi gibi kalın sözlerini şaşkınlıkla karşıladı. O ana kadar canı istediğini yaptığına inandığı Eliçe'nin omuzlarını düştüğünü görünce de üzüldü. Eliçe, yalvaran gözlerle Deren'i bir kez daha ikna etmek ister gibi baktı. Deren bu anlamsız sessizlikten rahatsız olmasına rağmen fikrini değiştirecek gibi görünmüyordu. Eliçe üzgünce geri döndü. Sonra yapmacık bir şekilde güldü.

“Peki, yarın görüşürüz o zaman.” Arabanın açık olan kapısına yöneldi ve binip kapıyı kapattı. Araba hareket ederken kızlar göz göze geldiler. Deren, Eliçe için üzüldüğünü hissetti. Elinde her olanağın olduğunu sanıp, aslında istediğini yapacak kadar özgür olamamak ne kadar kötü bir şeymiş diye düşündü.

Bakışlarını tekrar okul önünde dağılmaya başlamış kalabalığa çevirdi. Perin hâlâ ortalıkta yoktu. Eğer Eliçe'yle odaklandığı kısa zaman aralığında uzaklaşmadıysa Danyal'ın da okuldan ayrıldığını görmemişti. Deren telefonunu çıkardı. Annesinin zoruyla kaydederken hiç aramam diye düşündüğü Perin'in numarasını buldu ve telefonu kulağına götürdü. Bunu yaparken artık iyice seyrekleşen okul önüne yürümeye başlamıştı yine. Telefona ulaşılamıyordu. Okul çıkışı açmamış mıydı acaba?

Deren tekrar okula girmiş, boş girişe ve merdivenlere doğru baktı. Sonra Kuzgunluk'a mı gitmeli yoksa merdivenleri mi çıkmalı diye ikilem içinde kaldı. Kantine hızlı bir bakış attı. Yoğun olmayan bir topluluk vardı. Deren hızlı bir bakışla Perin'in orada olmadığını anladı. Merdivenlere yöneldi. Bu arada telefonu ikinci kez aradı. Hâlâ kapalıydı.

“Beni ekmiş olamazsın...” diye sinirle söylendi. Kendisini kızgın ve aptal yerine konmuş hissediyordu. İkinci kat koridorunda da tek tük insan vardı ama Perin görünmüyordu. Deren bir üst kata çıktı. Koridoru boydan boya geçip hem ana bina hem de bitişik binayı dolanmaya başladı. Okulun geniş koridorlarını keşfederken içinden öfkeli küfürler savuruyordu. Umutsuzca da olsa yapacak başka bir işi olmadığı için 3. kata çıkmaya karar verdi. Çıkarken bir iki öğretmenle karşılaştı. Son kat nerdeyse bütünüyle boştu. Daha önce çıkmadığı bu katta yürümeye başladı. Koridor sonundaki çocuk dikkatini çekti. Danyal'a benziyordu. Sırtı dönüktü ve birisiyle konuşuyordu. Konuşması bitince de ek binaya geçip görünürden kayboldu. Deren aceleyle koridor sonuna doğru koşmaya başladı. Koridor sonuna yaklaşırken bir kapı sesi duydu. Ek bina girişine ulaştığında ise bomboş bir koridor karşıladı onu. Bu arada Danyal sandığı çocuğun konuştuğu öğrenciye baktı.

“Nereye gitti?” diye sordu. Çocuk içeri parlak bir güneşin girdiği pencere önünde duruyordu. Gözü kamaşan Deren çocuğun kendisinden uzun olduğunu fark etti. Elini kaşlarının üzerinde perdeleyerek çocuğa bakmaya çalıştı.

“Kim?”

“Biraz önce konuştuğun çocuk… Danyal mıydı o?” Çocuk biraz daha yana çekilince Deren yüzünü görebildi. Siyah saçlı, renkli gözlü ve Deren'den en az 10 santim daha uzun bir çocuktu. Yakalığından toy yani 2. sınıflardan olduğu anlaşılıyordu.

“Evet Danyal'dı. Toplantıya girdi.” Deren önce onları bulduğuna sevindi sonra şaşırarak sorma gereği duydu.

“Bu ne toplantısı acaba?” Çocuk gülümsedi. “Birlik toplantısı. Kitaplığın yanındaki toplantı odasında yapılıyor.”

“Ne birliği?”

“İpucu.”

“Ne? Nasıl yani?”

“Birlik. Birliğin adı 'İpucu'. Bir tür bilmece topluluğudur. Eğlenceli yani. Gerçi destek alabildiğimiz söylenemez. Kalabalık değiliz...” Deren şaşırmıştı. Hala Perin'i merak ediyordu aslında.

“Ne zaman biter acaba bu toplantı?”

“Sanırım bir 5-10 dakika kadar sürer.”

“Sen de mi o birliktesin?”

“Evet.”

“Peki, sen neden toplantıda değilsin?” Çocuk gülmeye başladı. İki elini ceplerine sokup, bitişik ayaklarıyla ileri geri sallanmaya başladı.

“Daha kaç soru sormayı düşünüyorsun acaba?” Deren bir an utanıp kızardı. “ Danyal birazdan çıkar, merak etme... Kız arkadaşı mısın?” Deren'in gözleri fal taşı gibi açıldı.

“Yoo... Ne ilgisi var. Ben Perin'i arıyorum aslında. Danyal'la birlikte olmalılar. Acaba Perin de bu birlikte mi?” Çocuğun yüzü bu sefer ciddileşti. Elini ceplerinden çıkardı.

“Evet. Perin de içerde. Sen..? Sen şu 'yenigelen' kız mısın? Perin'in kardeşi.” Deren biraz önceki yanlış anlaşılmayı düzelttiği için memnundu. Çocuğun bir şekilde kendinden haberdar olmasına sevindi.

“Deren ben. Evet. Perin beni bekleyecekti. Onu dışarıda göremeyince biraz telaşlandım da.” Deren çantasını sırtına doğru iteledi. Çocuk elini uzattı.

“Tanışalım o zaman. Benim adım Bulut.” “Memnun oldum.” “Ben de. Toplantıda değilim çünkü gizli oylama yapıyorlar. Eski başkan geçtiğimiz sene mezun olup okuldan ayrıldı. Ben de başkanlık için tek adayım. Bunun onayı ya da reddi için toplantı yapıyorlar. Formalite aslında. O yüzden biraz önce dediğim gibi toplantı kısa sürer. Şimdi çıkarlar.”

“OK” diyerek gülümsedi Deren. Kısa bir sessizlikten sonra çocuk Hendek'i nasıl bulduğuna ilişkin sorular sordu. Sohbet etmeye başladılar. Bulut'la sohbet etmek Deren'i rahatlatmıştı. O her konuştuğunda kendini anlamsızca gülümsüyor, havadan sudan cevaplar verir şekilde buluyordu. Hatta nerdeyse dünkü olayları bütünüyle unutmuş gibiydi. Bunun farkına, toplantı bitip kapı açıldığında vardı.

İçeriden önce şişmanca bir kız çıktı. Hemen arkasından ona seslenen yine uzunca bir çocuk.

“Asu... Şunlar sende kalsın istersen.” Elindeki kâğıtları kıza verirken hemen yanındaki arkadaşıyla birlikte Bulut'la Deren'in olduğu tarafa yöneldiler. Deren'e selam verip Bulut'un omzuna sarıldılar.

“Hadi gidelim.”

“Tamam.” dedi Bulut. Sonra Deren'le vedalaştılar. Bulut giderken sevimli bir şekilde göz kırptı. Deren utangaçlıkla şaşkınlık arasında bir duyguyla çantasını yine önüne alıp odaya doğru bakındı. Bir iki kişiden sonra arkada Perin'i gördü. Danyal da yanındaydı. Perin'e sessizce bir şeyler söyledi ve sonra yanından ayrıldı. Deren'e doğru yürürken göz göze geldiler. O nedenle biraz yavaşladı. Sonra gözlerini çevirip yoluna devam etti. 'En azından selam verebilirdi' diye düşündü Deren. Biraz arkasından baktıktan sonra kapı önünde durmakta olan Perin'e döndü.

“Demek buradasın.” dedi Perin. Deren sinirle güldü.

“Herhalde burdayım. Asıl sen nerdesin. İnsan bir haber verir... Toplantısı olduğunu falan.” İkisi birlikte yürümeye başladılar. Okul merdivenlerinden inerken...

“Demiştim ya kısa bir işim var diye.” diye devam etti Perin.

“Beni bekleyeceğini de söylemiştin.”

“Buradayım ya işte.”

“Toplantı odasında olduğunu bildirebilirdin...” Deren'in kızgınlığı geçecek gibi değildi. “Telefon ettim iki kere. Neden telefonun kapalı?” Perin durakladı ve Deren'e baktı. Yine aynı surat diye düşündü Deren. Perin sakince konuştu.

“Telefon ettiysen sana gönderdiğim mesajı da okumuş olmalısın?” Deren şaşırdı. Telefonunu cebinden çıkarıp baktı. Tam 8 arama ve 3 mesaj vardı. Aramaların hepsi tahmin ettiği gibi annesi ve Ankara'daki arkadaşlarındandı. Son gelen mesaj ise bundan 20 dakika önce yollanmıştı... Perin tarafından. Mesajı açtı: “Saat 14.30'da okul bahçesinde buluşalım.” Deren kendisini çok aptal hissetti. Telefon açarken aramalara ve mesajlara bakmadığına mı, yoksa biraz önce yaptığı yersiz ergenliğe mi kızsa bilemiyordu. Morali çok bozulmuştu. Böyle durumlarda şakaklarında zonklama hisseder midesi bulanırdı. Merdivenleri inerken aynı şeyleri tekrar hissetti. Hatta bu sefer zonklama o kadar fazla olmuştu ki sallandığını düşündü Deren. Eliyle istemsizce Perin'e tutundu. Perin'in ince  fakat güçlü parmakları Deren'in bileğini kavradı.

“Başım döndü. Şimdi geçer.” dedi Deren. Fakat dengesini sağlamakta zorlandığını hissetti. Hiç bu kadar olmamıştı diye düşünüyordu o arada.

“Başım...” diyebildi. “...çok dönüyor.” Gerçektende ayaklarının altındaki basamaklar oynuyor gibiydi. Hatta sanki her yer sallanıyor hissine kapılmıştı. Perin'le göz göze geldiler. O son derece sakindi her zamanki gibi. Diğer eliyle de artık sallanmaktan yere düşecek gibi olan Deren'i tuttu.

“Perin...” diye çığlık attı Deren. “...sanki...” Perin tamamladı...

“Deprem oluyor.”

Duvardaki büyükçe bir tablonun yere düşmesiyle Deren iyice dehşete kapıldı. Sağdan solda çatırdama sesleri gelirken, devrilen öte beri yüzünden kulakları rahatsız edecek derecede gürültü meydana geliyordu. Okulun alarm zili çalmaya başlamıştı. Okul içinde bir kaç yerden çığlık sesleri gelmeye başladı. Perin Deren'i kavrayıp merdivenlerden indirdi ve çelikten sabitlenmiş geniş bir dolabın yanına çömeldiler. Sallantı bir dakika kadar şiddetle sürdü. Deren gözlerini kapamış sağa sola savrulurken, binanın yıkılmaması için dualar ediyordu. Perin Deren'in sıkıca tutuyor korkmamasını, birazdan geçeceğini söylüyordu. Deren panikten hiçbir şeyi duyacak durumda değildi.

Sallantı durur gibi olduğunda Perin Deren'i kollarından tutup yavaşça ayağa kaldırdı. Heyecandan gözlerinden yaş gelemeye başlayan Deren korkuyla “Çıkalım çıkalım” diyordu.

Perin Deren'i omuzlarından tutup gözlerine baktı. Deren buz gibi gözleri ilk defa o kadar yakından gördü. Yavaş bir ses tonuyla konuştu Perin “Sakin ol. Hiçbir şey yok. Sakin ol.”

Bu sırada dışarıdan sesler geliyordu. Sallantı sırasında bir patlama sesi duyduğunu hatırladı Deren. Şimdi o taraftan geldiğini sandığı insan seslerini duyuyordu. Tamamen Perin'in yönlendirmesiyle son kalan merdiven basamaklarını da indiler. Deren içerideki toz bulutuna rağmen kendini toplamaya başladığını hissediyordu. Dışarı çıktığında epey sağa sola koşuşturan insanlar gördü. Okulun hemen 50-100 metre ilerisine koşanlar vardı. Birbirine sarılanlar. Şaşkınca sağa sola bakanlar. Kızlar hızlı adımlarla okuldan bir kaç adım uzaklaşıp okul bahçesinin ortasına geldiler. Perin'in bir eli hâlâ Deren'in sırtındaydı. Bu sırada kendilerine doğru gelen 3 bisikletli gördü Deren.

“Bir şeyiniz yok ya!?” Bulut'tu bu. Hemen yanındakiler ise toplantıdan çıkan diğer iki çocuktu. Deren, Perin'in elini uzaklaştırdı. Aynı anda Perin'e dönüp.

“İyiyim. Sağol.” dedi. Bunu demesiyle aynı anda telefonları çalmaya başladı. Perin'in, Bulut'un ve diğer iki çocuğun. Deren de istem dışı telefonuna sarıldı. Telefonunun çalmadığını fark etmesi uzun sürmedi. Fakat asıl şaşkınlığı telefon hattının çekmemesineydi. Deprem yüzünden hatlar kapanmış olmalıydı. Perin ve diğerleri telefonlarına bakmalarına karşın açmıyorlar ama telefonlar çalmaya devam ediyordu. Sonra üçün birden aramaları sonlandırırken Bulut açma düğmesine basıp telefonu kulağına götürdü. Karşı tarafta anlaşılmaz ama heyecanlı bir ses vardı. Bulut konuşmaya, soru sorup  cevaplar vermeye başladı...

“Evet... Hissettik... Bir şey oldu mu?.. Nasıl?.. Nerdesiniz?.. Tamam... Tamaaaam... Biz de geliyoruz... Siz oraya bakın... Biz?.. Peki, radyoya ve kütüphaneye gidiyoruz... Tamam.”

Deren hala elindeki telefona bakıyordu. İnterneti kullanamıyor, telefon şebekeyi bulamıyordu. Ama nasıl diye düşündü. Bulut telefonu kapayıp çocuklara döndü.

“Ayazkan! Sen radyoya gidiyorsun. Çaka, Perin ve biz de kütüphaneye.” Ayazkan denilen çocuk 'tamam' deyip hızla bisikletini sürmeye başlarken Perin'in sesi duyuldu. “Bisikletle gelmedim ben.” “Atla” dedi diğer çocuk. Perin giderken Deren atıldı hemen.

“Ya ben ne olacağım?” Perin'le göz göze geldiler yine. Önce ne yapacağını bilemedi Perin. Sonra sanki bir anda aklına gelmiş gibi eliyle yolu gösterdi.

“Bu yolu dümdüz takip et. Çarşıya çıkar. Orada amcamı bul.” Bunları söylerken hareket etmeye başlayan diğer bisikletlinin arkasına atladı. Önce yavaş yavaş sonra hızlanarak yol almaya başladılar. Deren heyecanla arkasından takip etmek ister gibi hareketlendi.

“Perin!” Birden bisikletli yavaşlayıp yan döndü. Perin'le bakıştılar yine. “Beni burada bırakma.” dedi Deren... Perin'in yüzü ilk defa sıkıntılı bir hal aldı. Sonra ofladı. “Devam edelim...” dedi. Çocuklar da bisikleti sürmeye başladı yine. Deren şaşkındı. Ne olduğunu anlamamıştı ama böyle bir kargaşada yalnız kalmak istemiyordu. Evi bulabilirdi ama bu depremden sonra eve girebilir miydi bilemiyordu. Çaresizlikle Perin'in arkasından baktı. Tam o sırada Bulut'un bisikletinden toz dumanı yükseldi. Sert bir fren yapıp geri dönüyordu Bulut. Deren'in yanına geldiğinde tekrar hızlı bir fren yapıp bisikleti 180 derece döndürdü.

“Arkaya binebilir misin?” diye sordu Bulut. Deren bisikletin arkasına baktı. Biraz önce Perin'in ayaklarını koyduğu iki yandaki çıkıntıları fark etti. Şaşkınca “Evet.” diyebildi. Çantasının kolluklarını omuzlarında sağlamlaştırdıktan sonra Perin'den gördüğü şekilde bisikletin arkasındaki basamakları bastı. Arkalığa oturduktan sonra ellerini nereye koyacağını düşündü. Bulut sağ eliyle Deren'in sağ kolunu yakalayıp beline doğru çekti.

“İki elinle sıkı sarıl.” Deren denileni ürkek bir şekilde yapmaya çalıştı. Bulut'un sağ ve sol karın boşluğunu ince kazağından kavramaya çalıştı. Bulut hızla pedal basarken geriye düşecek gibi olan Deren bu sefer kollarını büsbütün beline sarıp dengesini sağlamaya çalıştı. Bulut;

“Tamam, işte böyle” derken bisikletin hızı artmaya başlıyor, Deren yanlış bir şey yapmadığı için seviniyordu. Bisiklet hızını iyice arttırmışken sormadan edemedi Deren?

“Biz nereye gidiyoruz?” Kısa bir süre cevap vermedi Bulut.

“Nereye mi?” Deren sonrasında sanki tereddütlü bir gülüş sesi işitti.

“Sanırım, hayal bile edemeyeceğin bir yere...” dedi.
kişioğlu uçamaz kuşlar gibi, ağır sanırlar...
oysa hangi kuş kanadı düşlerimle yarışır.

Çevrimdışı BoZCiN

  • *
  • 43
  • Rom: 1
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karavul - Başlangıç
« Yanıtla #6 : 24 Mayıs 2014, 15:08:41 »
Tekses FM



Son Dakika!..Son Dakika!..Son Dakika!..Son Dakika!..Son Dakika!..Son Dakika!.. "Bugün saat 14:40'da meydana gelen 6.8 büyüklüğündeki deprem Ankara'dan İstanbul'a kadar çok geniş bir bölgede hissedildi... İstanbul'un bütününde ve özellikle Doğu Marmara'da hissedilen deprem büyük korku yarattı. Depremin merkez üssü Sakarya Hendek... Derinliği ise 8 kilometre... Yunanistan Deprem Enstitüsü ise depremin büyüklüğünü 6.2 olarak ölçtü ve merkez üssününün Karadeniz açıkları olduğunu duyurdu... Depremden sonra cep telefonları kilitlendi, Kandilli'nin sitesi çöktü...

Deprem sırasında paniğe kapılıp baygınlık geçiren ve pencerelerden atladıkları gerekçesiyle Kocaeli'de 100'e yakın kişi, Düzce’de 45, Sakarya’da 140, Sakarya'nın Hendek İlçesi'nde de yine yüzden fazla kişi yaralandı.

Şimdilik elimize ulaşan bilgiler bunlar. İleriki son dakika bültenlerimizde sizleri bilgilendirmeye devam edeceğiz.
" <devam edecek>
Son Dakika!
kişioğlu uçamaz kuşlar gibi, ağır sanırlar...
oysa hangi kuş kanadı düşlerimle yarışır.

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Karavul - Başlangıç
« Yanıtla #6 : 24 Mayıs 2014, 15:08:41 »