Kayıt Ol

Karanlık Masallar

Çevrimdışı Black Helen

  • ***
  • 782
  • Rom: 15
    • Profili Görüntüle
Karanlık Masallar
« : 19 Şubat 2011, 15:21:29 »
1. Kaçış

Güzel bir vazoydu. Üzerindeki çiçek işlemeleri güneşin dokunuşunu hissedebilirlermiş gibi capcanlı parlıyordu. Fakat güzel olduğu kadar dayanıklı değildi. Taş zemin üzerindeki valsinin ikinci zıplayışında parçalarına ayrıldı. Hoş, onun gibi zemini kucaklayan diğerlerinin yanına, porselen cennetine gitmişti herhalde.

Kadın ve adam tüm bu yığının ortasında rus ruleti masalarında bile göremeyeceğiniz yırtıcı bakışlarla birbirlerini süzüyorlardı. Kadının dağılmış saçının yanında adamın yırtık gömleği ironik bir uyum sağlıyordu. Kırılan eşyaların sesinin son yankısı da salonun duvarlarını terkettiğinde ortalığa huzursuz bir sessizlik çöktü. Fırtına sonrası sessizlikti bu. Tıpkı fırtınlar tarafından yerle bir edilmiş hayalet kasabalara çöken o ürkütücü durgunluk gibi.

Sessizliği yıkan ne adamın ne de kadının duyabildiği küçük bir burun çekme sesiydi. Odasının karanlık duvarlarına bakarak yatan kız çocuğuna aitti bu küçük isyan çığlığı. Kız yavaşça yatağında doğruldu ve içini çekti. İçeriden gelen şangırtılar dinmişti şimdilik. Artık duymamak için ölmesine gerek kalmamıştı. Bu onu rahatlatmak yerine daha da hüzünlendirdi.

Küçük ayaklarını soğuk taş zemine değdirdiğinde, ürperdi. Hava amma da soğuktu. Belki evden kaçmak için ideal bir gece olmayabilirdi ama yarın kreşe gitmekten veya ertesi akşam bir kavga daha dinlemekten çok daha iyi bir seçenek gibi gelmişti ona.

Mümkün olduğunca az ses çıkarmaya çalışarak çoraplarını giydi. Çantası çoktan hazırdı. Dedesinin bir daha göremeyeceği bir yere gitmeden önce ona bıraktığı masal kitabı, bir iki şeker - ki bu ona en az iki gün yeterdi - ve öğretmeninin ona hediye ettiği müzik kutusu sırtında fazla ağırlık yapmasına rağmen geride bırakamadığı eşyalarıydı. Müzik kutusunun melodisini çok severdi. Kapağını açınca içerisinde dönen kuşu daha da çok severdi. Ona bir zamanlar kaçmasına yardım ettiği küçük seçesini hatırlatıyordu.

Artık o da serçesi gibi gitmeliydi. Annesi ve babası ne kadar pişman olsalar da dönmeyecekti. Evlerinin yanındaki, annesinin hiçbir zaman içine adım atmasına izin vermediği ormana girecek, orada kendisine küçük bir kulübe yapacak ve beyaz atlı prensini bekleyecekti. Evet evet, böyle yapacaktı.

Odası karanlık olmasına rağmen eşyalara çarpmadan penceresinin önüne gelebildi. Karanlığı severdi, onu herzaman sarıp saklayan tek şeydi karanlık. Neden korkmalıydı ki karanlıktan? Sonuçta dedesinin masal kitabındaki masallarda canavarlar hep ölür, güzel prensesler prensini bulur ve sonsuza dek mutlu yaşarlardı. Karanlığın kötülük getirdiği yazılı değildi hiçbir masalda.

Penceresi, hemen önündeki ağacın gölgesiyle perdelenmişti. Sıcak yaz günleri bu ağaçta oynamaya bayılırdı. Tepesine tırmanır ve annesinin kızgın bağırışlarına rağmen aşağıya inmezdi. Şimdi ise asıl amacı aşağıya inmek olacaktı. Pencereyi kapalı tutan kolu çevirip kendine çektiğinde kar kokusu odasına doldu. Küçük beyaz bir kar tanesi gelip burnuna konduğunda heyecanla bir soluk koyuverdi. O kadar sevimliydi ki.

Pek sevgili ağacı giydiği beyazdan elbiseyle gecenin içinde bir dost gibi şefkatle dallarını uzatmıştı dört bir yana. Küçük kız bunlardan en sağlam görünenine doğru uzanıp sıkıca kavradı dalı. Daha önce de defalarca yaptığı gibi ağırlığının tümünü dala bindirinceye dek kendisini pencere pervazından sarkıttı. Dalın üzerinde durmayı başarabildiğinde kar yüzünden az daha aşağıya yuvarlanacaktı.


Hafifçe gülümsedi. Şimdiden çok heyecanlı dakikalar geçiriyordu. Kim bilir daha neler görecekti. Ağacın gövdesine yapışıp aşağıya kaydığında üstünün az da olsa ıslandığını hissetti. Ayakkabıları küçük bir pof sesiyle kara bastığında ise hasar kontrolu yapabilmek için bir an duraksadı. Sonra çantasındaki her şeyin sağlam olduğunu görünce rahatlayarak karların arasında yürümeye koyuldu.

Orman evlerine pek uzak değildi. Çitlerin hemen ardında başlayan ağaçlar ev ve orman arasındaki sınırı çiziyordu. Çitlere ulaştığında bir an geri dönüp terk ettiği eve baktı. Karanlık gecenin ortasında, beyaza bürünmüş duvarlarıyla kabusların ortasında beliren hayaletler kadar korkutucu bir hali vardı. Önündeki karanlık orman, evini gördükten sonra daha sıcak bir yuva izlenimi uyandırmıştı gözünde.  

2. Avcı



Emin adımlarla yüksek boyunlu ağaçların arasına yürüdü küçük kız. Ağaçlar o kadar sık ve uzundu ki bir yerden sonra kar bile kavuşamamıştı toprağa. Ağaç köklerinin üzerinden atlamak ise oyun haline dönüştü onun için.

Ormanın içine açılmış patika ebediyete ulaşırmışçasına uzanıyordu önünde. Arkasına baktığında geldiği yolu göremedi. Belki de kaybolmuştu. Fakat kaybolması için önce gideceği yolu bilmesi gerekirdi. Ya da gideceği bir yer olması gerekirdi. Fakat böyle ayrıntıları gereksiz gören kız, başı dik, her ayazla beraber ne kadar üşüdüğünü belli etmeyecek kadar gururlu ve bir yere varabileceğinden umutlu yürümeye devam etti.

Ormanın karanlık dehlizleri onun adımlarıyla aydınlanıyor, kuruyup eğilmiş ağaçlar yeniden dikleşiyordu. Kızın üzüldüğü tek şey kafasını kaldırdığında yıldızları görememesiydi. Oysa ki dedesinin bir zamanlar verdiği eğitim sayesinde gözü kapalı sayabilirdi takım yıldızlarını. Yıldızlar yerine annesinin gözleri kadar siyah kanatlı kuşları görmek ve onların kanatları kadar çirkin seslerini dinlemek bile onu yıldırmadı. Oysa ki bu kuşlardan hiç hoşlanmamış, onların serçesini kovalayan kuşlara çok benzediklerini düşünmüştü.

Dudaklarının arasından süzülen ince buhar artık ince olmaktan çıktığında uzakta, belki de hiç var olmayan bir yerde parlak bir ışık gördü. Zaten pes etmek gibi bir niyeti olmamasına rağmen zihninin küçük bir köşesi bu duruma memnun olmuştu.

Kız, giderek büyüyen ışığın doldurduğu gözlerini hiç kırpmadan adımlarını hızlandırdı. Yeterince yakınlaştığında da bu ışığın yakın alandaki bütün karları eritecek kadar parlak, barok dönem süslemeli gümüşten parmaklıklı bir kapıdan yayıldığını gördü.

Tereddüt etmedi bile. Sonuçta o evden ayrılırken her şeyin orada kalmaktan daha iyi olduğunu düşünmüştü. Hala da öyle düşünüyordu. Güçsüz kollarıyla zorlukla ittirdiği kapıdan geçip, beyaz ilahi ışığın içine girdi. Bir an her şey beyazdı, sonrasında da rengarenk.

Kıpkırmızı narlar, dolgun çilekler, asmalarının taşıyamadığı parlak üzümler ve binbir çeşit çiçek. Hatta siyah bir gülün yanına gidip kokladığında, mürekkep gibi koktuğunu sessiz bir şaşkınlıkla farketti. Arkasından gelen bir ses onu transtan çıkarana kadar öylece güle baktı.

"Bakıyorum bilgelik güllerimle çok ilgilendin küçüğüm. Ama buraya geliş sebebinin o gül olmadığını biliyorum."

Küçük kız sesin sahibinin görüntüsü hakkında ne düşüneceğine karar veremedi bir an. Kara bir dumandan şekillenmiş feminen vücut, kırmızı büyük gözler ve  aynı renk saçlar. Korkması gerektiğini biliyordu, çünkü bu kadın benzeri "şey" masallardaki prenseslerden çok cadılara benziyordu. Fakat o anda bahçedeki  bitkiler kadar gerçekçi görünmüştü gözüne.

Kadın hafifçe gülümsediğinde dudağının kenarındaki duman, gamze benzeri çukurları ortaya çıkardı.

"Bana karanlığın temsilcisi derler küçüğüm. Bu bahçenin sahibi ve koruyucusuyum. Ayrıca bilge kadın olarak da bilinirim. Fakat kullanmayı en sevdiğim adım Masal Avcısı'dır. Sen bana kısaca Avcı diyebilirsin."

Küçük kız cevap vermedi, meraklı gözlerle konunun nereye varabileceğini tahmin etmeye çalışıyordu. Avcı devam etti.

"Madem benim Cennet Bahçemi bulmayı başardın, bunun bir ödülü olmalı. Burayı pek az insan varabilir. Şimdi bana kalbindeki dileği söyle."

Kız düşünürken kaşlarını çattı. Annesinin ve babasının bir daha kavga etmemelerini dileyebilirdi fakat onlar için hiçbir şey yapmak gelmiyordu içinden. Sonra aklına gelen parlak fikir onu epey heyecanlandırdı.

"Dedemi tekrar görebilmek istiyorum!"

Kadının suratı asıldı. " Bu çok büyük bir dilek ufaklık. Sonuçları da çok ağır olabilir. Yine de gerçek isteğinin bu olduğunu görebiliyorum. Bunu hediye etmek benim gücümü bile aşar. Fakat eğer senden istediğim bir kaç küçük işi yapmayı kabul edebilirsen belki benden daha güçlü olanları senin dileğini yerine getirmeye ikna edebilirim."

Kız bir an bile düşünmedi. Ormana girerken ve o evden kaçarken yapacağı herşeyin sorumluluğunu almıştı.

"Peki, kabul ediyorum."
Kadın yüzyıllar sonra ilk defa bu kadar şaşırmıştı. Yaşının çok üzerinde olgunluk gösteren bu kıza deney farelerini inceleyen öğrencilerin takındığı o sadist merakla baktı.

"Hmm. İlginç. Peki, kabul ediyorsan ne yapman gerektiğini anlatayım sana. Bana neden Masal Avcısı dendiğini biliyor musun? Nereden bileceksin ki. Çantandaki kitabı çıkar."

Kız şaşkınlıkla Avcı'ya baktı. Sonra da kafasını sallayarak kitabı çıkardı. Zamanın eskittiği, kahverengi ciltli, tozlanmış ve ortalama boyutlarda bir kitaptı. Kadın memnun bir sesle yeniden konuştu.

"Şimdi en son sayfasını aç. Ne görüyorsun?"

Kız kitabın arkasını çevirdi ve hep boş bırakılan beyaz sayfayı karanlık kapağın altından kurtardı.

"Bir şey göremiyorum."

Avcı gizemli bir şekilde gülümseyince gamzeleri yeniden kendilerini gösterdiler.

"Tekrar bak."

Kız gözleri istemsizce tekrar boş beyaz sayfaya kaydığında, sayfanın artık hiç de boş olmadığını gördü.
"Ama bu sensin !"
Geçekten de Avcı'nın karakalem ve ustalıkla çizilmiş bir resmi kitabın boş olması gereken son sayfasını süslüyordu.

Avcı kafasını salladı. "Evet o benim. Bütün masallar benimle biter. Çünkü ben masalların sonunda kötüleri cezalandıranım. Eskiden, çok eskiden işim buydu. Cadıları, kötü kraliçeleri ve kurtları ben yakalardım. Eşitlik dengesini yine ben kurardım. Ama artık kimse masal yazmıyor.

Senden istediğim şey şu. Her masalın içerisinde o masala ruh veren nesneler vardır. Bu nesnelerin masal içerisindeki gücü o kadar büyüktür ki, masal mutlu sonla bitmiş gibi görünse de o nesneler her an yeni bir sorun yaratma potansiyeli taşır.

Normalde bu nesneleri kötüleri cezalandırdıktan sonra bulur ve bu bahçeye kapatırdım. Ancak onları kapattığım sandık bir hain tarafından açıldı ve nesneler masallara geri döndü. Artık yaşlandım ve burnum koku almaz oldu. Senden bu nesneleri geri getirmeni isteyeceğim. Ancak o zaman istediğin şeye layık olduğunu kanıtlarsın. Bu görevi kabul ediyor musun?"

Küçük kız büyülenmiş gibi dinledi bu sözleri. Avcı sustuğundaysa dedesini düşündü. Onun güleç yüzünü, beyaz bastonunu ve kahve kokan ellerini... Ve karar verdi.

"Tamam bunu yapacağım."
Avcı bu sefer gülümsemedi. Bu küçük kız için gerçekten endişelenmişe benziyordu.

"O zaman elindeki kitap sana yol gösterecek ama dikkatli olmalısın. Senin zamanında kimin kötü kimin iyi olduğunu anlamak zor olacak. Süprizlere hazır olmalısın. İyi şanslar."

Sonrada şefkatli bir gülümsemeyle ekledi.

"Umarım başarırsın."

Son kelime de Avcı'nın dolgun, kırmızı dudaklarından döküldükten sonra beyaz ışık yeniden kapladı her yanı. Kız daha ne olduğunu anlamadan, soğuk ormana geri dönmüştü. Etrafına bakındığında bahçeden tek bir iz bile bulamadı. Ancak orman değişmiş, ağaçlarının arasındaki gölgeler en büyük kabuslara gebe, tekinsiz bir yere dönüşmüştü.

Kız artık masallar alemide, elinde eski bir masal kitabı, sırtında birkaç şekerleme ve kalbinde dedesini tekrar görme arzusuyla tek başınaydı.
Spoiler: Göster

Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #1 : 20 Şubat 2011, 14:31:35 »
Gayet etkileyici tasvir, içine çeken olay örgüsü, eline sağlık.

Çevrimdışı Black Helen

  • ***
  • 782
  • Rom: 15
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #2 : 23 Şubat 2011, 20:42:18 »
3. Zamanın Eskittiği Güzeller


Rüzgar esiyor, o estikçe ulu ağaçların yaprakları çıkardıkları tiz ıslığın eşliğinde savruluyorlardı. Ağaçlar ve yolun kenarına dizilmiş taşlar büyük, yol uzundu. Lakin yolun ortasına oturmuş küçük kız ve kucağındaki kitabı hepsinin yanında korkutucu bir küçüklüğe sahipti.  

Kız umursamaz bir tavırla elini çenesine dayamış kitabın ilk sayfasındaki kelimeleri hecelemeden okumaya çalışıyordu. Akıllı bir kızdı. Anne ve babası neredeyse hiçbir zaman onunla ilgilenmek zahmetine girmeyince o da kendine yeni hobiler edinmişti. Kendi kendine okumayı öğrenmek gibi. Yazamasa da kendisinden iki üç yaş daha büyük bacaksızlardan kat be kat daha iyi okuduğu söylenebilirdi.

Şimdi de gözünün önüne düşün sinir bozucu saçları kulağının arkasına atmaya çalışırken, bir yandan da ilk sayfadaki hikayeyi okumaya çalışıyordu. Avcı'nın ona son tavsiyesi buydu. "Kitabı oku! "

Aslında başlığı ona pek de uzak bir hikayeye ait değildi. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler. Küçük kız hafifçe gülümsedi, ama en sevdiği hikaye de değildi . Hikaye ilk sayfada klasik " Bir varmış bir yokmuş.." eklentisiyle başlıyor ve en son sayfada da mutlu son olayıyla bitiyordu. Fakat kalın siyah harflerle  "Son" yazan satırın altında kırmızı boyayla yazılmış - ki o bu kırmızı şeyin boya olduğunu düşünmek konusunda kararlıydı - cümleler hem çok yeniydi hem de ürkütücü.

"Yol seni eve götürecek. Onu uyandırmadan elmayı al. Eğer uyanırsa da unutma, müziği sever. "
İlk cümle dışında hepsi kız için anlamsızdı. Bu not belli ki Avcı'nın eseriydi. O yüzden bu cümlelerin anlam kazanacağını umarak oturduğu yerden kalkıp, giderek karanlıklaşan orman yolunda yeniden yürümeye başladı.

İlerledikçe kızın da fark ettiği üzere orman sanki Monet'in tablolarından birinin içine giriyormuşçasına şekil değiştiriyordu. Zaten koyu renk olan gölgeler iyice koyulaşıyor, ağaçlar ve yapraklar etraf karanlık olmasına karşın fosforlu renklere boyanmışçasına parlak renklerle ışıldıyorlardı.
Aslında kızın beklediği değişim tam olarak bu değildi. Geldiği yerde sıkça gördüğü şekilde " Masallar Diyarına Hoş geldiniz! " ya da " Nüfus: ... "  yazılı tabelalara rastlayacağını daha çok ihtimal vererek düşünmüştü. Ama olsundu, bu da en azından doğru yolda olduğuna dair bir işaretti.

Bir süre sonra hep aynı manzarayı görmekten sıkılmıştı küçük kız.  Ağaçlar, yol ve tepesindeki kargalar... Hepsi aynı paletten çıkmışçasına benzerdi. Tam artık devam edemeyeceğini düşündüğü anda karşısında beliren açıklık küçük kızda şaşırmanın ötesinde bir rahatlama hissi yarattı.

Fakat rahatlamak için biraz erken davrandığını açıklığa vardığı ve yosun tutmuş tuğlalarıyla ortada heyula gibi dikilen evi gördüğünde anladı. Biraz daha yaklaştığında ise evin çevresine dağınık bir halde sepiştirilmiş taş öbeklerine bir anlam vermeye çalıştı.

İçinde bulunduğu masalı gözden geçirip daha yakına geldiğindeyse, bu taş öbeklerinin beline gelen boylarını, şişko vücut hatlarını, antika kıyafetlerini ve koca burunlarının, ortasında bir süs işlevi gördüğü sevimlilikten kat be kat uzak suratlarını daha yeni olayla birleştirebilmişti. Cüceler. Taştan cüceler.

Cüce olayını farkına vardıktan sonra hafiften tedirgin olan kız, evin kapısına uzanan toprak patikaya adım atma cesaretini ancak bir iki dakika duraksadıktan sonra bulabildi kendisinde. O adım attıkça kendisine çevrilen gözleri sırtında  hissetmesi ve bu taştan ucubelerin her an yola daha da yakınlaşıyorlarmış gibi görünmesi cesaretini bayağı sınıyordu doğrusu. Ormana adım attığı andan itibaren hasretini çektiği gökyüzünü görme hevesiyle gözlerini yukarıya çevirince karşılaştığı standart grilikteki acımasız bulutlar onu neredeyse bu cücelerden daha çok korkutmuştu.

Evin eskiden kahverengi olduğu zar zor belli olan soyulmuş boyalı kapısının önüne geldiğinde cücelerin hareket ettiğinden kesin olarak emin olmuştu.  Aslında aklına gelen ilk fikir evin kapısını tıklatmak olmuştu Pamuk Prenses Hanım'a duyduğu saygıdan dolayı.  Ne de olsa koskoca prensesti o.  Fakat sonra içerisinde bir yerde peydahlanan o cılız içgüdü bunu yapmaması için çığlıklar atmaya başladı. Kız da hazır kendisini yönlendirecek birini bulmuşken içindeki sesi dinlemeyi boynunun borcu bildi.

Yavaşça demirden tokmağı çevirdi. Kapının kilitli olmaması büyük bir avantajdı. Sonuçta o camları parçalara ayrılmış ve tehlikeli çıkıntılarla bezenmiş pencerelerin içinden geçmeyi hiç istemezdi.  Fakat kapıdan geçmenin dezavantajı da muhtemelen yüzyıllardır yağlanmamış menteşeleri olan bir kapıyı gıcırdatmadan açmaya çalışmaktı. Küçük bedeninin ve hinliğinin sayesinde bunu da başardı.

Evin içerisi oldukça sade ve tozluydu. En köşedeki yedi yatağın yayları fırlamış, üzerindeki örtüleri paramparça olmuştu. Kendisine yakın köşedeki masanın üzerinde duran tabaklar muhtemelen bir zamanlar lezzetli olduğunu umduğu yemeklerle doluydu. Maalesef artık masanın üzerinde yatan cansız porselen parçalarına dönüşmüşlerdi.

Evin içine biraz daha göz atabilmek için bir adım daha atacaktı ki üzerine basmak üzere olduğu şeyi fark etti. Gerçekten de bu yığını ancak 'şey' diye nitelendirebilirdi. Aklına bir sıfat gelmiyordu çünkü. Zaten bu kadar korkunç ve bir o kadar da acınası şeyi nitelendirebilmek için doğru sıfat bulunmuyordu yeryüzünde.

O şeyin düğümlerden ibaret olan yarısı beyaz yarısı da zıttı renkte saçları, buruş buruş hastalıklı bir yeşil renge sahip derisinin örttüğü sopa kadar ince kolları ve mosmor kesilmiş jilet inceliğinde dudakları vardı.  Kızın artık bir sıfat bulmasına gerek kalmamıştı. Çığlık atmamak için elleriyle ağzını örterken anladığı üzere bu bir zamanların en güzel kadını, şimdi ise cehennem ucubelerine bile taş çıkartacak denli zavallı görünümüyle Pamuk Prenses'ten başkası değildi.

Bunu zaman eskitmeden önce göz alıcı bir elbise olan üzerindeki paçavraya bakarak da anlayabiliyordu. Çünkü üzerindeki elbisenin renkleri Disney'in çizgi filmlerindeki aynı uyumsuz pastel tonlardaydı. Bir tek bu uyuşuyordu zaten.
 
Normal durumda Pamuk Prenses'in şarkı söyleyerek kuşları falan çağırabilmesi gerekliydi, ancak horuldarken açılan, yarısı dökülmüş dişlerle dolu ağza bakınca çağırsa çağırsa bir hamam böceği sürüsünü anca çağırabileceğini düşündü kız.

Demek ki yıllardır uykudaydı Pamuk Prenses yani şimdiki adıyla canavar. Toz, evin genelinin de dahil olduğu aynı bozulmamışlık havası içerisinde, neredeyse yerdeki ahşap döşemeyle kaynaşmış canavarın üzerine çökmüştü. Ve sonra tüm bu silik renklerin arasında sapsarı bir ışıltı çarptı kızın gözüne.  Pamuk Prenses'in buruşmuş ve tırnakları pislikle dolmuş elinin altındaki, altın elmadan geliyordu bu ışıltı.  

Kızın gözleri en az elma kadar ışıldadı bir anda. Aradığını bulmuştu. Elma orada canavarın elinin altında yan gelmiş yatar halde kendisine sırıtıyordu.  Sırtındaki çantasının ağırlığının da etkisiyle yavaş yavaş eğilmek zorunda kaldı kız. Elmayı bir anda çekmeliydi. Bu sayede ne olduğunu anlamayan Prenses de yüzyıllık uykusundan uyanmayacaktı.

Planına duyduğu güvenin tavan yaptığı bir anda hızlıca elmayı çekti. Fakat yaptığı hatanın farkına vardığında sonucuyla da karşı karşıya kalmıştı küçük kız. Elmanın büyüklüğünü hesaba katmadığı için Prenses'in eli tahmin ettiğinden biraz daha fazla şiddetli yere çarpınca kendisine bakan iki süt beyazı gözle karşı karşıya kaldı.

Canavar şimdi eskisinden daha sivri görünen dişlerle dolu ağzını ardına kadar açıp dehşetengiz bir çığlık attı. En korkuncuysa sesinin hala genç ve cilveli bir kadının sesi gibi olmasına rağmen barındırdığı hissizlikti.

Kız yanağını sıyıran pençelerden son anda kendisini kurtararak geriye sıçradı. Telaşla kapıya doğru baktığında oranın ard arda yığılmış lanet cücelerle kapatılmış olduğunu gördü. Yavaşça yerden kalkan canavarın boyu, kambur sırtını dikleştiremediğinden ancak küçük kızın boyu kadardı. Yine de kızdan kat be kat daha çevikti.

Bir sıçrayış yapan canavar bu sefer hedefi şaşırmadan kızı yere serdi. O sırada kızın küçük omuzlarından kurtulan çanta da yere düşmüş içerisindeki bütün eşyalar etrafa saçılmıştı. Küçük kız üzerindeki canavarın leş gibi nefesini tüm katmanlarıyla suratında hissedebiliyordu.

Bir zamanlar güzleğiyle ün salmış bir prenses olan canavarın keskin pençesini kaldırdığını gördü. En azından unvanı hala prenses olan biri tarafından öldürülecekti, bu da bir şeydi. Tam canavar pençesini indirmek için kaslarını germişken kızın kulağına tatlı bir ezgi doldu.
Yere düşen çantasından fırlayan müzik kutusu düştüğü yerde açılmış, yan yattığı için içerisindeki kuş çırpınmasına rağmen bir türlü kendi ekseni etrafında dönmeyi başaramasa da müziğin kırık dökük notaları kulübenin içini doldurmuştu.  

Kollarını hapseden pençelerin gevşediğini hisseden kız kendisini kurtarıp sürünerek canavardan uzaklaştı. Korkudan nefes nefese kalmıştı. Sanki maraton koşmuş gibi bitap hissediyordu kendisini. Yavaş adımlarla yere düşen eşyalarının yanına gitti. Canavar artık yeni yerine yerleşmiş, eski derin uykusuna geri dönmüştü. Kulübenin kapısındaki cüceler de hiç kıpırdamadan oldukları yerde duruyorlardı. Gözlerine yeni yerleşmiş hayal kırıklığı tadındaki bakışları görmek kızı zevkten dört köşe etmişti.

Kitabı çantasına yerleştirirken içerisinde yazan her şeyin şimdi anlam kazandığını düşündü. Hafifçe gülümseyerek şekerleri ve yeni ganimeti olan elmayı da çantasının dibine yolladı. Gözü bir süre yerde çaresizce çırpınan ve hala o tek düze melodiyi çalan kutuya takıldı. Onu geride bırakamazdı.

Bunu için yeni planını kafasında oluşturmuştu bile. Eline aldığı müzik kutusuyla yavaşça, önüne küçük bir dolap konmuş kırık dökük pencereye yaklaştı. Çantasını yeniden sırtına astı ve müzik kutusunun kapanmamasına dikkat ederek dolabın üzerine çıktı.

Bir an duraksayıp derin bir nefes çekti içine, sonra da kutuyu kapattı. Müzik kesilince canavarın yeniden süt beyazı gözlerini açtığını gören kız duraksamadan başına ve boynuna dikkat ederek pencereden atladı.  Kollarındaki ve alnının üzerindeki dayanılmaz acılar yaratan çiziklere aldırmayarak ormana kadar arkasına bile bakmadan koştu.

Nihayet ağaçların arasındaki güvenli sığınağına ulaştığında kendisini yere attı. Hiç oyalanmadan çantasındaki elmanın yerinde olup olmadığını kontrol etmeye koyuldu. Elleri elmanın pürüzsüz yüzeyine değdiğinde rahat bir soluk aldı.

Kızın yüzünü süsleyen gülümseme bütün olup bütenleri Sonsuz Gençlik Irmağı'ndaki yansımadan seyreden Avcı için, altın elmadan bile değerliydi.
Spoiler: Göster

Çevrimdışı KoyuBeyaz

  • ********
  • 2754
  • Rom: 59
  • Rasyonalist dominant.
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #3 : 25 Şubat 2011, 16:54:38 »
Hak ettiği değeri bulamayan bir hikaye daha. Daha doğrusu hikaye mi desem masal mı bilemedim. Öyle hoş bir konu, öyle hoş bir anlatımı var ki; bir yandan müthiş göndermeler, güzel tasvirler, akıcı anlatım ve harika kurguyla gülümseyip, diğer yandan bir masalın dahi ne derece ürkütücü hale gelebileceğini hayretle görüyoruz. [*]Akabinde kurduğum cümleye de senin hikayen kadar hayran kalmış bulunmaktayım şu an. Ehem.[/*]

Pamuk Prensesi böyle göreceğimizi hiç hayal etmezdik herhalde. Cüceler olsun, ev olsun, ayrıntılar olsun, bir masalın içinde olduğunu hissettiren bilmeceler olsun, harika bir hikaye olmuş. Ayrıca baş karakterin küçük bir kız olması öyle güzel oturmuş ki hikayeye... Bilemedim daha nasıl övebilirim.

Harika olmuş, farklı olmuş, okunası olmuş. Devamı istenesi olmuş ayrıca, bilmem anlatabildim mi. :)
Uzay elbisemle kavgaya hazırım.

Çevrimdışı Black Helen

  • ***
  • 782
  • Rom: 15
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #4 : 25 Şubat 2011, 21:15:24 »
Vov öncelikle gayet doyurucu yorumunuz için teşekkürler. Hani en azından bu hikayenin görünebilir bir şey olduğu konusunda rahatlattınız beni. Bir ara neredeyse gerçekten gönderip göndermediğimi ya da halüsinasyon falan mı gördüğümü düşünmeye başlamıştım.
Aslında özellikle küçük çocuklara nasihat verme düzeni üzerine oturtulmuş masalların korku ögesi olarak kullanılmasının çok etkili olduğunu düşünmüşümdür hep. Siz de beğenince mutlu oldum. Yorumunuz için tekrar teşekkürler. :)
Spoiler: Göster

Çevrimdışı Madam Vio

  • **
  • 377
  • Rom: 16
  • "Each thing I show you is a piece of my death."
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #5 : 26 Şubat 2011, 11:55:42 »
Yorum yapmadım ama konuyu takip ettiğimden şüphen olmasın, her bölümü bulduğum ilk fırsatta okumaktayım. Ancak kendine has, oturmuş ve bu hikaye dizisinde de görülebileceği üzere oldukça şirin bir yazı şeklin var... Dolayısıyla her seferinde aynı hayranlık belirtilerini göstermek biraz abez kaçabilir.

"KoyuBeyaz'ınkinin aynısından..." desem yeterli olur umarım...

Çevrimdışı skandy_duygu

  • **
  • 293
  • Rom: 4
  • artık Mersine Türkiye şampiyonasına :D
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #6 : 26 Şubat 2011, 16:48:31 »
Vay be. Çok güzel ve başarılı bir hikaye-masal karışımı bir eser olmuş. Emeğinize sağlık.Masalların ve yargıların değişebileceğini anlatan çok güzel bir yargı olmuş. İnsanların kafasındaki mutlu masallar, beyaz atlı prensler olgusunu kırıp hepimizin içinde umut ve iyilik olduğu kadar karamsarlık ve yıkım gibi duyguları da hatırlatıyor.
 İlk bölümü okurken keşke küçük kızıda fiziksel olarak biraz betimleseymiş diye düşünmüştüm ama diğer 2 bölümüde okuduktan sonra küçük kızın belirsiz kalması en az hikaye kadar esararengiz ve daha ilgi çekici geldi gözüme. Hikayenin devamını gelmesini umuyorum.  :)
‘Üzgünüm Beverly ama seni dövmek zorundayım.Bunu senin iyiliğin için.Eğer tuvaletten bir örümcek çıktığını söyleseydin,benden dayak yemek zorunda kalmayacaktın’”

Çevrimdışı Black Helen

  • ***
  • 782
  • Rom: 15
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #7 : 26 Şubat 2011, 17:03:13 »
Öncelikle Gökçe'cim senin yorumunu almak mutluluk. Yazı stilim konusunda tereddütlüydüm çünkü senin de dediğin gibi sert teması olan hikayelerde oldukça şirin bir anlatım yakalayıp işi darmaduman edebiliyorum. Bu sefer yine aynı hataya düştüğümü sanmıştım, bunun üzerine senin yorumunu görünce rahatladım. Teşekkürler :)

skandy_duygu öncelikle yorumun için teşekkürler. Senin de dediğin gibi düşünüyorum. Her son masallar kadar mutlu değildir hatta çoğu masal kendi içerisinde çelişir ve aslında verdikleri ağır öğütleri biraz daha yumuşatmak için kullanılırlar. Senin de bu düşünceyi yakalaman beni mutlu etti. Kızı betimlemedim, farkettiysen bir adı da yok. Bunun sebebi kızı özelleştirmek istememem. Sonuçta insanlar kendilerinden bir şey bulabilmeli. Umarım devem ettirebilirim çünkü seçeceğim masallar konusunda epey kararsızım. :)
Spoiler: Göster

Çevrimdışı Black Helen

  • ***
  • 782
  • Rom: 15
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #8 : 01 Mart 2011, 22:11:57 »
4.Sessiz Kule


Acı değildi kızı yıldıran, sadece yoldu. Elmayı çaldığından beri geçen süre adeta yaşlandırmıştı onu. Yol, ağaçlar ve sonbaharda dökülen yapraklar gibi saçılan anılar... Ah hayır evini özlememişti, özleyeceğini de hiç düşünmüyordu. Pamuk Prenses’in lanetli harabesini bile bir ilizyonmuşçasına dıştan güzel görünen fakat içerisi ölüm çukuru olan o eve tercih ederdi.

Yol hep aynıydı. Karanlık, naturellikten öte canlı renklere sahip bir yanıltmaca. Fakat Pamuk Prenses’in hikayesinden çıktıktan sonra ormanın niteliği de değişmişti. Tıpkı o masaldan çıktığı anda kapanan yaraları ve kendi kendine tamir olan giysileri gibi.

Burası Masallar Diyarı olsa bile belli başlı bazı kuralları vardı. Mesela bir masalın çıkışında dışarı bir şey götüremiyor veya çıktıktan sonra yine girmeden önceki haline geri dönüyordun. Küçük kız bunları bizzat deneyimlemişti.  Tabi elma gibi masalın temel taşı olan nesneler zaten taşınabilme özelliğine sahipti. Her evrende olduğu gibi buranın da istisnaları vardı.

Kız bu istisnalardan sonuna kadar faydalanmış olmaktan mutluydu. Hikaye kitabını çantasında taşımak yerine kolunun altına sokuşturmuştu. Her an ihtiyacı olabileceğini düşünüyordu, çünkü gittiği masal çıktığı masaldan kat be kat daha karışık bir masaldı.
Uyuyan Güzel.

Açıkçası kızın kişisel fikrini soracak olursanız bu masalı çok daha fazla severdi Pamuk Prenses Hazretlerinden. Daha geçekçi geliyordu ona.  Anne ve babadan kurtulmanın en kolay yolu: lanetlenmek. Yaratıcıydı.

Masal tamamen aynıydı. Ne bir artı sözcük ne de eksik. Tam da dedesinin ona anlattığı gibi. Doğu gün düzenlenen şenliğe çağrılmadı diye yaşlı, bunak ve egoist bir peri tarafından bebekken lanetlenen ve on altı yaşına gelince de prensi gelip onu öpene kadar yüzyıllık bir uykuya yatan güzeller güzeli bir prenses. Klasik, çok klişe.

Fakat bir zamanlar idolü olarak seçtiği bu pembe elbiseli kızı Pamuk Prenses gibi içler acısı gibi bir halde görmek onu üzerdi doğrusu. Yine de gidip görecekti. Dedesi pahasına.
Bu hikayenin sonuna da tıpkı diğeri gibi anlamının sonradan ortaya çıkacağı belli olan notlar düşülmüştü. Yine aynı iç karartıcı kırmızıyla hem de. Bu Avcı gerçek bir sadistti. Kız bu notları yüksek sesle tekrar okurken bunu düşünüyordu.

“Kanatlı sürüngenler midelerine düşkündür. Tatlı olarak yenecek ufak atıştırmalıkları kaçırmazlar. Dikkatli ol.
Bu sefer hedefin tahmininin ötesinde olacak.”

Kız sıkıntıyla iç geçirdi. Bilmeceleri hiç sevmezdi. Kanatlı sürüngenler..Çok hoş! Atıştırmalık olan küçük kızlar, daha hoş. Bir de tahmininin ötesinde aradığı şey vardı. Aslında bir tahmini bile olduğunu söyleyemezdi.

Yürürken uzun süre masal hakkında düşündü. Prenses, lanet ve periler. Hiçbiri uygun şey değildi. Uzun süre düşündü. Ta ki zaten nesnenin ne olduğunu fark edene kadar. İğne! Tabi ya. Bütün talihsizliklerin başlangıcı oydu. Bundan ala nesne mi bulunurdu.

Küçük kız aradığı cevabı bulmanın rahatlığıyla ormanın karamsar havasına tezat, neşeli bir ıslık çalarak devam etti yoluna. Kulenin doğum günü pastasındaki bir mum gibi tepesinde dikildiği kaleyi gördüğündeyse ıslığı yavaşça alçaldı ve titrek bir notayla söndü. Bu pek hoş bir manzara değildi.

Temkinli adımlarla kalenin duvarlarının hemen yanında son bulan ormanın sınırına kadar yürüdü. Kalenin duvarları da tıpkı Pamuk Prenses’in kulübesi gibi aynı eskilik semptomlarına sahipti. Eskiden üç kulesi olmasına rağmen artık sadece bir tanesi ayaktaydı.
Küçük kız Uyuyan Güzel’in bu yıkılmamış kulede uyuduğunu umarak, kalenin yarı aralık, zincirlerle donatılmış kapısını oynatmaya bile gerek duymadan içeriye süzüldü.

Tek bir meşalenin bile yanmadığı uzun koridorlarda ne idüğü belirsiz gölgeler cirit atıyordu. Soğuk bir ayaz süzülüyordu yüzüne doğru. Kız adımını atığı anda takırtı sesi koridor boyunca sessizliği kovaladı. Sessiz ve hüzünlüydü. Ufaklık derin bir nefes alıp adımlarını daha temkinli atmaya başladı. Ses çıkarmamak için neredeyse parmak ucunda yürüyordu.

Koridorlar uzun, soğuk ve gölgelerle doluydu. İşin güzel yanıysa bu gölgelerin bedenlerinin olmamasıydı. Küçük kız sırf meraktan bir kez bu gölgelerden birinin önüne geçip kolunu sallamış, kendi gölgesinin önünde durduğu gölge tarafından parçalandığını gördüğündeyse korkuyla ardına bakmış fakat kimseyi görememişti.

Masallar Diyarında olduğundan bu kadar şaşkınlık yaşaması sonradan kendisi eğlendirmişti.
Sonunda birbirine bağlı milyonlarca koridorun içinde kaybolmuş gibi hissettiği bir anda haşin, devasa boyutlarda, meşeden yapılma bir kapının önünde bulmuştu kendisini. Bu devasa yapının üzerindeki koyu sadizm içeren ölüm sahneleri, arkasında karşılaşacağı şeyle ilgili büyük oranda fikir veriyordu kıza.

Kapının kulpu, kızın küçük ellerinin arasında dev bir yılanın boynu gibi görünmüştü. Hafifçe çevrildiğinde ise büyük bir toz kaldırarak açılan kapının yardakçılığını yaptı. Kız, kalkan tozun ardından kendisine bakan iki kan kırmızısı göze aynı vahşilikle karşılık verdi.  Korktuğu hiçbir şey yoktu . Bilmiyordu ki cehaletin en sağlam kalkandan bile daha güçlü bir koruyucu olduğunu. Onu da cehaleti koruyordu.

Kız önündeki yaratığın pullu kızıl gövdesine, kalın deriden, uçları dikenlerle çevrili kanatlarına, jilet keskinliğindeki pençelerine ve kana susamış dişlerine sadece iki saniyeliğine göz attı, sonra da tereddütsüz bir adımla dev ejderhanın içine ancak sığdığı görkemli salona giriş yaptı.

Ejderha da şaşırmıştı kızın bu umarsızlığına. Bir iki saniye alık alık baktıktan sonra, ne kadar görkemli ve zeki bir yaratık olduğunu hatırlayıp kendine geldi. Salonu titreten ve tavandaki tozlarının her tarafı beyaz bir örtüyle kaplamasına neden olan sağır edici bir kükreme yükseldi pullu boğazının derinliklerinden.

Kızın sadece kafasını kaldırıp bugüne kadar hiçbir ölümlüden görmediği küçümseyici bakışları göndermesi, kükreyişinin yarıda boğazına takılmasına neden oldu. Ufaklık sakince karşısına dikildi.
Kızın da görebildiği kadarıyla tek sağlam kuleye giden merdivenler ejderhanın koca gövdesinin ardında saklıydı. Kendinin bile şaşırdığı bir cesaretle konuşmaya başladı.

“Bak Ejderhacığım eğer çekilir ve yukarıya çıkıp o iğneyi bulmama izin verirsen seninle kavga etmemize gerek kalmaz. Söz o zaman sana bir zarar vermem.”

Kızın çınlayan sesi kesildiğinde ejderha öyle bir gülmeye başladı ki burnundan önce dumanlar sonra da küçük kıvılcımlar fışkırdı. Bu insan yavrusunun, küçük böceğin, kendisi gibi şanlı, görkemli ve nice kahramanların katili olmuş bir ejderha karşısında ne kadar şansı olabilirdi ki?

Gülmesi geçtiğinde kıza ilgi ve acımayla dolu bir bakış attıktan sonra saldırıya geçti.  Önce yeterli olacağını düşündüğü pençelerini savurdu. Fakat ufaklığın gayet çevik hareketlerle saldırısından kaçtığını gördüğündeyse önce şaşırdı, sonra da sinirlenip ağır silahları çıkarma vaktinin geldiği kanaatine vardı.

Ağzından püsküren kızıl ateş bir ışık seli olup, bir anlığına soluklanmak için durmuş kızın üzerine yağdı. Alevlerin içinde görünmez olan kızın iyice kızardığını ve geride külleri nasıl temizleyeceğini düşünen ejderha alev fırtınasını bitirdi.
 
Normalde bu küçük kızı kızartmayı düşünmüyordu. Yüzyıllardır midesine adam gibi bir şey girmemişti. Fakat bu kızın çelimsizliğini görüp dişinin kovuğuna bile yetmeyeceğini anladığında uğraşmayıp işin kolayına kaçmıştı.

Ejderha alevler ortadan yok olduğunda hiçbir şey olmamış gibi ona gülümseyen kızı görünce tıkandı. Tepesinden gelen çok tanıdık bir kadın kahkahası dev canavarın o tarafa bakması için yeterli bir sebepti. Boşlukta parlayan kendisininkine benzer iki rimelli kızıl göz alaycılıkla ona bakıyordu. Bu Avcı’ydı. Baş belası kız kardeşiydi.

Bu küçük veledin o cadolozla iş birliği yaptığını anlayınca içi, kendisi kadar kudretli bir hiddetle doldu. Ne olduğunu anlamayan kızı göz açıp kapayıncaya kadar bir kuyruk darbesiyle devirdi ve üzerine çullandı. Kız hala korkusuzca ona bakıyordu. Tam koca dişleriyle işini bitireceği anda  burnuna meleklerin çağrısı doldu.

Bu öylesine leziz ve kutsal bir kokuydu ki kızı unutup salonun öbür köşesinde yere bırakılmış şekerlemelere bir hayaldeymişçesine yürüdü. Ağzına aldığında çenesini birbirine yapıştıran bu enfes tatlılar onu uzun bir süre dünya dışına götürecekti anlaşılan.
                                     
 
----------------------------


Küçük kız yarı yarıya çürümüş merdivenleri tırmanarak kulenin tepesine ulaşmaya çalışırken kendi kendisine gülümsüyordu. Ateş fırtınasının içerisindeyken Avcı’nın kulağına fısıldadıklarını harfiyen uygulamıştı. Ve sonuç voila! Ejderha tuzağa düşmüştü.

Bu zaferinin verdiği keyfi yeni yeni hissediyordu ki merdivenler son buldu. Önünde durduğu, eski evinin salonu boyutlarındaki oda baştan aşağıya taş döşeliydi. Köşede bir şömine, yılların verdiği yorgunluk içerisinde son gücüyle alevleri besliyordu. Odada fazla eşya yoktu. Ortasındaki görkemli yatak zaten odanın büyük bölümünü kapladığından pek anormal değildi bu durum.

Yatakta kürklerin ortasında yatan genç kız odadaki bütün ışığı üzerine toplayacak kadar güzeldi. Onun da Pamuk Prense’le aynı kaderi paylaşmaması küçük kızın sevindirmişti. Tam da gözleriyle odayı taramaya başlamışken Uyuyan Güzel’in menekşe renkli gözleri aniden açıldı. Yatağında doğrulan genç kız sitemkar bir sesle “ Kimsin sen? Beni tatlı rüyalarımdan niye ayırdın?” diye sordu.

Küçük kız ilk önce saygıyla reverans yaptı sonra da prensesin kendisinden hiç beklemediği olgun sözcüklerle konuşmaya başladı.

“Sizi rahatsız ettiğim içi üzgünüm majesteleri. Buraya sadece görevimin ufak bir parçasını halletmek için geldim. "

Sözlerini bitirdiğinde Prenses onu soğuk gözlerle süzdü. "İstediğini alabilirsin şekerim ve unutma ne istediğinden haberim var. Masallar Diyarında dedikodular hızlı yayılır. Sevgili dostum Külkedisi'nin peri annesi bana son dedikoduları anlattığından beri gelmeni bekliyordum."

Küçük kız bir an afalladı. "Ama sizin derin bir uykuda olmanız gerekmiyor muydu?"
Prenses gözlerini devirdi. "Evet olmalıydım, ta ki prens gelip beni öpene kadar. Ama ben onunla gitmemeyi seçtim. O devirden bu devre çok şey değişti. Benim tercihlerim de öyle."

Çarpık bir gülümsemeyle baktı kıza. Konuşmasına bile izin vermeden devam etti. "Sana aradığın şeyin yerini gösterebilirim ama tek bir şartım var ben de seninle gleceğim. Bu lanet şatodan sıkıldım artık. Anladın mı şekerim?"

Kız giderek daha az hoşlanıyordu bu prenses bozuntusundan. Yine de gıgını çıkarmadan kabul etti teklifini. O koridorlarda kaybettiği zamanı şatodan çıkarken yine kaybedemezdi. Emindi ki prenses bütün yolları biliyordu.

Kızın onayını alan prenses azametle, doğal olarak bir prenses edasıyla doğruldu. Hemen yatağının yanında duran aynasının başına gitti. Önünü döndüğündeyse elinde siyah küçük bir kutu vardı. Küçük kız bu kutunun içinde iğnenin yattığına adı gibi emindi. Bu yüzden gülümseyerek aldığı kutuyu elinde evirip çevirdi fakat çantasına atmadı. İçinden her şeyin ne kadar rahat düşebildiğini gördükten sonra bunu da oraya yollayamazdı.

Prenses ve küçük kız dik merdivenleri inerken sessizdiler. İkisi de düşünüyorlardı. Tek bir farkları vardı. Birisi hırs içinde diğeri de özlem içindeydi. Merdivenlerin sona erdiği yerde ejderhanın horultularını duydular.
Şekerlemeler onu uyuşturmuş olmalıydı.

Prenses taktir dolu bir sesle " Şekerlemeler. Akıllıca." dedi. Kız ise hiçbir şey  söylemedi.

Ejderhanın kuyruğunun üzerinden atlayıp kolayca geniş salondan çıktılar. Fakat bir sorun vardı. Duvardaki gölgeler kabuslardan fırlarmışçasına duvardan gerçekliğe uzanıyor ve dumanla vücut buluyorlardı.

Prenses gayet endişeli bir sesle bağırdı. " Benim kulemi terk ettiğimi anlamış olmalılar. Saray ahalisi uyanıyor. Hemen buradan çıkmalıyız. Koş! "

İkisi de tempolu bir koşu tutturdular. Uyuyan Güzel bir prensese göre gayet iyi bir koşucuydu. Bitmek bilmez koridorları onun öncülüğü sayesinde bir kaç dakikada aştılar. Fakat onları kovalayanlar da en az onlar kadar hızlılardı. Şimdiden arkalarında kalabalık bir hayalet grubu onları takip ediyordu.

Son koridoru da koştuktan sonra şatonun kapısından dışarı fırladılar. Orman tam karşılarındaydı, oraya varabilirlerse kurtulacaklardı. Canlarını dişlerine takıp süratlerini arttırdılar.

Tam ormanın girişinde, güvenliğe kavuştukları noktada küçük kızın kolu bir ipe dolanmış gibi gerildi. Ufaklık bu darbenin şiddetle yere yuvarlandı. Gözlerini açtığında önünde uzanan saydam duvarı fark etti. Bu masalın sınırlarıydı ve elindeki kutu bu sınırların dışında kalmış bir türlü içeri giremiyordu. Ne kadar çektiyse de alabildiği tek sonuç elinin kopacak gibi gerilmesiydi. Hayaletler kutuya ulaştığı anda kız elindeki kutuyu bıraktı ve elini duvarın içine geçirip güvenli alanın içine aldı.

Hayaletlerin boş suratları sadece bir milim ötesindeydi fakat aralarındaki duvar füze geçirmez güçteydi. Bütün bunların üzerine kız prensesi şaşırtıp hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Bir yandan da "Başaramadım! " diye sayıklıyordu.

Prenses garip bir alaycılıkla kızın yanına çömeldi. "Söyle bakalım neyi başaramamışsın?" diye sordu.
Kız hıçkırıklarını bir anlığına dizginleyip "İğneyi almayı başaramadım. Başarısız oldum. Nesneye ulaşamadım." diye haykırdı bir solukta.

Prenses bu sefer güzelliğinde beklenmeyecek bir bilgelikle gülümsedi. " Hayır başardın. Nesneyi almayı başardın."
Kızın hıçkırıkları aniden kesildi. Kızarmış gözlerini prensese dikip devam etmesini bekledi. Prenses kibirle konuştu.

Başardın çünkü nesne daha doğrusu kişi yanında. Bu hikayenin odak noktası benim. Yani nesne de benim aptal kız."
Spoiler: Göster

Çevrimdışı Victoria

  • **
  • 316
  • Rom: 3
  • Peynir!
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #9 : 02 Mart 2011, 15:53:04 »
Masallar Diyarında olduğundan bu kadar şaşkınlık yaşaması sonradan kendisi eğlendirmişti.
Sonunda birbirine bağlı milyonlarca koridorun içinde kaybolmuş gibi hissettiği bir anda haşin, devasa boyutlarda, meşeden yapılma bir kapının önünde bulmuştu kendisini. Bu devasa yapının üzerindeki koyu sadizm içeren ölüm sahneleri, arkasında karşılaşacağı şeyle ilgili büyük oranda fikir veriyordu kıza.

Bu paragrafa geldiğimde kendimi birden bire Masallar diyarında buldum. Artık o küçük kız bendim. Ve kapıyı açmaya hazırlanıyordum...

Çok yerinde ve güzel betimlemeler kullanışın, diyaloglardaki sağlamlık, masalları ve masal kahramanlarını anlatışın... Diyecek pek bir şey bulamıyorum. Eline sağlık.
Devamını merakla ve heyecanla bekliyorum. :)
 
Spoiler: Göster

''I do not suffer from insanity, I enjoy every minute of it."
- Edgar Allan Poe

Çevrimdışı Black Helen

  • ***
  • 782
  • Rom: 15
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #10 : 15 Mart 2011, 23:06:02 »
Yalanların Muskası



"Tanrım, şu çamura bak. Nasıl yürürüm ben bu pislik deryasında, bana hiç yakışır mı?  Diğer prensesler görseler gülmekten, ben ise utancımdan ölürüm. Hem uykum da geldi. Yeter artık, dur!"

Son iki cümlesini geniş bir esnemeyle süsleyen Uyuyan Güzel, artık sabrının sonuna gelmiş küçük kızın arkasında oflayıp puflamaya devam ediyordu. Küçük kız hışımla durdu, arkasını dönerken yüzünü buruşturup sesini olabildiğince aksi bir tona ayarladı.

"Susmaya ne dersiniz Prenses Hazretleri. Böylece daha az enerji harcarsınız ve daha az uykunuz gelir !"

Prenses halsizce gözlerini devirdi ve yolun kenarına dizilmiş karanlık ağaçlardan birinin koynuna sokuldu. Küçük kız kendisine zarar vermesinden korkarak yan gözle Prenses'i takip ediyordu. Prenses son kez derin bir esneme koyverdi ve parlak yeşil otların üzerine uzanıp, ağacın gövdesini kendisine yastık ederek, rüya perilerini selamladı.

Küçük kız sıkıntıdan bayılacaktı. Bu prenses bozması şımarıkla uğraşmak ona bütün görevlerinden bile daha zorlu gelmişti. Belki de asıl büyük görev bu genç kızın çenesine katlanabilmekti. Yine de küçük kız için kabus gibi geçen bir yolculuğa eşitti bu.

Sıkıntıyla oflayıp puflama sırası küçük kızdaydı. Tam da Uyuyan Güzel'i uyandırmak için ağaca yönelecekken prensesin vücudunu kaplayan mavi haleyi farketti. Daha kız hareket bile edemeden ışık yoğunlaştı ve prensesi yuttu. Bütün olanları büyülenmiş gibi izleyen küçük kızın yüreğini derin bir endişe kaplamıştı. Her ne kadar prensesin dırdırından ölesiye sıkılmış olsa da yalnız olmadığını bilmek kısa süreliğine olsa da onu rahatlatmıştı.

Küçük kız düşüncelerine gem vurmaya çabalarken ışık giderek azaldı ve sonunda büsbütün yok oldu. Eskiden prensesin yattığı yerde şimdi bezden bir bebek yatıyordu.  Küçük kız aklı karışmış bir şekilde bebeğin yanına gittiğinde mini boy giysileri ve aynı renk saçlarıyla bunun prensesin bir kopyası olduğunu gördü. Gülümsedi.

“Böyle çok daha sessiz ve rahat.” diye mırıldandı kendi kendine. Beyninde yankılanan ses onun bu sözünü yalanlamaya yetti.

“Hala seni duyabiliyorum küçük hanım!! “

Küçük kız irkilerek iç geçirdi. Bez bebeği olabildiğince sert hareketlerle çantasına tıkıştırırken bu durumun iyi yanlarını görmeye zorluyordu kendisini.  En azından biraz hızlanabilecekti, ama öncelikle bu sefer nereye gideceğini öğrenmeliydi.

Kendisi için artık bir klasik haline gelmiş şeyi yapıp yere oturdu ve artık daha yıpranmış görünen ağır kitabını dizlerinin üzerine koyup sondan bir önceki hikayeyi açtı. Kitaba tekrar baktığında daha önce fark etmediği bir şeyi fark etti. Kitap hiç de kalın değildi sadece enden kurtarıyordu.

Önemsiz ayrıntıları atlayıp başlığı okudu. “Pinokyo”.

Koca burunlu tahtadan çocuğu görmek küçük kızı neşelendirmişti. Hikayeyi baştan sona okudu. Gepetto’yu, ormanda bulduğu kütüğü, pinokyonun içinde kapana kısıldığı sirki ve o koca balığı tekrar hafızasında diriltti.

Ve sona geldiğinde yine o kırmızı yazıyla karşılaşmak gözlerini devirmesi için yeterli bir sebepti.

“Küçük kızlar her söze inanmamalıdır. Uyanık ol. Maskelerdir insanları değiştiren. Fakat aynı zamanda çıkışları da gösteren. Çaresiz hissettiği anda, durup derin bir soluk almalı insan.”

Küçük kız iç geçirerek kitabı kapattı. Ayağa kalkıp elbisesine yapışmış tozları silkelerken bir yandan da düşünceli bir biçimde kaşlarını çatıyordu.

Çantasını sırtına yüklenip yeniden hiç bitmeyen o yolu turlamaya başladı. Hoş, pinokyoyla karşılaşacak olmak onu hiç heyecanlandırmamıştı. Sıradan, yapay bir masal yolculuğuydu sadece. Yürüdükçe bitmeyecek gibi görünen –ve muhtemelen de bitmeyen- bir yol, boyalı, hüzünlü ağaçlar ve görünmeyen bir gökyüzü… Sıradan.

Adımları birbirini takip ettikçe ufukta bir topluluk görmeye başladı küçük kız. Hayır, bir insan topluluğu değildi bu. İnsansızlıktan yok olma raddesine gelmiş binalar topluluğuydu karşısında duran. Klişe bir korku romanından fırlamış hayalet kasabalara benziyordu. Binaların çatıları yok olmuş ve çoğu ahşaptan olduğu için çürümekten, buzdolabında fazla beklemiş peynirlerin rengini almıştı.

İşin ilgiç yanı ise kasabanın ortasında duran dev çadırdı. Çadırın bezi, komşusu olduğu binaların aksine zamanın gazabından nasibini almamış gibi görünüyordu. Halen mavi, kırmızı, sarı ve beyaz bir renk cümbüşüyle süslenmiş halde, kasabının ortasında eskimezlik anıtı misali dikiliyordu.

Kız yürüdükçe ve kasabanın içine doğru ilerledikçe tüylerini diken diken eden bir şeyin varlığını hissetti. Karanlık pencerelerle donanmış evlerden her an üzerine bir şeyin atlamasını beklercesine tetikteydi. Adımları toprağa deydiği anda kalkan toz bulutu küçük kızda korkunç bir hapşırma isteği uyandırıyordu.  Yolun ortasından bir ot topağı da yuvarlanıp geçse tam olacaktı yani.

O garip sirk çadırına yaklaştıkça, çadırın devasalığı karşısında kendini küçük ve önemsiz bir bakteri gibi hissediyordu. Tam çadırın önüne geldiğinde durdu. Derin bir soluk alıp kendini bu tülden bozma kapının arkasında yaşayacağı şeylere hazırladı.

Tülü aralayıp içeri adımını attığında, daha çevresine bakmaya fırsat bulamadan derin bir uğultu ve alkış fırtınası onu şaşkına çevirdi. Sirkin içi sıradan bir sirk gibi dizayn edilmişti. Tek farkı yüzlerce kat daha büyük olmasıydı. Küçük kız seyircilerin oturduğu sıraya baktığında tekrar şaşkına döndü. Çünkü etrafta ne bir insan ne de yaşayan bir canlı vardı. Buna rağmen alkışlar ve tezahuratlar devam ediyordu.

Ancak maç muhabirlerinin tonlamasındaki heyecanla yarışabileceği bir ses tüm çadırda yankılandı.
“Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz sevgili konuklar. Öteki Diyar Sirki’nde bu akşam çok özel bir gösterimiz ve konuğumuz var…”

Tepkiyi ölçmek için duraksayan ses,  güçlü bir alkış ve tezahuratla karşılaşınca memnuniyetle devam etti.
“Şimdi karşınızdaaaa.. Küçük Kız!”

Kızcağız aniden üzerine çevrilen bir spot ışığı yüzünden az daha kör oluyordu. Ses aldırış etmeksizin devam etti.

“Bugün hep beraber “Küçük Kız Labirent’te” gösterisini izleyeceğiz. Küçük kız iyi oynamak zorunda yoksa…”
Eğer bu sesin bir eli olsaydı muhtemelen o anda boğazının önünden geçiriyor olurdu. “Evet sanırım anlaşıldı. O zaman oyun başlasın!”

Kız ağzı açık bir şekilde Ses’i dinliyordu. Ses konuşmasını bitirdiğinde ise bir şey olmasını bekledi, fakat bir şey olduğu falan yoktu. Aniden, reflekssel olarak gözünü kırpıp açtığı anda sirkin dönüşümüne şahit oldu.

Artık ortadaki o büyük boşluk yoktu. Yerini dev tahtadan duvarlarla örülü, karanlık bir labirent doldurmuştu. Kız ardına baktığında çıkış kapısı olan o tülün yerini de tahtadan bir duvarın aldığını gördü. Çıkış yoktu. Bir labirent, gaipten gelen sesler ve küçük bir kız vardı.

Kız kendini oldukça zavallı hissederek labirentten içeri adım attı. Boyunun iki katı uzunluktaki duvarlar klostrofobisine tavan yaptırıyordu. Halen tezahuratları duyabilmek de tüylerinin diken diken olmasına neden oluyordu. Yine de başını dik tuttu ve gururla burnunu havaya dikip yürümeye devam etti.

Adımlarını çok düşüncesizce attığını birkaç dakika sonra ilk ölümcül tuzakla burun buruna geldiğinde anlayacaktı. Ayaklarını altında birden beliren boşluktan, son anda kapağın sesini duyup kendini yana atarak kurtulabildi. Damarlarında dolaşan adrenalin nefes nefese kalmasına neden olmuştu.

Ses’in heyecanla konuştuğunu duydu. “Vay canına. Çok iyi sıyrıldı. Yıllardır böylesini görmemiştik. Bu diğerlerine oranla daha akıllı çıktı. “ Tezahuratlar hızlanmıştı. 

Küçük kız biraz soluklanınca kediyi öldürecek cinsten bir merakla az önce açılan kare şeklindeki deliğin yanına gitti. İçine baktığında sonunda ne olacağını tahmin edemeyeceğiniz türden karanlık bir delikle karşılaşması yola koyulunca adımlarını daha temkinli atmasında önemli bir etken oldu.

Duvarları yoklayarak ilerliyor ve dönemeçleri  düşünmeden aşıyordu. Saatler geçmiş gibi gelen bir süreden sonra daha önce hiç karşılaşmadığı kadar çok ayrımı bulunan bir dönemece ulaştı küçük kız.
Onu şaşırtan on küsür dönemeç değil her birinin girişindeki direğe iplerinden asılmış on küsür , yüzsüz tahtadan kuklaydı. Bu yüzsüz pinokyolar kız dönemeci gördüğü andan itibaren sürekli konuşuyorlardı.

“Bu tarafa gel..” , “Hayır sen onu dinleme burası doğru yol…”, “Sen sus! Buradan…”, “Yalancılar! Doğru yol burası…”

Küçük kız onların bu kafa çelici, gürültülü konuşmaları ağzı açık bir şekilde dinlemekteydi. Kafası her cümleyle daha da bulanıyor, beyni boşalıyordu. Tam bir girişe doğru yürürken, fikrini değiştiriyor ve diğerine yöneliyordu. Ve biliyordu ki bu son düzlüktü. Eğer buradan doğru dönemece girerse istediğine ulaşacaktı.

Artık ağlamak üzereydi. Kafası o kadar karışmıştı ki panikleyip herhangi bir girişe yürüyebilirdi. Ama bunun onun sonu olacağını da anlayacak kadar aklı başındaydı. Sonra Avcı’nın sözleri beynine doldu. "Sakinleyip, derin bir nefes al.." Son cümle anlam kazandığında sanki cennetin kapıları aralanmış gibi sesler kesildi. Kuklalar hala konuşuyordu ama kız onları duymamayı seçiyordu. Tamamıyla sakinleşip bir nefes aldıktan sonra yol ayrımına tekrar baktı. Bu girişlerden biri şüpheye mahal bırakmayacak şekilde içten bir ışıkla parıldıyordu.

Sakin adımlarla o girişe doğru yürüdü ve içeri adım attı. Bir an hiçbir şey olmaması kızı endişelendirse de sonradan gelen alkış sesleri onu rahatlatmaya yetti. Yürüdükçe bir şeylere yaklaştığı hissi artıyordu. Yine de adımlarını önceki deneyimlerinden kaynaklanan bir temkinle atmadan edemiyordu.

Yolun sonu ve önündeki açıklık kızın karşısında belirdiğinde Ses tekrar konuşmaya başladı.
“Hiç bu kadar uzun süre hayatta kalan olmamıştı. Bu bir rekor sayın seyirciler!” Cümleleri görünmez seyirciler tarafından desteklendi.

Kız açıklığın ortasına yürüdüğünde üzerine bir şeyin atlamasını bekliyordu. Bunca yaşanmışlıktan sonra rahatça dolaşmasının imkanı yoktu. Açıklığın ortasında duran tümsek ve mezar taşı kıza hafif bir şaşkınlık yaşatsa da duraksamadan bu derme çatma mezarın yanına yürümekte bir sakınca görmedi.
Fakat mezar taşını üzerinde yazanlar durumu daha da ilginç hale getirmişti.

Gepetto
Bilinmeyen bir Zaman – Sonsuzluk
“İpler hep elinde olacak, huzur içinde yat.”


Kız birkaç dakika düşündükten sonra kafasını kaldırıp da mezar taşına yaslanmış ve adeta yas tutar gibi duran kuklayı gördü. Bu kuklanın da yüzü yoktu fakat yüzünün olması gereken yerde bir maske duruyordu.
Avcı ne demişti. “Maskelerdir insanları değiştiren ve çıkışları gösteren.”

Bu kadar basitti. Fakat şu ses…çok tanıdıktı. Ve üzerine de Gepetto’un mezarında yazanlar. “İpler hep elinde olacak.” Ve bu dev labirent. Kızın bu gizemi de çözüme kavuşturması sadece iki saniyesini aldı.Başını yukarı kaldırıp “Gepetto?” diye seslendi.

Beklentili bir sessizlikten sonra Ses cevap verdi. “Efendim?” Sonra da sustu.
Kız gülümsedi. ” Demek sendin. Artık kuklaları değil de insanlar oynatıyorsun öyle mi?”

Gepetto bu soruya cevap vermedi. Bunun yerine başka bir soru sordu. “Buradan canlı çıkamayacağını biliyorsun değil mi küçük kız?”

Kızın gülümseyişi genişledi. “Bunu ne sen ne de ben bilebiliriz.”

Gepetto sinirle kükredi ve “Sana gününü göstereceğim!” diye haykırdı. O bunları söylediği sırada duvarlardan bin bir korkunçlukta canavarlar çıkmaya başladı.

Fakat küçük kız ne yapacağını biliyordu. Kuklanın yüzündeki maskeyi çıkartıp kendi yüzüne taktı. Ve o canavarlar birden kayboldu. Bunlar sadece küçük kızı korkutmak için tasarlanmış kandırmacalardı. Eğer kız gerçeği bilmese onların korkunçluğu karşısında aklını kaçırıp sonsuza de burada kalabilirdi. Gerçeği bildiğine göre, bu canavarlar ona en fazla Gepetto’nun kendisi kadar zarar verebilirdi.

Maskenin sayesinde çıkış yolunu bulmakta zorlanmadı. Arada Gepetto’nun haykırışlarıyla tehtiderini ve seyircinin yuhlamalarını duysa da bunlar umrunda değildi. Neşeli bir ıslık eşliğinde çıkış kapısını bulması zor olmadı. Çadırda son kez ardına bakarken Gepetto için üzülmeden edemedi. Sonsuz yalnızlık cehennem azabı gibi olmalıydı. 

Şehir bile gözüne o kadar korkutucu görünmüyordu artık. Bu maske yüzündeyken herhangi bir şeyden korkabileceğini düşünmüyordu. Çünkü sonuçta bu Pinokyo’nun maskesiydi. Onu yalanların muskası koruyordu.

Kasabayı da terk ettiğinde çantasından gelen homurtu keyfini daha da arttırdı. “ Aferin sana! Sanki büyük iş başardın. Şapşal kız.”
Gülümseyerek yoluna devam etti. Prensesin bu yersiz kıskançlarına alışmıştı artık.
Spoiler: Göster

Çevrimdışı KoyuBeyaz

  • ********
  • 2754
  • Rom: 59
  • Rasyonalist dominant.
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #11 : 16 Mart 2011, 23:02:36 »
Bölümlerin ayrı ayrı olarak da okunabilmesi özelliği çok güzel. Uzunluğu tam kararında tutturduğun için her seferinde yeni bir masal okuyor havasını vermişsin ki bu ayrı bir güzel kılmış. Ayrıca bence küçük kızın gözünden kaçan bir kaç sayfa daha vardır o kitapta. Vardır vardır.
Uzay elbisemle kavgaya hazırım.

Çevrimdışı Victoria

  • **
  • 316
  • Rom: 3
  • Peynir!
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #12 : 17 Mart 2011, 16:29:15 »
''Pinokyo'' en sevdiğim masallardan birisidir. Küçük kızın hissetiği duygu karmaşasını, korkularını hikayeye çok iyi yansıtmışsın. Diyecek fazla bir şey yok. Tebrik ederim.
Umurım bir daha ki masal ''Kırmızı başlıklı kız'' olur. En sevdiğim masallardan ikincisidir.( sanki istek parça istiyormuşum gibi oldu.  :P) Daha fazla yazmaya devam edersem bu liste uzar gider.  :)

Spoiler: Göster

''I do not suffer from insanity, I enjoy every minute of it."
- Edgar Allan Poe

Çevrimdışı Wanderer

  • ****
  • 1503
  • Rom: 28
  • Uzun günler ve hoş geceler dilerim.
    • Profili Görüntüle
    • Blog Sayfam - Yolsuz Yolcu
Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #13 : 17 Mart 2011, 16:44:20 »
Vaov! Harika... Abartısız söylüyorum hayatımda okuduğum en tatlı anlatım biçimine sahipsin, derste canım sıkılınca bir açıp bakayım hele neymiş diye içine daldığım öykünü bitirmeden çıkamadım. Emin ol derste telefondan okumak çok riskli :)

Ejderhayla konuştuğu kısma bayıldım, Pamuk Prenses karakterini kimsenin aklına gelmeyecek bir şekilde yansıtmana bayıldım, ilk bölümdeki anne ve baba kavgası sırasında çocuğun hissettiklerini harika yansıtmışsın ve beni öyküye bağlayan da minik kız çocuğumuzun kara bastığında çıkan pof sesi oldu sanırım :)

Ayrıca okuyucuyu şaşırtmayı da iyi bildiğini söyleyebilirim, Uyuyan Güzel'in aranan nesne olması çok hoştu.

Eksi bir şey gerçekten aradım ama bulamadım ve derste 'Off Harika!' diye söylenirken bütün sınıfın ters ters bana bakması dışında da kötü bir şey bulabileceğimi sanmıyorum. :)

Ellerine sağlık, devamı merak edilesi harika bir öykü-masal karışımı olmuş.
May the force, be with you.

Çevrimdışı Black Helen

  • ***
  • 782
  • Rom: 15
    • Profili Görüntüle
Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #14 : 17 Mart 2011, 21:00:40 »
Yorum bombardımanı! Hepinizin yorumlarına verebileceğim ortak cevap sevindirici olur herhalde. Gerçekten sevindim, bunun dışında tek tek gidersem:

@Koyubeyaz, bölümlerin uzunlukları konusunda kararsızım hala. Çünkü yazmaya başladığım zamanki uzunluk kararımla bittiği zamanki aynı olmuyor.Çok mu uzun yazmışım diye kendimi yiyorum. Ortayı tutturabildiğimin söylenmesi güzel. Bunu dışında o küçük kızın bir iki sayfa daha bulabileceğini hiç sanmıyorum. Zaten hala bitiremediğim öbür hikayelerimin vicdan azabını çekiyorum, bayağı emek verdiğim bu projenin yarım kalması beni çok üzer. O yüzden tadında bırakmak lazım  ;D

@Victoria, Pinokyo'yu ben de çok severim. Sanırım o küçük kuklada kendimi buluyorum  :P Bunun dışında anlatımımı beğenmen beni sevindirdi. Benim için bir hikayede esas olan anlatımın iyiliğidir çünkü. Bunun dışında hikayeyi kısa tutma politikam yüzünden başka masallara yelken açmayı düşünmüyorum. :)

@Antiseptik, derste otur dersini dinle yoksa benim durumuma düşüp sınav sonrası buhranları yaşarsın. Şaka bir yana bu kadar kasıp bütün bölümleri bir anda okuyan okuyucuya duyduğum saygıyı kimseye duymuyorum. Okuduğun ve yorumladığın için teşekkürler :)
Spoiler: Göster

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Karanlık Masallar
« Yanıtla #14 : 17 Mart 2011, 21:00:40 »