Kayıt Ol

Ormanda

Çevrimdışı Moriarty

  • *
  • 42
  • Rom: 1
    • Profili Görüntüle
Ormanda
« : 21 Ekim 2017, 14:46:48 »
 Kalbi sıkışıyordu. Onu kaçıran kişi tarafından değil, heyecandan ölecek gibiydi. Birkaç saattir arabanın bagajındaydı. Araba sürekli yol değiştiriyordu, bazı virajlarda kafası kötü çarpıyordu.
 Taylan o akşam işten geç çıkmıştı, evde onu bekleyen biri olmadığından geç çıkışı sorun olmamıştı. En son hatırladığı şey otoparka arabasını almaya indiğinde bayıltıldığıydı.
 Bagajda gözleri kapalıydı, ama buna rağmen arabanın kendi arabası olduğunu düşünüyordu. Taylan içgüdülerine güvenirdi. Hiç kaçırılma korkusu yoktu. Yaklaşık 5 sene önce okuduğu bir romanda ünlü bir yazar bir hayranı tarafından kaçırılıyordu ve zavallı yazara zorla hiç yazmak istemeyeceği bir roman yazdırılıyordu. Kendisi ünlü bir yazar olmadığından önemli bir iş için kaçırılmadığını düşünüyordu.
 Sonunda el freninin çekilirken çıkarttığı cart sesini duydu, ön kapının açıldığını ve bir adamın yavaşça yaklaştığını hissetti. Sonunda bagaj açıldı, kesinlikle kendi arabasındaydı. İki kuvvetli el adamı tuttu bir an sonra kaçıran adamın sırtındaydı. Adam birkaç metre uzaklaştı ve en sonunda Taylan'ı bir el arabasına bıraktı. Olup bitenleri gözleri kapalı olduğu için gözlemleyemiyordu. Taylan gözleri kapalıyken bile adamın el arabasını sürdüğü yönleri takip ediyordu. 
 Birkaç dakika sonra durdular ve adam gözlerini açtı. İlk fark ettiği şey onu kaçıranın kalıplı biri olduğuydu yani şiddetle karşı çıkamazdı. Taylan daha sonra orman gibi bir yerde olduğunu fark etti. Tahminine göre saat on biri yeni geçmişti. Maskeli adam özür diledi ve yavaşça ortamı terk etti.
 Yalnız başına kalmıştı, hemen arabasına doğru koşmaya başladı. Kolları önden bağlıydı, koşarken dengesini korumak zor oluyordu. Bir iki kere yere düşse de iyi takip yeteneği sayesinde arabayı buldu. Başı oldukça ağrıyordu ama durma niyeti yoktu. Hemen arabanın ön yolcu kapısını açmayı denedi , şanslıydı ki araba kilitlenmemişti. Oturduktan sonra ilk işi torpidoyu açmak oldu, sonra içerideki çakıyı aldı. Çakıyla bağı kesmek imkansız duruyordu yine de denemek istedi. Tam kesmeye başlarken yanlışlıkla kolu radyoya çarptı. Radyo ABBA'nın ''Gimme! Gimme! Gimme! (A Man After Midnight)'' şarkısı çalıyordu. Taylan hızlıca radyoyu kapattı ve maskeli adamın sesi duymadığını umdu. Çakıyı cebine attı, ipi kesmese bile belki kritik bir anda kullanabileceğini düşündü. Kapının kilidini çekti, böylece saldırılmayacağını düşünüyordu.
 Arabada çaresizce beklerken uykuya dalmıştı. Uyandığında gece yarısı yeni geçmişti. Neden kaçırıldığını düşünürken, arka koltukta bir adamın oturduğunu fark etti. Bir önceki adamdan farklı birisiydi. Yüzü karanlıktan dolayı gözükmüyordu.
 ''Güzel şarkı değil mi? Bana disko zamanlarımı hatırlattı.'' Adamın sesi hiç disko zamanlarını yaşamış bir yaşlının sesi gibi gelmiyordu. Elinin bağlı olmadığını ve kapı kilidinin açıldığını fark etti.
 ''Evet, çakıyı da aldım. Zararlı bir şeyler yapmanı istemeyiz değil mi?'' Çakı gerçekten cebinde değildi.
 ''Galiba hiç soru sormayacaksın, neden burada olduğunu hiç merak etmiyor musun.'' Taylan adamı görmeden önce tamda bunu düşünüyordu.
 ''Aslında neden burada olduğumuzu bilmek isterdim, söylesenize beni niye kaçırdınız?''
 ''Her canım sıkıldığında uşağım dış dünyadan birini buraya getirir ve getirilen tutsakla benim aramda ikili bir oyun başlar. Şimdiye kadar hiç kaybetmedim ama bu kaybedemeyeceğim anlamına da gelmez, kurtulma umudunu yitirirsen oyunun zevki kalmaz değil mi?''
 ''Peki bu oyun nasıl bir oyun.''
 ''Çok basit, kazanmak için bir hafta boyunca oyun alanımda canlı kalman gerek.''
 Taylan kendini öncekinden de heyecanlı hissediyordu, bayılmaktan ya da kalp krizi geçirmekten korkuyordu. Adamın yüzü gelen bir ışıkla bir saniyeliğine gözüktü, gerçekten genç birisiydi sarı saçları vardı ve gözlerinde bir gariplik vardı, kahverengi ile kırmızı arası bir renkti ama bu renkler irisin içinde alev yanarmışçasına dans ediyordu. Tahminince adam kendisinden birkaç yaş büyük olabilirdi.
 ''Bakalım, başarabilecek misin?'' Adam aniden yok oldu ve Taylan istemsizce uykuya daldı. 
Gün 1:
 Uyandığında kendinin bir ağaca bağlandığını hissetti. Karşısında ise bağlı bir köpek vardı, o büyük saldırgan cinslerdendi. Garip bir şekilde aç veya susamış değildi. Halbuki bir şeyler yiyeli en az yarım gün olmuştu. Gözünü açıp kapattığında köpeğin cinsinin değiştiğini fark etti. Köpek cinsi şuan Pug'dı. Artık yaşadığı olayların ya kabus olduğunu ya da ancak paranormal güçler tarafından yapıldığını düşünüyordu. İşin iyi yanı ise köpek meselesinin bir tehdit olmadığını bilmekti.
 Ağacın tepesine baktı ve asılı bir kutu gördü, şanslıydı ki ağacın çok az dalı vardı. Bir belgeselde yaşlı bir adamın kolayca ağaca tırmandığını izlemişti. Gençliğini kanıtlamanın vakti gelmişti. Tepedeki kutuyu en rahat şekilde açabilmek için kendini yavaşça çevirdi ve tırmanmaya başladı. Sırtında tahta kurtlarınını hissedebiliyordu, buna kıymıklar da dahildi. Yaklaşık on dakikada tepeye tırmanmıştı. Tepedeki metal kutuyu açmaya çalıştı. Kutu o kadar ısınmıştı ki Taylan onu yere düşürdü, parmak derisinin bir kısmının yandığını düşünüyordu. Birkaç dakikasını da inerek harcadı. Neyse ki kutu fazla uzağa düşmemişti. Kutu şaşırtıcı şekilde soğumuştu, bağlar onu zorlasa da kutuyu eline alabildi.
 İçinde kaliteli bir avcı bıçağı ve bir anahtar vardı. Bıçakla ipleri kesti ve kurtuldu biraz sırtını ovdu, her tarafı ağrıyordu. Kutuyu sallayınca içinde bir not olduğunu fark etti. Notta '' Başlangıç Hediyeleri (Keşke yukarıda açsaydın.)'' yazıyordu.
 Köpek şimdi Alman Çoban Köpeği olmuştu, Taylan bu cinse çocukken meraklıydı. Gözünü kırpmadan anahtarı denemeye gitti. Anahtar tam uymuştu. Köpek arkasına bakmadan kaçtı. Taylan anahtarı geri çekerken anahtar birden toz olup uçtu, yorgunluğundan dolayı onu takip etmek yerine bir ağaca yaslanmayı seçti. Güneş yavaş yavaş batıyordu.
 Dinlendiği süre boyunca dolunay muhteşem ışığını yükselerek göstermeye başlamıştı. Artık ulaşabileceği en üst noktaydı. Taylan bir çok yıldız görebiliyordu. Muhtemelen şehirden uzak bir yerdeydiler. Taylan şuan hem aç, hem susuz, hem de yorgundu bir de bunlara üşüme eklenmişti. Gecenin soğukluğu acımasızcaydı etinden et kopartıyor gibiydi.  Bu yaşadıklarını Mulder yaşasa güzel bir The X-Files bölümü olabilirdi.
 
 
 
 Aniden kurt köpeği gözüktü, hızlıca koşuyordu. Adeta bir canavara dönüşmüştü. Taylan köpekten kaçmak için ağaca tırmanmaya başladı. Bu ağaç öncekinden daha kısaydı. Tırmanınca yine bir kutu buldu. Kutunun içinde bir magnum, bir litrelik açılmamış pet su şişesi ve bir adet çakmak vardı.
 Bu sefer de not vardı. ''Bu sana hazırlayacağım son hediye, ne yapacağın çok bariz köpeği vur, ateşi yak, köpeği ye, suyunu iç ve rahat bir uyku çek. Kağıtta (Silahı belki üzerinde denemek istersin diye fazladan bir mermi daha koydum. Şakak her zaman en iyi seçenektir)'' yazıyordu.
 Köpek uysallaşmış gözüküyordu, Taylan ağaçtan indi. Silahın emniyet mandalını kaldırdı. Köpeğe doğru nişan aldı. Tam vuracakken ağlamaya başladı. Köpek kaçtı. Silahı şakağına götürdü. Parmağı tetiğin üzerindeydi. Ağlamaya devam ediyordu. Yüzü epey kızarmıştı. Bağırarak ''Oyunu biraz daha eğlenceli hale getirelim değil mi?'' dedi, histerik bir şekilde gülüyordu. Emniyet mandalını indirip silahı cebine koydu. Yüzünü sildi, sudan biraz içti, az önceki ağaca yaslanıp uykuya daldı.
Gün 2:
Kalktığında yanında çoban köpeği vardı. Köpeğin ağzında bir tavşan ölüsü vardı. Köpek tavşanı Taylan'ın kucağına bıraktı. Taylan yaslandığı yerden köpeğe sarıldı. ''Sen gerçek bir dostsun değil mi? Seni seviyorum dostum.'' dedi, köpeği boynundan okşayarak 1-2 dakika sevdi.
 Gerçekten halden düşmüştü, tavşanı kesti derisini yüzdü -ilk defa bir hayvanın derisini yüzüyordu- eti adilce ayırdı köpeği besledi. Sıra kendine geldiğinde yerden birkaç dal alıp çakmakla tutuşturdu ve tavşanı pişirmeye başladı. Et inanılmaz lezzetliydi, normalde et yemeyi fazla sevmese de açlığın sonsuz etkilerinden biriyle hızlıca bitirdi. Birazcık su içti ve köpekle yola koyuldular.
 Yürürken aklına köpeğe isim vermek geldi. Köpeğe Leopold ismini verdi. Taylan'ın umudu Leopold'un onu tavşanları bulduğu yere götürmesiydi. Yolda bir ceset buldular. Bir kadına ait cesedin sırtında bir çanta vardı. Taylan cesedin aniden canlanacağından korktuğu için yavaşça çantayı çıkardı. Çantanın içinde her zaman ki bir not ve ucu kancayla biten uzunca bir halat vardı. Notu açtı kısa metni okudu.
 ''Çantayı kullanan son kişinin hali malum, ama sen gerçek bir yarışmacısın değil mi? Dramanı seviyorum (Maalesef ben sana dost diyemem).'' Kağıdı parçalara ayırıp havaya fırlattı. Leopold'a bakarak ''Bu adam kendini epey komik sanıyor değil mi?'' dedi. Taşıması zor olan eşyaları çantaya koydu, cebinde sadece kılıf içindeki av bıçağı kalmıştı. Elleri sonunda serbestleşmişti. Yola devam ettiler.
 Birkaç saat sonra tavşanların yatağına ulaştılar. Geri kalan günlerini burada geçirmeyi planladı. 2 tavşan yakaladılar, Taylan artık acımasızlaşıyordu, tavşanların boynunu kırarken hiç duyguya kapılmadı. Tavşan yatağı muhteşem renkli çiçeklerle kaplıydı. Sanki rakibi bazı yerleri özellikle güzel tasarlamış gibiydi. Yakaladığı tavşanlardan birini çantasına koydu, diğeri içinse klasik yüzme, paylaşma, pişirme prensibini uyguladı. Tabi ki Leopold'un payını ihmal etmedi. Tavşanı yedi ve su içti, su bitmek üzereydi işte o an orada kalamayacağını anladı.
 Hava hala aydınlıktı ama maviliğin içinde beyaz ay kendini gösteriyordu, akşam yakındı. Birkaç saat sonra, yolculukları devam ederken Leopold bir fareyi kovalamaya başladı, Taylan da ona yetişmek için koşuyordu. Yaklaşık 10 dakika sonra Leopold fareyi kaybetmiş olsa da Taylan'ı bir göle götürdü. Taylan köpeği alnından sevdi, sonra üstündekileri çıkartıp göle atladı. Leopold da suya atladı. İkilinin yıkanması bitince gölden çıktılar. Taylan su şişesini doldurdu ve kıyının biraz ilerisine kamp ateşi yaktı.
 Dolunay bu gece de devam ediyordu. Taylan ateşin başında uykuya daldı. Gece yarısında Leopold'un havlamasıyla kalktı. Göl mavileşmişti hatta bu mavilikten de öte bir şeydi. Birçok soluk insan vücudu -belki de hayalet- dipte gözüküyorlardı. Taylan'ın kalbi tekrar hızla çarpmaya başladı. Göle doğru yaklaştı. Artık onları daha rahat görebiliyordu. Her çeşitten insan vardı: Günümüzde, seksenlerde, ellilerde hatta Osmanlı zamanlarında yaşamış insanlar. Kıyafetleri derin yırtılmıştı. Kalplerinin olduğu yer delikti. Hepsi Taylan'ı izliyordu. Tek bir ağızdan aynı sözü söylediler. ''Arkana bak!''
 Hemen arkasına baktı muhteşem bir manzara vardı, karanlık gökyüzünde alevli kayalar yeryüzüne doğru yaklaşıyordu. İlk düşen gölün biraz ötesine düştü ve düştüğü yerde korkunç bir patlama oldu. Taylan'ın üzerine veya yakınına kaya düşmesini bekleme niyeti yoktu. Önce Leopold'u göle fırlattı, göldeki cesetler tarafından saldırıya uğramaktan korkuyordu. Tam bu düşünce aklından geçerken vücutlar tek bir ağızdan ''Biz sana yol oluruz. Kormana gerek yok.'' dediler.
 Taylan çantasını sırtına taktı ve göle atladı. Yüzmeye başladı ama çanta onu yavaşlatıyordu. Kayalar gittikçe ona daha da yaklaşıyordu. Göle ilk düştüğü an cesetler göl yüzeyine yükselmeye başladılar. Yüzlerce ceset düz yatar şekilde yol oluşturdu. Taylan ve Leopold'un altında insanlar merdiven gibi dizildiler. Yola çıktıklarında cesetler yolun başka kısmına eklendiler. Bir kaya her göle düştüğünde yol sallanıyordu. Cesetlerin iyi kenetlenmesi sayesinde koşabiliyordu. Vücutların kalp boşluğu yenmiş gibiydi. Yolun sonu gölün diğer kıyısına tam bağlanmamıştı. Kayalar arkasında düşmeye devam ediyordu ama artık yaklaşmıyorlardı.
 Cesetler gülmeye başladı ve gülerek ''O bizi yedi, seni de yiyecek kaçamazsın!'' dediler. Taylan'ın aklına hiçbir fikir gelmiyordu. Cesetler bu sefer ''O duyulmayanı duyar, ses çıkardığın an seni öldürür.'' dediler. Cesetler yolun diğer ucundan teker teker dibe batıyorlardı ve yol kapanıyordu. Kıyıya atlayabilecek mesafede değildi.
 Cesetlerin bahsettiği ses meselesi aklına takıldı. Suya düşmesine az kala birden çantasını açtı ve içinden silahını çıkardı. Gölün kayaların düştüğü uzak bir köşesine bir el ateş etti. Altından koskocaman bir balık geçti. Balık kan kırmızısıydı ve sırtında onlarca kalp vardı ve durmadan atıyorlardı. Taylan balık oraya gittiğinde duyacağı tek sesin kayaların patlama sesi olacağını düşündü. Bağırarak bunu test etti. Balık geri dönmeyince önce silahın emniyet mandalını indirdi, sonra yüzerek kıyıya çıktı. Leopold da Taylan'la beraber kıyıya çıkmıştı. Göldeki cesetler artık tamamen dibe batmışlardı ve gözükmüyorlardı. Taylan cesetlerin gerçek olmadığını düşünüyordu. Karşı tarafta kayalar artık düşmüyordu, balık muhtemelen tekrar gölde dolaşmaya başlamıştı. Çok yorulmuştu. Ateş yakmadan yatmaya karar verdi. Yüzdüğü tavşan derisini çimenlerin üstüne koydu ve yaslanarak gökyüzüne baktı, güzel yıldızlara bakarak uykuya daldı.
 
Gün 3:
 Uyandığında ilk işi suyunu içmek oldu. Sonra sonuncu tavşanını yüzdü, bu işte iyice yol kat etmişti, sonuncu tavşanı en çok et elde ettiği tavşandı. Eti güzelce ayırıp birazını Leopold'a verdi, köpek halinden memnun gözüküyordu. Şişedeki suyun tamamını içti göle su doldurmaya gitti. Önce kıyıdaki bir taşı göle fırlatarak balığın varlığını test etti. Hiçbir hareketlenme olmamıştı. Bu koca ormanın ekolojisi onu her an daha da şaşırtıyordu. Suyunu doldurdu ve Leopold ile yola koyuldular.
 Yolda arabasını ve işini sonsuza kadar kaybettiğini düşündü ama bunlar artık onun için önemli şeyler değildi. Yarışmayı kazanırsa artık o sıkıcı işte zaman geçiremezdi. Aklından seçilebilecek meslekleri düşünerek yürümeye devam ediyordu. Bu fikri düşünmeyi bıraktı, önünde keşfedilecek büyük bir orman ve kazanılacak bir oyun vardı.
 Bir silah sesi duydular. Sesi magnumun sesine benzemiyordu. Sesin geldiği yere doğru koşmaya başladılar. Ulaştıkları yerde bir kuyu vardı. Kuyunun yanında bir tabela vardı. Tabelada ''Dikkat: Çekerseniz düşersiniz!'' yazıyordu.
 Kuyunun içinde bir kadının ağlama sesi geldi. Kadın ''Lütfen yardım edin, saatlerdir buradayım!'' diye çığlık attı. Taylan kadının onu görmediğine emindi, kadını çekerse düşmekten korkuyordu. Birden Leopold havladı ve kadın ''Lütfen yardım edin. Orada olduğunuzu duydum. Tabela yalan söylüyor, korkmanıza gerek yok.'' dedi. Taylan'a korkmaması gerektiği son söylendiğinde gayet korkunç bir olay yaşanmıştı. Şimdi çekmekten daha da tırsıyordu. Kuyunun yanında bir halat vardı. Halatı inceledi, hiç kalın değildi. Kadına yardım etmek istiyordu ama o halatın kesin kopacağına emindi. Çantasındaki halatı çıkardı, kancalı ucunu güvenilir bir yere taktı ve aşağı doğru sarkıttı. Taylan Leopold'a sus işareti yaptı ve kadının korkunç bir yaratık çıkmasından korktuğu için ortamdan uzaklaştılar.
 Kadının takip edemeyeceği kadar uzaklaştılar. Taylan başlangıçtan oldukça uzaklaştığını, artık bilinmeyene sürüklendiğini biliyordu. Tek isteği yemek ve suya ulaşabileceği güvenilir bir yerde geri kalan günleri geçirmekti ama bunu yapabileceğini zannetmiyordu.
 Saatler boyunca yürüdükten sonra bir uçuruma ulaştılar. Taylan ''Lanet olsun, buradan çıkış yok!'' diye bağırdı. Akşam artık oldukça yaklaşmıştı ve Taylan çok acıkmıştı. Taylan bir an uçurumdan atlamayı düşünse de intihar meselesinden çoktan vazgeçmişti. Uçurumun kenarındaki bir ağaca yaslanmış ne yapacağını düşünüyordu. Aniden Leopold havlamaya başladı, Taylan köpeğin neden havladığını anlayamıyordu.
 Köpek havlamaya devam edince, köpeğin havladığı yöne baktı. Gerçekten de ufukta bir şey vardı. Güneş yavaş yavaş batsa da o şey renk değiştirmiyordu. En sonunda o şeyin ne olduğunu anladı, havada asılı kalan bir oda. Oyun artık mantık çerçevesinin dışında gelişmeye başlamıştı.
 O odaya nasıl ulaşabileceğini bilmiyordu. Aradığı yolu Leopold şans eseri buldu, köpek uçurumun sınırından geçti ve havanın üzerinde yürümeye başladı. Taylan Leopold olmasa çoktan birkaç kere öleceğini, birkaç kere de intihar edeceğini düşündü. Köpeğin gittiği yolu takip etmeye başladı. Odaya koşa koşa Leopold'dan önce ulaştı. Kapıyı açtı, içeri doğru vakumlandığını hissetti. İçeri girdiğinde kapı arkasından kapandı, vakumlanma olayı son bulmuştu. Leopold dışarıda kalmıştı. Oda karanlıktı, şeytani bir kıkırdama sesi geldi ve ışıklar açıldı.
 Odada genişçe bir yemek masası vardı ve on üç sandalye yan yana yerleştirilmişti. Et parçası kalmamış iskeletler, bu sandalyelerin on birini dolduruyordu. Her birinin önünde içi kurtçuklarla dolu tabaklar vardı. Taylan kusacaktı, ama midesinde yemek olmadığı için kusamadı. Hemen kapıyı açıp kaçmayı denedi ama kapı sıkışmıştı, tüm ağırlığını verdiği halde kapının kolu milim aşağı inmiyordu. Açamayacağını anladığı an odada Paul McCartney'nin ''Live And Let Die''ı çalmaya başladı. Taylan parçayı daha önce de dinlemişti ama ne zaman dinlediğini hatırlamıyordu.
 Ses tavandan geliyordu, iskeletlerden dolayı masa yerine tavanı incelemeyi tercih etti. Bir an gözü tekrar masaya kayınca masanın ''Son Akşam Yemeği''ni temsil ettiğini anladı. Boş kalan iki sandalye İsa ve hain havari Yahuda'nın sandalyeleriydi. Taylan sırf meraktan, İsa'nın sandalyesine oturdu ve birkaç saniyeliğine odada ışıklar açılıp kapandı. Işık son defa açıldığında onu kaçırtan adam Yahuda'nın sandalyesinde oturuyordu. İkisinin de önüne balık yerleştirilmiş, balığın yanında şarap ve ekmek vardı. Adam'ın üzerinde kırmızı gömlek ve beyaz kravat vardı ve kravatla aynı beyazlıkta bir pantolon giyiyordu.
 ''Şeytanın ta kendisi olmasam bile şeytan gibi giyinmek eğlenceli. Beraber yemek yiyelim istedim, sonuçta bu odayı yarışmacılar yirmi yılda bir buluyorlar.'' dedi. Adam Taylan'a ciddi bakıyordu, sonra gülümsedi ve ''Şarkıyı ortama hareket katsın diye seçtim, beğendin değil mi?'' dedi. Taylan'ın kafası istemsizce aşağı yukarı sallandı. Vücudu kontrol altındaydı. Birdenbire iskeletler ayağa kalktı ve Taylan'ı dört bir yanından tutmaya başladı. İki iskelet balığın kılçığını ayırdı ve Taylan'a yedirmeye başladılar. Balığın tadı daha önce yediği hiçbir balığın tadına benzemiyordu. Odada bu sefer AC/DC'nin ''Thunderstruck'' şarkısı çalmaya başladı. Adam şarkıya çatal ve bıçak hareketleriyle katılıyordu. Taylan'ın ise önünde çatal ve bıçak yoktu, iskeletler yemeği sadece kemikten ibaret parmaklarla yediriyordu. Taylan'nın dudağı kanamaya başladı, üstelik dişleri de ağrıyordu.
 Parça biterken adam ''Daha fazla seninle kalmak isterdim ama biliyorsun sadece seni dikizlemiyorum.'' dedi. İskeletler Taylan'ı serbest bıraktı ve teker teker yerlerine oturdular. Taylan'ın ağzı ağrıyordu. Adam önündeki şarabı Taylan'a doğru kaldırdı ve ''Şerefe!'' dedi. Adam yok oldu, havadaki şarap bardağı masaya dik düştü, bir damla bile akmadı. Taylan hoplayarak yerinden kalktı ve adamın oturduğu yere gitti. Şarap suya dönüşmüştü. Suyu içti ve bayıldı.
Gün 4:
 Kalktığında odada ne iskeletler, ne kurtçuk dolu tabaklar ne de yemek masası kalmıştı. Oda bomboştu. Kendisi soğuk yere yığılmıştı. Tüm ağrıları geçmişti. Ayağa kalkarken çantasını dışarıda bıraktığını fark etti. Çıkarttığını hiç hatırlamıyordu, odaya girdiğinde çantası sanki birden yok olmuştu. Odada yapacak bir şey olmadığından kapıyı açmaya gitti. Bu sefer kapı kolayca açıldı.
 Dışarıda güneş çoktan doğmuştu. Leopold yolun üzerinde uyuyordu. Çantası köpeğin yanındaydı. Köpeği başından okşayarak uyandırdı ve çantasını sırtına aldı. Leopold'un kuyruğu sallanıyordu, anlaşılan ikisi de birbirini gördüğüne sevinmişti.
 Havadaki yolu yürüdüler. Uçuruma ulaştıklarında yol parçalara ayrıldı ve yok oldu. Taylan çıkan kulak tırmalayıcı sese rağmen kendini rahatsız hissetmiyordu. Kendisi aç değildi ama Leopold'un aç olduğunu düşünüyordu. Köpeğe üzülerek baktı ama köpek hala kuyruğunu sallıyordu.
 Saçma sapan avcılık işlerinden sıkılmıştı. Tek defada hem kendisine hem de Leopold'a geri kalan günler boyu yetecek yemek bulmak istiyordu. Silahındaki tek mermiyi avcılık için harcamak istemiyordu. Aklına tuzak kurmak geldi ama bu konuda hiç deneyimi olmadığını hatırladı, hem tuzak kuracak malzemesi de yoktu.
 En sonunda diğer yarışmacıları bulmanın, onlarla takım olmanın daha iyi olacağını düşündü. Yahuda - rakibine, ormanın sahibine bu ismi vermişti- aynı anda birkaç kişiyle yarıştığını ima etmişti. Belki de takım olarak Yahuda'yı yenebilirlerdi.
 Diğerlerini aramaya başladı. Bir ara ağaca yaslanmış bir şekilde elinde silahlı yaşlı bir adam gördü. Adam kendi beynini uçurmuştu. Adamın çantasının üzerinde beyin parçaları olduğundan, çantayı arayamadı.
 Saatler boyu boşa aramadan sonra bir mağaraya daldı. Mağaranın girişinde güzel bir kamp ateşi kurulmuştu, ateşin üzerinde ilkel bir tencere ve biraz et yemeği vardı. Yemeği Leopold ile paylaşmayı düşündü ama bunu adil olmayacağı için pas geçti. Su şişesinden biraz su içti ve mağaranın derinlerine indi.
 Çok fazla inmeden hırpalanmış bir adam gördü. Adam bir kayaya dayanmıştı, bayılmış gözüküyordu. Adamın nabzını kontrol etmeye gitti, kolunu tuttu. Parmaklarında atma hissi yoktu, adam bayılmamış ölmüştü. Adamın öldüğünü anladığı an başına sert bir darbe aldı ve bayıldı.
 Uyandığında karşısında uzun boylu kilolu bir adam vardı. Kıyafetleri kirlenmiş, delik deşik olmuştu. Adamın kolu kan akıyordu. Önüne ve etrafına baktı. Adam hem Leopold'u hem Taylan'ı sıkıca bağlamıştı. Leopold'un bağlandığı halatta kan lekeleri vardı, anlaşılan Leopold elinden geldiği kadar direnmişti.
 Adam birden ''Uyandığını fark etmedim zannetme.'' dedi, delice gülümsüyordu. Hemen sonra Leopold'a sert bir tekme attı. Köpek acı bir sesle inledi.
 Taylan hınçla ''Seni piç, köpekten ne istiyorsun!'' dedi. Adamın yüzüne doğru tükürdü ama tükürüğü adama ulaşmadı.
 ''Pire torbası kolumu fena parçaladı. Hakkını vereyim sadık bir köpekmiş, kısa sürede iyi yetiştirmişsin. Benim Saint Bernard'ın tadı güzeldi açıkçası.''
 ''Beni diğer adam gibi öldürmeme nedenin ne seni aşağılık herif.''
 ''Onu da bayılttığım gibi öldürmedim elbette. Önce güzelce sorguya çektim, sonra ellerimle boğdum. Elimi ısırsa da fazla dayanamadı. 6 gündür buradayım, benim de kendi kurallarım var. Avla ya da avlan değil mi?
 Taylan ''Oyunu delirerek kazanmak istemezdim!'' dedi, sesi biraz fazla çıkmıştı. Adam av bıçağını tehditkar bir biçimde elinde döndürüyordu. Taylan adamın tersine konuşmamaya çalıştı. Adamın bıçağını görünce aklına cebindeki bıçak geldi ama vücudu iyi bağlanmıştı.
 ''Köpeği öldürebilirdim ama öldürmedim, eğer soracağım sorulara doğru cevapları vermezsen önce köpeği sonra seni öldürürüm.''
 ''Köpek umurumda değil, nasıl olsa oyunu kazansam bile onu ormandan dışarı çıkaramam.'' Blöf yapıyordu ama adam yuttu.
 ''Pekala, şimdi soracağım sorulara gerçekçi cevaplar verirsen acısız ölürsünüz, aksi ise sizi kanlı bir yola götürür.''
 Adam Taylan'ın önüne eğildi ve bağdaş kurdu. Gayet ciddi bir tavırla sormaya başladı.
 ''Bugün kaçıncı günün?''
 ''Dördüncü.'' Kısa ama net bir cevaptı.
 ''Hiç birisiyle karşılaştın mı?''
 ''Senden başka hiç kimseyi görmedim.'' Taylan teknik olarak doğruyu söylüyordu, kuyudaki kadının sadece sesini duymuştu.
 ''Eşyalarını sakladığın bir yerin var mı?''
 ''Çantamı karıştırmadın mı zaten?'' Taylan eşyalarını bir yere saklamayı hiç düşünmemişti.
 ''Yani sakladığın bir yer yok, değil mi?''
 ''Evet.''
 ''Mağaranın girişindeki yemekten neden yemedin?''
 ''İçmek doğru olmazdı.'' Adam bunu duyunca haykırarak güldü.
 ''Madem oyunu kazanmak istemiyorsun neden ilk günden intihar etmedin?'' Bu ciddi bir soru değildi. Taylan gözlerini tavana dikti, adamın yüzüne bakmak istemiyordu.
 ''Peki mağaranın derinlerine neden indin?''
 ''Belki beraber çalışıp Yahuda'yı yenebiliriz diye birilerini arıyordum.''
 ''Demek ona bu saçma ismi verdin. Umduğun ile bulduğun farklı oldu değil mi?''
 Taylan bu soruyu ciddiye almadı.
 ''Kuyudaki kadının sesini duydun mu?''
 ''Hangi kadın?'' Taylan'ın yalan söylediği çok açık anlaşılıyordu.
 ''Hangi kadın mı? Seni gerzek onu duydun ve beni kandırmaya çalışıyorsun.'' Adam bıçağı Taylan'ın boğazında dolaştırmaya başladı. Taylan'ın kalbi yerinden çıkacak kadar atıyordu. Leopold o kadar sinir bozucu bir sesle havladı ki adam dayanamayıp bıçağı geri çekti.
 ''Bana ne yaşadığını anlat. Umarım yardım etmemişsindir.''
 ''Önce tabeladan dolayı etmedim ama sonra aklıma bir fikir geldi.''
 ''Başlatma fikrine salak, kadın nerede?''
 ''Bilmiyorum.'' Yalan söylemiyordu. ''Oyunun tuzaklarından biri olduğunu düşünüp kuyudan var gücümle koşarak uzaklaştım.''
 ''Pekala sorum tükendi şimdi sizi öldürmem gerek. Bu arada acı meselesi hakkında yalan söyledim. Önce köpeğin ölümünü sana izleteceğim sonra da seni parça par...''
 Mağarada silah sesi duyuldu. Taylan sesin nereden geldiğini anlayamadı. Adama baktı, adamın kalbinden kan yavaşça süzüldü. ''...ça dil- dil- dilimleyeceğim.'' diyerek cümlesini tamamladı ve yere yığıldı. Adam oyunu kazanmaya çok yakındı ama son anda kaybetti. Taylan o an oyunun mantığını anladı, adam doğrudan öldürmüyordu, birkaç kişiyi aynı anda ormanda tutup onları birbirine öldürtüyordu. Peki son kalana ne oluyordu? Taylan olanların şokunu atlatamadan bir kadın sesi geldi.
 ''Şimdi ödeşmiş olduk değil mi?''
 Taylan'ın kalbi patlayacak kadar hızlı atıyor, başı çok feci titriyordu. Dişlerini o kadar feci sıkmıştı ki ağzını açıp kadına cevap veremedi. Kadın bu sefer ''Hey korkma, ikimiz aynı taraftayız. Hem beni kuyudan çıkaran kişi de senmişsin.'' dedi. Taylan ve Leopold'u çözdü. Leopold kadına saldırmadı, aksine adamın tekmesine rağmen gayet sakin gözüküyordu.
 Taylan farkında olmadan kadına saldırdı. Kadın Taylan'a gülümseyerek ''Yavaş ilerle kovboy.'' dedi. Taylan ölen adam baktı, kanı hala akmaya devam ediyordu.
 Kadın Taylan'a acıkıp acıkmadığını sordu. Taylan mütevazi davranma sınırını çoktan geçmişti bu yüzden başını hızla aşağı yukarı salladı. Kadın ''Bu arada benim adım Banu.'' dedi. Taylan neden soyadını söylemediğini merak etti. Kadın çok tanıdık geliyordu, belki bir oyuncu veya şarkıcı olabilirdi. Banu'ya gülümseyerek ''Benim adım ise Taylan.'' dedi. Kadına ilk söylediği şey adı olmuştu.
 Dışarıdan Taylan'ı gören birisi, onun yavaş yavaş aklını sıyırdığını düşünürdü. Muhtemelen o şartlarda aynı olayları yaşasa kendisi de sıyırabilirdi, Taylan buna rağmen iyi dayanmıştı. Banu da Taylan'da bir şeylerin yanlış gittiğin sezdi, Taylan'ı omzundan tutup biraz rahatlattı.
 Beraber mağaranın girişindeki ateşin başına oturdular. Banu et yemeğinin zehirli olabileceğini düşünüp, yemeği dışarı fırlattı. Banu kendi çantasını açtı içinden birkaç parça yiyeceği Taylan'a ve Leopold'a verdi. Banu Taylan'a çantasından çıkardığı uyku tulumunu uzattı ve ''Senin uykuya benden daha çok ihtiyacın var, ben nöbet tutarım.'' dedi. Taylan uyku tulumunun içine girdi, son bir defa daha Banu'ya baktı. Leopold, Banu'nun kucağına başını yaslamış etrafa bakıyordu.
Gün 5:
 Taylan kalktığında Banu uyuyordu. Kadın ya onu uyandırmak istememişti ya da uykuya dalmıştı. İlkine inanmayı seçti. Neyse ki Leopold uyanıktı, köpek usulca ona yaklaştı. Eğildi ve mağaranın duvarına yaslandı. Oyunun çoğu bitmiş azı kalmıştı. Uyandığında Banu'yla Yahuda hakkında konuşacaktı. Birkaç dakika sonra Banu da uyandı. Taylan Banu'yu gerçekten bir yerden tanıyordu. Dilinin ucundaydı ama bir türlü nereden tanıdığını bulamıyordu.
 Kadın konuşmaya başladı. ''Biz uyurken bir şeylerimizi çalmışlar mı?''
 ''Zannetmiyorum, biri buraya gelse Leopold kesin havlardı.''
 Banu biraz üzüntüyle ''Keşke köpeğe isim vermeseydin, oyunu kazansan bile köpeği ormandan çıkarabileceğini zannetmiyorum.''
''Haklısın ama aramızda bir bağ oluştu. İsim vermeden seslenmek garip kaçardı.''
 ''Neyse, benim üçümüze de yetecek kadar yemek ve suyum var, sence geri kalan günlerde ne yapmalıyız.''
 ''Ondan önce bir şey sormalıyım. Banu bugün kaçıncı günün?''
 ''Beş, senin de öyle oluyor değil mi?''
 ''Evet, beraber kazanabiliriz. Demek farklı şekilde oyuna başlayan oyuncular var.''
 ''Ben oyuna bir korku tünelinin içinde başladım. Korku tünelinden çıkınca koca mekan yok oldu.''
 ''Aynı havada asılı o oda gibi. Gerçi orada yol yok olmuştu. Düşmanımıza Yahuda ismini verdim. Çünkü bana ''Son Akşam Yemeği''ni yaşattı.''
 ''Şanslıyız ki seni çarmıha gerilmiş bulmadım.'' İkisi de güldü. Sonra Taylan birden ciddileşti ve konuşmaya devam etti.
 ''Bu oyunu temelli bitirmeliyiz, artık zevk için insanlar ölmemeli.'' Gerçek dünyada birilerinin zevki için her gün birileri ölüyordu ama Taylan bu fikri ilk defa düşünüyordu.
 ''Fişini çekip de kapatabileceğimiz bir oyun oynamıyoruz Taylan, adamın insanüstü güçleri var.''
 ''Aslında çekilecek fiş çok bariz, eğer Yahuda'yı öldürürsek artık kimseyi kaçırtamaz.''
 ''Güzel fikir Taylan ama adam gerçekten çok güçlü biz daha bir adım atamadan o ormanı turluyor. Muhtemelen ışınlanıyordur.''
 ''Hiç beklemediği bir anla silahla vurarak onu yenebiliriz.''
 ''Denemekten zarar gelmez.'' Banu bunu demesine rağmen epey endişeliydi. Yanlış bir hareketle ölmek istemiyordu.
 Leopold mağaradan çıkınca onlar da mağaradan çıktı. Saatler boyunca köpeği takip ettiler. Hiçbir şeye dokunmamaya çalışıyorlardı. Sohbet ettiler, öğlen yemeği yediler ama kesinlikle hiçbir işe karışmadılar.
 Akşama doğru önceki bir akarsuyun yanından geçtiler, ikisi su doldurdu. Güneş batışı akarsuya muhteşem bir şekilde yansıyordu. En sonunda bir otlağa vardılar, geceyi orada geçirmeye karar verdiler. Bu sefer Taylan nöbet tutacaktı. Banu, çantasını yastık gibi kullanıp uyudu.
 Taylan gündelik hayatını düşünmeye başladı. Evine döndüğünde ne yapacağını hiç bilmiyordu. Muhtemelen herkes onun şimdiye kadar çoktan öldüğünü düşünmüştü. Yaşadıklarına kimsenin inanmayacağını biliyordu. Neyse ki Banu vardı eğer beraber kurtulurlarsa yaşadıklarını millete inandırabilirlerdi.
 Canı çok sıkılıyordu. Leopold ile oyun oynamaya karar verdi. Yerden bir çubuk aldı ve olabildiğince uzağa fırlattı. Köpek hemen çubuğu kapmaya gitti. Köpeği izlerken birden toprağın havalandığını fark etti. Aynı anda kemikler de yükseliyordu. Neler olduğunu anlayamıyordu.
  Kemikler yavaşça bir iskelet sistemi oluşturdu, toprak iskeletin etrafını kapladı ve cansız yaratığın kas yapısı oldu. Gökyüzü kırmızılaştı, yıldızlar birbirlerine çarpıp yok oluyormuşçasına görünüyordu. Her çarpışta yere beyaz toz döküldü, döküldükleri yerden yükselip bir dev boyutundaki goleme yüz oldular. Yaratığın yüzü, Taylan'ın yüzüne çok benziyordu ve sinirli bir ifadesi vardı.
 Taylan hemen Banu'yu kaldırmaya çalıştı, kadın uyanamadı ama nabzı atıyordu. Başını hemen goleme çevirdi, golem ona doğru koşuyordu. Leopold goleme atıldı, köpek golemin bacağını ısırdı. Taylan'ın canı kırktan fazla iğne aynı anda bacağına batırılıyormuş kadar acıyordu. Yerinde duramıyordu, işte zamanım doldu diye düşündü. Golemi öldürürse kendisi de ölecekti, golemi öldürmezse golem onu öldürüp yok olacaktı. Birden bire yere yığıldı, kafası aşırı zonkluyordu. Galiba birisi silahla golemi kafasından vurmuştu. Bayıldı.
 Gün 6:
 Uyandığında başı hala ağrıyordu, etrafına baktı ama nerede olduğunu çözemedi. Banu'nun sesini duyunca rahatladı.
 ''Uyandın mı kovboy? Başın için özür dilerim ama başka çarem yoktu.''
 Taylan ne olduğunu anlayamadı, dün geceyi üstünkörü hatırlıyordu. Son hatırladığı şey öldüğüydü ama yaşıyordu. Kendisine benzeyen devasa bir vudu ve golem karışımı bir yaratık onlara saldırıyordu. O anları hatırlayınca aklına ilk saldırıya geçen Leopold geldi. Köpek etrafında yoktu. Banu, Taylan'ın köpeği aradığını anladı.
 ''Merak etme ölmedi, yaratık köpeği tam havaya fırlatacakken seni bayılttım.''
 ''Peki sonra ne oldu?''
 ''Sen bayılınca yaratık tekrar toprağa gömüldü.''
 ''Banu seni uyandırmaya çalıştım ama uyanmadın, sonra da uyandığını fark etmedim. Belki de fark etsem korkacağım için bayıltmana izin vermezdim.''
 ''Ben olayları bambaşka bir açıdan yaşadım Taylan.''
 ''Nasıl yani?''
 ''Uyurken olanları gördüm, senin beni uyandırmaya çalışmanı da hissettim. Rüyamda garip bir şarkı sesi vardı. Sözlerin bir kısmını yarım İngilizcemle anlayabildim. Tozlar dosdoğru yükselir zamanım dolunca ya da Çan çaldı, kötü rüya gerçek oldu gibi garip sözleri olan bir şarkıydı. Şarkı bitince uyandım, sen fark etmeden bir kütüğü kafana geçirdim ve şimdi buradayız.''
 ''Medeniyetten uzakta olmamıza rağmen şarkılar devam ediyor. Peki ya Leopold'a ne oldu?''
 ''Leopold seni taşırken benle geldi ama birkaç saat önce ayrıldı. Seni taşıdığımdan onu takip edemedim.''
 ''Desene senle ben kaldık.''
 ''Bunun sana hız kazandırmamasını umuyorum kovboy.'' Banu önce ciddi taklidi yaptı ama sonra ikisi de güldü.
 Taylan gülerken yüzündeki teri sildi. Kış mevsimin ortasında olmalarına rağmen Taylan terliyordu ve bu aklına bir fikir getirdi.
 ''Banu, ya orman gerçek değilse ya koskocaman robotik bir alanın içerisindeysek.'' Lafları peş peşe serpiyordu. ''Ya dün konuştuğumuz gibi bir fiş çekerek burayı kapatabilirsek.''
 ''Tam olarak öyle dememiştim ama fikrini dinliyorum.'' Taylan ayağa kalkarak konuşmaya devam etti, fikrini genişletmeye kararlıydı.
 ''Birkaç ay önce izlediğim bir dizide aşırı zenginler para verip böyle bir ormana geliyordu. Orada sırf eğlencesine garip şeyler yaşıyorlardı. Tabi orada zorla tutulan robot olduklarını fark edemeyen robotlar da vardı ama bu konumuz değil. Ya bir kısım zengin parayla buraya gelip ölmeyeceklerini garantileyerek vakit geçiriyorsa. Eminim Yahuda'nın da paraya ihtiyacı vardır.''
 ''Öyle bir şey olsa emin ol ben de duyardım. Ben de bu ülkenin aşırı zenginlerinden sayılırım.'' Banu Taylan'a kimliği hakkında büyük bir ipucu vermişti ama farkında değildi, Taylan kimlik kısmını sonraya bıraktı, bir yanı onun kim olduğunu öğrenmek istemiyordu.
 ''Peki neden kışın ortasında terliyoruz?''
 ''Hiçbir fikrim yok Taylan.''
 Soruya cevap bulamayacaklarını anladıklarından bu konuşmayı bitirdiler ve kahvaltı yaptılar. 6. günün öğlesine gelmişlerdi. O kadar çok boş zamanları vardı ki ülkenin hali, genel kültür, hobiler gibi birçok gündelik hayat konusu konuştular. Zaman yine de geçmiyordu. Normalde sırasıyla uyurdular ama ikisinin de uykusu yoktu.
 Birkaç saat sonra Leopold'un sesini duydular. Banu Taylan'a bunun tuzak olabileceğini söyledi, Taylan buna rağmen sese doğru gitmeye kararlıydı. Banu tuzağa düşmek istemiyordu.
 Taylan ''Banu en fazla beş dakika içinde döneceğim, silahını elinde tut ve beni bekle.'' dedi ve köpeği aramaya gitti. Gerçekten kısa bir sürede sesin kaynağını buldu, Leopold olduğu yerde Taylan'a bakıp havlıyordu. Köpeğin ağzından salya dökülüyordu, kuduz kapmış gibi bir hali vardı. Taylan köpeği bırakıp gitmek istemiyordu. Köpek birden ona doğru koşmaya başladı Taylan da tam tersi yöne doğru koşuyordu.
 İkisi de çok hızlı koşuyordu, ama köpeklerin anatomik olarak daha fark kısa sürede kapandı. Taylan bir ağacın köküne takılıp düştü. Köpek de onun gibi yavaşladı, sırıtarak ona yaklaşıyordu. Köpek adeta bir çakala dönüşmüştü. 6 gündür atlattığı kalp krizi riski sonunda gerçekleşecekmiş gibi duruyordu. Köpeğe ''Yapma Leopold, bunca güzel anımız hatırına.'' dedi. Ne dediğini bilmiyordu, akli dengesi yine şaşmıştı. Köpekle yalnızca birkaç adımlık fark vardı. Sürtünerek geriye gidiyordu, en sonunda bir ağaca dayandı. Köpek onu acımasızca yiyecekti. Ne yapacağını bilmiyordu, aklına cebindeki bıçak geldi. Çıkarmak için yalnızca birkaç saniyesi vardı, o saniyeleri iyi kullandı ve bıçağı çıkardı. Eli o kadar sallanıyordu ki bıçak elinden düştü. Yaklaşık bir dakikadır ağlıyordu ama ağladığını bıçak düşünce fark etti. Köpek adamın üzerine atladı.
 Taylan kendi ölümünü görmemek için gözlerini kapattı. Isırılmanın acısını hissetmiyordu. Birkaç saniye boyunca ölüp ölmediğini düşündü. Sonra ölseydi düşünemeyeceği aklına geldi. Gözlerini açtı. Köpek havada donmuştu, salyası bile donmuştu. Köpeğin ağzı açıktı ve dişleri Taylan'ın gözlerinin tam önündeydi. Ne yapacağını bilmiyordu. Titreyen eliyle köpeğin alnına dokundu, köpek birden milyarlarca nokta halinde parçalandı. Köpek patlarken vücuduna litrelerce kan fışkırdı. Sonra şeytani bir kahkaha sesi duydu ve hemen ardından bayıldı.
 Kendini tekrar hissedebildiğinde kapalı bir yerdeydi, birkaç saniye sonra bir helikopterde olduğunu anladı. Üzerindeki kan kurumuştu. Başında bir adam bekliyordu. Adamı görür görmez tanıdı. Son otuz yılın en büyük girişimcilerinden Ekrem İğdeli karşısında onu inceliyordu. Taylan sağ elini kalbine götürüp nabzını kontrol etti. Ölmemişti, peki Ekrem İğdeli'nin orada ne işi vardı, birkaç saniye içinde neler döndüğünü anladı. Banu, Ekrem İğdeli'nin kızıydı. Banu'yu internette, gazetede, televizyonda, birçok yerde görmüştü. Onu tanıyordu ama şimdiye kadar kim olduğunu bir türlü çıkaramamıştı.
 Ekrem İğdeli, Taylan'ın uyandığını fark edince ona elindeki şırıngayı gösterdi. Şırınga yeşil bir sıvıyla doluydu. ''Uyandın değil mi çocuğum, şimdi kızımın nerede olduğunu söylersin ya da seni bir dakikalık sonsuz acı tufanına sürüklerim ve öldükten sonra bile vücudunu tırmalamaya devam edersin.
 ''Kızınızın nerede olduğunu bilmiyorum Ekrem Bey.''
 ''Bak delikanlı altı aydır tüm Türkiye kızımı arıyor ve arabası en son bu ormana girerken görülmüş, tüm ormanda bulabildiğimiz tek kişi sensin.''
 ''Nasıl yani daha birkaç saat önce kızınızın yanındaydım.'' Ekrem bu sözü duyduktan sonra Taylan'ın yattığı yerin üstüne yumruk attı.
 ''Peki o zaman kızımın nerede olduğunu neden bilmiyorsun?'' Adam Taylan'ın yüzündeki kurumuş kana baktı. ''Onu öldürdün değil mi? Onu öldürdün değil mi!''
 ''Hayır efendim, ne münasebet. Köpeğimi aramak için ondan birkaç dakikalığına ayrıldım, Köpeğimi bulduğumda bana doğru koşmaya başladı. Tam atlayıp beni yiyecekken birden dondu ve onu dokunduğumda patladı. Tüm kanı üstüme döküldü.''
 Taylan bu cümleyi kurarken adamın altı ay dediğini fark etti. Adama ''Biz sadece altı gündür buradayız Ekrem Bey, altı ay neyin nesi.''
 ''Şuan temmuz ayındayız evladım. Kızım ocak ayından beri kayıp onu her yerde aradık, yurt dışında bile tanıdıklarımı devreye soktum. En sonunda bir köylü kızımın arabasını gördüğünü söyledi, şimdi buradayız.'' Birkaç saniye sonra Ekrem'in yanına yardımcısı gibi duran bir adam geldi. Adam, Ekrem ile özel bir şeyler konuştu ve sonra gitti. Ekrem Taylan'a döndü ve konuşmaya başladı.
 ''Adın Taylan Tanilli değil mi? Bak Taylan kızımı kurtarabilirsek seni o çalıştığın çöp çuvalından kurtarırım. Benim şirketimde iyi bir yere yerleştirebilirim. Yeter ki kızımı kurtaralım oldu mu?''
''Kızınızı kurtarmam için bana iş teklif etmenize gerek yok.'' Böyle demesine rağmen 6 ayda çoktan işini kaybettiğini ve yeni bir işin iyi olabileceğini düşündü.
 Ekrem, Taylan'ın omzundan tuttu. ''Şimdi daha iyi bir yere yerleşeceksin.'' dedi ve yardımcısının yanına gitti. Taylan tek başına kaldığında batan güneşi izledi. Dayanılacak son bir günü olduğunu biliyordu. Dışarıyı seyrederken bir ev fark etti. Hemen Ekrem'i çağırdı ve evi ona da gösterdi. Ekrem helikopter pilotlarına evi işaret etti.
 Birkaç dakika sonra helikopter evin önüne indi. Helikopterden önce iki asker indi ve etrafı kontrol etti. Bir tuzak olmadığı anlaşılınca diğerleri de indi. İndiklerinde helikopterde sadece pilotlar vardı. Taylan helikopterden inince arkasına baktı. Hayatında ilk defa helikoptere binmişti ve helikopter dışarıdan dev gümüş bir ejderhaya benziyordu.
 Ev tam bir mimari sanat eseriydi. Taylan Banu'nun içeride bir yerlerde olduğunu tahmin etti. Yaklaşık bir saat sonra 2 daha helikopter indi. Helikopterden çıkan askerlerle beraber dışarıda toplam 20 asker vardı. Helikopterlerden tekinin içinden bir masa ve üç sandalye çıkarıldı. Bir dizüstü bilgisayar masanın üstüne kuruldu. Ekrem ile yardımcısı iki sandalyeyi doldurdu, sonra Ekrem'in yardımcısı Taylan'ı masaya çağırdı. Taylan sandalyeye oturduğunda dizüstü bilgisayardan 20 askerin kaskındaki 20 kameranın izlendiğini fark etti. Ekrem kızını kurtarmak için elindeki bütün imkanları kullanmış gibi duruyordu.
 Ekrem'in yardımcısı masadan kalktı ve askerlere ne yapacaklarını anlattı. Taylan onları masadan dinlerken, şimdiye kadar onlara Yahuda'dan hiç bahsetmediğini fark etti. Artık söylemek için çok geç olduğunu düşündü. Askerlerin öleceğini içten içe biliyordu ama hiçbir şeye engel olmadı. Evden yayılan bir güç onun ruhunu karartmıştı.
 Askerler, bilgisayarda yazan saate göre, on birde eve girdiler. İlk kat muhteşem bir zevkle tasarlanmış gibi duruyordu. Bazı askerler kendi alamayıp tüm odalarda gözüken mavi kürelere dokundular, küreye dokunan tüm askerler kürede Yahuda'nın yüzünü gördü. Adam inanılmaz bir şekilde gülümsemeye başladı. Hiçbir insan öyle gülemezdi. Adam ağzını o kadar açtı ki kasları kemikten ayrıldı ve küreyi kasla kapladı, askerler elini küreden çekti. Birkaç saniye sonra küreler eti geri çekti. Bütün kürelerdeki kaslar ve deriler izlenilen her kamerada hangi asker izleniyorsa onun yüzünün şeklini aldı. Her kürede kafalar farklı ölüm şekillerini yaşıyordu. Kürelere dokunan askerlerin kameraları kapandı.
 Biraz sonra diğer askerler, 6 askerin öldüğünü fark etti. Kürelere ve cesetlere bakmamaya çalışıyorlardı. Bu sırada kürelerde Yahuda'yı gören Ekrem Bey, Taylan'a adamın kim olduğunu sordu. Taylan ''İşte hem kızınızın hem benim kaçırılmama bu adam sebep oldu. Bana göre o tam anlamıyla bir insan değil ve bence yüzyıllardır yaşıyor. Gölde gördüğü Osmanlı cesetlerini hatırladı. Ekrem'e daha fazla açıklama yapmadı.
 Askerler fazla oyalanmadan ikinci kata çıktılar. İkinci katta türlü türlü doldurulmuş hayvan vardı. Hayvanların hepsi yırtıcıydı. Taylan kameradan onları izlerken canlanacaklarını tahmin etti. Askerler her riske karşı silahlarını hayvanların alnına doğru tutuyorlardı. Askerin teki yanlışlıkla bir pumaya bir el kurşun sıktı. Hayvanın içinden kan aktı sonra bir aslan kükremesi duyuldu ve hayvanlar tüm askerlere saldırdı. Askerlerin çığlıkları kulak tırmalayıcıydı.
 Bir asker koşarak üçüncü kata çıktı. Üçüncü katta, adamı Yahuda karşıladı. Asker Yahuda'ya ateş açtı. Yahuda gülümsedi ve havada görülen kurşunları saniyeden kısa sürede küle çevirdi. Bir saniye sonra Yahuda askerin iki adım önünde belirdi. Askeri sert bir yumrukla yere yığdı.
  Askerin kaskındaki kamerayı eline aldı, Tek açık kamera kapanmak üzereydi. Yahuda kamerayı kapatmak yerine askeri görüntülemeye karar verdi. Bacağıyla askerin kaburgasına bastı. Kemiklerin kırılma sesi geldi, Yahuda sol elindeki kamera adamın yüzüne yaklaşıyordu. Asker ağzından kan akıyordu, birkaç saniye sonra bir kırılma sesi daha geldi. Yahuda askerin başını koparmıştı. Kameradan bunları izleyen Ekrem sandalyesinden kalktı ve birkaç metre uzaklaştı, Taylan adamın kusuşunu izledi. Ekrem'in yardımcısı hemen helikopterden bir havlu aldı ve adamın yanına gitti.
 Kamerayı izleyen bir tek Taylan kalmıştı. Yahuda kamerayla kendi yüzünü çekiyordu, sağ eliyle az önce kopardığı kafayı kendi hizasına getirdi. Hem Yahuda hem ölmüş asker gülümsüyordu. Taylan da kusmamak için kendini zor tuttu. Yahuda elinde kelleyle başka bir odaya geçti. Kamera sadece gülen askeri çekiyordu, adamın boynundan kan akmaya devam ediyordu. Yahuda kameranın önünden kelleyi çekti ve bir odanın içindekiler gözüktü. Banu bir psikiyatrist koltuğuna bağlanmış bir şekilde duruyordu. Yahuda kopmuş kelleyi Banu'nun üzerine fırlattı. Kamera birden kapandı.
Gün 7:
 Taylan saatin çoktan biri geçtiğini fark etti. Zaman çok hızlı geçiyordu. Hemen Ekrem'in yanına gitti ve kızının evde olduğunu. Yahuda tarafından zorla üçüncü katta tutulduğunu söyledi. Ekrem'in yardımcısı Beretta marka silahını eline aldı ve eve daldı.
 Taylan Ekrem'e ''Yardımcının öleceğini biliyorsun değil mi? Bence hemen destek çağırmalısın.'' dedi.
''O yardımcım değil oğlum ve haklısın hemen yardım çağırıyorum.''
''Banu'yu herkes tanıyorken oğlunuzu neden kimse tanımıyor?''
''Çünkü kendisi tanınmak istemiyor, çok zekidir ama paradan hoşlanmaz. Annesi öldüğünden beri bizle bağını kopardı, kardeşinin kaçırıldığını duyunca yardım etmek istedi.''
''Karınızın öldüğüne üzüldüm.'' 
 Ekrem üzgün bir şekilde Taylan'ın yüzüne baktı. Sonra helikoptere gitti ve telsizle birkaç helikopter daha çağırdı. Ekrem'in oğlundan bir iki saat haber gelmedi. Sonra evin üzerinde yazılı havai fişekler patladı, yazı REHİN SAYIM İKİYE ÇIKTI yazıyordu. Ekrem aşırı sinirlenmişti neyse ki fazla vakit geçmeden iki helikopter daha geldi. İçlerinden yine fazla sayıda asker çıkmıştı. Yaz aylarında oldukları için güneş erkenden doğdu.
 Taylan askeri giysiler giydi ve eline bir M4A1 aldı. Diğer askerlere Yahuda'nın nasıl birisi olduğunu anlattı. Onlara ''Yahuda'yı ancak onu yenmekte niyetliyseniz yenebilirsiniz dedi.'' dedi. Ekrem ve helikopter pilotları dışında herkes korku evine girdi. Taylan Yahuda'yı öldürmek istiyordu.
 Kolundaki askeri saate göre oyunu yenmek için on altı saati kalmıştı ama zamanın olabildiğine hızlı geçtiğini hissediyordu. İlk kattaki kürelere hiçbir asker bakmadı, cesetlerse çoktan çürümüş gibi duruyordu. Katları hemen geçmeye kararlıydı. Askerler ikinci kata çıkmadan önce birkaç el bombası attı. Garip bir şekilde duvarlar hiç zarar görmedi. Bir asker hayvanların ölüp ölmediğini kontrol etmek için üst kata çıktı hayvanlar yüzlerce parçaya ayrılmıştı. Taylan üst katın halini görünce Leopold’u hatırladı. İkinci katı da aşıp Banu ve onun kardeşinin bulunduğu üçüncü kata çıktılar. Yahuda ortalıkta gözükmüyordu. Banu hala psikiyatrist koltuğunda bağlıydı ama kardeşi hiçbir yerde yoktu.
 Önce Banu’nun üzerindeki kelleyi cesedin diğer kısmının yanına götürdü sonra Banu’yu çözdü. Diğer askerler Banu’nun kardeşini arıyordu. Taylan Banu’ya iyi olup olmadığını sordu. Banu cevap veremedi, birkaç asker Banu’yu evden çıkardı. Taylan ise birkaç askerle beraber, Yahuda ile Banu’nun kardeşini arıyordu.
 Adamı hiçbir yerde bulamadılar. En sonunda bulamayacaklarını anlayınca evden çıktılar. Dışarıda Ekrem Bey Taylan’ı bekliyordu. Adamın gözünden mutluluk okunabilyordu. Adam “Kızımı kurtardığın için sağol Taylan evladım. Peki oğlum nerede?” dedi.
“Oğlunuz hala kayıp.”
“Onu da bulacağına inanıyorum Taylan. Ben Banu’yu ormandan çıkarıyorum, size de helikopter göndereceğim, tamam mı Taylan?”
“Elimden gelenin en iyisini deneyeceğim.” Taylan’ın oyunu hile yapmadan yenmek amacıyla ormandan gitmiyordu. Oyunu kazanınca ne olacağını çok merak ediyordu. Birkaç dakika sonra helikopter havalandı. Taylan Banu’nun kurtulduğuna sevinmişti. Helikopter uçarak ormandan uzaklaşırken çok yoğun bir ses duyuldu.  Ses bir füze  sesi gibiydi. Birkaç saniye sonra bir patlama sesi geldi, o kadar yüksek bir sesti ki kulaklarını erkenden kapatmasa sağır olabilirdi.
 Helikopteri düşerken izledi. Siniri bozuldu, içeridekilerin ölmediğini umuyordu ama bir yanı öldüklerine emindi. Askerler Taylan’dan ayrılıp kazayı daha doğrusu saldırıyı araştırmaya gitti. Taylan Yahuda’yı ve Banu’nun kardeşini arayacaktı. Yahuda Banu’yu, Ekrem’i acımasızca katletmişti. Taylan bu olaya fazla şaşırmamıştı artık duygularının büyük bir kısmını kaybetmişti. Saatler boyunca Ekrem’in oğlunu aradı ama genç adam hiçbir yerde yoktu.
 Son geceye geldiğinde, garip hiçbir şey yaşamadı. Saat on bir olduğunda ise yolda yürürken Yahuda belirdi. Adam birden önünde belirince hiçbir şey yapmadı. Yahuda kollarını gökyüzüne doğru açtı, yıldızlar sürekli yer değiştiriyordu. Adam Taylan’a baktı ve “Korkma seni öldürmeyeceğim, seni öldürmeyi zaten en başından beri planlamıyordum. Fazıl’la yaptığımız anlaşma ise yerine tam uydu. Anlaşmamıza göre ben onu serbest bırakacaktım ve zengin yapacaktım o ise basını benden ve ormandan uzak tutacaktı. Tam anlaşmamız biterken anlaşmaya senin yaşama koşulunu da ekledi dolayısıyla yaşayacaksın Taylan.” Taylan Banu’nun kardeşinin paradan hoşlanmadığını zannediyordu. Yahuda Taylan’ın zihnini okumuşçasına “İnsanların gerçekte neler yapmak istediğini asla bilemezsin.” Dedi ve yok oldu.
Sonuç:
 Taylan’ı oraya kaçıran iri adam gece yarısı olmadan tekrar gözüktü. Adam Taylan’ın arabasını sürüyordu. Garip bir şekilde araba yenilenmişti. Taylan silahını yere fırlattı ve arabaya doğru koştu. Arka koltuğa oturdu. Maskeli adam “Bir saat daha dayanabilseydin yüzyıllar süren köleliğim sona erecekti.'' dedi.
 ''Bir gün biri oyunu yenerse bana kesin söyle. Kaybedeceği anı öğrenmek istiyorum.''
 ''Sen o kaybedene kadar çoktan ecelinle ölmüş olursun.''
 Daha fazla konuşmadılar, adam Taylan'ı evine bıraktı. Taylan o gece evinde güzel bir uyku çekecekti. Ev telefonunda birikmiş onlarca arama vardı, polisi aradı ve bulunduğunu söyledi. Aylardan ağustos olmuştu. Polisi aradıktan birkaç dakika sonra Fazıl Taylan'ı aradı ve iyi bir iş teklif etti. Taylan adamdan nefret etmesine rağmen işi kabul etti.
-Son-

Çevrimdışı Nookynaree

  • *
  • 2
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Ormanda
« Yanıtla #1 : 15 Ocak 2018, 11:42:19 »
This is what I have read and try to understand it. It is really helpful.

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Ormanda
« Yanıtla #1 : 15 Ocak 2018, 11:42:19 »