Kayıt Ol

Mayın Tarlaları

Çevrimdışı Bars Elsa

  • **
  • 320
  • Rom: 4
    • Profili Görüntüle
Mayın Tarlaları
« : 06 Şubat 2014, 21:01:11 »
     Mayın Tarlaları

     Korkuyla iç içe yaşayan insanlardık biz. Başımızın üzerinden geçen füzelere, evlerin duvarlarına saplanan mermilere alışık insanlardık. Ama hiç alışamadığımız ve asla alışamayacağımız bir şey varsa o da mayınlardı. Füzelerden, bombalardan daha sinsi, daha aşağılık silahlardı onlar. Nerede olduğunu hiçbir zaman kestiremezsin, bir mayına bastığını anladığında da çoğu zaman çok geç olurdu. Ya kolunu bacağını kaybeder, muhtemelen ölürdün ya da sesini duyuracak bir yardım gelene kadar heykel gibi dikilmen gerekirdi. Ölümüne kıpırdamamalıydın. En ufak bir titreşim bile öldürürdü seni…
     Bir mayın tarlasının hemen kenarında yaşamaksa bütün o duyguları her gün, her an hissetmekle eş anlamlıydı. Neden orada yaşıyordun, koca memlekette yaşayacak yer mi kalmadı demekte haklı olabilirsiniz ama insanın başka seçeneği yoksa yaşıyordun işte.
     Hayatımda yaptığım en büyük aptallıklardan biri de dört çocuk yapmak olmuştu. ‘3 çocuk iflas etmektir’ diyenlerin sözünü dinleyip onlara nasıl bakacağımı hesap etmeden dünyaya getirdiğim çocuklara bakmak zorundaydım. Bir tanesi down sendromlu, biri doğuştan sağır… Allah’tan diğer ikisi sağlamdı ama Heval ve Kemal’in bakımları çok masraflı ve zordu.
Devletin verdiği özürlü çocuk bakım aylığı yetmiyordu ve daha çok çalışmam gerekiyordu. Bin dereden su getirerek sınırdaki mayın tarlalarından birinde mayın temizliği işini bulmuştum. Mayın temizleme işinden anlamıyordum ama orada görevli insanlar bana nasıl mayın temizleneceğini öğretmişlerdi ve işi hemen kapmıştım. Bizim gibi insanlar böyledir zaten. ‘Her işi’ yapmak zorunda olanlar, her işi hemen öğrenirler. Mayın temizleme işi, zorluğu kadar parası da olan bir işti. Aldığım aylık hem iki evladımın bakım masraflarına yetiyor hem de evin giderlerini karşılıyordu.
     Bizim mesul olduğumuz alanda tahmin edilen 10.000 adet mayın vardı ve henüz yüzde 20’sini ancak temizleyebilmiştik. Ekibimizin lideri olan Binbaşı Murat, hiçbirimizin hayatını tehlikeye atmamak için azami özeni gösteriyor, yavaş ama temkinli ilerliyordu. Yine de bütün önlemlere rağmen bir kaza yaşandı ve kazazede bendim…

     Haritasını çıkardığımız alandaki mayınların tamamını temizledikten sonra, belirlenen diğer sathı da haritalayacaktık. Elimizdeki teknolojik aletlere güvenerek, temizlenen bölgede herhangi bir önlem almadan hareket ediyorduk ve bu benim bir bacağıma ve koluma mal olmuştu.
     Öğle paydosundan sonra kaldığımız yerden devam etmek için çalışmalara başlamıştık ki mayından temizlenen alanın bitişine üç metre kala bir klik sesiyle irkildim. Bu ses, bize ilk öğretilen şey olmuştu. Yumuşak toprakta kaplumbağalardan bile yavaş ve sessiz attığımız adımların arasına böyle bir ses karışırsa istenmeyen olay hâsıl olmuş ve bir mayına bastık demekti. Ben grubun ortalarında ilerliyordum. En önde Mayın Temizleme Uzmanı Rob, onun arkasında Yüzbaşı Tahsin, benim gibi işçi olan Mahmut ve Cevat vardı. Arkamızda ise Binbaşı Murat ve diğer mayın temizleme uzmanı olan Cenk adlı genç vardı.
     Klik sesini duyduğum anda sırtımdan bir ürperti geçip bütün vücudumu dolaştı ve ayaklarımın ucundan toprağa karıştı. Sonrasında alnımdan akan terler ve titreyen parmaklarım… Hareket etmemem gerektiğini biliyordum. İlk şaşkınlığımı ve korkumu üzerimden atmam uzun sürmedi ve cılız bir sesle ‘Mayın!’ diyebildim. Eğer birisi mayın deyip susarsa bu onun bir mayına bastığı anlamına gelirdi.
     Ben alarm sözcüğünü söyledikten sonra bütün ekip olduğu yerde durdu. Bana ilk seslenen Binbaşı Murat olmuştu.
“Sakın kıpırdama Ali!” dediğini yapmaya çalışıyordum ama hala alnımdan çıkıp burnuma sızan ve oradan toprağa karışan terlere hâkim olamıyordum. “Seni kurtaracağız aslanım, sakın hareket edeyim deme.” Diyerek bitirdi sözünü Binbaşı. O sırada ekibin diğer elemanları da müdahale için hazırlanıyordu. Mahmut ve Cevat’a düşen, oldukları yerden ayrılmamaları, hiç hareket etmemeleri ve olası bir patlamaya karşı hazırlıklı olup patlama anında kendilerini kurtarmak için atılmaya hazır olmaktı.
     Rob, bulunduğu yerden, hareketlerini hiç bozmadan, aynı yavaşlıkla bana doğru hareket ediyor, aynı şekilde Binbaşı Tahsin ve Murat Yüzbaşı da bana doğru hareket ediyorlardı.
     Felaketime, alnımdan çizgiler halinde akmakta olan bir damla yaşın gözümü yakması oldu ve bum. Her şey bir saniye içinde oldu ve bitti. Gözümü yakan tuzlu su bedenimin ani bir tepki vermesine, bacaklarımın hafifçe seğirmesine neden oldu. Gördüğüm en son şey bana üç metreden daha yakında bulunan Tahsin’in geriye doğru fırlayan bedeni olmuştu.

     Kendime geldiğimde nerede olduğumu bilmiyordum. Sadece sesler duyuyordum, koca bir karanlığın içindeydim. Sesler önce uğultular ve sürekli bir çınlama sesi arasından geliyor, anlaşılmıyordu. Bedenimin buz gibi olduğunu hissediyordum ancak bu hissi üşümekle açıklayamıyorum. Daha çok, hasta olduğunuz zamanlarda alev alev yanan sobanın yanında yattığınız halde üşüdüğünüz zamanlardaki hissettiğiniz bir üşüme hissiydi.
     Birkaç dakika ya da birkaç yüz yıl sonra aklıma ölmüş olabileceğim geldi. Ölüm böyle bir şey mi acaba diye düşündüm. Konuşmaya başladığım andan itibaren anlatılan; kötülerin kaynar sularla derisinin haşlanıp yeniden deriyle giydirildiği ve bu döngünün sonsuza kadar sürdüğü, iyilerin süt, bal ve şarap akan derelerle çevrili bir bahçede hiç inmeyen cinsel uzuvlarıyla tomurcuk memeli hurileri becerdiği bir şey değil miydi ölüm? Koca bir karanlık ve sonsuza kadar devam edecek bu anlaşılmaz sesler miydi yoksa?
     Çoktan gömülmüştüm belki de ama neden hala hissediyordum? Aklıma yatmayan bir şeyler vardı. Hareket etmeye çalıştım, eğer bedenim toprakla örtüldüyse hareket edemem diye düşündüm ve ayağa kalkmaya yeltendim. Olmadı. Ayağa kalkmayı bırak en ufak bir hareket bile edemiyordum, sanki felç olmuş gibiydim. Kabir azabını yaşıyordum.
Kulağımdaki çınlamalar ve uğultular hala devam ediyordu ama uğultuların yerini hafif, rüzgâr sesine benzer bir ses almış çınlamalarsa aralıklı hale gelmişti. Duyduğum kesik ve anlaşılmaz seslerse daha anlaşılmaz hale gelmişti, bu seferkiler sanki konuşma değildi de hayvan ulumalarına daha çok benziyordu. Küçük oğlumun televizyonda izlediği bir yabancı dizidekine benzer seslerdi bunlar, şeytanlarla, yaratıklarla savaşan adamların olduğu dizide cehennemden gelen köpekler vardı, onların sesine benziyordu duyduklarım.
     Cehennem… Sonsuza kadar kapkara bir yerde hiç kıpırdamadan durmak, ateşler içinde yakılmaktan daha azap verici olmalıydı, evet ben cehennemdeydim… Ama ne günah işlemiş olabilirdim ki? Hayatım boyunca öğrendiğim bütün ibadetleri yapmış, Ramazan ayında sahur yapacak yemek bulamasam bile aç açına oruç tutmuştum. Mayın temizlerken kaçırdığım namazların hepsini kaza edip, rüyalarımda ıslandığımda bile gusül abdesti almıştım hemen. Neden cehennemi reva görmüştü Allah bana?
     Ağlamak istiyordum ama gözyaşı dökecek derman bile yoktu üzerimde. Yatalak bir hastanın vücudunun uyuşması gibi, bütün vücudumun uyuştuğunu, hissizleştiğini hissediyordum. Kendi soğuk cehennemimde hiçbir şey yapamadan; ne Allah’a yalvarmak, ne buradan uzaklaşıp kaçmak, öylece duruyordum. Çınlamalar ve garip uğultulara karışan anlamsız seslerin ortasında ne kadardır esir kaldığımı bilmiyordum ki duyduğum sesler yine değişti. Çınlamalarım hala kesik kesik devam ediyor, uğultu yerini başka bir şeye bırakmamıştı ama uzak bir yerlerden gelen sesler sürekli değişiyordu ve bu seferki gıcırtıya benzer bir ses oldu. Kulakları tırmalayan, beynini kemiren bir uğultu…
     Gıcırtılar kısa bir süre sonra durdur ve uğultu kesildi. Çınlamalarım hala devam ediyordu. En son duyduğum patlama gürültüsüyle geçici bir sağırlığa maruz kalmış olabilirdim ama ölü bir beden sağır olabilir mi bilmiyordum. Şimdi duyduğumu sandığım sesler daha yakından geliyor gibiydi. Köpek ulumasını benzer seslerin, aslında ağlayışlar olduğunu fark ettim o anda. Bu bir kadının sesiydi. Ağıt yakan, hıçkırıklara boğulan, ağlamaktan nefesi kesilmiş bir kadının sesi. Bu karımın sesiydi.
     Cehennem azaplarından biri de buydu belki de bilmiyorum. Seni seven senin sevdiğin insanların ağlayışlarına, üzüntülerine sonsuza kadar şahit olmak… Burada ne zamandır olduğumu hatırlayamıyordum. Sorgu melekleri beni sorgulamış mıydı, işlediğim günahları ve yaptığım sevapları tartmış mıydı hatırlamıyordum. Hangi kıstasa göre beni cehenneme koydular onu da bilmiyordum. Tek bildiğim, hayatını iki özürlü çocuğuna ve ailesine adamış, onların karnını doyurmak için ne iş olsa yapan ve hiçbir namazını aksatmayan bir garip adamın cehenneme konmasının adil olmayacağıydı. Gaip âleminden birilerini görsem ona yalvarıp yakaracak, işlediğim hangi günahtan dolayı buna reva görüldüm öğrenmeye çalışacaktım ama tam anlamıyla Allah’ın cezası olan bu yerde sesten başka bir şey yoktu. Kendimi çok yorgun hissediyordum. Günün 16 saatini hamallık ederek geçirdiğim günlerde bile hissetmediğim bir yorgunluk vardı üzerimde, uyumak ve bu sesleri duymamak istiyordum…

     Gözümü açtığımda futbol sahalarındaki gibi özenle kesilmiş çimlerin olduğu, ucu bucağı görünmeyen bir yerde buldum kendimi. Gökyüzünde salınan tek tük bulut haricinde hava açıktı. Aklıma ilk gelen şey, elime koluma bakmak oldu. Patlamadan sonra bir yerlerimi kaybetmiş miydim merak ediyordum. Kollarımda, ayaklarımda ya da vücudumun herhangi bir yerinde hiçbir anormallik göremedim, oldukça sağlam ve tek parça haldeydim.
     Koskoca merada, çimlerden ve benden başka canlı göremiyordum. Ne bir ağaç ne bir karınca… hiçbir şey yoktu. Yüzyıllar süren cehennem azabım bitmiş, şimdi cennetle ödüllendiriliyordum; ama ortada cennete olacağı söylenen her tür meyveyi veren ağaçlar, güzel bakireler ya da şarap kadehleri yoktu. Yürümeye başladım, belki burası sadece bir giriş kapısı gibi bir şeydi, bilemiyordum. Yapabileceğim tek şey vardı o da yürümek.
     Kaç adım attığımı saymadığım için ne kadar yürüdüm bilmiyorum, belki birkaç yüz metre belki kilometrelerce. Ama sonra ileride iki küçük nokta gördüm. Yeşil ve maviden başka bir şeyin olmadığı bu yerde farklı olan şeyi gözleriniz hemen fark edebilirdi. Küçük iki çizgi halinde siyah görüntüye doğru ilerlemeye başladım. Cennetin kapısına doğru ilerliyordum.
Rüyalara özgü o hava yoktu, ilerde beni bekleyen şey ya da kişilere doğru yürürken. Her adımda onlara biraz daha yaklaşıyordum ve sonunda siluetlerini seçebilecek kadar yaklaşmıştım. Şimdi onların insan -ya da melek- olduğunu görebiliyordum ancak yüzleri hala tamamıyla görünmüyordu. Aramızdaki mesafenin 100 metre olduğunu tahmin ettim zira artık her adımımda görüntüler daha da netleşiyordu ve birkaç adım sonra onların melek olmadığını anladım. Onlar melek ya da cennetin kapıcıları değil Heval ve Kemal olduğunu gördüm. Yanlarına vardığımda tıpkı onların da benim gibi, vücutlarındaki noksanlık ve özürler yok olmuş vaziyetteydi.
     “Bizi bırakma baba!” diye boynuma sarıldı Kemal. Konuştuğuna inanamıyordum. “Gitme oraya.” diyerek eliyle, bulundukları tepenin ardını gösterdi. İşaret ettiği yer, bıçakla kesilmiş gibiydi. Göz alabildiğine uzanan çimler bir çizgi gibi üzerinde bitiyor gerisinde gökyüzündeki bulutlar kadar beyazlıktan başka bir şey görünmüyordu.
     “Sizin burada ne işiniz var,” diyebildim sadece. Onlar da mı ölmüştü yoksa zaman kavramımı yitirip kıyamete mi gelmiştik bilmiyorum ama Kemal neden bana gitmememi söylüyordu? Bütün bunlar sadece birer rüyaydı belki de.
     “Şimdi zamanı değil baba, bizi terk edemezsin. Geri dön,” bu sefer Heval konuşmuştu. Benim Heval’im hasta olmasına rağmen diğer çocuklardan çok daha zeki bir çocuktu. Şimdi buradaki haliyse eski halinden bin kat daha güzeldi. Hem daha yakışıklı olmuş hem daha zeki. Sesi öyle yumuşaktı ve öyle akıcı konuşuyordu ki kendi çocuklarım mı bunlar diye aklımdan geçmedi değil. “Kendine gel baba, seni bekliyoruz.” Dedikten sonra ikisi birbirlerinin koluna girerek arkalarını dönüp gittiler.
Peşlerinden gitmek istedim ama gözümü bir anlığına açıp kapadıktan sonra onların benden çok uzağa gitmiş olduklarını fark ettim. Onlara yetişmeye çalıştım ama nafileydi, az önce yaşamadığım rüyalara özgü şey gelmişti şimdi başıma. Yürümek istiyor ama adım atamıyordum, arkalarından bağırmak istedim ama nefesim kesilmiş gibiydi, sesim çıkmıyordu.
Ne söylemek istediklerini anlamamıştım ve bu ruhumun sıkılmasına sebep olmuştu. Ciğerlerimden başlayarak bütün vücuduma yayılan bir sıcaklık duyumsadım, kalbim hızlanmaya, sırtım terlemeye başlamıştı tıpkı mayına bastığım anda olduğu gibi… Ve yine o uğultular başladı. Gözlerimi kapattım, korkuyordum.

     Gözlerimi tekrar açamadım. Tekrar karanlıklar ve uğultular içindeydim. Sesler yine başlamıştı ve bu sefer çok daha net duyabiliyordum konuşulanları. Karımın sesi hıçkırıklar arasında feryat ediyordu ancak aradan şu cümleyi seçebildim:
     “Parmağı kıpırdadı, ölmemiş!”
     Gerçekten ölmemiş miydim yoksa? Yoğun bakımda olabileceğim geldi sonra aklıma. Biraz önce çocuklarımın peşinden gitmeye çalışırkenki duygulara yeniden kapıldım, bu sefer vücuduma büyük bir titreme oturdu. Nefesim daraldı, boğulduğumu hissediyordum. Ölmemem gerektiğini o zaman anladım. Hayata tutunmak için çabalamalıydım. Çocuklarım için… Ölmemek için nefes almaya çalışırken, suyun altında nefesini gereğinden fazla tutup yüzeye çıkan bir çocuk gibi derin bir nefes aldım ve öksürüğe tutuldum ve tekrar gözlerimi açtığımda kendimi orada buldum.

     Buz gibi, metal bir masanın üzerinde yatıyordum. Üzerimde kefen gibi beyaz bir örtü vardı. Kulağımdaki çınlamalar ve uğultular hala devam ediyordu ve çok üşüyordum. Gözlerimi kırpıp etrafımı yokladığımda karımın ve beyaz elbiseli birkaç adamın bana baktığını gördüm. Ayağa kalkmaya yeltendimse de bunu başaramadım çünkü bir dakika sonra sol ayağımın koptuğunu görmüştüm.
     Gözümü yakan bir damla terden sonra havaya uçtuğumda öldüğümü sanarak beni hastaneye götürmüşler. Bilgisayarının başında kart oyunu oynamaktan fırsat bulabilen bir doktor, beni muayene(?) ederek ölüm raporumu imzalamış ve morga kaldırmışlar. Karımın ağlayışları biraz azaldığında öğrendim ki onu teşhis için çağırdıklarında elimi tutmuş. Parmaklarımdan birinin çok hafif hareket ettiğini anladığında morgdaki doktorlara feryat figan etmiş yaşadığıma dair ancak onları ikna edememiş. Tam morgdan çıktıkları sırada da o derin nefesi alarak öksürük krizine girmişim ve ancak o zaman yaşadığım anlaşılmış.

Çevrimdışı M.K.Immortal

  • **
  • 292
  • Rom: 2
    • Profili Görüntüle
Ynt: Mayın Tarlaları
« Yanıtla #1 : 07 Şubat 2014, 13:28:24 »
Geleneği bozmadan devamı var mı diye sormak istiyorum :D

İnsanların ne denli zorluklar çektiklerinin güzel bir göstergesi bu öykü. Her işi yapan insanların iç dünyasıyla karşılaşıyoruz.

Sonunda yine bir "Ölü Aşk" vakası yaşandı sanki. Yine morg masasında uyanma falan :D Morglara karşı bir ilginiz (veya oranın kasvetine karşı bir ilginiz mi demeliyim) var sanki.

Takılmadan okunan bir öyküydü. Fakat devamını sormamın bir nedeni de içinde pek fazla fantastik öğe görememiş olmamdı. Yani adamın gördüğü hayaller miydi öykünün tek fantastik yanı? Ki tek eleştirim de bu. Umarım yanlış anlamazsınız.

Ellerinize sağlık.

Çevrimdışı Bars Elsa

  • **
  • 320
  • Rom: 4
    • Profili Görüntüle
Ynt: Mayın Tarlaları
« Yanıtla #2 : 07 Şubat 2014, 13:53:57 »
Okuduğun için teşekkürler M.K.Immortal, eyvallah. :)

Hayır, devamını yazmayacağım. Zaten ya 2010 ya da 2011'de yazdığım bir öyküdür. Arkadaşlar muhabbet ederken bir konu üzerine bir iki saatte öykü yazabilir misin yazamaz mısın diye mülahaza ettikten sonra yazmıştım.

Aslında morglara karşı özel bir ilgim yok, hayatımda morg görmüş de değilim. Ama morgların o kasvetli havasını kullanmayı severim, evet. :)

Fantastik yanının olmaması da kişisel bir tercihti. Klasik tarzda yazmak istedim. Fantastik olmayan bir iki öyküm daha vardı sanırım. :)

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Mayın Tarlaları
« Yanıtla #2 : 07 Şubat 2014, 13:53:57 »