Kayıt Ol

Minik Meleklerin Kanatları

Çevrimdışı Daarlan Gardan

  • ***
  • 723
  • Rom: -1
  • to hell with gatech
    • Profili Görüntüle
Minik Meleklerin Kanatları
« : 23 Ağustos 2012, 18:15:05 »
Minik Meleklerin Kanatları

''Şşşt sessiz ol,'' dedi fısıltıyla Porbasey. Orta yaşlı bir melekti, ruhlarına karıştırdıkları siyah ruh parçacıkları onları tutsak meleklere dönüştürmüştü neredeyse. ''Sessizim ben, sadece ayak seslerimiz bunlar!'' diye çıkıştı Mandarax. Genç meleklerden biriydi Mandarax. Gözleri deniz mavisinin açık tonlarındaydı. Porbasey'in efsun ile yok edilen kanatlarından birine dokundu. ''Yapmasana şunu! Büyü kayboluyor, neden burada bizi deşifre etme ihtiyacı duyuyorsun, anlamış değilim,'' dedi ve sert bir bakış gönderdi.
 
''Burası cehennem mi Porbasey?'' dedi korkudan sinmiş biçimdeyken.
''Hayır, burası cehennem'in, Tanrı'nın deyişiyle bodrum katının kapısı,'' bunu söylerden boylarından binlerce kat uzunluktaki kapıya bakmaktaydılar.
''Çok soğuk,'' demesiyle beraber ürperdi.
''Evet haklısın genç. Soğuk, karanlık, kasvetli, örümcek ağlarıyla çevrili binlerce yıldır, şu gördüğün,'' dedi ve Mandarax'a dar fakat uzun olan kapının anahtar deliğini gösterdi. Mandarax küçük kafasını bunun yanında gözlerini kapının orta kısımlarına doğru kaldırmıştı.
''Evet, evet orası,'' dedi Porbasey. ''O küçük, daracık delik dışında hiç bir yerden ışık almaz, bu yüzden oraya atılan ruhlar karanlık yüzünden kararırlar.''
Mandanax etkilenmişti. ''Peki ya, onlarda bizim gibi mi?'' dedi meraklı meraklı kıkırdarken. Korkusu az da olsa yatışmıştı.
 
''Biz derken, ikimiz gibi mi? Yok olamaz, onlar seninkinden daha ciddi ruhlara sahiptirler. Keşke Tanrı izin verse, hemen onlardan birini yanıma eğitmek için alırdım.''
Genç meleğin kıkırdaması kaybolmuş, yerine asık bir surat gelmişti. Küçük parmaklarını bir o kadar küçük olan burnuna doğru götürdü.
''Hayır sakın bunu yapma,'' diye haykırdı Porbasey. ''Evet bizler gibiler, ruhları eskiden özgür ve açık maviydi. İçeride nasıl olduklarını bilmiyorum. Fakat bildiğim gerçekler var elbet, açık mavi değiller. Gece kadar karanlık onlar, her biri diğerinden daha koyu.''
''Başka neler biliyorsun?''
''Bedenleri var, aynen bizlerin olduğu gibi. Kimisi kalem, kimisi kağıt, kimisi futbol topu, bizler gibi oldukları konusunda bunları biliyorum.''
''Az önce binlerce yıldır orada olduklarını söyledin, lakin bazı eşyaların buluşları neredeyse yüz belkide elli sene önce yapıldı,'' dedi gülümseyerek.
''Zekisin, neden bu kadar zekisin? Ah tabiki kimin öğrencisi!'' Dağınık olarak havada asılı duran açık mavi ruhu kabardı Porbasey'in. ''Kovulan her melek oraya gönderilir, daha iki gün önce iki tane balık kılçığının ruhu o delikten içeriye fırlatıldı.''
''Nasıl yani,'' dedi şaşırmış olan genç melek. ''Onlarında ruhları oluyor mu?''
''Evet, her türlü balığın ruhu kılçıklarındadır. Çünkü; insanlar kılçıkları yemezler. Onların ruhlarını yutmazlar. Ruhların kıyafetleri olan balığın etlerini midelerine gönderirler.''
Mandarax'ın aklında soru işaretleri var gibiydi. ''Kediler,'' dedi. ''Onlar kılçık yemezler mi?''
''Genellikle insanlar balık artıklarını kedilere verirler. Gözlem yeteneğim iyiydi eskiden. Ruhlar o açığı fırsat bilerek kılçıklardan çıkar -kedi, kılçıkları ve artıkları ne varsa mideye indirmeden önce- cennet ve cehennem olarak kabul görülen bu eve gelirler.''
''İnsanların ruhlar...'' dediği anda. Porbasey ''bu kadar çene çalmak yeterli,'' dedi.
 
 
''Pekala onu sormayacağım, insanların ruhlarının ne olduklarını yani. Başka soru sormak istiyorum, bu son gerçekten,'' dedi ve utangaç bir bakış attı.
''Neden bu kadar çok soru soruyorsun,'' dedi Porbasey.
''Merak meleği olduğumu unuttun mu yoksa?''
''Sen merak meleği miydi yahu?'' Baş parmağını siyah saçlarına dayayıp düşündü. ''Ah, evet. Neden o halde araştırmak yerine bana soru sormak zorundasın?''
''Çünkü sende cevap meleğisin. Bütün her şeyin cevabını bilen sayılı meleklerdensin, işte bu yüzden cevap meleğisin.''
''Bunları sana zaten ben söylemiştim genç,'' dedi ardından havalı bir bakış gönderdi.
''Evet. Ben merak meleğiyim, sana soru soracağım ve öğreneceğim. Sonrada senin gibi cevap meleği olacağım.''
''Bu yüzden sana eğitim veriyordum değil mi?''
''Sanırım...''
''Sor o halde, üşümeye başladım,'' dedi.
''Biz neden buradayız?''
Porbasey üzültülü bir yüz ifadesiyle baktı. ''Tanrı ölmek  zorunda, kovulan melekleri affedecek. Anahtarı bulma mı istedi, sende peşime takılıp geldin,'' sıkıltılı bir cevap verdiği için bunalmıştı. Kesik kesik nefes almasının etkiside büyüktü.
 ''Neden ölmesi gerek, bizler ne olacağız?''
''Bu kadar soru yeterli,'' diye parladı.
 
Görünmezlik efsunun zamanı tükenmişti, geri dönmek zorundaydılar ; bodrum katından çıktılar. İkinci katın büyük salonuna, kendi evlerine kanat çırpmaktaydılar.

''Onu gördün mü hiç,'' dedi Mandarax. Her ikiside zarif şekilde süzülmekteydiler. ''Evet hem de defalarca,'' diye karşılık verdi öğretmeni rahatlıkla.
 ''Soru sorma dememiş miydim ben?''
''Öyle. Fakat çok merak ediyorum. Onun nasıl biri olduğunu, yüzünü, gücünü ve en fazla zekasını. Sormak istiyorum ona, nasıl yaptı bunca şeyi...'' dedi. Bir kaç saniye sonra masanın uç kısımlarından birine inmişlerdi. ''Ayaklarımızı koyduğumuz masaya bile ruh vermesi. Çok garip, enteresan. Bunlarla neden bu kadar uğraşmış olabilir ki?''
 
Masanın üstünde iki-üç adım ilerledi Porbasey. Burada ikisinden başka kimseler yoktu. Duvarların görünmeyen kısımları, koltukların altı, mutfak, banyo ve diğer yerler. Bodrum katı dışında her yer açık mavi ruhlarla, meleklerle doluydu. Tanrı'nın evinin dışında bulunan ruhlar, bedenlerinin süreleri dolunca buraya uçarlardı. Kapıdan içeriye giren ruhların bazıları melek olur, bazıları buraya gelirken oldukları gibi ruh kalırdı ve bir eşyanın içerine girer onu kıyafet olarak kullanılardı.
 
''Meri'yi daha fazla bekletmeyelim. Bekletilmekten hoşlanmaz, çok çabul sinirleniyor ve bilirsin sinirlenince balonlar kadar sert patlayabiliyor. Her zaman böyle, neden hep sinirlenmek zorunda,'' diye sordu Porbasey, öğrencisine. ''Hep sen soru soracak değilsin, ben de bir şeyler öğrenmeliyim.''
''Bu bir sınav mı?'' diye sordu şüpheyle genç merak meleği. ''Aynen öyle. Doğru cevaplarsan seni bir yere götüreceğim. Meri'de orada olacak. Diğer büyük ve bir o kadar bilge melekler.''
Mandarax düşünmeye başladı. Çok geçmeden ağzını açtı. ''Meri sinir-öfke meleği, ikiside aynı şey. Uyku-rüya melekleri gibi. Buraya melek olarak gelmeden önce onun balon olduğunu söylemiştin,'' dedi. ''Ve hatta sarı bir balon.''
 
Porbasey masanın ucuna doğru koşmaya başladı, masanın ucuna geldiğinde kendini boşluğa bıraktı. Kanatlarını açtı ve yükselmeye başladı. ''Hadi artık evlat gelmiyor musun?'' diye bağırdı. ''Doğru muydu?'' diye sordu Mandarax.''Fazlasıyla, ben bile bu kadarını bilemezdim,'' bunu söylerken içtenlikle gülümsüyordu.Genç melek olduğu yerde kanatlarını oynattı, havalanmaya başlamıştı. Tekrar beraber uçmaya başladılar. ''Nereye gidiyoruz?'' diye sordu ödülünü merak eden Mandarax.
 
''Tanrı'nın yüce katına,'' dedi neşeli sesiyle.''En büyük ve sadece Tanrı'ya ait olan kat, orayı çok merak ediyorum,'' dedi. Ardından ekledi. ''En az bodrum katını merak ettiğim kadar.''
''Anahtarı aramaya benimle gelebilirsin. Çok uzun sürecek gibi görünen bir görev bu. Dayanabilir misin?''
''Yanımda bilge bir melek olacaksa eğer, bodruma bile girebilirim.''
 
''Umarım ki hemen elimize gelir. Tanrı, gezegenin geleceğini bizim küçük kanatlarımıza, ondan daha fazla küçük yaratılmış beyinlerimize bıraktı.'' Merdivenlerden yukarıya doğru uçuyorlardı. Aşağıya inmekte olan muhafız meleklerini gördüler. Sayıları çok fazlaydı, hemen geçtikleri için hareket halinde olan melekleri sayamamıştı merak meleği.
''Bodrum kapısına gidiyorlar değil mi?''
'Hayır,'' dedi. ''Onları tekrar görürsen, kanatlarına dikkatli bak Mandarax. O gözler sana kızları dikizleyesin diye verilmedi.''
''Kanatlarına dikkat ettim, açık maviydiler. Benim ve senin, diğerlerinin olduğu türden,'' diye tersledi genç melek. Kızlar onu utandırıyordu, o konuya değinmedi.
 
''Açık mavi olmaları gerekiyor zaten! Onlarda melek. Fakat buraya gelmeden önce fazla olmasa da kötülük yapan melekler. Tanrının her kötülük yapanı bodruma tıkacak hali yok,'' dedi tok sesiyle. Yüce kata olan yolculukları devam etmekteydi. Duvarlarda sürünen-yürüyen, uçtukları açıdan ufacık görünen meleklere bakarak homurdandı cevap meleği.
''Yaşamlarını haşarat olarak geçirenler. Melek olmanın onurunu ve özelliklerini kavrayamadılar. Halen çoğu böcekler gibi duvarlarda dolaşıyor, etrafa pisletiyorlar. Örümcek olduklarını sananları saymıyorum...'' gülümsedi, içten sevimli ve sıcak bir gülümsemeydi. Mandarax'ta gülümsemeyle karşılık verdi ona.
''Şimdi hatırladım,'' dedi çoşkuyla. ''Muhafız meleklerin kanatlarının uç kısımlarında siyah noktalar vardı. Dikkat etmemiştim pek fazla. Fakat bazısının daha koyu ve büyüktü noktaları. Bazısında neredeyse yüzde bulunan çiller kadar küçüktüler. Neden öyleler, damaçyalı köpeklere benziyorlar?''
''Tanrı'nın efsunu o noktalar, büyüden, lanetten kurtulabilmek için Muhafız melek olarak her gece cehennem'e iniyorlar; oradaki düzeni sağlıyorlar. Görevleri bir gecelik olsa bile bittiğinde Tanrı'nın yüce katına çıkıyorlar. Tanrı onların noktalarındaki büyü yoğunluğunu ve gücünü azaltıyor. Büyük noktalar güçlü büyüler, uzun yıllar boyunca hizmet etmek sonunda silinebilecek türden,'' derin bir nefes aldı. Her şeyi bilmek cevap meleklerini dahi yorabiliyordu.
''Küçük notlara ise, ya daha önceden büyük noktalardan kalan son parçalar yada küçük kötülükler.''
''Senin yanında eğitim almaya başladıktan sonra ağzımı açık bırakan çok şey öğrendim ama en şaşırdığım buydu.''
 
Yüce kata yaklaşmaya başladıkça etraflarındaki melek sayısı en aza düşüyordu. Mandarax'ın ilgisini tam çaprazlarında bulunan masanın üzerindeki küçük melekler ve onlara bir şeyler anlatmakta olan büyük melek çekmişti.
''Onlar kim?'' diye sordu Porbasey'e.
''Ah, bizim Leety,'' dedi ifadesizce cevap meleği.
''Yanındakileri de sormuştum. Ve ne konuşuyorlar,'' onlara doğru uçmaya başladı. Porbasey'de onu takip etti.
''Küçük meleklerin kimler-neler olduğunu senin bilmen gerekiyordu. Senin gibi onlarda. Merak melekleri.''
''Çok fazla küçükler,'' Leety'in çoşku ve kahkaha ile karışık çıkan sesini ikiside gayet net duymaktaydılar.
''Kedi mi? Bir kediyi öldürdüğünü söyledi Porbasey! Bu nasıl olabilir! Cehennem'e gönderilmeliydi! Merak meleklerine zarar verebilir!'' Mandarax'ın yüzü şaşkınlıkla değişmişti. Şu anki yüz ifadesi Porbasey'in hiç şahit olmadığı türdendi.
''Telaş yapma. Palavra melekleri böyledirler, sürekli bir şeyler uydururlar. Uydurukçu melek olarakta tanınmaktadırlar.''
''Her merak meleğini kendim gibi sanıyorum,'' gülümsedi. ''Merak melekleri sorgulayıcı olmak zorundalar, bir şeyler öğrenmek isterler diye biliyorum. En azından ben öyleyim. Bu melekler burada yalanlar ile karınlarını doyuruyorlar ve her söylenilene inanıyorlar gibi gözüküyor.''
 
Porbasey sol eliyle küçük melekleri göstermekteydi. ''Bak,'' dedi. ''Tüm meleklere farklı özellikler bahşedilmiştir. Burasının dengesini sağlamak için bunun böyle olması gereklidir. Onlar, eheem biraz saftirik olanlar. Sen zekisin, bu yüzden her söyleneni sorguluyorsun ve çenen düşünceye dek soru soruyorsun. Saftirik-merak melekleri tam tersi, her söylenene inanırlar. Çünkü saftırlar, sorgulayamazlar. Akıllarının ucundan dahi geçmez. Zeki olan merak meleği sensin, saftirik merak meleği olanlar onlar. İşte denge!''
''Denge,'' diye tekrarladı genç melek. ''Daha fazla vakit kaybetmeyelim istersen. Meri kızabilir demiştin. Ve nereye gittiğimizi çok merak ediyorum.''
 
Masayı tam tur dolaştılar ve koridordan ilerlemeye başladılar. Karşıdan altında süpürgesi olan bir melek geliyordu. Mandalax süperge sahibi çok melek görmüştü. Fakat neden kullandıkları konusunda fikri yoktu. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, cevap meleğine sormamıştı. Süpürgeli yanlarından geçerken sol elini yumruk yapıp ''Porba!'' diye bağırdı. Duraksamadan yoluna devam etti. Selam verirken o kadar hızlıydı ki, cevap meleğinin adını bile bitirememişti.
''O da neyin nesiydi?'' diye sordu, gülümsemesi kahkaya dönmüştü Mandarax'ın.
''Posta meleklerinden biriydi. Adı neydi şunun. E ile başlıyordu. Dilimin ucunda genç adam. Emai- hıııh, unuttum sanırım. Önemi yok. Çok fazla melek tanıyorum, unutabiliyorum haliyle.''
''Postaları nereden, nereye götürüyor. Burasının ev olduğunu unutuyorlar galiba.''
''Eeee, adı neydi şunun yahu! Her neyse, az önce geçen adam işte. Tanrının yazdığı mektupları, kağıt zarfların içerisinde bulunan emirleri, afları taşımakta. Eminim ki taşıdıklarından çoğu cehennem'e gidiyor. Orada bulunan muhafız meleklerin liderlerine verilmekte. Evet yine eminim ki, çoğu af mektupları. Cezaları biten mahkum melekleri serbest bırakıyorlar. Gün ışığı ile tanışan melekler tekrar açık mavi renge kavuşuyorlar. Bu işlem çok çok çok uzun sürüyor, hemen olmuyor.''
 
Yolculukları yer yer yavaş, yer yer hızlı devam etti. Koridorun sonunda bulunan dönemeçte küçük fakat geniş bir çerçeve sallanmaktaydı. Çerçevenin içinde göz kırpan adam fotoğrafı vardı. Çerçeveye ve adamın fotoğrafına yaklaştıkca Mandarax'ın ağzı mağara girişleri ile yarışır cinstendi.
''Kim o,'' dedi şüpheyle sesi kısık çıkmaktaydı, bunun üstüne şaşkınlığının verdiği titremede eklenmişti. ''Nasıl kim, kim?'' dedi soğukkanlılıkla cevap meleği.
''Fotoğraftaki adam diyorum,'' çerçeveye tekrar göz gezdirdi. ''Sanki tek gözü daima beni takip ediyormuş gibi hissediyorum.''
''Ah o mu? Tanrı o,'' dedi rahat bir tavırla Porbasey. Genç merak meleğinin yüzü şaşkınlıktan tarif edilemeyecek bir hal almıştı. Ağzını açtı, konuşmaya çalıştı ama olmuyordu. Sanki kilitlenmişti.
''Dilini mi yuttun genç? Binlerce soru sormaya dayanamadı tabi o dil,'' dedi. Kahkayı patlatmayı unutmamıştı. Mandarax kendini toparlamayı başarmıştı sonunda.
''Neden tek gözü var?'' diye sordu.
''Kendisinde iki göz var. Aslında binlerce, milyonlarca, milyarlarca belkide daha fazla gözü var. Her meleğin gözleri ona ait. Senin gözlerini kullanıp burada neler olup bitiyor görebilir. Başka yerde başka birinin gözleri. Bu değişebilir.''
Mandarax ''öğreneceğim çok şey var,'' diye geçirdi zihninden.''Peki neden fotoğrafta tek gözü var?'' Halen şaşkınlıkla fotoğrafın her milimetresini incelemekteydi.
''Gözlerinden biri yaşadığımız, üzerinde durduğumuz, havasını içimize çektiğimiz gezegeni temsil ediyor. Şu an olduğu gibi sol gözü açıksa, gezegende gündüz demektir. Eğer sol gözü kapanmış sağ gözü açılmışsa -ki bunu sadece geceleri görebilirsin- gece olduğunu ve yıldızların gezegenin etrafını sarmış olduğunu anlayabilir, gözlemleyebilirsin.''
''İnanılmaz,'' diye atıldı çoşkuyla Mandarax. ''Peki gerçekten böyle mi? Ya da yani sadece fotoğrafta mı böyle?''
''Ne demek istediğini anladım genç melek. Evet, gerçekten bu durumda. Gündüzleri sol gözü açık, geceleri sağ gözü. Her gün tek gözü olmasına rağmen yazı yazar. Bıkmadan. Yorulmadan.''
''Yazı yazmak? Nasıl? O, Tanrı değil mi? Yazmasına ne gerek var ki? Buna neden ihtiyaç duyuyor?'' diye sordu orta yaşlı cevap meleğine.
''Çok fazla soru, çok fazla cevap, çok fazla konuşuyorsun!'' diye çıkıştı Porbasey. ''Ehem, her neyse. Soracaksın ki, benim gibi deneyimli, bilge bir cevap meleği olacaksın. Konuya dönelim... Her gün uyandığında kağıt ve kalemlerinin başına geçer ve gezegende ne olup bitecekse onları yazmaya başlar. Bir çeşit senaryo.''
 
Mandarax'ın küçük yüzünde bulunan minik ağzı şaşkınlık ile sonuna kadar açılmıştı bir kez daha. "Ödev falan da yapıyor mu?" dedi neşeyle gülerken."Dalga geçme küçük zibidi," diye bağırdı Porbasey. "Artık soru sormayı bile kesmelisin belkide," etrafına bakındı. Bunu gören Mandarax'da çevreyi süzmeye başlamıştı. "İlerleyelim," dedi donuk sesiyle."Kanatlarım yoruldu," diye söylendi merak meleği. "Ve fazla sıkıldım. Ne kadar kaldı Porbasey?" "Buralarda ses çıkarma demiştim."
 
Büyük, geniş ve beyaz bir kapıya yaklaşmaktaydılar. "İşte orası," dedi Porbasey. Mandarax parlayan gözleriyle kapıyı inceledi. Bir arma resmedilmişti kapının tam ortasında, aynı simgeden kapının masmavi olan kapı tokmağında da bulunmaktaydı. "Neyin simgesi o?" diye sordu genç melek."Tanrının isminin kendi el yazısıyla yazılmış hali, evet biraz karışık olduğunu kabul ediyorum."
 
Mandarax başını yana eğdi ve el yazısına odaklandı. Dikkatli baktıkça midesi bulanıyor, aynı zamanda başı daha fazla dönüyordu. Havada asılı halde duran melek buna fazla dayanamadı. Kanatlarının gücü tükenmişti. ''Eee, nasıl buldun bakalım,'' dedi cevap meleği. Mandarax'a doğru döndüğünde, onu bulması gereken yerde değildi. Önce sağına, sonra soluna bakındı. Arkasına döndü fakat nafileydi. ''Mandarax!'' diye bağırdı. Porbasey'in kulağına uzaklardan bir ses çalındı. Ses boğuktu, kulaklarını sesi doğru çevirdi, uzaklardan gelen garip ses bazı yerlerde tiz olarak çıkmaktaydı. ''Olamaz,'' dedi yüzünü buruşturmuştu. Gözlerini yavaş yavaş aşağıya indirmeye başladı. ''Buna hazır değilim,'' dedi, gözlerini kapadı.
 
 
‎''Pof,'' dedi arkasından gelen kibar, kadın melek sesi. ''Şu meraklı meleği kucağımdan alır mısın lütfen? Taşımak sorun değil. Problem onu taşırken bana durmadan soru sorması.'' Cevap meleği sesin kime ait olduğunu çözmeye çalışıyordu. Gözleri halen kapalıydı, kanatları yavaş yavaş dalgalanmaktaydı. ''Luna,'' dedi, bunu söylerken temkinliydi. ''Yoo hayır, onun sesi titreşimliydi.'' Gözlerini aniden açtı. ''Persu? Kalibu? Forben?'' yoruldum artık, kimse kalmadı. ''Ah tabiki Alicia,'' bunu söylerken arkasına dönmüştü ve uyku meleğinin tatlı yüzüyle karşılaşmıştı. ''Evet ben Alicia. Bu da senin öğrencin.''
 
 
Porbasey, Alicia'yı süzmekle meşguldü. ''Değişmişsin,'' dedi. Bunu söylerken kadının sarı kanatlarına bakıyordu. ''Evet,'' diye karşılık verdi orta yaşlı melek. ''Sen de değişim göstermişsin, yaşlanmışsın, o kanatlara ne yaptın öyle!'' dedi ve gülümsedi. Kıvırcık saçları, kanatlarının gösterişini gölgede bırakıyordu. Kahverengi gözlerinin içindeki parıltı, onu pırlantadan farksız kılıyordu. ''Şey,'' diye lafa karıştı uyku meleğinin kucağına kurulmuş, keyfinden memnun olan Mandarax.
''Siz tanışıyor musunuz? Bir de bana ne oldu?'' merak meleği elini yüzüne kapadı ve püfledi. ''Kendimi kıyma makinesinden geçirilmiş gibi hissediyorum.''
 
 
‎''Aaa, her halde tanışıyoruz,'' diye geveledi Alicia. ''Kollarım koptu merak meleği artık uçmaya başlasan,'' demeden edemedi. Mandarax buna aldırmadı. Minik elleriyle, minik yüzünü kapaması onu dışardan söylenenlere karşıda koruyor gibiydi. ''Evet evlat, geçmişe dayalı bir arkadaşlık,'' dedi. ''Kardeş falan mısınız? Benziyorsunuz, fazlasıyla!'' dedi ve ellerini yüzünden çekti. ''Arkadaş demekten ne anlıyorsun?'' diye çıkıştı Porbasey. ''Onun kardeşi olsaydım, şu an ölü olurdun ufaklık,'' diye söylendi uyku meleği. Mandarax ve Porbasey, Alicia'ya anlamsız yüz ifadeleriyle bakmaktaydılar. ''Kardeşi olarak doğsaydım eğer, onu öldürüp cehennem'i boylardım. Seni burada kurtaracak başka melek bulman zor olurdu merak meleği.''
''Porbesey ölü olsaydı ben burada olmazdım.''
''İşte bu kadar zekaya sahip, kardeşim olsaydı benim gibi bilgili ve zeki olurdu,'' diyerek katıldı Porbasey.
''Civilizations have the morality and ethics they can afford.''

 — Larry Niven & Jerry Pournelle, ''Lucifer's Hammer''

''These colonies in nature can reach at least two million individuals at a time, last for decades, and occupy a hundred cubic meters of space. It was a wonderful achievement to see a fragment of this world captured all around you, so that you almost had the experience of being inside the ant colony when you were in that room.''

 — Robert Trivers, ''Natural Selection and Social Theory'', p. 162

''... Bu amaç doğrultusunda nükleer santraller hedeflenecekse, yapılması gereken şeyler vardır. Çünkü nükleer elektriğe geçiş bir hobi değil, bir akademik egzersiz hiç değil, temel bilimlerden yaygın endüstriyel alt yapıya açılacak bir uygulamadır.''

— Ömer Faruk Ağa Yarman 1993

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Minik Meleklerin Kanatları
« : 23 Ağustos 2012, 18:15:05 »