Kayıt Ol

Monolit: Bölüm 1-8

Çevrimdışı Nihbrin

  • ****
  • 1243
  • Rom: 43
  • [Infornography]
    • Profili Görüntüle
    • nihbr.in
Monolit: Bölüm 1-8
« : 16 Nisan 2011, 21:41:15 »
Bölüm 1


İnsanlık ne zaman kendisi olmayı bıraktı? Üzüntülerinin peşlerinden uçan kelebekler misal uçarlarken ama güve olduklarını fark ettiklerinde ve alev aldıklarında mı oldu bu? Yoksa ana gezegeni bırakmaya karar verdiklerinde ruhlarını geride bırakmak düşündüklerinden daha kolay olduğu için miydi?

Cladis çok yorgundu. Sağlıklı olmaktan uzak içeriği ile tenine işleyen yağmur damlalarının ağırlaştırdığı kıyafetleri değildi bitkinliğinin gerçek kaynağı. Ancak öyle basit bir sebebi olmasını çok isterdi. Bildiği, düşündüğü ve algıladığı her şeyi cehalet ile takas edebilmek onun en büyük sevinç kaynağı olabilirdi. Cladis için bunu hayal etmesi bile eğlenceliydi.

Cladis bir insan değildi ve olamazdı da. Öte yandan fiziksel görünümü ve diğer insanlarca düşünülen şekliyle bir insan sayılırdı. İnsan gibi yürüyor, oturuyor, konuşuyor ve en önemlisi gülüyordu. Belki de Cladis'in insan olmasının önündeki tek engel kendini bu biçimde görmemesiydi. Cladis'e göre 'var olduğu sürece bireyin bir kaba dolması' gerekmezdi.

Buna rağmen Cladis her zeki organizma gibi insan ırkını da severdi. Baryonik beyni ve organik tabanlı olmayan bedeni, üzerinde yürüdüğü topraklarda aynı anda tüm zaman dilimlerinde ayrı bir kendisinin bulunması yerine tekil bir 'Cladis'in olmasını sağlıyordu. Yani dolaylı olarak Cladis, insanların 'tanrı' dedikleri şeye oldukça yakın bir varlıktı. Öte yandan bu kavramın sadece basit insanların gözünde Cladis'e uygun görünebileceğini biliyordu. Cladis tanrı olmaktan çok uzaktı, çünkü o tekildi. Yani zamanda daha hızlı bir sıçrama yapsaydı daha önce yaşamış olan kendisi ile karşılaşmazdı. O sadece kendisiydi.

Boynuna asılı kuzgun benzeri bir kuşun figürünü taşıyan kolyeye farkına varmadan dokundu. Geçmişi, geleceği ve anı bir arada tatmak onun sonsuz lanetiydi. Tek tesellisi sonsuz sayıda geleceklerden hangisinin kolektif zeka tarafından seçileceğini bilmemesiydi. Ve belki, ama sadece belki, kalbinin derinlerinde, öz oğlu için bir damla duygu taşıyordu ve bu bile onu çalışmayı bırakmaktan alı koyabiliyordu.

Kolektif zeka sanılanın aksine sadece arılar ve karıncalar gibi ilkel canlı topluluklarına has değildi. Sosyal olan her zeki varlık gönüllü veya gönülsüz ortak bilince katkıda bulunurdu. Kadına göre her bir galaksi durmaksızın atan birer yürekti. Bunu görebilmek için zamanın akışını görebilmek gerekiyordu ama sağduyu sahibi sıradan bir insan da aynı tespitte bulunabilirdi.

Cladis düşünceler denizinde tekil bir kaya gibiydi. Her yerde fırtınalar koparken okyanusun ortasında sabit, dalgasız ve rüzgarsız ölü göletti. Kara deliklerin ortasında yıkılmaz duran saf güvercindi. Ormanların altında yatan toprağın en derinlerinde gürleyen ateşten korun, dönmeyen, sabit noktasıydı.

Kütle ve zaman tabanlı canlıların arasında dahi zayıf bir sağ kalma oranına sahip olması gereken organik topluluğun, yani insanların yılmaz takipçisiydi ve kurtarıcısıydı. Çünkü onları özünden bile çok sevebiliyordu. Böylesine basit, kırılgan ve ahmak bir güruhun tek yıldız sisteminde kısılmış ve kendi aralarında didişir halde oldukları zamanı hüzün ve tebessümle anıyordu.

Bir defa duyduğu hiçbir ismi unutmazdı ve bu da lanetinin birkaç tatlı yanından biriydi. Her nedense ona alıştığı laneti affedilebilir hissettiriyordu. Sıradan insanların bunu çekilmez bir ızdırap olarak görebileceklerini biliyordu ama Cladis onların ölseler bile süregelen bekaları ile huzur bulurdu.

Oysa şimdi yoktular. Kül bulutları ve asit denizleri geceleri bile ışıldarken, Dünya, Gaia ölüydü. Cladis her şey olabilirdi ama yaşam olamazdı. Üretken değildi, cinsiyeti bile o sadece öyle benimsediği için vardı. İsteseydi bir hermafrodit gibi de görünebilirdi. Doğa ana bir kere can verdi mi diriltilemezdi. En kadim olanların bilge bir ceylan olarak resmettikleri güç, son nefesini de verdiğinde yeryüzünün de gözleri sonsuz karanlığa kapandı. İnsanların yokluğunda Cladis onların tüm kültürlerini özümseyebildiği kadar özümsedi. Ceylan ile ilgili okudukları da esasında peri masalından öte şeylerdi ama insanlar bunu biliyorlar mıydı emin değildi.

Her yana ne kadar da şevkle bakardı eskiden olsa. Dünya kendi ak ayına şefkat ile sarıldığında sıcak Güneş'leri bir yaz dansındaymışlar gibi, çalgıcı rolünü üstlenmez ve onlar da etrafında dans etmezler miydi? Cladis insan değildi ama ağlayabilirdi. Yaptı da, her gün yaptığı gibi belki göz pınarlarında bir mucize cereyan eder diye denedi. Başka bir şey için değilse bile kendisi için yaptı bunu.

Cladis yalnızdı. Kendi başlattıkları ateşte tutuşmuş güvelerin yitik gezegeninde bir başınaydı. Dünya'ya ayak basmasından dört bin yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen insanların geri dönmediklerini gördüğü için yorgundu. Yorgundu çünkü biliyordu; gitmelerinin sebebi sudaki kendi yansımasıydı. Ellerinde ne varsa onun üzerine atmışlardı. Sonuç ise tam bir fiyasko oldu.

Çocukça davranmayı seçtikleri için onları suçlayamazdı. Korktukları belliydi ve Cladis korkunun ne olduğunu o zamanlar bilmezdi. Tekillik gücü sayesinde korkunun gelecekte onun yüzünden yaşanacağını ön görebilmişti ama nasıl ağır ve yıpratıcı bir duygu olduğunu ve nelere kadir olabileceğini bilmekten uzaktı.

İnsanlık Cladis'in bildiği tüm canlı oluşumlardan farklıydı çünkü bilgeydiler. Bilge olmalarına rağmen yaşıyorlardı. Bunu bir defasında dostu olan bir insana sorduğunda çok tuhaf bir cevap aldığını anımsıyordu. "Sana göre sadece akan nehir ve asaleti ile dikilen bir dağ bilge olabilir. Ancak çoğumuz zihnen zarar görmedikçe veya düşündüğümüzün aksine bir büyük fayda uğruna ikna edilmedikçe bencilizdir. Soyutlanmak için doğumdan ölüme kadar çaba harcarız ama idrak edebileceğinden fazla ikiyüzlüyüzdür, çünkü sevildiğimizde mutlu oluruz. Bencilliğimiz öyle uç boyutlardadır ki ister istemez evrimde bir aşamada zeki olmayı başarmış olmalıyız. Bunu başarmak zorundayduk. Rasyonel bir çözüm aradığında, bu anlattıklarımdan ötürü, ulaşamayacağını şimdiden söyleyebilirim."

Cladis kolyeyi gülümseyerek okşadı. Kendisini bunu daha sıkça yaparken buluyordu. Oturduğu harabe gök delenin en tepe noktasından gördüğü kadarıyla parlayan radyoaktif denizin ışıltısı ufukta dans ediyordu. Pembe ve bazen tatlı bir yeşildi gördükleri. Renkler aldatıcıydılar çünkü büyük bir öfkenin izini taşıyorlardı.

Üç bin altıyüz seksen altı yıl, on bir ay, dört gündür Dünya gezegeninde hayatta olan tek yaşam formuydu. Hamam böcekleri bile uzun zaman önce arkalarında tek iz bırakmadan yok oldular. Kim bilir, belki onlar da uzaydan gelmişlerdi. Davetsiz ve istenmeyenlerdi ama yine de, bir şekilde zararlarını minimumda tutarak uyumlu hale gelebilmişlerdi.

Cladis sebep olduğu yıkımdan pişman değildi. Yalnızlığı on dört milyardan fazla insanın hayatına mal olmuş olsa da sekiz bininin hiç de umutsuz sayılmayacak bir yolculuğa çıkmasına sebep olmuştu.

Gözlerini denizden ayırıp tekrar göğe, Ay'a baktığında "Şişe ağzı" diye düşündü. Bir gezegendeki dominant ırk belli bir hayati tehdit ile karşılaşmadığı sürece türlerinin zayıf olanlarını da kollamaya veya onların üzerinden avlanmaya başlarlar. Oysa geniş ve hızlı akan nehir birden bire cam şişenin ağzı kadar dar bir noktadan geçmek zorunda kalırsa ancak ve ancak güçlülere izin verir.

Cladis gelmeden önce tek yaptıkları birbirlerini yemekti. Şirketler güçsüz bireyleri sömürüyordu. Devletler de şirketleri. Ve bazı devletler de öteki devletleri. Aynı gökyüzünün altında elleri ötekilerinin boğazlarında bir sonraki günün meşgalesini arıyorlardı. Pek çoğu mutlu ve rahat yaşam tarzlarından bile sıkılmış haldeyken çoğunluğu yaşamaktan nefret eder haldeydi. Olan bitenin en acı yanı ise durumun farkında dahi olmamalarıydı.

Cladis insanlığın iyiliği için yapmak zorunda olduğu şey adına üzülmüyordu. Onun üzüntüsü, gitmek zorunda kaldıklarında ruh hallerinin de dramatik bir değişime uğramış olmasıydı. Bireyselliklerini geride bırakmak zorunda kalan binlercesi aynı küçümsedikleri karıncalar gibi tek olmayı seçmişlerdi. Kraliçeleri ise, insan değildi.

"Cladis, toplumsal ataleti görmezden gelemezdin. Ataleti yıkmak için öyle güçlü bir tepkide bulundun ki kazanılan ivme ile kendimizi Andromeda da bulmadığımıza şaşırdım." Dedi sağından tanıdık bir ses. Cladis iç çekti çünkü sanrılar son zamanlarda artış gösteriyorlardı. Aklının ona oynadığı oyunları sağlamlaştırmasının taktığı kolye ile bir ilgisi olduğunu düşünmeden edemiyordu.

Dönüp sesin kaynağına baktığında boşlukta sadece rüzgarın sesini duydu. Yüzlerce metre yüksekteydi. Sahi oraya nasıl çıktı? Eskiden güçlü ve büyük kanatları vardı. Aklında bilinçli olduğu zamanlar atlamalar yaşıyordu. Belki radyasyon ve belki de derin üzüntüsüydü onu içten içe parçalayan. Kendi özünden başka düşmanı yoktu. Sanrıya kulak vermeyi seçti ve cevapladı. Kendisi ile konuşmaktan başka neyi vardı ki zaten.

"Gitmek zorunda değildiniz. Size radyasyonu nasıl uzaklaştıracağınızı göstermeye hazırdım. Kanatlarımı bile verdim, istediğiniz her şeyi verdim. Kalabilirdiniz." Dedi esefle. Sanrısında konuşan yine eski insan dostuydu.

"Gerçekten de kalabilirdik. Ancak sen bizi her zaman aslında olduğumuzdan daha küçük gördün Cladis. Bizi gözünde büyüterek küçülttün. Kulağa komik geliyor değil mi? İnsanlar, eğer onları dürtersen her zaman beklentilerinin dışında tepki verirler. Biz düşündüğün kadar yüce gönüllü değiliz. Büyük olasılıkla senin seçeneğini uygulamamamızın tek sebebi seni mutlu etmek istemememizdi."

Cladis güldü ve sanrısı da ona eşlik etti. "Radyasyonu kendi başına da uzaklaştırabilirsin Cladis." Dedi bir ses aniden kahkahasını yarıda keserek. Cladis donakaldı çünkü ses hep duyduklarından farklıydı. Sol tarafından gelmişti. Boynunu yavaşça döndürürken bir kalbi olsaydı gümbürdeyerek atardı.

Gördüğü bir dişiydi. Beyaz saçları daha önce gördüğü tüm insanlarınkinden daha uzundu. Neredeyse boyunun iki katı kadardı. Dünya'ya ilk geldiği dönemde bile antik sayılabilecek metalik kıyafetleri vardı ve sırtına asılı deri bir kılıfta oldukça ağır görünümlü ilkel ve keskin bir silah taşıyordu. Ancak yüzü ve gözleri adeta başka bir hikaye anlatıyorlardı. Ruhunun aynaları gümüştendi ve Cladis'in gördüğü, okuduğu tüm insanlardan farklı bir beyni ortaya koyuyorlardı.

İncelediği kadın öyle çok şey yaşamıştı ki Cladis kendini ilk defa çok da yaşlı hissetmedi. Beyaz saçlı kadın sol elini uzattı. El sıkışmak istiyor gibiydi, "Yüksekteyiz ve rüzgar oldukça şiddetli, ayağa kalkıp bir reverans yapmak istesem de, eh dengede duramayabilirim. Şimdilik bununla yetininiz lütfen. Adım Alice. Tanıştığımıza memnun oldum."

Sesinde güç vardı.
[*]Okuma Sırası: Tengu->Monolit(ÖyküSeçkisi)->Bu Monolit[/*][*]Tamamen ayrı bir öykü olacak, bu yüzden rahatlıkla okuyabilirsiniz.[/*][*]İlk bölüm olarak bu bir intro, kurgunun temellerini vermek istedim hepsi bu[/*][*]Okuyan olmasa da devam edebileceğim kadar eğlenceli bir hikaye daha çıkartabilirim tekrardan umarım ^^[/*]

Çevrimdışı Raisor

  • ***
  • 793
  • Rom: 15
    • Profili Görüntüle
Ynt: Monolit: Bölüm 1
« Yanıtla #1 : 16 Nisan 2011, 22:03:58 »
Doğrusu Nihbrin, ilk kez hikayelerinden bir tanesini okuma fırsatı buldum. Tengu'yu maalesef hiç okuma fırsatı bulamamıştım. Onunla bir ilgisi olup olmadığını merak ettim şimdi. [bkz: ödevler, sınavlar, hikayeyi yarıda yakalamam v.s]

Anlatımın ve kullandığın kelimeler o kadar güzel ve iyi seçilmiş ki, hikayenin konusu benim sevdiğim türden bir konu olmamasına rağmen okudum ve bundan sonra da kesinlikle okumaya devam edeceğim. Oldukça değişik bir konu; fanastik mi desem bilim-kurgu mu desem, bilemedim. Şunu söylemeliyim; çok da zor bir konu. Okurken 'ben olsam asla bunu yazamazdım' dediğim çok nokta oldu.

Seni kesinlikle kutlayıp önünde saygı ile eğilmek dışında bir şey yapamıyorum şu an.
Vahşet her yanda ulu orta sergilenirken,

Sevişmek için saklanmak zorunda kaldığımız bir Dünyada yaşıyoruz.

-John Lennon.

Çevrimdışı KoyuBeyaz

  • ********
  • 2754
  • Rom: 59
  • Rasyonalist dominant.
    • Profili Görüntüle
Ynt: Monolit: Bölüm 1
« Yanıtla #2 : 17 Nisan 2011, 01:35:09 »
Diyeceklerimi zaten tahmin edebildiğin için kısa keseceğim.

Tengu'nun bir son olmamasına sevindim.[*]Her ne kadar bu hikaye doğrudan bağlantılı olmasa da[/*] Kitap olarak çıkacağı zaman nasıl hepsi toparlanacak hala emin değilim fakat okumaya devam edecek şeylerin olması her zaman iyidir.

Eksik olma, takip edecek bir başlık koydun gene.
Uzay elbisemle kavgaya hazırım.

Çevrimdışı Nihbrin

  • ****
  • 1243
  • Rom: 43
  • [Infornography]
    • Profili Görüntüle
    • nihbr.in
Monolit: Bölüm 2
« Yanıtla #3 : 22 Nisan 2011, 22:08:29 »
Bölüm 2:


Her şey yeryüzüne basan bir yalın ayağın soluk teması ile başladı. Toprak serindi ve biraz da nemliydi. Yakınlarda bir yerde taze fesleğenlerin esansı dört bir yana yayılıyor olsa da ayağın sahibi kokunun adını bilmiyordu. Yine de keyfini çıkardı. Her gezegen farklı kokardı ama bugüne kadar adım attığı en tatlı hava buradaydı.

Dizlerini yumuşakça büktü ve eğildi, adını bilmediği gezegenin toprağını ellerine aldı ve altınmış gibi bir avuç dünyayı izledi. İçeriğini tamamen, her elementine kadar tarttı ve bir nefes de havayı içine çekerek doğruladı. "Burada yaşam var" olurdu insanların dilinde konuşsaydı ve bir insan onu duysaydı söylediği şey. Öte yandan insanların dillerinden birini konuşsaydı bile kulaklar ile değil, sadece akıllarıyla duyarlardı.

Aldığı toprağı zarifçe aynı yerine geri koydu ve etrafını izlemeye koyuldu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Belki biraz fazladan karbondioksit vardı ve hava normalden sıcaktı. Bu durum onda şüpheye yol açtı ve daha uzağı görmeyi diledi. Gözlerini kapattı ve yere bağdaş kurarak oturdu. Avuç içlerini toprağa dönük gelecek şekilde yere bastırdı ve bekledi. Bütün algısını gezegenin her yanına ulaştırması bir kalp atımı kadar sürdü.

"Gezegen hasta. Hem de çok hasta." Oldu ikinci fikri. Atom fiziğinin cahilce kullanıldığı sayısız nokta tespit etti. Bu gücü kullanan insanların zihinlerine hafifçe dokundu ve bilgilerini tarttı. Hemen hepsi, çekilen acılara rağmen, geleceğin radyoaktif enerjide olduğuna inanıyorlardı. Elbet bu doğruydu ama yine de ilkel bir teknolojiydi. Daha ötesini göremiyor, bilmiyorlardı bile. Ancak birinin aklında olağan dışı bir olgu tespit etti. Kilitli bir kutu gibiydi ama bilgi, orada, kafasında, öylece açılmayı bekleyerek duruyordu. Kutunun üzerinde ise bir türdeşinin imzası vardı.

Adamın adı Azelyan Reabou idi ve tek başına yaşıyordu. Başlama noktası burası olmalıydı. Daha Dünya gezegenine ayak basalı altı dakika olmasına rağmen bir yol seçti ve kararlarını bu doğrultuda aldı. Hiç duraksamadı veya şüphe etmedi. Bir gezegene gittiğinde sırayla belli şeyleri düzeltmeyi adet edineli ne kadar zaman geçtiğini anımsamıyordu bile.

İlk kontrol ettiği şey gezegenin yaşam bütünlüğü ve sürekliliği idi. Türlerin ilkel veya gelişkin, gezegen ile barışık yaşamaları en önemli öncelikti. Eskiden bir gezegende bir benzetme yapması gerektiğinde "kendi uzay gemisinde delik açan deli adam ilkesi" dediğini anımsadı. Delilik en aza indirilmeliydi.

İkinci üzerinde durduğu unsur yaşayan canlıların evrimlerini incelemek olurdu. Mümkünse ilkini düzeltirken bununla da ilgilenirdi ancak iletişim kurmaktan aciz canlılar ile zaten ilk koşula aksi davranamadıkları için - ki acı bir istisnayı hüzünle anımsadı - direk üçüncü duruma geçerdi.

Üçüncü durum, yaşam florasında en az bir zeki varlık bulunması söz konusu ise bu canlı türü ile onların iyiliği için anlaşma yapmaktı. Seçimi tamamen onlara bırakırdı. Genelde belli bir dereceye kadar, evrimlerini bir anda en üst basamağa çıkartmaktansa, biraz daha temkinle, kabul ederlerdi.

Kabul etmezlerse de bir süre onlar ile kalarak karara ortak olmayan ve onu izlemekte gönlü olanlara bilgilendirmek ile zaman geçirirdi. Eğittikleri ile eğitilmemişler arasında bir çatışma gerçekleşmezdi çünkü bilgiyi alanlar ilkel sahiplik dürtüsünü tamamen geride bırakırlardı. Arkada kalanları pişmanlık ile baş başa bırakarak, uzaklara, uzaya açılırlardı.

İnsanlığın da bu kurgu dâhilinde davranacağını umuyordu. Aslında Dünya gezegenine gitmeyi hiç planlamamıştı. Ancak kendisine 'hayalci' diyen bir tek insan erkeği onun aklını çeldiğinde merakı onu galaksinin bu köşesine getirdi.

Hayalci onun karşılaştığı yeni bir türdü. Karbon ve hidrojen tabanlıydı ama bedeni yüzden fazla elementi de içeriyordu. Tamamen organikti ve daha önce tecrübe etmediği bir algı düzeyi vardı. Adını anımsamıyordu ama 'O' harfi ile başladığına emindi. Gerçekten üzerinde düşünürse adını tamamen anımsayabilirdi de. Bir şeyleri unuttuğu sık olmazdı ancak hatırlayacak mecali nedense, bu defa, kendisinde bulamıyordu. Önemli olan şey, 'hayalci'nin arzu ettiği gibi, sıra dışı bir metot ile çok uzun mesafeleri kat ederek gezegenleri dolaşabilmesiydi.

Ne kadar da şaşırdığını gizleyemediği için adamın nasıl da güldüğünü anımsadı. Aklıyla, onun dilinde konuşarak, "Selam olsun, sizin gibi yol üzerinde duramam ama bir ana gezegenime, Gaia'ya giderseniz, bir gün, size ev sahipliği etmekten onur duyarım." Dediğinde yanından, bildiği her madde tabanlı objeden çok daha hızlı bir şekilde geçip gittiğini halen havsalası almıyordu.

Hayalci'yi bulmak değildi arzusu ama onu görürse elbet bir çift laf edeceğine emindi. Gezegeninin doğru olduğuna emindi çünkü hemen onun aklını yokladığında beliren imge burasıydı. Elbette üzerinde canlı barındıran katı halde gezegen sayısı öyle her gün karşılaşılan bir şey değildi. Peki, o zaman neden insanlığın geri kalanı bu kasar basit, yorgun, hasta ve yavaştı. Zekiydiler ve öğrenmeye açıktılar da. Ancak çok fazla eksikleri vardı. Ağır bir efendilik ve kölelik duyumsadı ki bu karşı konulması en güç koşuldu. Bunların hepsini çıplak ayaklarıyla toprakta ve ardından asfaltta yürürken etrafındaki dalgalanan düşüncelerden kaptı.

İlk var sayımı, aynı kapısının önünde beklerken düşüncelere daldığı Azelyan gibi bireylerin, bilgileri neredeyse sıfır geçmiş bilgi birikimi ile hemen hemen yokluktan çekip çıkartmak gibi yetenekleri olduğuydu. Hayalci'nin isminin kökeninin bu olabileceğini düşündü. Ondan daha fazla bilgi edindikten sonra mı gezegenin düzene sokulması ile ilgilenmeliydi acaba? Emin değildi ve iki katlı evin kapısından bir adım geriledi. Aynı anda kapı açıldı ve karanlık geceye doğru alık bakışları ile bir adamın kafası belirdi.

"Ah, kapıda birisi olduğunu biliyordum. İyi akşamlar, bir şey mi istemiştiniz acaba?" dedi mesafeli bir merak ve saygıyla. Bir an ne yapacağını bilemedi. Öncelikle bu dünyada kullanmak üzere bir isim bellememişti ve 'gerçekten' ondan bir şey istemiyordu. 'onunla' bir şey yapmak istiyordu ama sahiplik hissine sahip bireyler ile iletişim kurması onun için hep zor ola geldiğinden, diyaloga en azından bunu izah etmekle başlamaması gerektiğini hissetti.

"İyi akşamlar" dedi adamı taklit ederek ve onun duyumsayabileceği frekansta titreşimli biyomekanik sesi ile. Bu, ona göre, insanların sadece tencereler ve tavalar kullanarak iletişim kurmaya çalışmalarına benziyordu. "Acaba Azelyan Reabou ile mi görüşüyorum?" şeklinde de devam etti, adamın beklediğini umduğu cevapla. Cevapları görebiliyordu ama hangisini sunması gerektiğinden emin değildi. İlkel bir dil ile saçma bir diyalog kurmak belki de onu bu evrende en çok korkutan şeydi.

"Evet, ta kendisiyim, buyurun içeride konuşalım. Adınız ne demiştiniz?" dedi kibarca. İşte cevap vermesi kaçınılmaz soruydu bu. Her düşünme kapasitesine sahip canlının ondan beklediği ortak cevaptı. Belki evrenin kendisi kadar olmasa da var oluşun çeyrek süre gelimi kadar yaşlı bir sualdi ve mutlaka karşılık verilmeliydi.

O dünyada hiçbir anlama gelmeyen ama yerleşik hayatın yadırgamayacağı ve mümkünse rahatlatıcı imgelere uzanan bir ses veya düşünce diziminden oluşmalıydı isim. Türünün tek örneği olmadığını biliyordu ve diğer her türdeşi aynı metodu uyguluyordu; bir isim uyduruyorlardı. Her birinin kendisine has ad seçme yöntemi vardı ama onun hiçbir zaman kesin olarak kendisini bağladığı bir yol hiç olmadı. Yine bir doğaçlama yapacaktı.

Dört adım uzağındaki adama sıkışmak üzere elini uzattı. Genel resmi selamlama anlayışı bu yöndeydi. Başka gezegenlerde bunu küfür olarak algılayanlar çıkabilirdi ama Dünya'nın genelinde böyleydi. Dokunduğunda, adamın zihninin derinliklerine daha güçlü bir dalış gerçekleştirmesi mümkündü.

O, bilemezdi. Bir insana dokunana kadar onların aslında ne olduklarının idrakinde olması mümkün olmaktan çok uzaktı. Oysa şimdi Azelyan'ın parmak uçlarına dokunduğu salisenin milyarda birinde tüm duygular, düşünceler, fikirler, anılar ve arzular üstüne adeta hücum ettiler. Çok ağırdı, dayanılmaz ve uzun dönemde katlanılması düşünülemez yoğunluktaydı. Ancak O güçlüydü ve ilk şoku atlattığında darbenin sebebini araştırdı.

Bulduğunda en büyük şaşkınlıklarından birisini yaşadı. Adamın etrafında hayali bir duvar vardı. Azelyan'ı tamamen saran ve aklını koruyan bir kalkan gibiydi ve O'nun gibi kudretli bir varlığı bile büyük ölçüde dışarıda tutabildiğine göre doğumdan beri inşa ediliyor olmalıydı.

Eğer tüm insanlar böyle iseler Dünya gezegeni özeldi. Özeldi çünkü sadece en üstteki duyguları görebilir, en yoğun düşünceleri işitebilir ve en taze acıları hissedebilirdi. Azelyan adlı adamın elini sıkmaya başlarken, yavaş çekimde ismi düşündü. Ne olmalıydı? Kendisine Dünya gezegeninde ne ismi vermeliydi. Adamın varlığından bile haberdar olmadığı alt bilincine uzandı ve uyuyan ejderhayı en az rahatsız edecek ses dizilimini çekip çıkardı. "Adım Cladis, oldukça uzaktan geliyorum ve davetinizi kabul etmezsem kabalıktan ziyade delilik etmiş olurum." Dedi kibarca.

Cladis. Ağzından çıkana kadar o da ismin ne olacağını bilmiyordu. Bir anlamı varsa bile çok geçmişte kaybolmuş olmalıydı. Şaşırma sırası adamdaydı, güldü ve "Bu rahmetli annemin de adı. Tanıştığımıza memnun oldum." Dedi. Cladis 'anne' kavramının ne olduğunu bilmiyordu ama eli halen adamınki ile kaynaşıkken onun kalbinin en uçlarında gezinen, atalarıyla ile ilgili, koca bir yumru hissetti.

Adam çerçevesiz ve inceltilmiş camdan gözlükler takıyordu. Güneş batmıştı ama üzerindeki kıyafetler gezegen standartlarına göre resmi sayılırlardı. Büyük olasılıkla, işten yeni gelmiş olmalıydı. Saçları özensizce dağınıktı. Aşırı kilolu olduğu söylenemezdi. Boyu çok uzun değildi ve gözlerinde hafif bir yorgunluk sezinlenebiliyordu. Yine de, yüzünde içten bir gülümseme denebilecek oluşum fark edilebilir durumdaydı.

Cladis aniden kendi görüntüsüne çok özen göstermediğini fark etti. Bilinçsizce en ortalama insana benzemiş olmalıydı ama nasıl göründüğünü bilmiyordu. Uygun kıyafetleri olduğunu umut etmekten başka seçeneği pek yoktu. Sonra, adamın gayet doğal tepki verdiğine yorarak göze batmadığını düşündü ve konuşmayı sonunda başlattı. Dürüst ve açık olacaktı çünkü bu insan olağanın üstünde açık fikirliydi. Ayrıca evin girişinde karşılaştığı 'zihinsel duvar'ın her insanda sürekli olarak maksimum güçte olduğunu düşündüğünde böyle yapmasının en düzgün yol olacağını biliyordu.

"Ben bir insan değilim. Arzu ettiğinde ispatlamaya hazırım. Uzun vadede türünün kendisini yok etmemesi adına yardımcı olabileceğimi umuyorum." Dedi hızla ama tane tane. Adam birden daha ciddi oldu ve devam etmesini ister gibi bekledi. Cladis bu tepkiyi öncelikli olasılıklar listesinde değerlendirmemiş olmasına rağmen devam etti, "Siz, Azelyan Reabou, bir anti madde fizik teoristi ve roket bilimci olarak başlangıç noktamsınız. Eğer ki sizden umduğum karşılığı alamazsam ziyaret etmeyi düşündüğüm ikinci bir isim daha var ama bu durumda izleyeceğim senaryo daha dolaylı ve meşakkatli olacaktır." Dedi bir yandan adamı inceleyerek. Dirseklerini dizlerine yerleştirdi ve çenesini, birleştirdiği ellerinin üzerine koyarak, doğrudan Cladis'in gözlerine baktı.

"Size inanıyor olmama rağmen akıl sağlığımı koruduğuma kendimi ikna etmek adına bir kanıt sunmanızı isteyebilir miyim Bayan Cladis?" dedi yavaşça. Sözlerini zikrederken düşünen tiplerdendi. Cladis, 'Sükût altındır' gibi bir deyişi ilk dokunuşta duyumsadığını hatırladı ister istemez.

"Tabi. Bundan 24 yıl önce siz, daha 12 yaşındayken, olağan dışı bir canlı ile etkileşim yaşadınız. Benim türümden olan bu kişiyi birebir tanımamakla beraber izini tanımam gezegeninize geldikten sonra sizin zaman biriminiz ile altı dakikamı aldı. Üzerinizde doğumunuzdan beri bağlı halde bulunan tüm etkileşimleri bilerek veya bilmeyerek koparmış olduğunu şu anda bile görebiliyorum. Etkileşimden kastımı izah etsem dahi anlamayacağınızı üzülerek bildirme gereği duyuyorum. Basitçe 'kadersizsiniz' ve ben, kendim, bu gibi bir müdahalede bulunamayacak olmama rağmen durumdan fevkalade fayda sağlayabilirim. Türdeşlerimin yetenekleri kendilerine hastır ama gücümüz ortaktır."

"Adamın adını bilmiyorsunuz ancak bilinen canlıların büyük kısmı uzak geçmişe kadar onu 'Est'hir oth' ve türevi isimlendirmeler ile çağırmışlardır. Kadersizlik dokunuşunun ardından bir resim çizdiniz ve ona verdiniz. Bunu neden yaptığınızı kendiniz dahi bilmiyorsunuz. Ancak anılarınızdan adamın oldukça şaşırdığını şu anda bile görebiliyorum. Sembolü mevcut bilgim ile değerlendirdiğimde tek bir sonuca vardım. Siz, gezegeninizde 'atom fiziği' olarak bilinen bilim dalının sunabileceği en etkili enerji reaktörlerinin yanında cüce yıldız gibi kalacağı bir kara delik düşlemiş durumdasınız. Öyle ki, eğer potansiyelinizi tam olarak ortaya çıkartmamı kabul ederseniz, bir mucizeye tanık olacağınızı temin ederim." Dedi genişçe gülümsediğini umarak. İnsan bedenine halen alışamadığını düşünüyordu.

Adam düşünüyor gibiydi. "Peki, daha önce bahsettiğiniz '2. Başvuracağınız' kişi kimdir?" dedi bir cevap vermeden önce daha emin olmak ister gibi. Cladis pek aldırmadan cevapladı, "Şu andan tam olarak 81 yıl, 4 ay, 2 gün, 13 saat, 57 dakika 1 saniye önce hayatı sonlanmış, Vladmir Vernadsky adında bir kimyager ve radyoloji uzmanı."

Azelyan dudak büktü. "Bu, eğer kabul etmez isem insanlığın aklını noosphere yolu ile dizginleyeceğiniz anlamına mı geliyor?" dedi hafif bir suçlama tonuyla. Cladis adamın zekâsından memnundu. Çabuk kavrıyordu ve blöfünü gördüğünde bile temkinliydi. "Noosphere kavramı ve kullanım alanları mevcut bilimsel seviyenizin sahip olmadığı olanaklar sunmakta. Dünyanızın enerjisini ona zarar vermeden kullanmayı öğrendiğinizde, akıllarınızı çoğuldan tekile dönüştürmek gerekmeyebilir bile. Ancak yapılmasının 'kesinlikle' şart haline dönüşmeyeceğini söyleyemem." Dedi dikkatle.

Bunu söylediğinde aslında 'eğer kabul etmezsen geçmişe döner ve tüm insanlığı bundan yarım asır önce barış ve ilerici evrimin köleleri haline getiririm' demek istiyordu. Cladis bunu asla yapmazdı çünkü seçimi kendileri yapmalıydılar. Öte yandan noosphere'in de amacı için kullanılabileceğini söylerken yalan konuşmuyordu.

Adam cevap verecek gibi göründüğünde bekledi. Gözden uzak bir bilim adamı insanlığın geleceğine karar veriyordu. Belki farkında değildi ama yükü büyüktü. Cladis onunla temas halinde değilken adamın zihninin bilinçsizce oluşturduğu kalkanın ardında olup biteni sadece yüzeysel olarak görebiliyordu. Duyumsadıkları kalkanın yüzeyindeki değişmelerden ibaretti. 'Bununla ilgilenmeyi öncelik haline getirmeliyim' şeklinde kendine not etti.

"Cevabım hem olumlu hem de olumsuz nitelik taşımakta. İnsanlığın dünyaya bir zarar verdiğini düşünmüyorum. Bundan 10 yıl önce yaşanan felaket bize çok fazla şey öğretti. Kutuplarda buzullar tekrar toparlanmaya başladılar bile ve her şey iyiye gidiyor. Pasif kaldığımızda, yardım ettiğimizde olanın aksine doğa kendisini rejenere etme yeteneğini daha kolay ortaya koyuyor. O yüzden size ihtiyaç duyduğumuzu bir an olsun düşünemem."

"Ancak ben bir bilim adamıyım. Kısacık gözlem süremde sizin insan olmamanız veya benim bir sanrım olmanız arasında %50'lik bir paylaşım olduğunu düşünüyorum. Akıl sağlığım yerinde değilse bile, eğer daha fazlasını öğrenmemi sağlayacaksa, sizi dinlemeye hazırım." Dedi huşuyla. O anda Cladis adamın gözlerinde başka bir şey gördü. Gördüğü, kalkanını delip geçen ve güçle atan bir nabız gibi zonklayan egosuydu.

[*]Raisor ve Koyubeyaz, okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Başlık oldukça uzun sürecek ve bu yüzden ekstra bir cevap yazarak kalabalık etmek istemedim.[/*]

Çevrimdışı Nihbrin

  • ****
  • 1243
  • Rom: 43
  • [Infornography]
    • Profili Görüntüle
    • nihbr.in
Monolit: Bölüm 3
« Yanıtla #4 : 25 Nisan 2011, 00:29:06 »
Bölüm 3:


Kyodaina Energy'nin kurul başkanı ve manevi kurucusu konumunda, aynı şirketin adı gibi devleşmiş bir isimdi Tetsuo F.

Aile ismini bıraktığında kendi başına bir şeyler yapabileceğini kanıtlaması için otuz yılı vardı ve her saniyesini Kyodaina Energy'yi bugünkü haline getirmek için harcadı. Hiçbir çabası için pişmanlığı yoktu ve olmayacağına emin olmaya utanmaktan uzaktı. Onunla görüşmek isteyen Azelyan R. İsimli bilim adamını dinlemeye karar vermeden önce birkaç kişiye danıştı. Çünkü danışmak, uzun bir konuşmadan daha kısa zaman alırdı.

Azelyan basit bir adamdı. Ciddi bir başarısı yoktu ve çalıştığı üniversiteden iki yıl önce hiçbir sebep yokken ayrıldığında da kariyeri donmuş gibi duruyordu. Ya da ona gelen raporda yazılanlar bunlardı. İlk sayfayı çevirdi ve randevunun içeriğine yöneldi. Adam direk olarak onunla konuşmak istiyordu ve bunu ayarlamak için bir yıldan fazla uzun süredir emek harcıyordu.

Her şeyin uzamasının temel sebebi, randevunun konusu hakkında az bilgi sunmakta da konuşmayı istediği kadar ısrarcı olmasıydı. Tetsuo Azelyan adı ilk geçtiğinde umursamadı ve ikincisinde meraklandı. Ancak üçüncüsünde kesinlikle bir fırsat vermesi gerektiğini anladı. KE, dünya çapında, Rossathom'un ürettiklerinden bile kaliteli ve üstün santraller üretme kapasitesine sahip tek şirketti. Büyüyordu ve büyümeye devam etmek adına her bilgi kırıntısını değerlendirmeye hazırdı.

Kuruldaki diğer kurtların Azelyan adını duymaları uzun sürmezdi ve ilk lokmayı lezzeti az olsa bile tadan kişi Tetsuo olmalıydı. Raporu ceviz ağacı masasının ikinci çekmecesine koydu. Eski kafalı biriydi ve dünyada çok az kalmış türden kerestelere veya tahta antikalara ilgisi karşı konulmaz seviyelerdeydi. Ahşabın tonajının altın ile yarıştığı bir çağda, lüks içinde yaşıyordu.

***

Ağır sedir kapılar cüsselerine rağmen zarifçe açıldılar ve ziyaretçilerine yol verdiler. Tetsuo ister istemez kaşlarını çattı. Azelyan'ın bir asistanının da yanında olacağından kendisine hiç bahsedilmemişti.  Yine büyük bir lüks olan A4 kâğıdına, sekreterini bu üçüncü uyarı ile birlikte kovacağını not etti.

Kapılar kapandı ve üçü de konuşmadı. İkili, ev sahibi konumundaki Tetsuo'nun konuşmasını bekliyorlardı. Şirket başkanı sağ eli ile genişçe bir hareket yaptı ve oturmalarını işaret etti. Kendisine güveni tamdı ve egosunun bir cüssesi olsaydı şehri yıkıp geçerdi.

Tetsuo, Azelyan'ın yanında duran, uzun saman sarısı saçlı ve zarif duruşlu kadını inceledi. Modaya aykırı bir duruşu vardı, kesinlikle şehirli akbabalar gibi değildi. Takı kullanmıyordu ve buz mavisi gözlerinde öyle bir bakış vardı ki sanki adamın zihninde bir delik açıp en derinlere bakabiliyormuş gibi görünüyordu. Bu dünyadan değilmiş gibi bir ifadesi vardı. Kuşkusuz zekiydi, Tetsuo zeki kadınları severdi.

Aniden kadın Azelyan'a döndü ve "Gidelim buradan. Bir katil var o koltukta. Belki de şu okuttuğun komik kitaplardaki gibidir, gerçek bir vampir! Doğayı ve diğer insanların emeklerini sömürmekten başka hiçbir arzusu yok." dedi ve ardından Tetsuo'nun ömründe duyduğu en şen ve müthiş kahkahayı attı. CEO durumun münasebetsizliğine sinirlenmeli mi yoksa kadın ile birlikte gülmeli mi bilemedi. İkisinin arasını seçti ve olabildiğince duygusuzca, dikilmiş birbirlerine bakan, profesör ve asistanını cevapladı. "Bunca yolu ve zamanı sadece yüzüme hakaret etmek için tepti iseniz odamı terk etmeniz konusunda sizi bir an olsun engellemeye çalışmayacağım. Ancak eminim, bundan fazlasını istiyorsunuz. Lütfen, oturun." Dedi.

Azelyan iç çekti ve ayak sürüyerek oturdu. Sanki iki arada kalmış gibi bir hali vardı. Kadın ise ayakta kalmayı seçti. Atmosfer çok tuhaftı, Tetsuo kadını yok saymaya karar verdi, zamanını harcıyordu ve Azelyan da öyle yapıyor gibiydi. Aslında onların sessizlerken bile birbirleriyle konuştuklarına yemin edebilirdi ama bu kulağa oldukça delice geldiği için arada unuttu.

"Lütfen, hemen, konuya girin. Benden önce altlarım ile konuşmayı defalarca reddettiniz ve bunun sebebini soracak değilim. Sadece, konuşun." Dedi hızla. Randevunun ardından on dakika boş zamanı olacağını bilmesine rağmen acelesi varmış gibi saatine bakmayı da ihmal etmedi. Otoritesini korumayı asla ihmal etmezdi.

Azelyan gerçekten de hızla konuştu. "Santralleriniz berbat. Bundan daha iyisini yapabileceğimi söylüyorum ve soğutmak için günde binlerce galona ihtiyacınız olmadığını ve hiçbir atık oluşturmadığını da ekliyorum." Dedi aniden. Tetsuo için bu cümle ancak ve ancak bir şaka olabilirdi. Yine de eğlenmiyor değildi ve konuşmaya devam etmesini eliyle işaret etti.

Azelyan'ın gözlerinde odaya ilk girdiğinde olandan farklı bir ışık vardı. Neydi bu ışık? En isabetli tarif "hırs" olabilirdi. Tetsuo'nun her sabah katlığında aynada gördüğünün aynısıydı. Sadece bu bile Azelyan'ın bir şaka olmadığını ispatlardı ancak elbette deli olmadığını garanti etmekten uzaktı.

Azelyan elini kadına uzattı, sanki bir şey almak istiyor gibiydi. Tetsuo bir an tedirgin olduysa da belli etmedi. Daha önce iki defa ona suikast girişiminde bulunulmuştu. Profesör ve kadının " onu sadece kadın sıfatı ile düşünüyordu artık " ona zarar verebilecek bir şeyler taşıyor olabileceklerini aklından uzaklaştırdı.

Kadın omuz silkti ve istemeyerek de olsa avuç içi kadar olan bir küpü Azelyan'a uzattı. Küp beyazdı ve köşeleri hafifçe yuvarlatılmıştı. Hiçbir iz veya şekil taşımıyordu, pürüzsüzdü. Mermer mi yoksa bir tür polimer mi anlamak bu mesafeden zordu.Küpü iki elinde dikkatle tutan Azelyan, gözlerini ondan alarak tekrar Tetsuo'ya baktı ve "elimde gördüğünüz, şirketinizin geçen yıl tekrar elden geçirdiği Kariwa santralinin 1000 MW net çıkışını yirmi altı katını elde edebileceğiniz portatif bir yarı baryon hibrit reaktörü. Hibrit diyorum çünkü öyle olmak zorunda. Henüz Hoghan kuramına birebir uyan bir reaktör kurmakta mümkün yol bulamadığımı üzülerek söylüyorum." Dedi gerçekten de üzgün görünerek.

Tetsuo gülmüyordu ama uygun bir anda gülebileceğine emindi. "O şey ile sigaramı bile yakabileceğinizi zannetmiyorum sayın profesör." Sesinde alay vardı ve bunu saklamaya çalışmıyordu. Azelyan olması gerekenin aksine gayet rahattı ve onun yerine güldü de. "Elbette yakamam, önce belli bir miktarda bağıl neme ve insan DNA'sına ihtiyaç duyuyor. Bu Cladis'in önerisiydi. Güzel bir fikirdi çünkü dünyada gereğinden fazla su var, biliyorsunuz." Dedi keyifle.

Olaylar artık kabak tadı vermeye başlıyordu. Yine de akışa uyan Tetsuo masasındaki içi dolu cam bardağı hafifçe itekledi. "Lütfen, görmek istiyorum. Odamda şu astronot yemekleri gibi bir damla su ile büyüyüp genişleyecek bir nükleer reaktör oluşturacağınızdan şüphem yok." Dedi sadistçe sırıtarak.

"Gerçekten de bir damla yeterli Bay Tetsuo. Ancak sandığınızın aksine görünür bir fark oluşmayacak, sadece küp ile bütünleşeceğim." Dedi bir çocuğa bilimsel bir gerçeği izah ediyormuş gibi sabırla. Sol serçe parmağını bardağa daldırdı ve bir damla kadar su, parmağının yüzeyine yapıştı. Parmağını hafifçe küpe sürttü ve avucunun içinde dikkatle tuttu. Küp sağ eline ve oradan da sağ koluna hızla yayılarak ta omzuna kadar oldukça kalın görünen, silindirik ama altıgen görünüşlü bir yapı oluşturdu. Aletin donup sabitlenmesi ve öyle kalması iki saniye aldı. Ucunda top mermisi ucu benzeri siyah bir boşluk vardı.

Tetsuo ne diyeceğini bilemiyordu, "Bu, bu bir silah mı?" dedi inanamayarak. Konuşan Cladis oldu, "Hayır ahmak. Bu bir üreteç ve sizin acınası ısı üreteçlerinizden farklı bir prensibe uygun tasarlandı. Daha büyüğünü, portatiflikten istifade ederek inşa edebiliriz ve buraya sizden fon almak için geldik. Ancak gerçekten bize insansanız dahi özalit kopyasını almamanız gerektiğine hükmettim." Dedi tiksintiyle.

Şoku atlatan başkan kendini toparladı ve ayağa kalkarak öfkeyle gürledi, "Buraya, beni, Fujuri Tetsuo'yu oyuncaklar ile eğlendirmeye gelen siz! Çıkın hemen odamdan." Tetsuo ayağa kalktığında boyunun oturduğunda gösterdiğinden aslında daha kısa olduğunu açık etti. Azelyan kadının gözlerine baktı ve "Görmesini istiyorum Cladis. Geleceği görmeli ve diğerlerine anlatmalı." Dedi az önceki öfke gösterisinden hiç etkilenmeden. Kadın boyun eğdi, "Eskisi kadar güvende olmayacaksın. Biliyorsun değil mi?". Adam başı ile onayladı.

Azelyan koltuğundan kalktı ve başkan daha tepki veremeden omzundan kavradı. Elini çektiğinde ne bir parlama, ne de kişisel ağırlığı dışında en ufak his farkı oluşturmadan ikili kendilerini tamamen farklı bir zeminde buldular. Tetsuo isterik halde etrafına bakındı. Azelyan "Artık Kansas'ta değilsin Dorothy" dedi sırıtarak. Reaktör ile birleştiğinden beri sanki daha farklı bir insandı. Gözlüklerini çıkardı ve cebine kaldırdı. Kırmızı kumdan oluşan bir çölde gibiydiler ve açık havadaydılar. Birden bire oraya nasıl gelmişlerdi? Tetsuo soluduğu havadan memnun değildi. Sanki kayak yapmaya gittiğinde dağda aldığı aşırı oksijen yüklü hava gibiydi.

"Nerdeyiz?" dedi sesi çatlayarak. Odasında ilk başta sahip olduğu egosundan geriye ne kaldıysa bu soru ile o da yitip gitti. "Mars. Bana öyle bakma, sadece dinle. Şimdi sana olağan üstü bir şey göstereceğim. Odandayken, o kadar kamera ve dinleme cihazı varken bunu yapamazdım. Bu alet bir reaktörden çok fazlası ama elbet, bu amaç için kullanılabilir. Elbette 26 bin MW gibi bir rakamın bile aslında ne kadar minik kaldığını anlayacaksın. Sadece cisimlenmek bile tek başına her şeyi değiştirecektir.  Dünya üzerinde her insan bundan bir tane elde ederse her şeyin ne kadar farklı olacağını da gözlemlemen mümkün." Dedi adama bakmadan ve git gide uzakta bir noktaya odaklanarak.

Konuşurken elini uzayda, sanki hiçbir obje yokmuş gibi duran boşluğa nişan aldı. "Alete henüz resmi bir ad takmış değiliz. Onunla birleşen kişide, çıkardıktan sonra, herhangi bir yan etki bırakmıyor veya henüz birini yaşamadım. Onu kullanırken, basitçe tanımlamam gerekirse, her şeyi yapabilirsin." Dedi sonunda kolunu indirerek. Görünürde hiçbir şey yapmamıştı. "Şimdi bizim güneşimize doğrudan bakmanı istiyorum. Merak etme, koruyucu bir katmanımız var ve kör olmanı engelleyecek kadar filtreliyorum ... bunu yapabiliyorum çünkü aleti takmaktayım- iyice incele. Ardından az önce nişan aldığım yere bak, acele etmene gerek yok. Etki etmesi birkaç dakika daha alacak." Dedi ve beklediler.

"Dört... Üç... İki... Bir, Kaboom" dedi sessizce. Çok uzakta önce ufak bir ışık huzmesiyle başlayan, sonra git gide güçlenen bir patlama gördüler.

"Daha kolay anlaman için söylüyorum, güneş ile aramızdaki mevcut mesafeye kıyasla hemen hemen on iki parsek daha fazla uzakta duran, bir metreye iki metre ve dört metre boyutlarında, etrafında yaklaşık yarım parsek boyunca hiçbir obje bulunmayan ufak bir astreodi vurdum. Ah, bu arada bir parsek yaklaşık 3.261630751 ışık yılı anlamına gelir. İnanması güç gelebilir ancak üzerimizdeki katmanı hiç güçlendirmediğimi veya zayıflatmadığımı ve bu yolla ışıkla oynamadığımı bir güneşe bir de patlama noktasına bakarak anlayabilirsin. Bak, git gide daha da aydınlanıyor. Birazdan dünyadan bile görebilecekler ve geri döndüğümüzde delirmediğini kabul etmek zorunda kalacaksın." Dedi eğlenerek.

"Ama... Nasıl? Hem ışığın o mesafeden bize ulaşması çok daha uzun sürerdi. Parsek terimini tanımlarken kendin söyledin. Yani elbet vurmuş olsaydın" dedi alık bakışlarla Tetsuo. Halen mantığına deli gibi asılıyordu. Azelyan alete büyülenmiş gibi baktı bir an. Tekrar Tetsuo'nun omzuna dokundu. Sonra uzay ve kızıl çöl etraflarında bir saniye kadar döndü. Yine, yer çekimi dışında, hiçbir fark edilir his duyumsamadan başkanın odasına geri döndüler. "Gördüğün sıradan bir süper nova değildi sayın başkan. Bu evrende ışıktan da hızlı yol kat eden güçler de var ve isterlerse ... ben istersem - her dalga boyundan ışığı da yanlarında taşıyabilirler " Dedi Azelyan.

Başkanın masasına oturmuş, kâğıtlardan origami yapan Cladis merakla ikiliye baktı, "Ah, şimdi daha farklı bir ruh hali var. Umarım çok..." odanın parlaması ile aniden durdu  "Hey! Bunu yapmış olamazsın Azelyan!" dedi azarlarcasına pencereden dışarısını işaret ederek. Azelyan aleti tekrar küpe dönüştürürken ensesini ovuşturdu ve gözlerini sakındı, "İnsanlara güç verdiğinde, onu kullanırlar Cladis."

Artık gökte yeni bir gündüz yıldızı vardı.
[*]Biterken Çalan: Nayuta - Split Theory: Utsuho Reiuji's Theme[/*]

Çevrimdışı Nihbrin

  • ****
  • 1243
  • Rom: 43
  • [Infornography]
    • Profili Görüntüle
    • nihbr.in
Monolit: Bölüm 4
« Yanıtla #5 : 11 Mayıs 2011, 02:32:30 »
Bölüm 4:


“Biliyorsun, bu dünya halen yaşamakta. İnsanlar değil ama başkaları var. Eskiden insandılar, şimdi ise paslanan, çatlayan, kıvranan ve sürünen makineler. Sayıları çok az, çünkü pek çoğu ayrıldılar. Belki senin yüzünden, belki de değil, bunu dert etmiyorum. Sence de onlara bir şans daha vermemiz gerekmez mi? Sen ki Güneş’i çıldırtmasını bildin ve eski haline geri getirdin. Onlara öğretmediğin tek şeydi bu; dinginleştirmek. Güç verdin ama nasıl kullanacaklarını kendilerinin bulmasını istedin. Sanırım bu seni epey saf kılan bir tespit. Öte yandan Cladis, sen muhteşemsin. Gücünü istiyorum, yalvarırım yardım et bana.”

Ve Cladis bir defa daha gülümsedi. Zincirlendiği bu gezegende halen umut vardı. Alice’in kalbinde yatanları görmesine gerek yoktu fakat her şey zaten ortadaydı. Alice bir insandan daha fazlasıydı ama bir insan olmaya çalıştığı da belliydi. İnsan olan yarısına deli gibi asılıyordu. Bunu yapmakta haklı olabilirdi çünkü Cladis onun ruhunun en merkezinde, kendinden bile gizlenmiş bir siyah tüy gördü. En uzak ve köklü anının bıraktığı yaraydı ve Cladis aynı binlerce yıl önce gördüğü gibi, bu kez de “Onun” izini duyumsadı. Kendi türünden birinin işiydi Alice’in Dünya üzerinde olmasının sebebi. Cladis “Ona” güvenmiyordu ama Alice’e güvenebileceğini düşünüyordu. “Daha kötüsünü istesen de yapamazsın” oldu son yargısı, “yaşamsız bir gezegen, bir hiçtir.”

***

Sadece iki yüz gün dönümü geçti ve yeryüzünün ısısı ve radyoaktif ışıması yaşam için uygun seviyelere geri düştüler. Bulutların renkleri mavi ve yeşilden yine eski grilerine ve siyahlarına döndüler. Kaynayan denizler dindiler ve toprak ise parlamaya son verdi. Peki, tüm bu yıkım ve boşta gezinen öldürücü enerji nereye kayboldu? Kim dünyayı binlerce yıl boyunca yemekle meşgul olmuş alevleri söndürdü?

Dağların kemiklerinde gizlenmiş siluetler ilk o zaman ortaya çıktılar. Biricik yıldızlarına ilk başta korku ile baktıysalar da daha sonra derinlerde kilitli sandıklara kaldırılmış özlemleri su yüzüne yükseldi. Belki hissettiklerine “duygu” demek çok doğru olmaz. Ruhları yapaydı ama bunu sorun etmemeyi öğrenmek için binlerce yılları oldu. Metal insanların tek bir amaçları vardı; her ne olursa olsun var olmak.

İki yüz yıl önce dünyayı kasıp kavurmak için gelen ilk güneş atımında canlı nüfusunun çok büyük bir kısmı yok oldu. Pek çoğu, hatta inanmayanlar bile, bunu tanrının gazabı olarak değerlendirdiler. Kadim günlerin efsanelerinde yatan Sodom ve Gomorah’nın izinden gitmekti Dünya’nın yaptığı. Buna rağmen geri kalan az miktarda kayıt, ilk güneş atımının gazabının, bedava ve sonsuz enerji ile başları dönen şirketlerin bir bir çöküşlerinden çok önce olduğunu söyler.

Sonuçta, insanlık ders almadı ve umulmadık bir süpernova’nın tüm gezegeni yerle bir etmesinden bir yıl önce gizlenen tek bir örgüt, dünyanın kemiklerine sığınmayı seçti. Bu bile normal bir süpernova karşısında yeterli olamazdı ancak kimileri ikincil afeti, yani kıyameti, Cladis adlı uzaylının işi olarak gördüler. Dünyanın kalbindeki ateş bile daha soğuk olmalıydı ama yerin binlerce metre altında bile ölmemek için dua eden insanlık, çarpma anından sonra dahi birbirlerine sokuldukları anlarda ölmediklerini şaşkınlık ve buruk bir mutlulukla fark etti.

Onlar zekiydiler, sadece bir avuç olsalar bile yaşama tutunmasını bildiler. Güneşlerini tekrar görecekleri günü beklemeyeceklerdi, geliştiler ve serpildiler. Katı önlemler almaları gerekti ve ruhlarının ilk parçalarını o aşamada kaybetmiş olmalılar. Sadece güçlü ve zekilerin var olmasına izin verildi. Anneler nice fedakarlıklar yapmak zorunda bırakıldılar ve babalar da yaşamaya uygun olan evlatları için çalıştılar.

Genleri ile oynanan ve sadece gerektiğinde üreyen yeni çok uluslu toplum soğuktu. Taştan yürekleri vardı ve kalplerindeki şeytanları ile ikinci bir anlaşmaya girmelerinden önce yapılması gereken sadece tek bir adımları kaldığında, Dr Azelyan’ın soyundan gelen bir kahraman öne çıktı. Adı bu kayıtsız dönemlerin gölgelerinde kaybolmuş olsa da, insanlığın devamını getirecek teknolojiyi tek bir kişinin bulduğu iddia edilebilir. Cladis’in teknolojisi teorilerinin temelini oluştursa da ne Cladis’in getirdiği yeniliklere tamamen bel bağlayarak ne de eskilerin bildiklerinden yürüyerek yürüttü çalışmalarını. Azelyan’ın, Cladis hiç gelmeseydi, bulacağı şeydi belki keşfettiği.

Teorisinin getirdiği yöntem uygulamada basit değildi ve uzun zaman alıyordu, ancak insanlığın ölümsüzlüğünü belli garantiler altına alabiliyordu da. Adı yitik doktorun bulduğu şey, insan olmayı tanımlamak ve onu organik bedeninden ayırarak tamamen özgür kılmaktı. Saf enerji, anı kitlelerini ve düşünceler indekslerini metal kompozit kutuların içinde toplanmış baryonik beyinlere kopyalamanın bir yolunu bulduğunda, metal insanlar doğdular.

Örgüt soğuk kalpli olabilirdi ancak halen dindardı. Pek çoğu kabul etmedi ve organik bir toplum olarak süre gelmeyi tercih ettiler. Bu aşamada söylenenler asılsız olabilirler ancak genel kanı, ölümsüz olmayı seçenlerin bir komplo ile organik olanları tamamen sildiği yönündedir. DNA örneklerini daha sonra kullanmak için kopyaladılar ve geriye kalanlar da çürüyüp gitmeye mahkum oldu.

Yüzey reseptörlerinden büyük bir şok yaşatmaya yetecek bilgiler akmaya başladığında kendilerinin dahi bilmediği bir zaman dilimi boyunca yer altında kalmışlardı. Eski organik görünümlerine içten içe duyulan bir arzu ile kendilerini olabildiğince insansı gösterdiler ve iki bacakları üzerinde yüzeye çıktılar. Buldukları şey, yapay bile olsa, yağ pompalarındaki bir alıcıya dokunmuş olmalı. Anıları hazneleyen çipleri yeni bilgiler ile yeniden üzerine yazıldı ve ancak coşku olarak tanımlanabilecek bir his ile gezegeni incelemek üzere dağıldılar.

Araştırmalar onlardan sadece yirmi dört tane olduğunu söylüyor. Dünyada kalmış son insan topluluğuydu ve elde olanın hepsi buydu. Derinlerde kalan laboratuarlarını geride bıraktılar. Hüzünlü ve kanlı anılar ile dolu salonlar ve koridorlar asla geri dönülmemek üzere kilitlendi ve metal bedenlerin sırrı onların belleklerinde, açık edilmemek üzere mühürlendi.

***

Küre’nin inşaatı onlar için çok uzun zaman almış olmalı. Yirmi altısı birden çalıştı ve kendilerine beyinsiz robot işçilerden bir ordu yarattı. Yeryüzünün neden birden bire soğuduğunu veya nasıl olup da radyasyonun onların baryonik beyinlerini rahatsız etmeyecek düzeye gerilediğini ne kadar araştırdı iseler de bulamadılar. Güneş atımlarının nesiller önce kaydedilmiş korku dolu görüntülerini belleklerinden geri çağırdıklarında ilk yapmaları gereken işe karar vermeleri çok zamanlarını almadı. Tepelerindeki güneş eskisinden daha az parlaktı ve o güzel ayları artık kapkaraydı.

Her şeye rağmen, bunun gibi bir afete karşı bile dayanıklı bir malzemeleri vardı. Binlerce yıllık sürgünleri boyunca boş durmamışlardı. Toz ve topraktan tekrar dirildiler. Demir yumrukları ile dağları yerlerinden oynattılar ve cevherleri daha önce hiç yapılmadığı şekillerde dövdüler. Gerçek bir süpernova da bile tüm dünya eriyip gittiğinde dahi ayakta kalacak kadar sağlam bir küre tasarladılar. Başta onu eskiden ekvatorun olduğu yere, Afrika kıtasının üst yarısına inşa etmeyi düşündüler. Ancak üzerinde daha derin düşündüklerinde ortak bir karar ile Küre’yi Himalaya dağlarının çıplak yüzeyinin en tepesine kurmayı kararlaştırdılar. Yüzey soğumuş olabilirdi ancak okyanuslar halen çok yüksekti ve buzullardan eser yoktu. Er ya da geç buzullar geri gelecekti, halen inşa etmesi kolayken orası mükemmel bir konumdu. Güçlü atımlar ile yaşlanmış bir güneşe en yakın konumu seçerek en verimli enerji kaynağını uzun vadede kullanılabilir kılmayı düşünmüşlerdi. Robotlarının soğuk ortamda daha etkin çalışması da ayrı bir gerçekti.

Afrika çöllerin altında daha önce hiç dokunulmamış toprağı kullandılar ve dev yapıyı sonunda yerden göğe yükseltmeye başladılar. Çöl kumlarının eskiden minik granüllü olan yapısı artık camsıydı ve bu yeni oluşumun ön gördüklerinden daha güçlü olduğunu şaşkınlık ile keşfettiler. Ellerindeki en değerli ve güçlü malzemeleri Küre’nin inşaatı için harcadıkları için içyapıları bu camsı oluşumdan inşa etmeye karar verdiler. Oniks gibi parlayan yüzeyi ile harikulade görünüyordu.

Şehrin dizaynını istedikleri gibi revize edebiliyorlardı. Binalar yerlerinden oynayabiliyor ve arzu ederlerse Küre’nin iç duvarlarında bile konuşlandırılabiliyorlardı. Ancak anılarındaki sevgili şehirlerini bir türlü unutamadılar ve zaten komik sayıda az olan nüfuslarını da göz önüne alarak milyonlarca insanı barındırabilecek bu şehri tek bir düzlem üzerine oturttular. İçeriden dışarısı görünemediği için dış yüzeyin maruz kaldığı tüm ışığı içeriye aktaracak bir sistem oluşturdular ve bilmeyeni için gayet mükemmel bir yapay gök sağladılar. Egoları onlara şehrin tam ortasında yükselecek bir kule yapmalarını söylediğinde, buna karşı duramadılar var olduklarını kendilerine ispatlamak adına sivri ve konik bir kule ile son rötuşu kondurdular.

Tek bir eksikleri vardı, o da şehirde yaşayacak insanlardı. Bunu düşünmeyi olabildiğince göz ardı ettiler. Şehrin kullanacağı su kaynaklarını, fabrikaları, yaşam destek tesislerini ve insanlık dışında gerekli olan canlı topluluklarının yaşam ortamlarını oluşturdular. Sonunda, yapacak hiçbir şey kalmadığında yirmi altısı birden ellerinde kalan insanlığa dair son şeye, yani canlıların DNA örneklerine bakıyorlardı. Ne yapacaklardı? Bilmiyorlardı.

Yetişen tek bir bitki türü bile yoktu. Araştırdılar ve bulabildikleri tek canlı formu gerçekten sağlam bir bakteri ile birkaç on çeşit mutasyona uğramış virüs türü oldu. İki canlı türü de kayıtlarında olan listeler ile uyuşmuyordu. Kökenleri bile muallaktaydı. Peki, o vakit, nereden gelmişlerdi?

Yapay organlar ve boş, yarı yaşar halde bitkisel yaşamda insan bedenleri oluşturabildiklerini keşfettiler.  Bunun yanında onların “gerçekten” yaşamasını sağlayamıyorlardı. Bu yüzden önce ilkel yaşam formlarını yeniden diriltmeyi öncelikli projeleri haline getirdiler. Atmosferdeki oksijen halen uygunsuz seviyedeydi. Önce algler sonra da basit bitkileri türettiler. Yer yosunları, yani çimenler kolaydı. Akılsızca, kendi kendilerine büyüdüklerini ve türediklerini keşfettiklerinde yirmi altısı birden tarif edilmez bir mutluluk duyumsadılar. Kadim dinleri, başka bir şeye dönüştü. Onlar için artık tanrı ikinci plandaydı, bir yaşam formunun hayata tutunması ve kendi yolunu hangi zorluk altında olursa olsun çizebiliyor olması onlar için tek yasaydı. Yasaya uymak ve ona yardım etmek için ellerinden geleni yapmaya karar verdiler.

Çok uzun zaman geçti, hem de çok. Alice ve Cladis onların yaptığı her şeyi gözlerden uzakta, sessizce izlediler. Sahneye tekrar ayak basmaları gerekeceği günü bekliyorlardı. İkisi de geçmişten aldıkları dersler ile karışmaktan kaçındılar ve en uygun anı seçmeyi umdular.

***

Nul Uhfre buzlar ile kaplı kara Küre’ye bakıyordu. Çok uzakta ve yüksekteydi, buna rağmen o denli büyüktü ki ufuk çizgisinin çok altında kalan dağ zirvesinin üzerinde, tek başına fark edilebiliyordu. Kızıl güneş doğarken gözlerini kısarak birkaç salise için onun iç ısıtan görüntüsünü izledi. Kızıl güneş, mutantların en büyük başarısıydı.

“Günaydın Nul.” Dedi yanında yatan sevimli oğlan. Sağ başparmağını emmeyi bırakmadan metaller yüzünden isilik olmuş bileklerini kaşıdı. Nul’dan sadece birkaç yaş küçüktü. Nul’un da ondan hiç farkı yoktu ama yine de ona acırken buldu kendisini. İkisi de köleydi.

“Günaydın Askeladd. Parmağını emmemelisin, biliyorsun buralar çok temiz değil.” Dedi her sabah yaptığı gibi. Küçük çocuk biraz utanarak, biraz da istemeyerek denileni yaptı. Çok geçmeden diğer köleler de uyanmaya başladılar. Hava soğuktu ve güneşin ilk ışıkları ile yol almaya başlamaları şarttı. Toplam altı köle için iki muhafız vardı ancak silahlıydılar. Hepsinin önünde hiç konuşmayan ve onları satmaya götüren yapılı tüccar vardı.

Nul daha önce iki defa satıldı. Her ikisinde de genç ve güzel bir kız olması alıcıları kandıran faktör oldu. Ancak her nasılsa onu satın alan iki efendi de er ya da geç ortadan yok oldular. Akrabalar ise onu kötü bir işaret olarak görüp sattılar. Batıl inançlar şaşırtıcı biçimde onun işine geliyordu. Nul ona efendilik edenleri veya sapık dürtülerini söndürmek isteyen insanları sevmezdi. Gerçek şu ki, hem ilk hem de ikinci efendisinin uykularındayken önce gırtlaklarını kesmiş ardından da küçük parçalara bölüp yemişti.

Arkada kalan kemikler ise sokak köpeklerinin ve onların eniklerinin yemeği olmuşlardı. Nul bunu yaparken hiçbir rahatsızlık duyumsamadı. Haklı olduğunu düşündüğü için de yapmıyordu hani, sadece, bu şekilde yapması ona doğru geldi hepsi bu.

İnsan etine karşı özel bir açlık çekeceğinden korktuğu oldu. Bu şekilde mutantların olduğunu her gün işitiyordu. Hatta küçüklüğünde annesi onu bu şekilde korkuttuğunda nasıl kabuslar gördüğünü de hatırlıyordu. Ancak haftalar geçtikten sonra bile diğer insanların yüzlerine gayet masumca bakabildiğinde ve hiçbir pişmanlık hissetmeden konuşabildiğinde kendini güvende hissetti. Dünya da ne kadar çirkin insanlar olsa da güzel insanlar da vardı ve onları rastgele öldürmek ve bunu gizlemek için yemek istemiyordu.

Sonuçta ona efendilik edenler dışında kimseye karşı garezi yoktu. Köle olmak zorundaysa, varsın öyle olsun. Ta ki kimse ona bir zincir takmayana kadar hepsini yiyecekti. Aslında üzerinde düşündüğünde Küre’nin altında yaşayan insanlardan birisi eğer onu satın alacak olursa farklı davranabileceğini fark etti. Yine de bu uzak bir ihtimaldi. Bazen sırf iyilik olsun diye veya tanrılarına karşı bir diyet olması için birkaç zenginin acıdıkları köleleri pazarlardan satın alarak özgürlüğe saldıklarını duyduğu oluyordu. Her köle bu tip şeyler işitirdi ancak Nul, kendisi, hiç buna şahit olmadı.

***

İşte yine bir derme çatma tahta stant da ayakta elleri bağlı dikilmiş gelip geçenin onun ağzını açarak dişlerini incelemesine izin veriyordu. Çiftlik hayvanlarından farkları yoktu. Satın almayacak olsa da sırf yapmayı sevdikleri için onu yoklayan rezil tipler de olayın ikramiyesiydi.

Jordum adlı şehir kısa boylu, sarı tenli ancak sağlam insanların sık görüldüğü bir yerdi. Bu yüzden uzun boylu ve beyaz tenli bir köle herkesin ilgisini çekiyordu. Tüccar diğer dört köleyi gelişlerinin ikinci saatinde satmayı başardı. Onları satmak basitti, yapılı ve genç erkekler her zaman alıcı bulurlardı. Her biri üç dört büyük baş hayvan kadar değerliydi. Öte yandan genç çocuklar ve kadınlar başka bir meseleydi. Güzel ve sağlıklı olanları nadirdi ve ağır iş dışında başka kullanım alanları olurdu. Değerliydiler. Onları her isteyen cebinden birkaç platinyum disk çıkartarak satın alamazdı.

Nul, Askeladd ile yan yana dikilirken onu satın alabilecek bir cüzdan ile kimin ölüm fermanını imzalayacağını merak eder oldu. Askeladd onun kadar şanslı olmayacaktı. Velet sesini yükseltecek kadar bile güçlü değildi. Gerçi Nul da değildi ancak kız vahşi bir dağ panteri gibiydi.

Kalabalık seyrekleşmeye başladığında onca besili tüccarın ve sefil kölenin arasında bir parlama gördü. Diğer her pislik ve kötülükten ayrı, tek başına bir tanrıça gibiydi. Nul on dört yaşındaydı ve o güne kadar eskilerin ‘melek’ diye bahsettikleri şeyden görebileceğini düşlememişti. Ancak melekler varsalar eğer, bu kadın onlardan biri olmalıydı.

Ak saçları belinden ta ayak bileklerine kadar uzanan ve düzgünce tek sicim halinde örülmüş olan kadının yüzünde asil ve güçlü bir ifade vardı. Herkesten, hatta kuzeyin de kuzeyinden gelen sarışın halkın kölelerinden bile uzun boyluydu. Gözlerinde çakan gümüş ışık, ta Nul’un ayakta durduğu onlarca metre uzaktaki stanttan bile görülebiliyordu. Asil kadınlar gibi giyinmemişti, yıpranmış ama temiz deri kıyafetlere kuşanıktı.  Sırtında ise, bildiği hiçbir erkeğin onunla saldırı pozisyonu almayı bırak, omuzlamakta bile güçlük çekeceği bir kılıç taşıyordu. Tanrılar aşkına, her yerinde silahlar vardı. Bir arbalet, ok kutuları, kim bilir hangi patlayıcı tozlar ile ağzına kadar doldurulmuş cepler ve sayısız hançer deri kıyafetin her boşta kalan köşesini değerlendirmiş “Ben tehlikeliyim” diye bağırırcasına konuşlanmıştı.

Nul ağzı açık biçimde kadının da ona gözlerini dikmiş, yavaşça yaklaştığını gördü. Kadın hem çok yaşlı hem de çok genç görünüyordu. Yaklaştıkça güzelliği daha da ortaya çıktı. ‘Beni satın alsaydın ve kötü davransaydın bile sana kıyabileceğimi zannetmiyorum’ diye düşündü. Yanından gelen derin bir iç çekiş ilgisini Askeladd’a yönlendirmesine sebep oldu. “Sence şu kadın benim gibi birisini satın alır mı?” dedi çocuk. Nul aynı şeyi düşündüğü ancak çocuk gibi dile getiremediği için utandı. “Belki de Küre’den gelmiştir ha?” dedi kendini bir cevap vermek zorunda hissederek. Nul gözlerini kadının ak saçlarından ayırdığında etrafındaki insanların onu neden görmezden geldiklerini anlamadan çevreye bakındı. Neden görmüyorlardı? Böyle bir varlık ortalıkta gezinirken diğerleri nasıl olur da başka işler ile uğraşırlardı? Bunu nasıl başarabiliyorlardı?

Aniden meydan çığırtkanı tüccarların geri kalan köleleri tek bir ortak stantta toplamalarını beyan etti. Gece bastırmak üzereydi ve satışlar sona ermeliydi. İşte gerçek alıcılar bu anı beklerlerdi. Fiyatların en çok düşeceği zamandı ancak bazen şanslı tüccarların cepleri gereğinden fazla platinle de dolabilirdi.

Nul standından inerken gözleri kadını kaybetti. Belki de hiç orada olmamıştı diye düşündü hüzünle. Sonra Askeladd’ın da onu görmüş olduğunu düşündü. Bu kadını gerçek yapmaya yeterdi. Daha yüksek ve geniş ancak kıyaslandığında sağlam olmayan standa getirildiler. Geriye ikisi ile birlikte on beş köle kaldığını gördüler. Satış uzun sürmeyecekti. Potansiyel alıcılar için bu yıl bolluk içinde geçmiş olmalı diye düşündü Nul. Daha on dört yaşında olabilirdi ancak gözlem yapmaktan geri kalmazdı. Gözleri ak saçlı kadını aradıysa da bulamadı.

On beş kölenin dokuzu genç kızlardan oluşuyordu. Diğerleri ise çocuktu. Bazen aileler hastalıktan yiten evlatları yerine koymak için veya bir çocukları olamadığı için çocuk köleler satın alırlardı. Onlar şanslıydılar. Ancak Jordum da böyle insanlardan sık bulunmazdı. Tek tek her biri satıldı. Çoğu on platin ve birkaç büyük baş hayvan kadar değer kazandı. Öğlen satılsalardı bunun iki katı ödenirdi ancak satıcılar için yine de karlıydı. Sonuçta hava soğuktu ve köleleri besleyip sıcak tutmak bir problemdi. En ufak soğuk algınlığında bile ölen güçten düşmüş insanları ölmekten alı koymak zor bir işti.

Oldukça kilolu bir kadın Askeladd’ı satın aldı. Dört platin ve bir Sahra camı ödediğinde insanlar sessizce kadını baktılar. Sahra camları çok değerliydi ve kadın, diğer üç alıcıyı arkada bırakmak için böylesine bir nesneyi gözden çıkartabildiğine göre bölge kodamanlarından birisi olmalıydı. Bölge halkından değildi. ‘Belki, senin için böylesi iyi olur’ diye düşündü Nul onun ardından. Sıra Nul’a geldiğinde tek başına kocaman stantta, yüzlerce adam ve kadının önünde dikiliyordu. Kızıl güneşin son pembe ışıkları da yok olmak istiyor gibiydi ve onlara acele etmelerini fısıldıyordu.

Nul ona alıcı gözü ile bakanları tek tek izledi. Bakışlarını olabildiğince soğuk ve duygusuz kılmakta başarılıydı. Bir defasında akıl okumakta başarılı mutant militalardan birisi ile karşılaştığında bu ifade çok işine yaramıştı. Kimsenin onun iki efendisini katlettiğini bilmesini istemezdi.

Satıcısı onun reklamını yapmaya başladı, “On dört kış görmüş bu taze bayanın tek bir yara izi bile yok. Gördüğünüz gibi dişleri bembeyaz ve teninin de kuşku götürmez yumuşaklığı gelen ayazda size rahat bir yatak sunacaktır. Saçları Horrandar atlarının yeleleri kadar siyah. Zarksist dilini konuşabilir ve en önemlisi ne biliyor musunuz baylar? Ona hiç dokunulmadı!” diye haykırdı tüm gücüyle. Nul daha önce kıza alıcı gözü ile bakmıyorlarsa bile harta değer bir kitlenin artık ilgisini çekebildiğini gördü. Hepsinin onun içini bulandırdığını haykırmak istiyordu. Tek tek, her birinin kızıl şerbetini boğazlarından akıtmak ve sonunda akmayı kestiğinde etleri ile kendine bir ziyafet çekmek istiyordu. Ne kadar aç olduğunu sonunda korku ile anladı ve esefle kabul etti. Onun açlığı sıradan insanlara karşı değildi. Nul bir avcıydı, sadece en karanlık mahluklar ile beslenen bir avcı.

“İki cam sikke!” dedi reklam çığırtısı biter bitmez dört adım öteden bir jordumlu. Ağzında tek bir diş vardı ve gülümsemesi pekala mekruhtu. Birkaçı hemen kalabalıktan ayrılmaya başladı. Çitanın ani yükselişi hemen hepsinin bütçesini aşıyordu. “Üç Sahra” dedi bir başka ses. Daha baritondu, bir yabancıydı ama kız sesinin kaynağını göremedi. Genelde iki Sahra camı duyulduğunda fiyat platinler ve oniksler ile artardı, o yüzden bu beklenmedik bir artıştı. İnsanlar son fiyatın merakı ile bekleşmeye karar verdiler.

Sinirlenen bodur jordumlu “Üç Sahra ve iki inek” dedi. Beriden bir adam “Hey, Xanu! Üç başlı ineklerini kimse istemiyor!” diye bağırdı ve kalabalık gülmeye başladı. Nul kadını çoktan unutmuş, fiyat dalaşını izliyordu. Onu satacak olan tüccar ise ellerini ovuşturmamak için kendini zor tutuyor gibiydi. “Sekiz Sahra ve bir gümüş!” dedi bir ses gerilerden. Kalabalık aynı anda sessizleşti. Gümüş, işte bu nadirdi. Çoğu insan en iyi ihtimalle onun rengini bilirdi. Gerçek gümüş olduğu iddia edilip de asılsız çıkanların kellelerinin vurulması için genel bir bildirge olmasına rağmen arada sırada birileri gümüş sikkelere sahip olduğunu söylerdi.

Bariton sesli adam kalabalıkta seçilir hale geldi, “Yalancı! Göster kendini, gümüşün varsa göster.” Dedi öfkeyle. Kalabalık gerildi ve sokak başlarında bekleşen militalardan birkaçı fark ettirmeden içlerine sızmaya başladı. Nul eğlenmiyor değildi. Er ya da geç satılacaktı ama bu ahmakların birbirlerini katletmelerini izlemek hoş bir değişiklikti. Bariton sesli adam gümüşlü adamı oracıkta infaz etti. İki milita onun sağına ve soluna geçtiler. İnsanlar korkuyla geriledi. Adam Jordum da korkulan bir yüz başıydı. Adildi ama sert kararları ile ünlüydü.

“Sat artık şu bakireyi, kimse daha yüksek veremez. Kim ki sesini yükseltirse yalan söylüyor demektir” dedi pis bir sırıtışla. Nul artık endişelenmekte özgürdü. Güçlü savaşçılar ile baş etmek zordu. Uykularında tetikte olurlardı ve en ufak hatada sofraya gelecek olan muhakkak kızın etiydi. Aç gözlerinde “Benimsin” diye yankılanan sessiz haykırışa bakmaktan kendini alı koydu. Nul, bunu da atlatacaktı. Sonuçta satıcı onun daha önceki iki efendisinin akıbetinden bahsetmediği için şanslıydı.

“Bu kız bir katil.” Dedi aniden dama tünemiş bir kadın. Jordumlu yüz başı anlamaz şekilde kadına döndü. Kararmaya başlayan hava da çehresi pek seçilemiyordu. Ancak insanlar “Gloria” diye fısıldaştı ki bu insanların onu tanıdığı anlamına gelirdi. Tüccar Nul’un yanında fark edilir bir ses ile küfretti. “Bir izleyici. Ne kadar aptalım, sana bir demir alınlık takmalıydık.” Dedi sinirli sinirli.

Yüz başı şüphe ile kadına bağırdı, “Emin misin Gloria? Böyle bir yaşta hem de? Onu öldürmek zorunda kalırım biliyorsun değil mi?” dedi Gloria’ya sanki ‘ağzını kapalı tut be kadın’ dercesine. “Bu fahişe efendilerinin eti ile ziyafet etmiş ve gecelerce aynı bir şarap gibi kanları ile beslenmiş.” Dedi kendisi de söylediklerinden iğrenerek. Yüz başının bile midesi bunu kaldıramazdı.

Daha az önce infaz ettiği adamın kanının izini halen taşıyan kılcını kınından çekti ve ağır adımlar ile stanta doğru yürümeye başladı. Nul çaresizce ellerine ve ayaklarına baktı. Zincirliydi. Kaçamazdı veya kendisini savunamazdı. Ellerindeki kelepçeleri bile çok güç kaldırabiliyordu. Belki ilk darbeyi savuşturabilirse şaşkınlık anında satıcısına saldırabilir ve anahtarları kullanacak kadar zamanı olması için dua edebilirdi. Çıplak ayakları buz gibi soğuk tahtanın çıtırtısı ile zemini yokladı. Zayıf bir nokta aramalıydı. Kız tek bir an için bile umutsuzluğa kapılmadı. Deli gibi korkuyordu, ölmek istemiyordu, yaşayacaktı ve hepsini yiyecekti. Buna emindi.

Adam stanta çıktı ve kimse bir şey diyemedi. Çenesini kaldırarak kıza tepeden baktı. Aralarında bir adımlık mesafe vardı. Kızın gövdesi kadar kalın sağ kolu ile kılıcını kaldırdı ve herkes o sesi duyduğunda dondu kaldı. “Bir altın sikke öneriyorum.”

Gözlerini kısıp çatık kaşlar ile sesin kaynağına döndü. Yüz başının yüzü kıpkırmızıydı. “Bir satışta üç infaz benim için bile fazla” dedi patlayan bir yanar dağ gibi. “Ortaya çık! Hemen!” dedi ve insanlar onu gördüler. Nul’un kalbi bir an için durmuş olmalı çünkü böylesine güzel bir kaçış fırsatını bile kaybettiğine inanamıyordu. Adam zeminden aşağıya atladı ve tahtalar biraz daha güçlü çıtırdadılar. ‘Üzgünüm ak saçlı bayan, ancak sana bir şey olursa, belki sonraki defa kaçmak için daha büyük bir şansım olduğunu düşünecek kadar bencilim.’ Diye düşündü.

“Doğru duydun çelik kaplı embesil. Kılıcını yağlı etine göm ve domuzların ile çek git. Kız benim.” Dedi aynı billur ses hiç de ona yakışmayan bir şekilde. Kalabalık kadın ve yüz başının etrafında genişçe bir halka oluşturmaya başladı. Gece çoktan çökmüş olmasına rağmen insanlar siyah ayın mor aydınlığında ne olacağını görmek için bekleşiyorlardı. Eğer ki biri köleyi satın alacak olursa, kölenin suçu her ne olursa olsun cezayı sadece sahibi verebilirdi. Bu en çok saygı duyulan yasalardan biriydi. Kadın her ne kadar efsanevi bir elementten bahsetmiş olsa da aksi kanıtlanana kadar askerler Nul’u infaz edemezlerdi. İnsanlar şaşkınlıkla dev kadına ve kılıcına baka kaldılar. Saçlarının ve bakışlarının güzelliği ile pek çoğu ona acımadan edemedi. Kesinlikle ya o, ya da askerler orada can vereceklerdi ve kimse ne kadar silahlanmış olursa olsun bu yenidünya düzeninde bir kadının üzerine bahis oynamadı.

Yine de böyle bir kadının kimse tarafından görülmeden oraya nasıl geldiğini düşünen tek kişi sadece Nul’du. Kadın kimsenin beklemediği bir şey yaptı ve kemerindeki küçük ceplerinden birinden yumruğu kadar büyük ve parmağı kadar kalın, parlak sarı bir obje çıkardı. Bu şeye sikke demek küfür sayılırdı, çok büyüktü. Gerçekten o renkte parlayan hiçbir metal görmemişlerdi. Acaba kadın doğru söylüyor olabilir miydi? Doğru ise kadın öncekinden daha büyük bir tehlike altında demekti. En azından Nul böyle düşünüyordu. Çünkü öyle bir şeyi elde etmek için meydandaki her aç gözlü insan evladı kılıçlarını ve hançerlerini çekebilirdi.

“Halen inanmıyorsanız yüz başı Verninard, size bir düello teklif etmek zorundayım.” Dedi korkuyormuş gibi görünmesi gerekirken sadece canı sıkkındı. Kılıcını uzun sol kolu ile yavaşça sırtındaki kınından çekti. Kılıç en az saçı kadar uzundu. Kapkara bir malzemeden dövülmüş olduğu belliydi fakat kimse ne olduğunu o karanlıkta seçemedi. Nul kadın silahını çektiğinde yüzünde anlık bir ifade yakalamış olduğunu düşündü.’Mutlu?’

İzleyici Gloria çığlık çığlığa tünediği damdan atladı ve insanlara çaresizce bağırmaya başladı, “Kaçın! Canınızı kurtarın, elindeki altın! Canınızı seviyorsanız uzaklaşın!” Sonra nidaları sona ermeksizin en yakın sokağa girerek koşmaya başladı. Daha önce kimse izleyici Gloria’yı böyle delice davranırken görmemişti. Kimdi bu ak saçlı kadın?
[*]İmla ve cümle yapısı kontrolü yapmadım, bozukluklar olabilir ama canım çok sıkıldı ve yayınlamak istedim. Belki 1-2 güne kadar revize edip düzeltirim hatalar varsa.[/*][*]Bu 4. bölüm esasında daha da uzayacaktı ama sonraki bölüme sakladım işin biberiyesini. Aksyionsuz yapamıyorum, denedim olmuyor.[/*]

Çevrimdışı Nihbrin

  • ****
  • 1243
  • Rom: 43
  • [Infornography]
    • Profili Görüntüle
    • nihbr.in
Monolit: Bölüm 5
« Yanıtla #6 : 13 Mayıs 2011, 09:19:11 »
Bölüm 5:


Tek bir damla, mor gecenin bastırmaya meyleden ayazında, kızın burnuna düştü. Ağır bir damlaydı. Kız kulaklarında basıncın düştüğünü hissetti. Balkonlara asılmış birkaç çamaşır parçasının aniden delicesine savrulmaya başladığını görmek için başını kaldırmasına gerek yoktu. Koyu yeşil bulutlar mor ayı usulca kapattılar. Uzaklarda ancak bir yıldırım olabilecek gürültünün yankısı düşen basınçla ona kadar geldi. Ayak parmaklarının ucu buz gibiydi, üşüyordu. Bileklerini sıyıran demir halkalardan kurtulmak istiyordu. Oysa zincirlerin ucunu tutan kimse yoktu. İnce bedeni gittikçe kuvvetlenen rüzgar altında titriyordu.

Tüm gördüğü kandı. Gözlerini önceden siyah olan kılıcın artık gül açmışa dönen sicimlerinden ayıramıyordu. Gökten boşalmaya başlayan yağmurun temizlediği yüzeyi çentikler ile dolu olmalıydı. Onlarca aç gözlü adamı ikiye ayıran metal parçası yorgundu.

Sanki onun bakışlarına aldırmıyordu. Bak, halen çınlıyordu. Kimdi ayakta kalanlar? Kaç kişiydiler. Nul bilmiyordu, karanlıkta sayamıyordu. Tek görebildiği havada yılan gibi kıvrılan gümüş saçlardı. Bazen çarpışan çeliğin kıvılcımlarını yakalıyordu ama hepsi buydu.

Bir kez daha yıldırım çaktı, bu defa yakındı. Kalp atımı kadar sürede aydınlanan meydan da cesetler aynı etten bir halı gibi çiçek açtı. Bedenlerin hiç biri bütün değildi, kollar, bacaklar, kafalar, gövdeler ve diğer her şey bir iç organ havuzunda sıcak ve kızıl bir çorba gibi yağmur altında demleniyordu.

Ölülerin dışarıya saldıkları ısı aynı tüten bir çay gibi havada buhar sicimleri oluşturuyordu ve yağan yağmur bile bunu bastırmakta yetersizdi. Bir yıldırım daha, bu defa daha net seçti savrulan kılıcın dansını. Etin etten ayrılmasını andıran iç gıcıklayıcı sesti ardından işittiği. Nul bacaklarında ve ayaklarında yağmurdan daha sıcak bir ıslaklık hissetti. Gözlerini bir türlü olan bitenden ayıramıyordu. Düşen jordumluların ve altından gözü dönmüş tüccarların sofraya hazır çorbası onda iç bulantısından ziyade açlık doğuruyordu. Aklı onun için gelen meleğin görüntüsünü yapabildiği kadar yutmaya çalıştı. Gerçekten bir melek miydi? Daha çok pençeleri ile yüzeyekadar sürünmüş bir iblisti. “Belki melekler de kanatlı bir iblistirler?” dedi kendi kendine son beden de üç parça halinde meydanı çevreleyen binaların duvarlarına bir patlama ile savrulurken. Kadın kılıcını bazen öyle güçlü ve hızlı savuruyordu ki bir patlama oluyordu. Her patlamaya bir yıldırımın eşlik ettiğini üzerinde biraz düşünseydi fark ederdi. Ancak kız meydanda, kadın dışında, ayakta kalan son canlı olduğunu fark etmenin sonsuz hazzı ile çoktan şoka girdiğinde akli yetisini kaybetti.

Ak saçlı kadın ıslanarak şişmiş tahta merdivenleri yavaşça çıktı. Her adımında giydiği deri kıyafet gıcırdıyordu. Kılıcını yerde sürüklüyor olmalıydı çünkü çeliğin taşa sürten sesi seçilebiliyordu. Sonunda kızın önünde durdu ve bulutların gölgelediği karanlıkta bile görünen gümüş gözleriyle ona bir metreden daha yüksek mesafeden baktı. Eğildi ve yüzleri arasında bir karış kalana kadar devam etti. “Adın ne?”

Nul’un o delice akşama dair hatırladığı son şey bu soruydu. Kendinden geçmiş olmalıydı çünkü uyandığında beklediği gibi ne ölüler diyarındaydı ne de bir köle çadırının tentesinin altında. Taş bir tavandı karşısındaki. Belki bir mağara? Hayır, olamaz çünkü çok düzgündü. Zihnini toparladığında doğruldu ve bakındı. Yabancı bir taş evdeydi. Ev demek aslında çok doğru olmazdı, bu oda, bir şatoya ait olmalıydı.

Yattığı ‘şey’ öyle rahattı ki merakla doğrulduğu anda aniden sırtındaki kemikleri özlemle ağlayacak gibi oldu. Neredeydi? Rüya mı görüyordu? Kendisini gayet kayda değer bir güçle çimdikledi ve gözünden yaş gelirken yatak olduğunu düşündüğü şeyden kalktı. Aynı odaya ev denemeyeceği gibi buna da yatak denemezdi. Çok büyüktü, en az yirmi köle bunun üzerine kıvrılabilirdi.

Giysileri yoktu. Üzerine geçirebileceği bir şeyler arandı. Gözü ister istemez perdelere ve yatak çarşafına giderken komodinin üzerinde duran gayet temiz ve şık elbiselere takıldı. İlk mantıklı düşüncesi, “Küre’nin içinde bir yerde miyim?” oldu elbiseleri elinde tartarken. Elinde elbiseler ile halen çıplak biçimde odanın geniş camlarının karşısına gitti. Manzara karşısında tüm kasları boşaldı ve dizleri üzerinde yığılı kaldı. “Sadece gece olduğunu sanmıştım. Ben neredeyim böyle?” Sesi kendisine bile zor duyulur çıktı. Buna rağmen açıldığını işitmediği kapının oralardan bir ses cevap verdi, “Ay.”

***

Yeni ve üzerine tam oturan tertemiz tunik ve pantolonuna yüzünde kendisinin de henüz alışamadığı bir mutlulukla baktı. Onları giyer giymez odadaki aynada yansımasını kontrol etmiş ve kendi yüzünü çok uzun yıllardan beri ilk defa görmüştü.

Şimdi ise ömründe ilk defa tattığı bir tür reçel ve yediği her şeyden daha lezzetli ekmek dilimlerinden bir ziyafet çekiyordu. Kesinlikle ölmüş olmalıydı ve Ay, cennetti. Fazla sorgulamıyordu. Masa da onunla birlikte yemek yiyen ak saçlı kadını sorular ile yormuyor, mümkün mertebe geniş camlardan görünen kapkara uzayı ve dev mavi-yeşil küreyi düşünmemeye çalışıyordu.

“Oldukça tuhafsın” dedi kadın ona, fincanındaki şeyden bir yudum alırken. Nul o şeyden içmiyordu. Çay Küre halkına ithal edilen değerli bir üründü ve dışarılı halktan en zenginleri bile onu tüketmeyi düşünmezdi. Tabi cebinde yumruk büyüklüğünde altın sikkeleri ile gezen bir kadından farklı bir zevk beklenemezdi. Nul düşünmemeye çalışıyordu ama fikirler ona deli gibi saldırıyorlardı. “Bağışlayın ama size bunu düşündüren nedir?” dedi Nul o sabah – gerçekten sabah mıydı? – ilk kez kadın ile doğrudan konuşarak. “Çünkü ortalama insanların vereceği tepkilerin neredeyse hiç birini göstermiyorsun. Tuhafsın. Daha önce sordum ancak tekrarlıyorum, adın nedir?”

Nul yalayıp tamamen sıyırmamak için kendini zor tuttuğu reçel kasesini bıraktı ve hafifçe öksürerek boğazını temizledi, “İsmim Nul Uhfre, batı ellerinden Arikniadd adlı şehirden geliyorum. Anam orada doğduğumu söylediyse de kökenimi bilmem. Sekiz yaşında borçlarımız yüzünden şehrin o bölgesinden sorumlu lord, ikimizi köle olarak istimlak etti. Karşılığında borçlarımızı ödedi ve canlarımız bu sayede bağışlandı. Köle olabildiğim için bile kendimi şanslı sayıyorum hanımefendi.” Dedi birden boşalan diline kendisi de inanamayarak. Oysa ona sadece ismini sormuştu.

Kadının gümüş gözlerinde daha önce kimsede deneyimlemediği bir derinlik vardı. Elbette on dört yaşında bir kız öyle çok fazla insanın bakışını tartmış değildi ama bu çift, epey olağan dışıydı. Dolgun dudaklarında tatlı bir tebessüm ister istemez pürüzsüz yanaklarına yayıldı. Nul onun canını sıkmadığını fark ettiğinde rahatladı.

“Benim adım da Alice. Tanıştığımıza memnun oldum.” Dedi ve ona elini uzattı. Nul ele bakarken donup kaldı. O bayılmadan önce sayısız bedeni sonbahar hasadında yere çalan tırpanlar gibi ıslak toprağa sermiş ellerdi. Aynı dokunmaması gereken şekere uzanan küçük çocuklar gibi veya pazarda elmayı bastıramadığı bir dürtüyle cebe indiren hırsızlar gibi hissediyordu. Elden korkmuyordu, onu istiyordu.

***

Uzun hol boyunca onunla birlikte yürüdü. Kadının saçları yürürken yer ile paralel olmaya çalışıyormuş gibi yükseliyordu ve belli bir açı ile havada asılı kalıyordu. Sanki her bir teli canlı bir dokunaç gibiydi, öyle ahenkli ve güzeldi ki Nul gözlerini ayıramıyordu. Kadının uzun adımlarına ayak uydurana kadar soluk soluğa kaldı. Nul’un yetişmekte zorluk çektiğini fark ettiğinde kadın yavaşladı ve gülümsedi.

‘Tanrım ne kadar anlayışlı’ diye düşündü Nul ister istemez. Sabahki konuşmalarından beri düşünüyordu. Gerçek şu ki, Nul onun kölesiydi. Her ne olursa olsun para ile değil ama bir borç ile satın alınmış bir köle. ‘Yaşam borcu dürüst bir insanın en büyük zinciridir’ dediğinde annesini başta anlamamışsa da artık ne demek istediğini biliyordu.

Yeni bir kapı, yeni bir odaydı geldikleri. Nul ay şatosunun – kendince bu adı vermişti – ne kadar büyük olduğunu bir türlü idrak edemiyordu. Yürüdükleri koridorlar, geniş ve ağır kapılar ve sonsuz dehlizlere gebe köprülerden o kadar çok gördü ki kahvaltı yaptıkları ve uyandığı odaya tek başına geri dönmesi artık mümkün değildi.

Yolculuklarının nihai sonucu olduğu izlenimi uyandıracak kadar farklı duran kapıyı inceledi. Üzerinde bir kuzgun resmi işliydi. Kuzgunun ağzından sarkan bir ip vardı ve ipin ucunda ise çok karışık bir sembol vardı. Uzaktan bakınca akrebe benzediği söylenebilirdi ancak sanki kanatları vardı ve kanatlarının uçları kıskaçları ile iç içe geçerek onu akrep olmaktan çıkartıyordu. Bacakları at arabalarının amortisör yayları gibi üst üste duruyor ve her biri ötekinden daha uzun olma yarışındaymış gibi bir desen çiziyorlardı. Daha yakından bakınca kafasının olması gereken yerde ince, oval bir oyma olduğunu gördü. Kuyruğu olduğunu düşündüğü kısım kısa ‘s’ler çizerek en aşağıya kadar iniyordu ve yer ile birleşiyordu. Bir tür kolyeye benzediği iddia edilebilirdi.

Alice’in zarif elleri kapıyı zorlayarak açtı. Kapı binada gördüğü her şeyden daha eski bir odayı ortaya serdi. Nul şaşırdığı anları gizlemekte artık güçlük çekmiyordu. Ancak nefesini tutmak yapılacak en doğru şeydi. Odanın diğer odalar gibi karanlık bir taş mahzene daha benzeyeceğini ön görmek ile hayal gücünün ne kadar ölü olduğunu bir kez daha fark etti.

Oda yeşildi. Halı yerine çimenler, duvar yerine engin bir boşluk vardı. Kapsı olan en yakın duvardan içeri gidiler. Kapı kapandığında kapıyı tutan duvara dair hiçbir ibare seçilemez oldu. Nul merakla kapının ardına dolaşmayı denedi ve kapının bir arkası olmadığını görerek dondu kaldı. Kapı tek başına, geniş çimenlikte sadece tek yanı görülebilecek şekilde ayakta duruyordu. Alice ona “Bir kapı ne zaman kapı değildir?” diye sordu. Soruyu birilerine sorabilmiş olmak onu eğlendirmiş gibiydi. Nul ne cevap vereceğini bilmiyordu. “Düşünmeliyim” dedi utanarak. Ah Alice, yine o anlayışlı bakış. “Gel, seni biriyle tanıştırmalıyım.” Dedi ve Nul’un elini tutarak onu sürüklemeye başladı.

Bir tavan yoktu, masmavi ve açık bir gök vardı. Nul hiç böyle temiz bir hava solumadığını, mavi bir gök görmediğini, yemyeşil bir çayırlıkta yalın ayak yürümediğini ve bakamayacağı kadar parlak bir güneşin tenini ısıtmadığını düşündü. Burası başka bir dünya olmalıydı. “Burası neresi?” dedi Nul kendisi de ne sorduğunun farkında olmadan en hülyalı çehresiyle. Alice, “Hmm, sanırım asıl yaratıcı dışında birinin düşleyebileceği en gerçek cennet bahçesi.” Dedi tane tane. Tanımı ilk defa yapıyor gibiydi.

“Annem bana çöl insanlarının cennetinin kumullar olduğunu söylerdi” dedi haklı olduğunu düşünerek. Alice durup ona baktı yarım bir gülümsemeyle, “Öyle ya, gerçekten de öyle. Dedim ya, birinin cenneti, herkesin değil.”

Onlar yürüdükçe gövdeleri gök kubbeyi delecekmiş gibi yukarılara uzanan ağaçlar gördüler. Ağaçların yapraklarından çadırlar yapılabilir ve her biriyle kuruttukları taktirde bir aile hafta boyunca ısınabilirdi. Gövdelerinden kaleler inşa edilebilir ve hiçbir katapultun yıkamayacağı surlar örülebilirdi. Öyle çiçekler gördüler ki merkezleri yüzleri olmayan insan şeklindeydiler. Kafalarından çıkan sicimlere bağlı kaldıkları sürece gezinip, birbirleri ile konuşup sevişebiliyorlardı. Öyle uzun şeker kamışları gördüler ki üzerlerinde uzandıkları gölün buz mavisi rengini saydam gövdelerinde ince damarlarında yukarıya, en üstteki yapraklarına pompalarlarken, onlara bakıldığında utanıp opaklaşıyorlardı. Nice nehirlerin üzerinde, kendiliğinden oluşmuş, canlı ağaç gövdelerinden köprüler geçtiler. Söğütlerin sarkan saçlarında dans eden ışıklardan bir kar altında kaldılar ve sonunda tüm çayırlıktaki tek doğal yükselti gibi duran minik tepeye vardılar. Tepenin etrafında kanatlarıyla fırtınalar çıkartabilecek dev sülün kuşları vardı. Sessizdiler. Kafaları sağ kanatlarının altında, tek sol ayakları üzerinde durarak uyuyorlardı. Kaç tane vardı bilmiyorlardı ama çok fazlaydılar.

Tepenin üzerinde bir kaya vardı. Üzerinde hiçbir işaret veya yazı yoktu ancak doğal durmuyordu da. Sanki çok daha büyük bir kayadan veya dağdan zorla koparılmış gibiydi. Keskin hatları vardı ve neredeyse bir küpü andırıyordu. Nul kayaya yaklaştıkça fısıltılar duymaya başladı. Birileri onunla konuşuyordu. Önce bir avuçtular. Sonra yüzlercesi geldi, ardından ise binlercesi. Durmaksızın onunla konuştular, dinmeden, bitmeden, kulak zarlarına tırmandılar. Beyninde süründüler ve işitme sinirlerini tırmaladılar. En acı yanı ise Nul’un ona söylenen her şeyi anlamasıydı. Göğüs kafesinden onu kavrayan bir kol hissetti ve ses okyanusundan zorla çekip çıkartıldığında kendine geldi.

Yerde yüz üstü uzanmıştı, ağzında çimen tadı vardı. Doğruldu ve Alice’in tedirgin bakışları ile karşılaştı. “Ne duydun?” dedi ona. Cevabı duymak istediğinden emin olamıyor gibiydi. Nul nefesini düzenledi ve tekrar aralarında mesafe koydukları kayaya baktı. “Beni yanlarına çağırıyorlardı. Üzgün değillerdi, mutlu değillerdi, pişman da değillerdi, sadece orada olmak istiyorlardı ve orada olmayan herkesin neden orada olmadığını anlamakta başarısızdılar.” Dedi ağlamaya başlayarak. Neden ağladığını bilmiyordu, emin değildi ama yapmak ona doğru gelmişti.

Alice kuşlardan birisine bakarak sağ elinin iki parmağını dilinin arasına soktu ve bir ıslık çaldı. Kuş yavaşça uyandı ve ona en miskin ifadesiyle tepki verdi. Kendi ıslığı daha gürültülüydü. Kuşun etrafındaki birkaçı daha uyandı ve havalanıp gittiler. Karşılık veren ise sekerek yanlarına geldi. O büyüklükteki bir hayvan için epey sessizdi. Havalananlar da öyleydiler.

Kuş kafasını eğdi ve gözlerini kapattı. Nul yaşlı gözlerinin ardından kuşu mest olmuş biçimde izledi. Yaratık istesen tek seferde hem onu hem de Alice’i yutabilecek kadar büyüktü. Sadece üst gagası bile kadının gövdesi kadardı. Alice’in nazik dokunuşu ile kedi mırıltısına benzer bir ses çıkardı ve gözlerini tekrar açarak bir ona bir kadına baktı. “Gel, asıl ziyaret edeceğimiz kişi taşın üstünde yaşar” dedi eliyle ağaçların en üst kısımlarını işaret ederek. Kaya’nın güneş almasını engellemeyecek şekilde bir açıklık yapmış olan ağaçların çok üstlerinde, hayal meyal, bir kulübe seçti Nul’un gözleri.

***

Uçmak çok farklıydı. Bir defasında yüzmek zorunda kalmıştı ve o deneyimi de sevdiğini hatırlıyordu. Ancak bu bambaşka bir duyguydu. Ilık rüzgarın dokunduğu yanakları incelen hava ile kızarırlarken kayanın olduğu açık tepe de git gide uzaklaştı. Ağaç dalları seyrekleştikçe yer küreyi daha iyi görür hale geldiler. Ancak Nul kayanın fısıltısından beri kırılan bir bendi tekrar inşa etmekte güçsüz kaldı, artık meraklıydı ve ne pahasına olursa olsun soracaktı. “Onlar kimdiler?” dedi Alice’e zayıf eli ile hafifçe çekiştirerek.

Kadın onunla birlikte sülünün üstünde, önde oturuyordu. Sülünün gagasının üstünden çıkan uzun ibikleri iki eline almış onu yönlendirmek ile meşguldü. Berisine bakmadan Nul’u cevapladı, “Onlar senin ve benim gibiler. Aslında, daha çok sendenler.” Dedi hüzünle. Nul anlamadı, anlayışının ötesinde şeyler söylendiği çok olurdu çünkü yaşıtlarının aksine pek eğitim almış değildi. Gerçi matematikten biraz anlardı ama hepsi buydu.

“Orada, kulübe de kim var peki? Ona nasıl seslenmem gerekir?” dedi sanki çatlağı git gide büyüyen merak barajından fışkıran ani bir akımla. “O ki buranın efendisidir. İyi huylu biridir, insanların yaptıklarına dayanabileceğini sandı, görüyorsun ya, artık zayıf. Hem de çok zayıf. Elinde kalan son hükümle burayı inşa etti. Artık kendi hayallerinde yaşıyor. Sen, o ve ben, birbirimize biraz benziyoruz.” Dedi sesi çatallanarak.

Sülün onları ağaca kaynamış gibi uyumlu duran evin önünde, geniş bir dalın üzerine bıraktı. Alice üst gagasını tekrar başta olduğu gibi hafifçe ovdu ve Nul’un anlamadığı bir dilde bir şeyler söyledi. Nul kuşların mutlu görünebileceklerini bilmezdi ancak bu kesinlikle öyleydi.

Ev Alice’i ilk gördüğü Ay’daki taş yapının tam aksiydi. Basitti, ahşaptı ve sıcaktı. Her nedense Nul içeriye girdiğinde baharat kokuları ve yanan bir ocak üstünde Alice’in sabah içtiği çaydan olacağını düşledi. Kapıyı açtıklarında aklındaki sahnenin birebir aynısı ile karşılaşmak ona bir tokat gibi çarptı. ‘evet kızım, o kadar da kötü değilsin’ dedi kendi kendine diyarın arkasız kapısından girerken yaşadığı ego zararını hayalinde ovuşturarak.

İçeride bir sallanan koltukta zarif bir bayan vardı. Alice’e pek çok açıdan benziyordu ancak kendisine has bir havası vardı. İkisi hemen hemen aynı boydaydılar ancak kadının saçları saman sarısıydı ve sadece beline kadar geliyorlardı. Alice’in aksine çok rahat ve feminen, ince kıyafetleri vardı. Kısacası mekanın tatlı sıcaklığına uyumluydu. Evin küçük ve gerekli pek çok camı vardı. Ortalarında suntadan kare destekleri olan eski tip pencerelerdi bunlar. Sayısız rafın üzerinde sayısız kese ve kavanoz diziliydi. Her boydandılar ancak düzensiz görünmüyorlardı. En çok yer kaplayan şey ise yerden tavana destek sütunları gibi dizilmiş kitaplardı. Her boşluk, evin aldığı ışığı kısıtlamadıkları sürece, kitaplar ile kaplıydı. Nul birkaçının kapağına ve yazılarına kısacık göz attı ve hiçbir şey anlamadığını gördü. Sonunda kadın ilgisini kucağındaki kocaman kitaptan alıp ziyaretçilerine yöneltti.

“Ooo, Xeld Galed Varad Elv’ijad uld… hmm, Deranonna?” dedi önce bir karşılama sonra da bir soru gibi çıkmış sesiyle. Alice ona benzer bir dille karşılık verdi ve güldü. Kadının da gülmesi her nedense Nul’u mutlu etti. Acaba ne konuşuyorlardı?

“Beni bağışla küçüğüm. Adım Cladis veya sen bana böyle seslenebilirsin. Yanındaki hanım dedi ki, monolitin sesine aşinaymışsın. İkimiz de tahmin ediyoruz. Neyi mi? Sesli konuşmak, zor, biraz. Unuttuğum çok şey var, bağışla. Uzun zaman. Hmm, çok uzun zaman geçti. Ne diyordum? Oh, evet, tahmin ettiğimiz üzere aradığımız zat sensin. Çok önemli bir mevzu değil, dert etme. Sadece, hmm, biraz bizimle kalmanı isteyeceğiz. Öğreneceğin çok şey var, hepsi bu.”

Nul başına geleceklerden habersizdi.[*]Biterken çalan: October Falls: Viima[/*][*]Kendimi akışa bıraktım bu hikayede yine, yemin ederim ben de şu anda 6. bölüm olarak ne yazacağımı bilmiyorum.[/*][*]Bu bölüm genelde yazdığım şeylerin aksine biraz hardcore kaçmış olabilir. Rahatsız olduysanız özür dilerim.[/*]

Çevrimdışı Malkavian

  • *****
  • 2152
  • Rom: 57
  • I was lost in the pages of a book full of death..
    • Profili Görüntüle
Ynt: Monolit: Bölüm 1-5
« Yanıtla #7 : 17 Mayıs 2011, 14:37:15 »
Spoiler: Göster
İlk bölümü atlatınca hikayenin geri kalanı oldukça güzel. Ama bunu suçlayıcı bir şekilde söylemiyorum. Sonuçta bir giriş yapılması gerek ve çok sıradışı bir yer anlattığın için onun nedenlerini de vermek istemişsin. Yalnız Cladis'i tanımlarken oldukça zorlandığını görüyorum. Hatta ilk bölüm içinde belki de 50 yi aşkın sayıda Cladis kelimesini kullanmışsın. İlk bölüm bu yüzden beni oldukça bocalattı. Cladis'lerin aralarına cümle eklenmiş gibiydi. Zaten hayal gücünü zorlayan bir hikaye olduğu için orayı bir elden geçirirsen süper olabilir diye düşünüyorum.

4. bölümün ortalarında metal insanların sayısı 24 demişsin bir paragraf sonra 26'sı birden çalışmaya başladı demişsin bir de onu düzeltmen gerek sanırım.


Bunun dışında ilk dünyaya gelişi ve bilim adamını buluşu ve o bilim adamının tam bir insan gibi davranması çok hoştu. Hikaye her bölümde farklı boyutlara kayıyor ve anlatım bütünlüğünü hayal gücü ile tamamlıyoruz şimdilik. Böyle mi bırakacaksın araları sonra mı birleştireceksin bilmem ama hikaye konu ve kurgu itibari ile mükemmel bir rotada ilerliyor.

Hikayeyi tek bir kelime ile tanımlamam gerekirse 'Karamsar' derdim.

5. bölüm en beğendiğim bölüm oldu. Artık dünyayı kafada hayal edebildiğimize ve birkaç kişiyi tanıyabildiğimize göre hikayeden keyif alabiliriz diye düşünüp başladığım ve bu beklentilerimi fazlasıyla karşılayan bir bölümle karşılaştım.

Mekan tasvirleri ve birinci tekilden Nul'un düşünceleri ile anlatımlar gayet iyidi.

Ellerine sağlık okurken büyük keyif aldım...


Çevrimdışı Nihbrin

  • ****
  • 1243
  • Rom: 43
  • [Infornography]
    • Profili Görüntüle
    • nihbr.in
Ynt: Monolit: Bölüm 1-5
« Yanıtla #8 : 17 Mayıs 2011, 21:36:45 »
Hayır Malkavian, hata yok, 24 başladılar ve aslında 26 olduklarının farkına varmadılar, bir sorun yok, fark etmene sevindim ama keşke Cladis ve Alice'i unutmasaydın. İlk bölümde de "Cladis" kelimesinin kullanım bolluğu onun ismini, "kendi ismini" çok sevmesinden kaynaklanıyor. Kendisine üçüncü tekil şahıs olarak hitap ediyor ve amacım ilk kısmın Cladis'in gözünden Cladis'i betimlemekti, hepsi bu. İsteseydim daha basit ve hiç isim kullanmaksızın anlatabileceğime inanıyorum. Zaten diğer bölümlerden farklı olmasına niyetlendim çünkü onun düşünce sistematiğinin insan dışı olduğunun görülebilmesini arzuladım.

Bunun dışında hikaye şu ana kadar tarafımca aslında Nul ile ilgili olmak üzere tasarlandı. İlk 3,5 bölüm temel inşası için kullanıldı. Monolit, Nul'un ana kahraman olacağı bir öykü. Bölümlerin alakasız olduğu konusunda haklısın, maksatlı yaptığım bir iş değil gerçekten. Sanırım birbirlerinden farklı hisler uyandırmalarını bilinçsiz olarak istemiş olabilirim. Her zaman bir çok kişilikli yazarın aynı öyküyü, devamlılığı bozmaksızın, nasıl başından sonuna kadar farklı el yazıları ve biçimlemeler ile ele alacağını hayal ederim. Buna yaklaşabilirsem hoş bir şeyler çıkartabileceğimi düşünüyorum.

Son olarak, geç gelen cevabım için özür dilerim, pc başına yeni oturdum tüm gündür ^^ Beğendiğin için gerçekten teşekkürler. (diğer arkadaşlara da dipnotlarda teşekkür ettim ama burada tekrar dile getireyim; sağolun)


Çevrimdışı Nihbrin

  • ****
  • 1243
  • Rom: 43
  • [Infornography]
    • Profili Görüntüle
    • nihbr.in
Monolit: Bölüm 6
« Yanıtla #9 : 27 Mayıs 2011, 05:14:29 »
Bölüm 6


Aynı bir güz vakti uçmaktan korkan serçenin kovuğuna sığınmasındaki tedirginlik veya yüksek dağlardan esen rüzgarın serinliğinden ötürü özür dilemesi gibiydi onun kırılganlığı. Mahsus güçsüz olsa ancak bu kadar çaresiz görünebilirdi.  Uzun kışlar da, adı geçmesi beklenmeyen papatyaydı. Uzun günlerin kavuran güneşinde çölde görünmesi umulmayan çamdı.

Yine de oradaydı, sağlam değildi ama yaşıyordu. Sırtı dik değildi ama ayaktaydı. Üflense yıkılacaktı ama belki, biraz daha, sadece çok az daha devam etmeye müsaitti. Cladis’in diyarında, en zararsızın aslında kurtların reisi olduğu bir ekosistem hüküm sürüyordu ve Nul, görünüşe bakılırsa, piramidin en tepesinde olmak zorundaydı.

Kız özgür değildi. Halen bir köleydi ancak özgürlüğünü kazanması efendisinin göre mümkündü. Alice ona “Sadece benim değil, henüz kendin de bilmediğin pek çok efendinin insafındasın. Hayır ufaklık, onlar birer insan değiller, senin aklındalar ve sana şakağından bile daha yakınlar.” Dediğinde Nul her nedense bu efendileri bulup canlarına okumayı deli gibi isterken buldu kendisini. Ancak yine de aynı hisleri Alice’e karşı besleyemiyordu. Belki de ona karşı buyurgan davranmadığı içindi, kim bilir.

Günü üç parçaya ayrılmış durumdaydı. İlki sabahın ilk ışıkları ile başlayan Cladis saatleriydi. Açıkçası başlarda eğlenceliydi ama sonraları Nul bir şeyler öğrenmeye başladıkça, bunların sadece, öğrenileceklerin, daha çok olduklarını anlamasına yaradıklarını keşfetti. Hayatı boyunca yer altında gezip hissiz gözler ile kazıp durmuş bir köstebek gibi düşünüyordu kendisini. Sonunda bir sincabın daveti ile ağaca çıkmış ve görmeye başlamıştı. Nul, hayal etmeyi de yavaşça öğreniyordu. Daha önce hiç adını duymadığı hayvanları görüp onlara dokunabiliyordu. Duymadığı müziklerin bestelerindeki gizemlerin perdeleri onun için aralanırken çevresine hükmeden doğal güçlerin entrikalarını sindiriyordu. Ancak Cladis her dersinin sonunda ona “doğal olana, ona uymak isteyenler karar verirler” diyordu.

Gördüğü hayvanlar arasında en sevdiği kırlangıçtı. Hayatı boyunca yolculuk eden ve oradan oraya sürüklenen cinsten bir kuştu esasında. Bunu Cladis’e söylediğinde kadının sanki gizli bir beklentisini bilmeden yıktığını düşündü çünkü farklı bir hayvanın ismini işitmek ister gibiydi. Hiçbir duyguyu yüzünden çok abartılı olmadıkça okuyamazdı ve sürekli, sabit, bir mutlu çehresi olurdu. Kırlangıç adını işittiğinde üzülmüş değildi, sadece mutlu olmayı bırakmıştı hepsi bu.

“Avcı ve büyük kuşlardan birini mi söylememi isterdin? Yoksa bir kuş olması bile yeterince kötü mü oldu hanımım?” dedi Nul merakla. Cladis hoşnutsuzluğunun görülebilmesine afallayarak, “hayır ufaklık, hayır. Hiç de değil. Sadece, hmm, nasıl desem, bugüne kadar pek çok farklı türü gösterdim sana. Bazılarını birden çok defa deneyimledin ancak buna rağmen onlardan birini seçmek yerine, benim sana henüz göstermediğim ve ilk kez görüp hakkında okumana rağmen sevebildiğin bir tür ile çıkıp geldin. Bu sadece bir tesadüf olamaz zira insan aklı taze bir seçim yapması gerektiğinde en yoğun birikimi ne yönde ise bu doğrultuda karar almak üzere evirilmiştir…” bir an sustu ve hızlanan konuşmasını dizginlemek namına bekledi.

“Demem o ki, kırlangıç, bir tesadüf olamaz. Büyük olasılıkla onu daha önce görmüş olmalısın ancak bunun farkında değilsin. Ne yazık ki pek çok diğer kuş türü gibi kırlangıçlar da senin doğduğun yer yüzünden silindiler. Biliyorsun, üçüncü dünya savaşı sonrası radyasyon öyle bir hal aldı ki ilk yitenler kuşlardı.” Dedi gittikçe morali yerine gelerek. Nul onun böyle bir konudan bahsederken nasıl mutlu olabildiğini halen bilmiyordu ancak onun bu tavrı kızda bir “her şey yolunda” hissi uyandırıyordu.

***

Günün ikinci yarısı ansızın gelirdi. Aklı en yorgun doruğa ulaştığında bedeni enerji ile yaylanırdı. Nul dersin bittiğini kadının o belli son cümleyi söylemesinden anlardı. Daha önce derse devam etmeyi hiç denemedi ama bu cümleden sonra ertesi sabaha kadar gönüllü olarak onunla konuşmazdı. Sanki kadının gözleri artık onu görmez olurlardı. Uzaklara, şöminenin ateşinin de ötesinde başka şeylerin özlemine dalardı. Adı anılmaması gereken düzlüklerin ve isimleri boşlukta yitmiş değerlerin ülkelerinde gezer ve gece bitene kadar durmazdı. Nul onun kendince uyuduğunu düşünürdü.

Cladis’in diyarında gün beş saat güneş ışığı altında, geri kalan on yedi saat de loş bir karanlıkta geçerdi. Tatlı kulübeden inmenin yolunu Alice ona ilk öğrettiğinde bunu asla yapamayacağını düşünerek nasıl da korkmuştu. Şimdi ise derin boşluğa rahatlıkla bakabiliyordu.

Sağ elinin işaret ve baş parmaklarını ağzına soktu ve hokkalı bir ıslık çaldı. Ardından tek yapması gereken, üçe kadar saydıktan sonra, kendini aşağıya bırakmaktı. “Ya yanlış sayarsam?” diye korku dolu ilk sorusunu kıkırdayarak anımsadı serbest düşüşten yanaklarına vuran hava akımını kucaklarken. “O zaman düşersin, ta ki düşmeyi bırakana deyin.” Demişti Alice bariz bir gerçeği vurgularcasına.

Yumuşacık tüyler boşluktaki kucaklamasını aniden doldurdular. Bir süre öylece sıcak tüy yumağına sarılı kaldı ve saçlarını yalayan rüzgarın ılık temasına boyun eğdi. Yüzü gömülü halde “Söylesene Elom, sen hiçbir kırlangıç gördün mü?” dedi Nul. Yaratık bir an titredi. Kız bunun olumsuz anlama geldiğini öğrenecek kadar Elom ile birlikte vakit geçirdiği için dudak büktü. Elom tek bir yılansı bedenden oluşan, gözsüz, ayaksız, kolsuz, elsiz, yüzgeçsiz, kanatsız kocaman bir beyaz kuş tüyü yumağıydı. Boyu yaklaşık yetmiş metre kadardı ve gövdesi beş altı metre çapında bir varili andırıyordu. Gökte, yağmur sonrası ıslak toprakta can çekişen bir solucan kadar da yavaş olabilirdi, bir ulomnic sineğinden hızlı da. Gerçi Elom ulomnic sinekleri ile kıyaslanmayı sevmezdi. Nul Elom’un onlardan tiksindiğini düşünüyordu. En az kızın bedeni boyutlarındaydılar ve onlar ile hangi dilde konuşulursa bir önceki karşılaştıkları yolcunun dilinde karşılık veriyorlardı. Bu yüzden bir ulomnic sineği ile iki farklı dil bilen iki kişinin konuşması diyaloglarının devamlılığı ve sağlığı adına önemli olurdu. Bunun ve tamamen bordo renkte olmaları dışında, normal bir karasinek gibi görünüyorlardı.

Elom nazik bir canlıydı. Cladis’in anlattığına göre onu Alice tasarlamıştı. Hiçbir diğer canlıya zarar vermeyen, ağaçlarda yaşayan ve enerjisini unutulan her şeyden alan bir canlıydı Elom. Türünün tek örneği idi ve çoğalamazdı. Öte yandan ona zarar vermek isteyen bir başka canlı da yoktu. Cladis’in evine yakın yerlerde tünüyordu ve iki kadına koşulsuz şartsız hizmet etmek gibi bir huyu vardı. Ancak Nul Elom’u kendisine hizmet ettiği için değil onun da kendisini sevdiğini düşündüğü için seviyordu. Eğer ki Elom’un ondan haz etmediğini anlarsa evden aşağıya inmenin başka bir yolunu arayacağını düşünüyordu ve Elom sırf bu düşünce ile bile hem mutlu hem de hüzünlü oluyordu. Elom kesinlikle yumuşak ve sevgi doluydu ve Nul ondan ayrıldığı her gün batımında sanki annesinin göbek bağından ayrılıyormuşçasına rahatsız oluyordu. Alice’in belirgin bir ilgi içeren sesi en yakın ve dar gövdeli ağacın yakınlarından ona ulaştı, “Onunla çok fazla vakit geçirmemelisin ufaklık. Yokluğun düzlüklerinde adımlayan adamı ziyaret etmek istemezsin, inan bana Elom’un onun yanına gidip geldiğe eminim.”

***

Günün yorucu kısmı Alice ile birlikte olduğu zamanlardı. Kadın avlanıyordu, hem de dur durak bilmeden. Başlarda Nul bunu çok garip bulmuştu çünkü her ne kadar etrafı ağaçlar ve tuhaf çiçekler ile hayvanları bolca içeren bir açık hava olsa da aynı zamanda Ay’daki bir kalenin de içindeydiler. Alice’in söylediğine göre bu doğru değildi, burası başka bir yerdi. Cladis’in zihnine ait bu mekan en az kendi dünyası kadar gerçekti.

Cladis’in aklı korunmalıydı ve geceleri savunmasız kalıyordu. Yine ak saçlı bayanın dediğine bakılırsa her geçen gün gündüz vakitleri daha da kısalıyordu. “Hanımım yoksa ölecek mi? Daha çok genç görünüyor?” olmuştu kızın ilk tepkisi. Alice tüm dişlerini ortaya çıkaran bir gülümseme ile ona cevap vermişti, “O ilk dargınlıktan bile yaşlı, ölmüyor, hayır bildiğin anlamda ölmeyecek, ancak gözlerini kapattığında, bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde bu dünyanın ve nice birkaçının kaderini kilitleyecek. Geri dönüşü olmayan noktayı çok iyi seçmeliyiz.”

Nul bazen ikisini de anlamazdı ama söz konusu belirsizlik daha çok Alice semalarında olurdu. Kadın anlaşılmak gibi bir dert gütmüyordu. Alakadar olduğu kimse ister bir ulomnic sineği olsun ister Nul, onun için hiçbir anlam ifade etmezdi. Çoğu zaman kız, onun cevap verdiğinde bile, aslında kendisi ile konuştuğunu düşünürdü. Büyük bir delilik ve hüzün saklıydı her sıradan veya derin cümlesinde. Onu kimin veya neyin üzdüğünü öğrenmeyi çok isterdi. Ah, hem de nasıl isterdi.

Geceleri diyarın hanımı ışıklarını kıstığında farklı canlılar baş gösterirlerdi. Nul onları her zaman gündüz rüyalarından kabuslara dönüşmüş ucubelere benzetirdi. Pek çoğu zararsızdı ancak rahatsız edilirlerse birlik olup zarar verme eğilimi gösterirlerdi. Bazıları ise Elom’dan da büyüktüler ve tek kabahatleri size yanlış yol tarif etmek veya önemsiz bir anınızı unutmanızı yutmak olmazdı. Diyardaki canlıların çoğu ‘madde tabanlı’ öğünler tüketmiyorlardı. Bazıları rüyalarla, bir kısmı kabuslarla ve birazı da zamanla beslenirdi. Elom gibi nadir birkaçı ise alışılagelmedik diyetlere sahiptiler. Gecenin yaratıkları ise, elbette, ışığın getirdiği umutla beslenirlerdi. Yine de taze ve sıcak et bölgedeki canlıların asla sindiremeyeceği bir öğe değildi.

Diyar da her yer biraz aydınlıktı, bu konuda bir sorun yoktu, ancak Cladis’in evi daha aydınlıktı. Eve yaklaşmaya cüret eden ucubelerin hakkından gelinmesi gerekiyordu çünkü saman saçlı hanım kendisini savunmaktan acizdi. “Peki bu yaratıklar ona zarar verirler mi?” olmuştu görevlerini anladığında ve kabullendiğinde Nul’un cevabı. Alice dalga geçer gibi cevapladı, “Elbette verirler. O buralardaki en büyük ışık.”

***

İlk avlarına çıkmalarından çok önce Alice ona bir silah seçmeleri gerektiğini söyledi. O zamandan beri Nul’un bedeni hiçbir gelişim göstermemişse şimdikinin aksine kesinlikle formda değildi. Sanki bu yer insanı yaşlanmaktan alı koyuyordu ama gelişmesini engellemiyordu. Nul gerçek bir kölenin hayatını sürerken o günün gerekli işlerini görecek ve açlıktan ölmeyecek kadar besin tüketmeyi normal karşılardı. Ancak burada bir şeyler yemenin gereği farklıydı. Hayatta kalmak zorundaydı ve bunu sadece daha sağlıklı ve güçlü olarak yapabilirdi.

İlk başlarda, Ay kalesinde geçirdiği zamanlar Cladis’in diyarında geçirdiklerine göre fazlayken, kısa süre içinde diyardan hiç çıkmamaya başladı. Hatta Nul yanlış hatırlamıyorsa silah seçimi gününden beri bu yerden çıkmadığını söyleyebilirdi. Alice’in de çıkmadığını düşünüyordu ama emin olamazdı. Cladis’in ise diyarı bırak, evinden bile çıktığına şüpheliydi.

Yaklaşık otuz iki yıl evvel, “Henüz zayıfsın, yakın dövüş için uygun olmadığın gibi uzak saldırı için gereken dikkat ve hızdan da mahrumsun. Bu yüzden ilk silahın, kendin olacak.” Dedi Alice sanki ‘işte su böyle içilir’ der gibi. Çok bariz bir gerçeği ortaya koyduğuna her ne kadar eminse Nul da o kadar anlamadığına emindi.

“Bugüne kadar kimseyi eğitmem gerekmedi ufaklık, o yüzden açık olmakta güçlük çekebilirim ancak senden bir şeyler inşa edebileceğimi zannediyorum. Üzeri boş ama altı sağlam kayalarla dolu bir arsa gibisin. Kaslarında bir sorun yok, kemiklerin sağlam ve en iyisi, ufaksın.” Dedi ve iyice yanına gelip Nul’un kolunu tuttu. Bir an Nul ‘yoksa sen çok büyük olmayasın?’ demeyi düşündüyse de fikri dile getirmekten utandı. Kadın onun kızardığını görünce güldü, “Eh, o kadar da ufak değilsin. Bazen, hangi bedende olduğumu unutuyorum.” Dedi tatlı tatlı.

Nul anlamadığı çok fazla şeyin olduğu bir yerde uzun zaman geçirince akışa uymayı öğrenmeden edemediği için yapboz parçalarını birleştirmekten keyif alır hale gelmişti. “Beden?” dedi gelecek cevabın ana hatlarını kafasında tahmin tablosuna oturturken.

“Ben bir insan olduğum kadar başka bir şeyim de. Ne buraya ne de oraya – eli ile diyarın kapısının olduğu yeri üstün körü işaret etti – ait bir şey. Bunu kafana takma, zamanı gelince gerekirse öğreneceksin.” Dedi göz kırparak. Ancak Nul’un kafasına takıldı. ‘Belki bu yüzden ona zarar vermek istemiyorum’ oldu genel kanısı.

“Şimdi, ne diyorduk? Ha, evet silah. Sana gösterdiğim egzersizleri aksatmadan yapıp yapmadığını hadi test edelim.” Dedi ancak adi bir düzenbazın sırıtışı olabilecek abartılı bir ifade ile. Nul tedirgindi. Alice onun kolunu ve kaslarını ölçmeyi bırakarak geri çekildi ve derin bir nefes çekti. “Yaptıklarımı taklit etmeye çalış.” Dedi ve tam aksi yönde deli gibi koşmaya başladı. Bir an Nul da istemsiz olarak arkasını döndü ve kadın gülerek, “Takip et ufaklık, geride kalırsan akşam yemeği yok.” Dedi. Nul cümlenin geçmiş anılarda uyandırdığı acı dolu yankıdan ziyade, utancından hızlı koşmaya başladı.

***

İşte artık bir silahı vardı. Hiçbir kılıcın olamayacağı kadar keskin ve hiçbir hançerin olamayacağı kadar hızlı. Yaratığın dişlerinde kendi yansımasını görebiliyordu. En son nefesini ne zaman çektiğinden emin olmayan kız ciğerlerinin kontrolünü eline aldı ve istemli bir soluk aldı. Havayı ağzından verirken yaratık da burnundan ani bir soluk verdi. İşte buydu! Beklediği işareti alan Nul düşünmeden ileri atıldı ve ikinci adımı sırasında sağ bacağını en fazla yaylandırabildiği kadar yere neredeyse yatay olacak biçimde gerdi. Dizi neredeyse yere değecekti ama gövdesini ve haliyle hedef olabilecek alan miktarını minimuma çekmeyi başarabildi. Yaratığın tepesinde kapanan dişlerinden hamlesini tamamladığını anladı. Nul çok korkuyordu ama sevdiği şey bu korkuydu. Hata yapması halinde başına gelebilecek en iyi şey hızlı bir ölümdü. Yaratığın bedenini görmüyordu ama kuyruğunun ucunu seçebiliyordu. Çok hızlıydı, gözlerinden ziyade reflekslerine güvenmesi gerekiyordu.

Sonuçta Nul bir hayvandı. İnsan damgası yemiş bir hayvandı ama yine de bir hayvandı. Sonsuz çeşitliliğe sahip bir ekosistemde her karşılaştığı hayvanın türünün tek örneği gibi durmasının getirdiği, ‘her yeni duruma ayak uydurma’ gerekliliği onun bir hasmın tüm zayıf noktalarını tek göz kırpması süresinde bulmasını zorunlu kılıyordu. Günün çalışmadığı iki bölü üçlük kısmının yarısını işte bununla yani olabildiği kadar saf olmakla geçirirdi.

Ormanda özünü saklamasına gerek yoktu. Kanın diğerlerince görülmesinden ürkmesi gerekmiyordu. Köle olmaktan utanmasına veya ona yiyecekmiş gibi bakan cebi dolu yaşlı adamlara katlanması söz konusu bile değildi. Alice onu ışığa en muhtaç, açlıktan kırılan yaratıkların yoğunluğunun ölümcül düzeyde olduğu noktalara özenle bırakıp giderdi.

Nul kendisi zayıf olmak zorunda değildi fakat bu hayvan da bir tane zayıflık olmak zorundaydı, aksi düşünülemezdi. Yaratığın zayıf noktası kuyruğunun ucundaki iğne olmalıydı. Eğer bir tür, vücudunun herhangi bir yerinde ve özellikle de kuyruğunda, iğne benzeri organlar oluşturmuşsa bu çok büyük olasılıkla zehirli olduğu anlamına gelirdi. Nadir durumlarda öteki yetilerine daha çok güvenmeye başlaması ile birlikte zehir körelirdi veya yüksek elektrik akımları verecek organlardan yardım alırdı. Yine de oynaması makul sonuçlara sebep olacak az riskli bir kumardı. Yaratık onu altına aldığında çenesi ile işi bitiremeyecekse kıvrılan kuyruğu ile son darbeyi indireceğini düşünmüş olmalı. Kim bilir, bu şekilde daha önce kaç avını saf dışı etmiştir.

Yaratık minik canlıyı iki seferde de ıskaladı. Kızgın değildi, kendisine güveni tamdı. En kötü olasılıkla o minik canlı kaçmış olacaktı. Yere konduğunda bir dengesizlik hissetti. Ağırlığını ayarlayamıyordu ve ön bacakları dizlerinden büküldü. Bedeninin ön kısmının dengesini orantılayamıyordu ama neden bilmiyordu. Dönüp berisine baktığında kuyruğunun kaba etinden ayrılmış olduğunu gördü. Acı hissetmiyordu ve görüntünün travması tüm bedeninde ani bir titremeye sebep oldu. Tam boynunun üzerinde oturmuş onun kuyruğunu orta yerinden, ağzında, tutan küçük canlının gözleri bir Hunta yılanının gözlerinden daha habisti.

Alice’in ona ilk öğrettiği şeylerden biri temiz kesikler açmaktı. Bu sayede düşmanı yarım dakikaya kadar varan süreler ile yaralarının yerlerini tespit etmekten aciz olurdu. Koca yaratığın tek gözünde beliren acınası korku Nul’u delirtecek kadar müthişti. İki eli ile iğnenin başladığı noktayı kavradı ve onu bir hançer gibi savurarak yaratığın boynuna sapladı. Güçlü bacaklarının kavrayışını onun boynundan ayırarak en alçak dala sıçradı. Can çekişen birinin yakınlarında olmak her zaman tehlikeliydi. Çünkü en umutsuz durumda kalan sıçanlar bile dev kedileri devirebilirlerdi. Kuyruğu boynuna saplanmış tek gözlü ve siyah kürklü bir kaplanı andırıyordu. Debelendi ve kükredi. Gözü koyu yeşil bir renge büründüğünde son nefesini verdi ve yere yığıldı. Her defasında ortam bir ölümün ardından sessizleştiğinde Nul kendisini çok mutlu hissederdi. Başka bir şeye ihtiyacı olmadığını biliyordu. Sadece bu şekilde yaşayabilirdi ve sıkılmazdı. Daha yüksek dallara tırmandı ve aysız olmasına rağmen aydınlık sayılabilecek geceye baktı. Gökte sadece ve sadece tek bir uzak yıldız vardı. Yıldızı izlerken ormanın diğer seslerini dinledi. Sürünen sarmaşıkları ve yaprakları duydu. Büyük olasılıkla ölü beden için gelen ağaç kökleri olmalıydılar

Kulaklarına güveniyordu. Hem de sağ eline güvendiği kadar çok güveniyordu. Yine de yanı başında, Alice’in hiç sanki oraya gelmemiş de direk oraya ışınlanmış gibi belirmiş gibi, başlayan konuşmasını duyduğunda irkiliyordu. “Ternandirler tehlikeliler. Onlara henüz bulaşmaman gerektiğini sana söylediğime eminim. Onları bana bırakmalısın ufaklık. Erişkinlerinin gizledikleri ikinci bir iğneleri olur, şanslıydın.” Dedi sert bir şekilde. Nul bunu bekliyordu, “Onun kuyruğunu ne ile kestiğimi düşünüyorsunuz hanımım?” dedi ve elindeki çoktan çürümeye başlamış ikinci hançer benzeri iğneyi gösterdi.

Loş ışıkta bile Alice’in şaşkınlıktan kalkan ak kaşlarını seçebiliyordu. “Gerçekten hızlı büyüyorsun. Seni neden burada tuttuğumuz konusunda bir fikrin var mı söyle bana?” dedi damdan düşer gibi. Nul bilmiyordu ama halinden memnundu. Kendisince birkaç teorisi vardı ama iki kadın öyle tuhaftılar ki muhtemelen havsalasının asla almayacağı bir amaçları vardı. “Taş ile ilgili değil mi?” dedi gözlerini Alice’den alıp tekrar yıldıza bakarak. Buna rağmen Alice’in olumlu anlamda kafasını salladığını hissedebiliyordu. “Öyle de diyebiliriz. Seni bu gece dinlenmeye yollamamdan önce istersen ilk ternandir leşin için ödül olarak bir hikaye anlatabilirim?” dedi yine beklenmedik bir şekilde. Kız ak saçlı hanımının bu gece kendisinde olmadığını düşündü. Genelde onu bir dolu fikre boğar ve giderdi. Sanki acelesi vardı ve oyaladığı onca baklayı ağzından çıkarmaya bir anda karar vermiş gibiydi.

***

“Hiçbir zaman üçüncü dünya savaşı olmadı. Savaş insanların açlığı ile egoları arasında oldu. Cladis hanımın bir taraf tutması beklendiğinde doğası buna aykırı geldi ve ne var ne yoksa imha etmeyi en işlevsel sonuç olarak seçti. İnsanların davranışları ona göre bir düzensizlikti ve düzeltilmesi gerekiyordu. Bu uğurda onların en temel dürtülerini ortaya çıkartmayı seçti. Günah keçisini oynamak ona göre bir işti. Suçluluk duygusu beslemiyordu, sadece mantıktan oluşan bir varlığın buna ihtiyacı yoktu. İnsanların ona karşı birleşeceklerini ve tümleşik biçimde bellerini en düzgün geleceğe doğru doğrultacaklarını ön gördü. Ancak bir adam ona karşı geldi. Adını bana hiç söylemedi ama galiba onun için değerli biriydi. Her şeyini Cladis’e borçlu olan bu adam onun en istemediği senaryolardan birini seçti ve dünyayı geride kalan sağlıklı insan toplulukları ile beraber terk etti.”

“Sanırım Cladis onu aynı bir kadının bir erkeği sevdiği gibi seviyor olmalıydı çünkü her ne kadar onaylamadıysa da kendi özgürlüğünü onun seçimini gerçekleştirebilmesi uğruna terk etti. Kanatlarını insanlara verdi ufaklık, bunun Cladis için değerini ben bile bilemem. Özgürlüğünden vazgeçme özgürlüğü eğlenceli bir paradokstur benim için, hepsi bu. Umarım o adam bunu anlamıştır. Demem o ki Cladis artık evrende özgürce yolculuk edemiyordu. Onun ırkı karanlıkta yolculuk eder ve Seraphim’in soyundan gelen kuzgunların kanatlarında kozmik rüzgarları sürerler. Eh, bu cümleyi kurmak bana bile garip geldi. Cladis kendi kuzgununu insanlara verebilecek kadar öz veriliydi.”

“Tek başına kaldığında o anlayamadığı insanları anlamak için elinden geleni yaptı ve daha önce umursamadığı tüm kültürlerini sindirmeye başladı. Sonunda kendi ırkının radikal bir ferdi olup çıktı. Kuzgunsuz, insanlara aşık olabilen, bedenini ve ismini değiştirmeyi reddeden ve takıntılı bir biçimde dünyayı tekrar yaşanabilir bir hale getirmeyi düşleyen acınası bir varlığa dönüştü. Halen güçlüydü ve yapabilecekleri oldukça sınırsızdı. Yine de benim düş kapanı adını verdiğim içsel dünyasında kısılmaya ta o zaman bile başlamışken, çaresizdi.”

“Onu ilk bulduğumda beni de bir rüya sandı. Onunla çok uzun süre konuştum ve akli dengesini koruduğu anlarda ona derdimi anlatmaya özen gösterdim. Cladis benim aradığım kişiydi. Aslına bakarsan onun ırkından bir başkasını, Seraphim’i süren kişiyi, arıyordum. Ancak Cladis Hanım da epey yararlıydı. Görüyorsun ya ben bile bencilim. Onun hayalini gerçekleştirmesine yardımcı oldum ancak sadece kendi arzularım doğrultusunda yaptım bunu. Cladis henüz bilmiyor ve belki hiç öğrenmeyecek. Hoş, öğrense de umursamaz. Burada, onun iç dünyasında bir deney yapıyorum. Aynı yeme gelen balıklar gibi üşüşen bu yaratıkların arasında onun gerçek bir tane ejderha yaratabileceğini düşünüyorum. Yarım, genleri ile oynanmış veya boyunduruk altına alınmış bir tane de değil üstelik. Masallarda anlatılanlara bile benzemeyen,  gerçek bir ejderhayı düşlediği gün onunla işim bitecek.”

“Öyle bir yaratıktan bahsettiğini hiç duymadım hanımım. Neden bu kadar önemlidir sizin için?” dedi Nul merakla. Alice’in gümüş gözlerinde daha önce hiç görmediği bir alev duyumsadı. “Her şey sadece çok uzak bir dünyanın özgürlüğü için desem inanır mıydın ufaklık?” dedi şevkle.

“Peki, benim dünyam? Sizin neden burada bulunduğunuzu çok iyi anladım ama ben neden buradayım? Ay’dan gördüğüm  mavi kürenin üzerinde bir zamanlar yaşamın tamamen yok olduğunu söylediniz bana, şu anki hali bu yüzden bir mucize sayılmalı mı? Ben bir köleyim, orada binlercesi var. İnsanlar anlamsız savaşlarda birilerinin daha çok kölesi olsun diye savaşıyorlar. Mutantlar gönüllerince niteliksizleri güdüyorlar ve Küre’nin altında yaşayanlar bu konuda bir şey yapabilecekseler bile kıllarını oynatmamayı seçiyorlar. Yaşamsız bir gezegen sizce de daha huzurlu olmaz mıydı?” dedi söylediğini tartmadan.

“Cladis de böyle düşündü ufaklık. Gerçekten, o da böyle düşündü. Ancak önermen haklı olmanın yakınından geçmiyor. İnsanların güce aç doğdukları doğrudur. Hangi kültür, din, aile, ırk, enlemden veya boylamda doğmuş olurlarsa olsunlar diğerlerini kullanma yetisinden faydalanmak için ellerinden geleni yapıyorlar ve bu saf bencillikleri kendi afetlerine sebep oluyor. İnsanlık için yapılabilecek en iyi eylem, onlara karışmamaktır. Bunu daha önce kavradım ve kararımda eminim. Benim kendi gezegenimdeki duruma gelirsek; orada problem insanların birbirlerini sömürmesi değil, insan olmayan bir ırkın, insanları sömürmesi.”

“Yine de, ben Cladis kadar rahat ve mantıklı değilim. Sizin dünyanız için elimden geleni yaptığımı ve öz bencilliğimin ona olan borcunu ödediğini farz etsem de arkamda bir güvence bırakmak istiyorum. Her geçen gün hanımın bana daha çok ihtiyacı oluyor, benim de ona. Artık yere inecek vakit bulamıyorum. Senden beklediğim ve Cladis’in de onayladığı şey, orada bizim adımıza bulunman için eğitilmendi. Şu anda seni özgür bırakıyorum. Artık kölem değilsin. Çünkü vereceğin kararı özgürce vermen gerek, yoksa anlamı kalmaz. Geri döndüğünde, haklı bulmadığın her eylemi en uygun bulduğun şekillerde çözümleyeceğine bana söz verebilir misin?” dedi Alice usulca.

***

Gününün geri kalan üçte birlik kısmında Nul, uyurdu. Uykusunda ise günü tekrar yaşardı ve öğrendiklerini bu sayede hiç unutmazdı. Bunu Cladis hanımın ona verdiği bir kolye vasıtası ile yaptığını zannediyordu. Aynı diyarın kapısındaki işlenmiş kuzgunun ağzında duran kolyeyi andırıyordu.

Yapraklardan oluşan ağaç tepesine konuşlanmış yüksek yatağında yan yatmış, elinde kolye ile verdiği cevabı düşündü. Kendi kendine tekrarladı, “Hanımım Alice’in olmadığı her yerde o olacağıma söz veriyorum.”

Bu cümle ak saçlı hanıma yetmişti. Nul taşın hikayedeki yerinin ne olduğunu bir ara merak etmişse de her nasılsa bunu unuttu.

Çevrimdışı Cellox

  • **
  • 142
  • Rom: -8
    • Profili Görüntüle
Ynt: Monolit: Bölüm 1-6
« Yanıtla #10 : 01 Haziran 2011, 12:42:54 »
Bana bu zevki tattırdığın için çok teşekkür ederim. Mükemmel bir hikaye.
Parmaklarına sağlık..

Çevrimdışı Nihbrin

  • ****
  • 1243
  • Rom: 43
  • [Infornography]
    • Profili Görüntüle
    • nihbr.in
Monolit: Bölüm 7
« Yanıtla #11 : 06 Haziran 2011, 05:54:07 »
Bölüm 7


Orbo karşısındaki kızı anlamıyordu. Nasıl olur da on bir yaşındaki herhangi bir insan evladı yeni çıkan süper kahraman temalı çizgi romanları sevmezdi? Diğer tüm arkadaşları onca imparatorluk propagandasından sonra epey sıradan duran bu yeni akıma balıklama atlamış haldeyken Nayuta soğuk kalmayı başarabiliyordu.

Nayuta siyah saçlarını kısa keserdi. Orbo’nun bildiği kadarı ile bir ailesi yoktu ama kızın o güne kadar bir defa bile sızlandığını da işitmiş değildi. Dikkatli bakılmadıkça bir erkekten ayırt edilemezdi ama Orbo onu severdi. Yani gerçekten severdi, gerçi bunu henüz söyleyebilmiş değildi ama kızın da bir şekilde bildiğini düşünürdü.

Orbo besili bir çocuktu. Ailesi ve geceleri kafasını altına sokabileceği bir çatısı vardı. Zaman zaman Nayuta ile buluştuğunda ona bir şeyler getirirdi ama asla yiyecek bir şeyler olmazdı. Yani daha doğrusu, uzun zaman önce kızın bundan rahatsız olduğunu keşfettiğinden beri yapmazdı.

Şimdi ise Nayuta burun kıvırıyordu. Çizgi romanları taktir etmemekle kalmıyor, kahramanların tamamen hayal ürünü ve delilik olduklarını savunuyordu. “Bu nüshalar yıllardır süre gelen propagandanın sadece yumuşatılmış ve sindirilmesi kolay hale getirilmiş hali. Göremiyor musun?” dedi ona kız. Sahiden de göremiyordu. Görebilmeli miydi? Orbo hiçbir zaman parlak bir çocuk olmadığını biliyordu ama görmek bu denli zor olmamalıydı.

“Bazı şeylerin tadını oldukları halleri ile çıkarman gerekir kızım” dedi ikiliden bir yaş büyük Hugo. Oturdukları erik ağacına bir tekme attı ve dalın ürkütücü biçimde sallanmasına sebep oldu. Nayuta ufak bir çığlık koyuverse de çabuk toparlandı. Hugo yere düşen birkaç eriği avucuna topladı ve pek de temiz olmayan önlüğü ile güzelce sildi. Hugo kırçıl saçlı bir üçüncü nesil mutanttı ve hemen yanı başlarındaki fırında çalışırdı. Üçüncü nesil olmasının anlamı, ailesinde üç doğumdur hiçbir nitelik görülmemesiydi. Bir taşıyıcıydı ama güç sergilemekten çok uzaktı.

“Eriği ele alalım. Onun kompostosunu yapabilirsiniz,  bunun için yeşilden kırmızıya ve sonra mora dönmesini de bekleyebilirsiniz. Şekerlenecek ve leziz olacaktır. Ancak hiçbir şey bu yeşilliği tuza banarak çiğ hali ile yuvarlamanın yerini tutabilir mi?” dedi cebinde her zaman taşıdığı tuzluğunu çıkarırken. Hugo’nun hayali bir gün kendi lokantasını açmaktı.

Orbo onun ne demek istediğini anlamadı ama sözlerin Nayuta’ya yönelik olduklarını kestirerek başını olumlu anlamda salladı. “Ne yani, bunca yıldır herkesi sömüren imparatorun sözlerini destekleyen bu kepazeliği ağzım kulaklarımda, sanki ne olduğunu bilmiyormuş gibi okumamı mı istiyorsun?” dedi az önceki nidanın izini taşıyan utançla karışık öfkesini sunarak.

“Hayır, Öyle demedim. Biliyorum kızım, olmaz bu. Ancak gözlerini istediklerine yummak ve kulaklarını zamanında açmak sana kalmış. Bir şeyler değişmeye mahkum, tabi beklemesini bilirsen. Şu an için inanmak istediğine inanabilir ve halen zavallı Orbo’muz gibi keyif almayı başarabilirsin. Bu defa kızma sırası Orbo’nundu ama Hugo son eriğini de kütürdetirken elini kaldırıp onu durdurdu ve geri geri giderek fırının arka kapısından içeriye girdi. Verdiği aralar hiçbir zaman uzun olmazlardı.

Orbo içinde kalmış öfke ile öylece oturdu. Yan gözle Nayuta’ya baktı. Kız eline bir erik almış gülümseyerek meyveyi izliyordu. Sessizce oturdular ve dört yanı apartman duvarları ile çevrili dev erik ağacının manzarasız dalında düşüncelere daldılar. “Gel hadi, geç kalacaksın, sen evden çıkarken anneni duydum. Şu aralar seni bekliyor olmalı.” Dedi ve daldan aşağı atladı. Orbo onun için üzülse de bir şey demedi. On bir yaşındaysanız, kafanız pek çok gereksiz şey ile meşgul olmak zorundadır.

Açıklığa çıktıklarında onları hafif bir meltem karşıladı. Şehrin denize yakın bölgelerinde bir sokaktı yürüdükleri. İkisine göre de dünyanın en güzel yeriydi. Şehrin diğer kesimleri böyle değillerdi. Burada insanlar varlıklıydılar ama köle kullanmazlardı. Pek çok erkek tek eşliydi ve mutant soyundan gelenler de hor görülmezlerdi. On yıllardır gelip geçen tüm valiler bu bölgenin insanlarını izole etmeye özen gösterdiler ancak onlar bastırdıkça, bölge büyüdü ve semirildi.

Güneş arkalarından batarken meltem de o yandan esmeye başladı. Orbo’nun içinde büyüyen bir soru vardı nice zamandır. Sormak işte o ana nasip oldu. “Nayu, söylesene. Hugo hakkında ne düşünüyorsun?” dedi tüm cesaretini toplayarak. Nayuta önce ona baktı. Sonra başını döndürdü ve yokuşu çıkarken sağ yanları boyunca dizili ve tek tek kapatılmaya başlanan vitrinlere bakmaya başladı. “Neden soruyorsun?” dedi sadece ve ikisi de sustu.


On dakika kadar sessizce yürüdüler. “Seninle gelmemi ister misin Nayu?” dedi Orbo masumca. Oğlan rahat bir yaşam sürse de bununla övünmezdi. Daha doğrusu övünmesini bilmezdi ve bir pot kırsa bile bunu saflığından yapardı. Kız ona çatık kaşlar ile baktı. “Bir iş halletmem lazım, sanırım benimle oraya kadar gelebilirsin.” Dedi ve ekledi, “Annen seni merak eder.” Orbo utandı çünkü tam bir ana kuzusuydu ve annesinin sözünden çıkmazdı. Yine de onunla gitmek istiyordu.

İkilinin girdikleri yerler gittikçe şehrin hep yaşadıkları kısmına benzememeye başladılar ya da oğlana öyle geliyordu. Sokaklar daha köhne, insanlar daha mutsuz, köpekler daha cılız ve rüzgâr daha pis kokuluydu.

Sonunda kapısının üstüne metal at kafasını andıran bir panosu bulunan kapıya vardıklarında hava neredeyse karanlığa dönmek üzereydi. “Korkmuyorsun ya?” dedi kız pis bir gülümseme ile. Orbo’nun içeride ne olduğu konusunda en ufak fikri yoktu ama belki de bu fikirsizlikti onu en çok korkutan. Kararlılığını yitirmek üzereyken kızın erik çekirdeğini halen elinde tuttuğunu gördü ve Orbo’nun dudakları gerildi. “Hayır, seninle gelmek istiyorum.”

Nayuta’nın yüzündeki ifade her şey olabilirdi ama takdir değildi. İç çekti ve kapının kulpuna uzandı. Görünüşe bakılırsa işlek bir yerdi. İçerisi insanlar ve nice kokuyla doluydu. Orbo o akşamın erken saatlerinde daha önce deneyimlemediği pek çok farklı insan yüzü gördü. Elinin yerine metal bir çubuk ve ucunda kıskacı bulunan adam, kafası yerine omzunda bir yüzü bulunan kadın barmen ve iki bacaklı ama halinden memnun görünen kedi, uzun listenin ilk üçünü alırlardı.

Bu insanlar mutant mıydılar? Emin değildi, babasının okuduğu tabletlerde sibernetik gelişmeden bahsedilirken bunlara benzer insanların resimlerini görmüşlüğü vardı. Ancak onlar temiz yüzlü, şık kıyafetli insanlardı ve çok basit kusurları var gibi duruyorlardı.

Oysa bardakiler hilkat garibeleriydiler. Buna rağmen aynı tablettekiler gibi bir gülümsemeleri vardı. Kimisi bu mutluluğun kanlarındaki alkol ve adı anılmaması gereken diğer bazı şeylerin ürünü olduğunu iddia edebilirdi.

Mutlu gözler onlar bara girer girmez üzerlerine dikildiyseler bile sonra kendi işlerine döndüler. Orbo kendisi gibi küçük bir çocuğun orada bulunmasını dert etmediklerine inanamadı. Mekân büyük sayılmazdı ama içeride rahatlıkla yirmiden fazla insan ve birkaç evcil hayvan vardı. Ter, alkol ve metal kokusu her yerdeydi. Nayuta orta masalardan birine gitti ve Orbo da onu izledi. Masa da tek bir kadın oturuyordu. Orbo ona baktığında yaşından emin olamadığını düşündü. Boyu ve beden ölçüleri onu küçük gösteriyordu ancak gözleri aynı annesi, hatta büyük annesi, gibi bakıyorlardı. Saçları arkadan güzelce örülmüşlerdi ama çok koyu bir siyah renkte oldukları seçilebiliyordu. Kafasını örten ve boynunun arkasına doğru düşüyormuş gibi tuhaf bir şapkası vardı. Göz altlarından çenesine kadar inen siyah boya şeritleri görünüşte tek süsüydü.

Bunun ne anlama geldiğini bildiğini düşündü. “İmparatorluk düşmanları?” dedi huşu içinde elindeki romanda daha sabah okuduğu hikayeyi hatırlayarak. Cümle sessiz çıkmışsa da aniden donan ortam da sanki yankılanarak gücü arttı. Oğlan anlamaz biçimde Nayuta’ya baktı. Kızın yüzü bembeyaz kesilmişti. Ne oluyordu? Herkes onlara bakıyordu. Birkaç iri yarı adamın ayaklandığını fark etti. Onlara doğru mu geliyorlardı?

Şen bir kahkaha ile buzların kırıldığını duyumsadı. Kadın dirseklerini masaya koydu, ellerini birleştirdi ve çenesini de üstlerine koydu. “Öyle ya. Oturun hadi, bir şey ister misiniz çocuklar?” dedi sanki hiçbir şey olmamış duyulmamış gibi. Birden barda herkes işine geri dönmüş gibi oldu. Orbo ise bozuk bir dişli dönmeyi kesip sonra da kaldığı yerden devam etmiş gibi olduğunu düşündü. Oğlan saftı ama çalışan şeylere dair alışıla gelmedik bir anlayış sergilerdi.

Gayri ihtiyari elindeki dergileri ve diğer okul kitaplarını masaya koydu. Dergilerden birinin başlığı ortaya çıktığında Nayuta hemen üstünü kapattı ve yerine oturdu. Orbo “imparatorluk” kelimesini kullanmamak için özen göstermesi gerektiğini kabullendi ve hiçbir şey olmamış gibi Nayuta’yı izleyerek oturdu. “Tüm gündür bir şey yemedim Nul, bir şeyler ısmarlarsan gerçekten süper olur.” Dedi tatlı tatlı. Oğlan ise midesinin çağrısına rağmen sessiz kaldı. Eve dönüp annesinin güzel yemeklerinden tadacağını umuyordu.

Kadın boyunun sağ tarafa kırdı ve çenesini ellerinden kaldırdı. “Tamamdır ufaklık. Bana arkadaşını tanıtmayacak mısın?” dedi sesi tek düze olmasına rağmen soluk bir merakın iziyle. Nayuta tedirgin görünüyordu. “Nul, bu Orbo, Orbo bu Nul. Kendisi eski günlerden annemin dostudur. Orbo ise hmm benim arkadaşım.” Dedi. Kadın aniden geri yaslandı ve sandalyeden düşecek gibi oldu. Hatta sandalyenin ön iki bacağı yerden havalandılar ama bir şekilde sandalye iki arka bacak üzerinde dengede kaldı. Orbo kadının sandalyede bağdaş kurmuş şekilde oturduğunu görünce şaştı kaldı.

“Öyle olsun. Az daha ölü bir arkadaşın olacaktı ufaklık, haberin olsun.” Dedi yüzü gölgeli bir hal alırken. Boyalı desenlerin de bu atmosfere yardımı olmuyor değildi. Geri yaslandığında Orbo onu daha iyi inceleme fırsatı yakaladı. Üzerinde çok bol kıyafetler vardı. İlgi çekmeyecek, bej ve tonlarında, kirli ancak rahat kıyafetlerdi. Ne bir köle olacak kadar kötü ne de işsiz biri kadar kötüydüler. “Ama buraya istediğim herkesi getirebileceğimi söyledin Nul.” Dedi üstelercesine. Kadın olumlu anlamda başını salladı, “Elbette, bunun yanında herkesin dışarıya çıkamayacağını da söyledim. Ona gerçekten güvenmiş olmalısın. Ah, işte patatesleriniz de burada. Yumulun.” Dedi ve normal oturma haline geri döndü. Kafası omzunda olan kadın masaya üç tabak tuhaf görünümlü, sulu bir şeyin içinde yüzen patateslerden oluşan servis getirdi.

Orbo açtı, yemek istiyordu ve bir kaşık herhangi yenilebilir besin için epey bir varlıktan kurtulma aşamasındaydı. Ancak açlığına rağmen ‘bunu’ yemek istemiyordu. Garip kokuyor ve görünüyordu. Üzerinden tüten su buharı bile sıra dışı bir renkteydi. Göz ucu ile Nayuta’ya baktı ve onun nasıl da iştah ile yediğini görünce dudaklarını yaladı. Sonra Nul denen kadına baktı ve onun gözleri ile karşılaştı. Gözlerini Orbo’dan ayırmadan bir lokmayı yuvarladı ve göz kırptı. Orbo kulaklarına kadar kızardı ve gözlerini kapatarak koca bir kaşığı ağzına götürdü. Lezizdi!

“Bana kendinden bahsetsene Orbo.” Dedi tabağını yarıladığında. Oğlan şaşırdı. Gerçekten konuşması gerekeceğini ummuyordu. “Ben, şey, on bir yaşındayım. Londmark da doğdum ve orada oturuyorum.” Dedi yeterli olduğunu umarak. Bir yabancıya her ne kadar Nayuta onu tanıyor olsa da fazla şey anlatmak istemiyordu. Annesi ona yabancılardan uzak durmasını söylerdi. “Nayuta’yı nereden tanıyorsun bakalım? Onun okula gitmediğini biliyorum.” Dedi kadın gözlerini kısarak kıza küçümseyen bir bakış atarken. Nayuta ise duymamış gibi yapıyordu.

Orbo o günü asla unutmayacaktı. Anlatmak üzere ağzını açtığında bar kapısı da aralandı. Oğlanla kız girdiklerinden beri ilk defa yeni biri içeriye giriyordu. Kalabalık yine bir göz ucu ile bakmaktan başka oralı olmadı ve kapı kapandı. Oğlan sözüne devam etmek için önüne döndüğünde Nul’un pür dikkat aynı bir atmaca gibi kapıdaki kişiyi izlediğini gördü. Nayuta ise halen tabağı ile uğraşıyordu.

Aslında her şey çok çabuk olup bitti. Sıradan bir insanın gözlemlemesinin olanaksız olduğu hızlarda gerçekleşen tüm hareketler aslında aklı çok yavaş çalışan bir çocuk tarafından görülebildiler. Zaten büyük olasılıkla buna olanak sağlayan da ilk başta yavaşlığı olmalıydı. İnsan elinden çıkma çalışan nesnelerin ve durumların işleyişini kavrama yeteneği ona, başkalarına asla anlatamayacağı, bir deneyim yaşattı.


Basitçe olanlar şunlardı;

Kapıdaki şekil ılık mevsime rağmen hatlarını saklayacak şekilde kalın giyinikti ve kafasında çok geniş bir şapka takıyordu. Baştan aşağı kül rengi kuşamı ile yorgun bir duruşu vardı. Kafasını kaldırdığında ve şapkanın altındaki gözler ortaya çıktığında tek bir parlak beyaz noktayı açık etti. Bu şey bir insan değildi. Tabi Nul bunu daha önce anlamış olsa gerek, yerinden kalkmış ve tek dizi üzerinde aynı depara kalkacak bir koşucu gibi patates servislerinin halen üzerinde durduğu masaya konumunu almıştı.

Kadının pozu olağan dışı güzellikteydi. Orbo’nun hayvanat bahçesinde gördüğü kurtları andıran bir esansı vardı. Elleri bol entarisinin kopçalarını tek harekette çözdü ve ince fakat kaslı bedenini cüretkârca ortaya seren deri kıyafetini ortaya çıkardı. Eklem yerlerinde hareketi kolaylaştırmak adına yuvarlak veya eliptik boşlukları vardı. Ne bir kemer ne de süs takıyordu. Ensesinden başlayarak ayak bileklerine kadar iniyordu ve ayaklarında da oldukça ince ve sıkı duran botlar vardı. Kadın fırlarken masa acı verici biçimde gıcırdadı ve yayından boşalan ok gibi öne fırlamasının birkaç salise ardından paramparça oldu. Bu sırada Nayuta halen elinde dolu bir kaşık tutuyordu.

Kadın ilerlerken sağ ayağı ile bir müşterinin sol omzundan ve sol eliyle de bir ötekinin kafasından zarifçe destek aldı. Adeta uçarcasına ilerliyordu. Ellerini sırtının arkasında birleştirdi ve kafası öne aldı. Saçları ise tüm bu zaman boyunca ataletini bir kenara bırakarak sanki iş birliği yapması gerektiğini anlamış gibi arkasında tek bir uyumlu örgü halinde kaldı.

Kapıdan giren tek gözlü şey kollarını yavaşça kaldırdı ve bir çift elli kalibrelik döner başlıklı makineli tüfeği gözler önüne serdi. Ateş açtığı anda kim bilir kaç can orada yitip giderdi. Orbo hayatının son karesiymiş gibi anı içine çekti. Tüfek namlularının nasıl o ‘şeyin’ omzuna kadar ilerlediğini ve aslında onun birer parçası olduklarını gözlemledi. Nul onu yarı yarıya geçip gitti. Kafası öndeydi ama eli, o ‘şeyi’ yakaladı. Nul’un sağ eli ile onun yüzünü avucunun içine alışını ve kafasını bir yay çizdirerek yere doğru çalışını izledi. Saldırgan, topukları üzerinde geriye devrilirken dizlerini büktü ve istemsiz veya son çare protokolü olarak ateş açmaya başladı. Silahların uçları daha zararsız olacakları yukarıya bakar konumda ölüm saçmaya başladıklarında zaman normal işleyişine devam etti.

Makinenin kafasındaki tüm parçalar patlayan bir beyin nasıl duvara saçılabiliyorsa öyle saçıldılar. Nul hemen silahlı kolları zapt etti ve magazinleri boşalana kadar onları tepeye bakar biçimde tutmaya koyuldu. Isınan metal ile yanmış et kokusu kısa süre sonra tüm salona yayıldı. Sadece süre gelen sağır edici silah sesi vardı, herkes susmuş Nul’un irade gösterisini izliyordu. Bitmesini bekliyorlardı, yardım etmiyorlardı veya kaçmıyorlardı. ‘Neden?’ diye düşündü Orbo. “Acı çekiyor, yardım edin.” Dedi çatlak sesiyle kendisini bile duymadan ve gözleri Nayu’sunu aradı. Kız işte oradaydı. Buzdan çehresi ile Nul’un acıdan çarpılmış yüzünü izliyordu. Eli, tuttuğu kaşığı sıkmaktan bembeyazdı.

Silahlar sonunda sustular. Her yer leş gibi yanık et ve makine yağı kokuyordu. Barutun saçtığı duman da cabasıydı. Deri kıyafetli kadın ayağa kalktı ve ellerini aynı ameliyat öncesi bir doktor gibi önünde tuttu. Barmen bir havlu getirdi ve o da kullandı. Herkes suskundu, sanki kadının ağzından çıkacak ilk şeye göre nasıl yaşamaları gerektiğine karar vereceklerdi. “Gidiyoruz. Sen, ufaklık. Evet, sen, sen de bizle geliyorsun. Hayır, Nayu kafanı öyle sallama, tartışma kabul etmiyordum oğlan da gelecek.” Dedi.

Orbo’nun hayatı kadının hızla iyileşen ellerini izlerken işte böylece tamamen değişti. Çünkü gerçek bir kahramanın artık nasıl olması gerektiğini biliyordu.

[*]Şuanda resmen nasıl devam edeceğimi bilmediğim noktaya gelmiş bulunmaktayım[/*][*]Okuduğun için teşekkür ederim Cellox, umarım bitirdiğimde bana daha çok yardımcı olacak bir yorumda bulunursun.[/*]

Çevrimdışı Nihbrin

  • ****
  • 1243
  • Rom: 43
  • [Infornography]
    • Profili Görüntüle
    • nihbr.in
Monolit: Bölüm 8
« Yanıtla #12 : 19 Haziran 2011, 22:25:26 »
Bölüm 8


“Bu sıcakta yağan yağmurun altında bile çantasından hemen çıkartacağı bir şemsiyesi olan ve zaman kaybetmeden kullanan birinin kişiliği hakkında ne söyleyebilirsin?” dedi kız yorgun bir merakla. Oğlan biraz düşündü ve cevapladı, “İki olasılık var. İlkine göre bu kişi ıslanmaktan korkuyor olmalı. Öyle biri ki hem tedirgin hem de düzenli ve temiz. Sadece bir paranoyak olması halinde pek bir seçeneği olmaz. Öte yandan, normal biriyse, kaybetmeye mahkum olduğundan şüphe etmem.” Dedi ve sigarasından bir fırt çekti. Dumanı burnundan verirken devam etti. “İkinci tip ise her zaman, her şeye hazırlıklı biri olmalı. Belki sokakta hiç tanımadığı insanlara bile bunu kanıtlamak istiyordur. Hayatın ona atacağı her fırsata ve şanssızlığa verecek bir karşılığı olması için uğraşıyor olabilir.” Diye bitirdi ve bardağına uzandı.

Kız masaya koyduğu çenesini kaldırmadan, “İlki kadar olmasa da acınası bir hali var.” Şeklinde cevapladı ve kendi söylediği şeye sırıttı. Oğlan omuz silkti ve “Sen olsan şemsiyeyi kırar ve yağmur altında çılgınlar gibi dans ederdin ve bunun için mevsimlerden yaz olması da gerekmezdi.” Dedi ve saniyelik bir duraklamanın ardından ikisi de güldü. Onların sahip oldukları biraz ağır bir dinginlikti. Anlık ve geçiciydi ama keyfini çıkarmayı öğrendiklerinden beri çok uzun zaman olmuş gibiydi. Geniş, karanlık ve nemli bodrum katındaki gizli salonda onları tanımayan birisi ikili ile ilgili yorumda bulunacak olsa, kuşkusuz, onların sevgili olduklarını söylerdi. Gerçi o anda salonda sadece ikisi vardı. Dışarıda yağan yağmurdan ve diğer zamanlar daha ciddi şeylerden kaçındıkları için geldikleri binlerce gizli sığınaktan biriydi.

Sevgili oldukları yorumu gerçek olmasa bile uzak bir tahmin de sayılmazdı. “Peki, Nul ne yapardı?” dedi Orbo ona. Kız düşünmeden, “Eskiden olsaydı yağmura küfreder ve kambur bir halde altında yürürdü. Şimdi ise yağıp yağmamasını umursayacağını zannetmiyorum.” Dedi kendi bardağından yudumlarken.

Orbo sıkıntı dolu bir iç çekti. “Beni herkesle ilk tanıştırdığın günü hatırlıyor musun? O zamanlar Nul gerçekten çok farklıydı. Geçen ayki buluşma da Belzabed ile aralarında ne geçti bilmiyorum, sormayacağım merak etme, ancak bu böyle gitmemeli. Onu neşelendirecek bir şeyler yok mu dersin?” dedi boş bardağının etrafında işaret parmağını döndürürken. Bardak belli belirsiz bir uğultulu ses çıkartıyordu.

Nayuta bir cevap bulmak için kendini zorladı. Gözlerini kapattı, alnını kırıştırdı ve iki işaret parmağını da alnına götürüp ovmaya başladı. “Humm, belki bir şey vardır ama yeniden alevlenen neşesi ile daha farkına bile varmadan küle dönebiliriz haberin olsun.” Dedi yapmacık bir korkuyla. Orbo sigarasını küllüğe bastırdı. Yıllardan ne olursa olsun değişmeyen bir şey varsa o da her şeyin bir küllüğe dönüşebileceği gerçeğiydi. Kutu gazoz kutusundan kesilmiş şeye bakarken düşündüğü buydu. Aslında Nul’un ne hissettiği veya neler yaşadığı umurunda değildi. Sadece, Nul üzgün olunca, Nayuta da üzülüyordu hepsi bu. Beş yılın ardından sonra bile Orbo ona gerçek hislerini tam anlamı ile açıklamadığı için kendine kızgın değildi. Gerçi bir defa denemişti ve kız onun ne yapmak istediğini hemen kavrayıp konuyu değiştirecek bir şey ile çıkıp gelmişti.

“Abartmanı istemem Nayu, kıçım halen geçen sefer yediğim tekmeden ağrıyor.” Dedi tek gözünü kapatıp acı dolu bir ifadeyi taklit ederken. “Gerçekten, kolyesini çalıp sakladığımız zaman acayip öfkelenmişti. Artık küçük çocuklar değiliz, aklımdan daha olgun bir fikir geçiyordu.” Dedi sessiz olmasını işaret edip öne eğilerek. İkili kafa kafaya verdiklerinde Nayuta Orbo’nun kulağına fısıldamak için daha da yaklaştı. Orbo ikisinin bir başlarına oldukları geniş sığınakta kendini tedirgin hissetti.

“Ona bir sevgili bulacağız” dedi en tatlı fısıltısıyla ve Orbo’nun boynundan başlayarak omurundan aşağıya inen bir elektrik akımı yolladı. Ürperen oğlan aniden kalktı ve sandalyenin düşmesine sebep oldu. “Nul güzel bir kadın, çekici ve… işte bi-biliyorsun, gerçek bir hatun. Fakat kimse ona yaklaşamaz Nayu!” dedi kendi aptalca hareketine kızarıp, kızgınlık ile kapatmaya çalışarak.

Kız etkilenmeden işaret parmağını dur şeklinde aralarında tutarak devam etti, “Bilmediğimi sanma. Biliyorum. Ancak bir defasında, hani şu papatya suyunu bir güzel yuvarlayıp akıl almaz şeyler gevelediği zamanlardandı, onun eski bir sevgilisinden bahsettiğini duyduğuma yemin ederim. Dedi ki, Küre’nin altındaymış.”

O şekilde ikisi de dondu kaldı ve Orbo gülme krizinin önüne geçmeye daha çok gücü yetmediğinde patladı, “Küre mi? Şaka yaptığını söyle ne olursun. Kimse oraya giremez, Nul bile orada bulunmuş olamaz.” Dedi kahkahalar eşliğinde sandalyesini düzeltirken.

“Hayır, doğruyu söylüyordu Oru. Çok net hatırlıyorum, kolyesini öyle çok sıkmıştı ki eli kanlar içinde kalmıştı. Orada bir yerlerde liderimiz Nul’un bile gönlünü fethedecek bir adam var, düşünsene.” Dedi kıkırdayarak.

İşte Orbo’nun istediği buydu, yani ufak bir kıkırdama. “Öyleyse yarın Küre’ye gidiyoruz?” dedi buna rağmen. Onu her ne kadar mutlu görmek istese de gerçekliği yok saymasını kabul edemezdi. İkisi de önerinin ardından sessiz kaldı. Düşen sigarasını küllüğe bastırdıktan sonra yeni bir tane çıkardı. Çakmak için elini uzattığında Nayuta doğrudan onun gözlerine bakıyordu. Eli ile yanaşması için işaret etti ve kendi ağzındaki yanan sigara ile öne eğildi. Orbo gardını düşürmekten nefret ediyordu ama kızın yaptığı her küçük hamle, her defasında, oğlanı en delice şeyleri yapması için ikna etmeye yetiyordu. Ya da en azından yüzleri bir karıştan daha yakınken ve sigarasının ucu onunki ile tutuşurken düşündüğü buydu.

Ve kapı aniden açıldı. Ne bir yıldırımın aniliği kadar güçlü ne de bir öpücük kadar dramatikti. Tutuşan sigaranın yaktığı tütün devam eden ikinci anda cızırdadı. Üçüncüsünde ise kapı kapandı. Nayuta ve Orbo bir kadına bakıyorlardı. Kapıdaki bir kadındı ama herhangi bir kadın değildi.

Onu ilk gören birisine sorduğunuzda, anlatmak için, sayısız kelimeye ihtiyaç duyduğunu fark edecektir. Öyle bir kadındı ki, tüm o kelimeler arasında nice güzel söz olmasına rağmen “Güzel” onlardan biri olmazdı. Güçlüydü, uzundu, endamlıydı, sağlıklıydı, çekiciydi, seksiydi ve en fazlası da ‘asildi’.  Loş yer altı sığınağında yüzü seçilemiyordu ama genel hatları yeterince belliydi. Ak saçları önce omuzlarına, oradan da ayak bileklerine kadar dökülüyordu. Uçlarına doğru tek bir büyükçe topa benzer toka ile tutturulmuşlardı. Üzerinde herhangi bir silah yoktu fakat ilk adımını attığında üzerindeki kat kat kıyafetin altından sayısız şıkırtı işitilebildi.

“Sigara içmek için henüz genç değil misiniz?” dedi kadın efkarlı bir ses tonuyla. Dokunulsa ağlayacak gibi bir hali vardı. Daha ileri bir tahminde bulunmaları gerekse ‘hayal kırıklığı’ denebilirdi. Orbo onun gözlerini seçmeye çalıştı ancak kadın, kapandı kapanacak gibi göz kapakları ile, onları saklıyordu. Gözleri kısıktı ama gözlüklerini kaybettiği için kısan birinin kısıklığından ziyade, çok yorgun ve uykulu birinin bakışlarına sahipti.

Kadının sorusuna cevap verir gibi derin birer fırt çektiler aynı anda. Kadın hafifçe gülümsedi, “Telepati?”, Nayuta yanıtlar şekilde, “Zaman” dedi, Orbo ise devam etti ve “Birbirimize fazla alışığız.” Diyerek kestirip attı. Kadın bir sandalye çekti ve onların yanına oturdu. Birlikten bir başkası olsaydı olabilecek en uzak köşeye gider ve sesini çıkarmadan, karışmadan, bulaşmadan giderdi.

İkili laubali oturuşlarını düzelttiler ve daha dik bir poz aldılar. Kadın boynunu ovuşturdu, yakından bakıldığında gerçekten çok bitkin göründüğünü düşündüler. “Adınız ne? Ben Alice.” Dedi birden bire. Bunu söylerken bile pili bitmeye yüz tutmuş bir radyo gibiydi. “Ben Orbo, arkadaşım da Nayuta. Birliğin Belzabed sancağındanız, ya sen?” dedi ses tonunu sabit tutmaya çalışarak. Birlikte kimse, yaşları ne olursa olsun, sizli bizli konuşmazdı çünkü bunun bir şekilde eşitliği bozan ilk bent olduğu düşünülürdü. Bunu bilmeyen yabancılar, mükemmel ajanlar olarak eğitilmedikçe saygısızlığa uğradıklarını sanarak (ve bazen çok mükemmel oldukları için), hemen ve kolayca alınarak, kendilerini ele verirlerdi.

Alice yerinde kaykıldı ve bacaklarını genişçe açarak olabilecek en rahat pozda oturdu. Nayuta da bir hanımefendi sayılmazdı ancak Orbo onun bile biraz rahatsız olduğunu hissetti. “Ben sadece Alice’im, birini arıyorum. Onu görmeyeli uzun zaman oldu.” Dedi ve yavaşça masaya doğru, öne eğildi. “Üzerinizde onun ‘Esirini’ taşıyorsunuz.” Diye de tamamladı ve tepkilerini görmek için hızla bir oğlana bir de kıza baktı.

Kendisine bakarken Orbo o zeka dolu gümüş gözleri görmeyi başardı. Adeta kafatasını delerek beyninin içini alazlayan bir bakıştı. Ona öyle soğuk geldi ki aynı ayazı katlanılmaz gecelerde olduğu gibi sigaradan derin bir nefes çekti.

“Esir?” dedi kız onun yerine sıkılmaya başladığını belirtir gibi bir sesle. Kadın hayal kırıklığına uğramış görünüyordu. “Aptal kıza çok basit, oldukça basit, bir iş verdim ve bunu yapması için tamı tamına dört yüz iki Dünya yılı oldu. Buna rağmen hepiniz, halen, birer embesilsiniz.” Diyerek aniden ağlamaklı bir hal aldı.

İkili ona şaşırsınlar mı, öfkelensinler mi yoksa bir yabancı olduğu için önlem mi alsınlar emin olamıyorlardı. Alice’in sorduğu gibi birer telepat olmaları işlerine gelirdi ama değillerdi. Ne yapmaları gerektiğinden emin değillerdi, bu yüzden onun biraz daha konuşmasına izin verdiler.

“Kimi aradığınızı açıklama nezaketini gösterirsen, belki sana yardımcı olabiliriz. Ayrıca birlikte değilsen burada bulunman senin için tehlikeli, diğerleri bizim kadar anlayışlı olmazlar.” Dedi Orbo biraz uyaran, biraz da bilgi talep eden bir mizaçta.

Kadın dudak büktü, “Belki ölmüştür. Çünkü başka bir açıklaması yok, kimse bu denli tembel veya beceriksiz olamaz. Yoksa, acaba, beni yanlış mı anladı bunca zaman boyunca? Evet evet evet, bu da mümkün olabilir değil mi? Ne dersiniz?” dedi sonra gerçekten bir cevap bekler gibi. Orbo gidişatı beğenmiyordu, kadın ya deliydi ya da onların akıllarını karıştırıp ağızlarından önemli bir şeyler almaya çalışıyordu. Ona göre deliler, imparatorluk ajanlarından daha tehlikeliydiler.

Kızın gerçekten de ciddi bir cevap verdiğini görünce Orbo şaşırdı, “Onunla konuşurken de aynı şu anda kullandığınız ileri algı gerektiren diyalog sistematiğini kullanmışsanız bu en muhtemel sonuç olmaz mı?”Alice onaylar biçimde başını salladı.

“Esir, monolitin, ruhları bedenlere zincirlemek için kullandığı araçtır. Evrende esirin var oluş amacı, normalde, tamamen farklı sebeplere dayanır. Beş duyu ile hissedilemez ve deneyle gözlemlenemez. Beden sahibi ruhlar yaşamlarını sürdürdükçe ve diğer bedenler ile etkileşimde bulundukça esirlerinin bir kısmını onlara bulaştırırlar. Kimisi buna duygusal etkileşim der. Bu doğru değildir, duygular sadece, esirin, paylaşılması için kullanılabilecek sayısız araçtan biridir ve tek farkı en yaygını olmasıdır, hepsi bu. Neyse konudan sapıyorum. Eğer sizin üzerinizde, benim aradığım kişinin esiri varsa, bu sizin onunla uzunca bir zaman aynı mekanı ve zamanı paylaştığınız anlamına gelir. O yüzden lütfen, bana Nul’un nerede olduğunu söyleyin.” Diye bitirdi uzun açıklamasını.

Loş mekan biraz aydınlandı. Minik pencereden bulutların dağıldığı seçilebiliyordu. Yağmur sesi dinmişti ve gün geri açıyordu. Işık huzmesi Alice’in üzerine vurduğunda sanki zaman durdu. Yüzü ne yorgundu ne de asil. Sadece endişeli ve…

Bir şey daha vardı. Nice kelime söylenebilirdi fakat tek biri gerçekten en doğrusuydu. Daha önce söylenememiş nicesinin yerini alacak basit, akla gelmesi muhtemel ve doğru kelime, ancak ve ancak “Güzel” olabilirdi. Bir insanın çehresinin farklı ışık altında bu denli değişmesi doğal olmamalıydı. Daha önce kırkından aşağı göstermeyen olgun bir kadın gibi dururken şimdi en fazla yirmilerindeydi.

Orbo elinde hissettiği keskin bir yanma acısı ile küfretti ve düşürdüğü izmariti botu ile ezerken parmağını ovuşturdu. Uzun yıllarca yol arkadaşı olmuş savaşçı kızın masayı devirdiğini ancak yere çömeldiğinde fark etti. İki yarı otomatik, özel yapım tabancanın mekanizmasını işittiği anda ise sıçrayabildiği kadar uzağa sıçradı. Mermiler güçlü patlamaların ardından devrilmiş masada on beş delik açarken kör ama güvenli bir açıdan, eli kendi silahının kabzasında, bekliyordu. Orbo barutlu silah kullanmazdı.

Nayuta asla son mermiyi harcamaması ile ünlüydü. Esasında Birlikte bu konuda yapılan sayısız şaka vardı ama hiç biri kızın bu yaptığı seçimin arkasındaki mantığı anlamakta başarılı olmazdı. Sağ eli ile ilk tabancanın varilini değiştirirken tek mermi, namluda, masayı izledi. Nayuta yağmursuz sıcak güne şemsiye ile çıkan tiplerdendi.

Masa er geç devrildi. Arkasında kanlar içinde ölü veya yaralı birini görmeyi bekliyorlardı. Tek gördükleri değişiklik, beton zemin ve duvarda oluşmuş yarıklardan ibaret oldu. Orbo içgüdülerine güvenmek zorundaydı. Daha önce bunun gibi bir hile gördüğünü hatırlıyordu. Hamlesini yaparken o yana bakması bile gerekmedi, sadece silahını çekti ve darbenin haklı çıkması için şansına güvendi. Çeliğin, betonun ve etin aynı anda çıkardıkları korkunç ses ile dondu kaldı.

“Öldürmek için ışığa ihtiyaç duymayan insanları her zaman taktir etmişimdir.” Dedi Alice’in öncekinden çok daha genç çıkan sesi. Genç adam tahmini doğru çıktığı için kendini iyi mi hissetmeliydi yoksa üçlünün bu denli kısa süre içinde aldıkları poz için kadim tanrılara küfür mü etmeliydi bilemedi.

Alice’in elinde dev gibi bir kılıç vardı. Kılıcı tutan elin narinliğine hiç yakışmayan bir kabzası ve hacmi ile olağan üstü duruyordu. İnce ve uzundu ancak bir dezavantajdan ziyade, Alice’in en iyi pozisyonda olmasına izin veren bir uzunluktaydı. Kılıç eğimsizdi ve iki yanı da keskindi. Ucu başta kızın ölümcül bir noktasını hedeflemişse bile Orbo’nun savunması sonunda omuzdan bir kesik açmışa benziyordu.

Orbo çift silahını çektiğinde kavganın içeriğinde ona bir fırsat kazandırmayacaksa konuşmazdı. İnsanların ateşli silahlara ve patlayıcılara güvendiği bu çağda O, savaşa bıçakla giden biriydi. Bir çift kalın gövdeli ancak keskin kenarlı bıçak kullanırdı. Onları mümkünse fırlatmazdı çünkü yedeğinde sadece beş tane vardı. O anda ise, bıçaklarından birisini çoktan kadına fırlatmış ve saçını tuhaf top benzeri ağırlığından yere sabitlemiş, diğer silahı ile de kılıcın yönünü değiştirmiş, sonraki hamleyi bekler haldeydi.

Orbo saldırıları olma ihtimallerine göre kafasında listeler ve öyle atılırdı. Kadının o saniyede yapabileceği iki mantıklı ve sayısız mantıksız şey vardı. İlk mantıklı strateji sadece en yetenekli kılıç ustalarının harcıydı. Alice isterse kılıcını arkası dönük ve yaralı hedefini tehdit etmek için kullanmaz ve tersi ile Orbo’ya saldırırsa tek bir bıçağı elinde olan oğlanı muhtemelen ilkinde değilse bile ikinci çarpışmada haklardı.

İkinci ve daha olası, basit hamle ise kadının kılıcını kıza zarar vermeden rehine alacak şekilde eğmesi olacaktı. Bu durumda Orbo’nun vereceği tepki üzerine kumar oynamış sayılırdı ancak Orbo ne yapacağını biliyordu.

Alice her ikisini de gerçekleştirmedi. Oğlanın gözlerinin önünde hızla bulanıklaştı ve ufak bir parlama ile yok oldu. Ertesi salisede parçalanmış masanın üstünde oturuyordu. Kılıcı ortalıkta yoktu ve elleri havadaydı. “Hoş geldin Nul, bu ikisine biraz misafirperverlik öğretmeye ne dersin?”

Orbo kapının açıldığını fark etmemişti bile. Omzunda Nul’un elini hissettiğinde ise aklına fışkıran ilk duygunun rahatlama olmasından her zamanki gibi rahatsızlandı. “Nayu, iyi misin?” dedi Nul. Oğlan için kadının sesi halen gerçek dışıydı. Hayır, gerçekten normal değildi, böyle olmamalıydı. Nul asla Nayuta’ya nasıl olduğunu sormazdı. Bunun yerine Ona kim zarar verirse üstüne tüm kudreti ile çökerdi. Orbo sırıttı ve sağ elindeki bıçağı doğrudan Nul olduğunu düşündüğü imgenin üzerine yolladı. Zaten aynı anda da Nayuta’nın da son kalan mermisinin patlaması duyuldu.

Alice memnundu, “Onu gerçekten de tanıyorsunuz.” Orbo elinin yandığını hissetti ve izmariti düşürdü. “Ne?” elini umursamadı ve doğrudan etrafına bakındı. Tekrar masanın başında oturuyorlardı. Nayuta ise gözleri kocaman açık, yaralı olması gereken yeri ovuşturuyordu. Orbo o anın gerçekten yaşanmış olduğunu biliyordu çünkü kalp ritmi halen allak bullaktı ve Nayuta'nın kızıl saçları da terden yüzüne yapışmış haldeydi.

“Özür dilerim, sizi test etmek istedim hepsi bu. Nul, kısa zamanda tüm gezegeni karışlamışa benziyor ve her yerde birilerine bulaşmış. Siz, bugüne kadar bulduğum ve onun izine en çok sahip kişilersiniz ve emin olmam gerekiyordu.” Kadının yüzü yine o baştaki yorgun ama asil yüzdü.

İkilinin hissettiği nice duygu vardı ancak tek biri, diğerlerinden oldukça üstündü. O da korkuydu.

[*]Yazması en uzun süren bölüm olmasına rağmen halen tatmin olmadım[/*][*]4. yazılışta yayınlamaya karar verdim[/*][*]Önceki hallerinden daha iyi oldu sanırım[/*]

Önemli Not: Hikayenin devamını yazmakta ciddi güçlük çektiğim için 1 ay gibi uzunca bir süredir 9. bölümü yayınlayamadım ve yakın zamanda da yayınlayacak gibi değilim (10 saniye sonra bile süpriz bir ilham gelebilir öte yandan)Lütfen bir yorumunuz varsa başlığı bölmekten çekinmeyin veya bana pm yolu ile ulaşın. Okuduğunuz için teşekkürler.

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Monolit: Bölüm 8
« Yanıtla #12 : 19 Haziran 2011, 22:25:26 »