Kayıt Ol

Ruh Alevi

Çevrimdışı Dwaxer

  • **
  • 53
  • Rom: 3
    • Profili Görüntüle
Ruh Alevi
« : 23 Haziran 2009, 15:14:00 »


.

Ruh  Alevi


Sevgili oğlum Gustav

Altı ayda bir göndermeyi adet edindiğin mektubunu aldım. Her zamanki gibi işlerin iyi, adı sayılır bir tüccarsın ama çok meşgulsün, işten başını kaldırmaya vaktin yok. O kadar meşgulsun ki babanın bir ayağı çukurda olduğu halde ziyaretine gelemiyorsun. Annen öleli beri ne kadar yalnız olduğumun farkında değilsin herhalde.

Hayırsız evladım, torunum Lisa kaç yaşında oldu, 18 mi? Torunumu görmek istiyorum. Kendin gelmiyorsun, bari onu buraya gönder. Birkaç hafta yaz tatili yapsın, fena mı olur? Yeminle söylüyorum, hepinizi mirasımdan men ederim. Ona göre!

Hasretle kucaklıyorum. Mıymıntı gelinime de selamlar.

Baban.


Gustav Van Hodelberg düşünceli bir ifade ile mektubu katladı. Ancak sevgili kızı Lisa’nın kapıdan girmesiyle, derhal tüccarlık mesleğinde yılların tecrübesiyle edindiği, sahte sırıtışı takındı.

“Dedem neler yazmış baba?”

“Seni özlemiş, ‘benim küçük prensesim neden gelmiyor’ demiş.”

Genç kızın yüzünde beliren kocaman bir gülümseme, inci gibi dişlerini ortaya çıkardı. Gerçekten de uzun ipek saçları, kocaman ceylan gözleri, inceliği, tavırları ve zerafetiyle masallarda anlatılan prenseslerden aşağı kalır yanı yoktu.

“Sahiden babacığım neden hiç gitmiyoruz, dedemi ziyarete? Biliyor musun ben hiç hatırlamıyorum onu.”

“Yavrucuğum ben ayrılamam işlerin başından... Ama sen istersen gidebilirsin.”

***

“Kızımızı oralara göndermekle doğru mu yapıyoruz? Gustav dinliyor musun beni?”

“Ne var, geçen sene de teyzesinin yazlığında kalmıştı. O zaman itiraz etmemiştin?”

“Ama babanı biliyorsun...”

“Ne olmuş babama?”

“Yani, orası uçsuz bucaksız arazinin ortası, dağın başı adeta.”

“’Babama ne olmuş?’ dedim Sophia, cevap versene! Nesi varmış babamın?”

“Korkutuyor beni, tamam mı!? Onda bir şeyler var, gözü değiyor, nazar ediyor sanki. Hatırlamıyor musun son ziyaretimizde köprüden nasıl düştüğümü, neredeyse boğulacaktım nehirde.”

“Bu mu yani? Kendi sa-karlığın yüzünden babam mı suçlu oldu. Van Hodelberg sülalesi hakkında konuşurken dikkat et Sophia!"

***

“Lisa’cığım sevgili kızım, dedenin yardımcıları seni karşılayacaklar, tamam mı yavrum?”

“Tamam baba, merak etme çocuk değilim artık, yolumu bulabilirim herhalde.”

“Tabii yavrum, tabii. Ancak dedenin toprakları çok büyüktür, insan kılavuz olmadan kaybolabilir bile.”

“Çok mu büyük, şatoda mı yaşıyor dedem?”

“Hah hah, evet canım gidince göreceksin, bir şato ki kocaman. Bir prensesi eksik, o da sen olacaksın işte!”

“Aman babaaa!”

“Güzel prensesim benim, şimdi ciddi bir şey isteyeceğim senden.”

“Nedir?”

“Dedenin şatosuna yakın, bir orman var,  Mavipus Ormanı. Oraya yaklaşmanı istemiyorum, özellikle geceleri! Aslında, ne gece ne de gündüz gitmeyeceksin oraya, tamam mı?”

“Ya baba, niye gideyim ormana, hem de gece vakti?”

“Söz vermeni istiyorum. Söz ver ormana gitmeyeceğine.”

“Baba beni korkutmaya mı çalışıyorsun? Ne var ki o ormanda, hayaletler filan mı?”

“Kurtlar var, ayılar var. Tehlikeli orası. Söz ver de, aklım kalmasın sende.”

“Tamam söz, gitmeyeceğim ormana.”

***

“Hoşgeldiniz küçükhanım,” dedi orta yaşlı, ciddi görünümlü bayan. “Adım Nadia Blumbauer,  bana Bayan Blum diyebilirsiniz. Büyükbabanızın baş yardımcısıyım. Bu da yeğenim Alfonso.”

“Merhaba, hoşgeldiniz (üff ne güzel kız yaa!)” dedi boylu poslu, güneş yanığı tenli delikanlı.

“Hoş bulduk! (Bakışları... Hoş çocuk...)” dedi Lisa.

“Alfonso! Şapşal şapşal bakacağına alsana küçükhanımın bavullarını!”

Alfonso derhal fırladı ve güçlü kollarıyla kavradığı büyük çantaları, dört atın çektiği gösterişli arabaya yükledi. (Ne kadar da güçlü) Bayan Blum ve Lisa, üstü kapalı lüks at arabasının yolcu bölümüne, Alfonso da öndeki sürücünün yanına geçti. Van Hodelberg şatosuna yolculukları yarım saatten fazla sürdü.

***

“Bak sen, sevgili torunum dedesini ziyarete gelmiş! Lisa’cığım gel sana bir sarılayım, hoşgeldin!” dedi kızıl kıvırcık saçlı, uzun sakallı, iri yarı –hatta devasa- adam, borazan sesiyle. Hiç de bir ayağı çukurda bir hali yoktu. Aksine, şimşek bakışlı mavi gözleri, tehditkar sivri burnu, dinamik hareketleri ona kanlı canlı bir hava veriyordu. Saçlarının sadece yanlarında hafif kırçıllar vardı. Torununa sarıldığında, genç kızın narin bedeni Olaf Van Hodelberg’in cüssesi yanında ufacık kaldı.

“Hoşbul-duk! (Bu mu dedem? Ne kadar da genç!) diyebildi genç kız. Kucaklamanın etkisiyle bir an nefesi kesilmişti.

“Hah hah hah, kutlayalım bunu, festival ilan edelim bu günü! Bayan Blum torunumun şımartılmasını istiyorum!”

“Emredersiniz efendim.”

“Yolculuğun iyi geçti mi yavrum? Ya o hayırsız baban nasıl? Ya o... Neyse boşver onları, konuşuruz nasıl olsa. Yorgun olmalısın, sana odanı göstersinler...”

***

“Dede siz çok genç gözüküyorsunuz hatta belki sakalınız olmasa, neredeyse babamla kardeş olduğunuz zannedilebilir.”

“Hah hah, bunu iltifat olarak kabul edeceğim. İşte Lisa’cığım buraların havasından, suyundan mıdır, insan dinç kalır. Bakma sen, bazen babana hastayım filan diye yazıyorum, zahmet edip ziyaretime gelsin diye ama turp gibiyim aslında. Aramızda kalsın haa! Heh heh.”

“Buralar göz alabildiğine sizinmiş, doğru mu dede?”

“Göz alabildiğinden de ötesi! Otuz kilometreden yakın yerleşim bölgesi yoktur. Oradaki köylüler bile –çalışanlarımın hatırına- benim topraklarımda oturuyor. Dolaştırırım seni, güzeldir buralar, cennet gibidir. Ama yine de yanında kimse olmadan fazla uzaklaşma. Ben olmasam da Alfonso götürsün seni.”

“Merak etmeyin. (Alfonso...) Şu tarafta bir sürü ağaç gözüküyor, orman mı orası?”

“Ha, evet... Mavipus Ormanı, benim ormanım. Ama sen oralara yaklaşma, olur mu kızım?”

“Neden dedeciğim, tehlikeli midir?”

“Hayır canım... Yolu yoktur da o yüzden. Çalılar, dikenler üstüne başına sarılır, o güzel elbiselerin yırtılır, kirlenir. O arsız çalıların, benim prensesler kadar güzel torunumu üzmesine dayanamam.”

“Aman dedeee.”

***

“Merhaba küçükhanım. (şu güzelliğe bak Tanrım, uff!)” dedi Alfonso. Kolunda hasırdan örülmüş bir sepet taşıyordu. Su matarasını boynuna asmış, gömleğinin kollarını, şişkin pazularını gösterecek kadar kıvırmıştı.

“Merhaba. (Ayy nasıl bakıyor... Ki-kir)” dedi Lisa. O mu genç adamın yoluna çıkmıştı yoksa çocuk mu onu takip etmişti, emin olamadı. Yoksa cırcır böceklerinin sözde ahenkli müzikleri ve hafif bir rüzgarın etkisiyle sallanıp birbirine sürten buğday başaklarının hışırtısından başka bir şeyin duyulmadığı bu ıssızlıkta karşılaşıvermeleri tamamen tesadüf müydü? Ensesine değen hafif esintiden olsa gerek, ürperdiğini hissetti.

“Yalnız başınıza bu kadar uzaklaşmamalısınız! (off göğüslere bak! Hayır bakma! Sakın!)” dedi Alfonso, kafasını uzakta ufacık görünen şatoya çevirerek.

“(Ayy göğüslerime bakıyor) Çok güzel buralar, hava da güzel... Sen ne yapıyorsun burada? (Nasıl görünüyorum?)”

“Halam... Yani Bayan Blum, böğürtlenli pasta yapacak. Meşhurdur onun pastası! O yüzden akşama kadar bir sürü böğürtlen toplamam lazım.”

“Aaa ne enteresan, ben de toplayabilir miyim? (Eyvah neden böyle söyledim sanki?)”

“(Enteresan mı?) Eee... Bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum.”

“Neden? (Ne güzel konuşuyor)”

“Böğürtlenler leke yapar, dikenlidir elbisenize takılır, yırtar...”

“Yoksa Mavipus Ormanı’ndan mı toplayacaksın?”

Alfonso birden suçüstü yakalanmış gibi kızardı, kızın gözlerine bakamadan konuştu. “Mavipus Ormanı’na gitmek yasaktır! (neden böyle sordu ki, yoksa biliyor mu?)” dedi.

“Bu patika ormana gitmiyor mu?” diye üsteledi Lisa.

“Bakın... Gitmem lazım... Hoşçakalın.”

“Dur! Lütfen ben de geleyim. (kızdı galiba) Söz, kimseye söylemem nereden topladığını.”

Alfonso kararsızdı. “Peki ama (ne istiyor, yoksa sevişmek mi?) yemin et, kimseye söylemeyeceksin! (Ooğlum Olaf’ın torunu o, keserler adamı, işkenceden geçirirler!)”

“Tamam, yemin ediyorum aramızda kalacak. (Sapık filan olabilir mi? Yok canım, zaten dedem demişti: Alfonso götürsün seni diye)”

“Soran olursa nehir kenarından topladık böörtlenleri. (Başım belaya girmese bari...)”

***

Mavipus Ormanı hiç de Lisa’nın hayalinde canlandırdığı gibi karanlık, korkunç, soğuk bir yer değildi. Ne pus vardı, ne sis. Gölgelerin gücü de, yaprakların arasından yol bulup ormanın tabanına yayılan bolca güneş ışığı karşısında mağlup oluyordu. Kuş cıvıltıları vardı, ağaç gövdelerinde hoplayıp zıplayan sincaplar, güveler, bok böcekleri ve hatta kelebekler. Sıradan bir ormandı işte.

“Buranın lanetli olduğunu söylerler, ruhlar, canavarlar varmış. Özellikle de geceleri ortaya çıkıp ormana girme aptallığını gösteren kurbanlarını katlederlermiş. Ama siz bunlara inanmayın. Cahil köylülerin uydurma efsaneleri işte. (Ne güzel gülümsüyor)”

“Sen inanmıyorsun anlaşılan hortlaklara, canavarlara. (konuş, konuş...)”

“Ben defalarca geldim gittim buraya, öyle saçma batıl inançlarım yoktur. Ama deden-niz ormana girmeyi kesinlikle yasakladı, hatta girenlerin cezalandırılacağını belirtti. O yüzden kimseye söylemiyorum, gizli tutuyorum. (Bu koku... Parfüm mü?  Yoksa...)

“Dedem neden bu kadar kızıyor, ormana girilmesine? (Sırrını benimle paylaştı...)”

“Güya laneti uyandırmamak lazımmış. Ama kendisi... Neyse boşver ama lütfen sırrımızı sakla, eğer kulağına giderse beni öldürür.”

“Yaa lütfen devam et. Ne yapıyormuş dedem?”

“Geceleri gizlice ormana gidiyor!”

“Geceleri mi? (Ha?)”

“Evet, hem de yanına ışık bile almadan dalıyor karanlık ormana (Hay geveze çenem...)”

İşte tam o anda, Lisa hayaletlerin fısıltılarını duydu. “Geliyorlar... Işıkla gelen bu... Yanında dişi bir varlık...” Genç kız birden heyecanlandı, kalbi küt küt atarak ne olduğunu anlamaya çalıştı. Alfonso’ya baktı ama genç adam hiçbir şey farketmemiş gibi konuşmasına devam ediyordu.

“İşte böğürtlen cenneti burası. Şu bolluğa bak.” dedi. Ormanın içindeki küçük bir açıklığa varmışlardı. Ortadan akan minik bir derenin etrafı, adam boyunda böğürtlen çalılarıyla doluydu.

Ancak Lisa’nın heyecanı yatışmadı. Rüzgar dalların arasından eserken, hayalgücünü teşvik eden sesler çıkarıyordu. Evet öyle olmalıydı, rüzgarın sesi... Ama tekrar duydu, anlamlı kelimeler... “Korkmayın... Gündüzle gelen bu...  Ama yanında biri var... İlk defa...

“Duymuyor musun!?” dedi Alfonso’ya, artık ağlamaklı derecede korkmuştu.

“Neyi duymuyor muyum?” dedi Alfonso. Kızın yüzündeki ifadeyi görünce endişelendi.

“Konuşuyorlar, fısıldaşıyorlar, duymuyor musun? Seni tanıyorlar, gündüzle gelen diyorlar sana! Bak bu bir şaka mı? Öyleyse hiç komik değil! Korkuyorum!”

Şimdi paniğe kapılma sırası Alfonso’ya gelmişti. Hatta Alfonso Lisa’dan da fazla korktu ve ağlamak istedi. Geçen yaz köyde Wulfgar amcasıyla kafayı çektikleri zaman, “yeğenim, güzel kızlardan uzak dur!” demişti amcası. “Muhakkak bir arızaları çıkar, hele de kocaman gözlerini durmadan kırpıştırıyorsa, kesin kafadan kontaktır.” Alfonso şu anda Wulfgar amcasının ne kadar da bilge bir adam olduğunu anlıyordu.

“Sakin ol lütfen. Yok ses filan, rüzgarın sesidir...”

Dişi bizi duyabiliyor!.. Hissediyor... Nasıl olur?.. İmkan var mı buna?.. Oluyor işte... Telepati... Sanmıyorum... Medyum mu acaba?.. Duyuyor...

Lisa ellerini kulaklarına kapatıp çaresizlik içinde yere çöktü. Alfonso’nun korkudan ödü patlamış haline aldırmadan, anlamsız, uzun bir çığlık attı. Gözlerini kapattığında sesler daha da yükseldi. Cinsiyeti belli olmayan bu seslerin hepsi aynı tondaydı, kalabalıktılar ama sanki hepsi de aynı kişiydi. Neden sonra, Lisa farketti ki kulaklarını kapatarak sesleri engelleyemiyordu. Çünkü sesler kafasının içindeydi.

Korkuyor... Susun, korkutuyorsunuz... Kapayın çenenizi!

Birden sesler kesildi. Lisa ürkek bir tavırla sağa sola bakındı, yanaklarından aşağı süzülen gözyaşlarını sildi, burnunu çekti. Alfonso ise ne yapacağını bilemeden taş kesilmiş bir halde Lisa’yı izliyordu. Bu kriz anında bile, ağlamaklı kızın ne kadar güzel olduğunu düşündü ve  normale dönmesi için dua etti.

“Lisa, iyi misin?” dedi Alfonso, kızın durgunlaşmasından cesaret alarak.

“Alfonso, ben deliriyor muyum?” dedi genç kız, yorgun bir şekilde.

“Yok canım, (kesinlikle deli!) şu derede yüzünü yıka istersen, açılırsın.” Matarasından biraz su içirip eli ayağı titreyen kızı dere kenarına götürdü. Derenin serin sularıyla yüzünü yıkamak iyi gelmişti. Lisa’nın biraz toparlandığına ikna olan Alfonso, ötedeki çalıların arasına girip hızlı hızlı böğürtlen toplamaya başladı. Öyle acele ediyordu ki eline, koluna sık sık dikenler batıyordu. Nerden çatmıştı belaya? Bir an önce işini bitirip çıkmalıydı ormandan. Olaf’ın torunu... Olaf buraların tek hakimi, adeta kralıydı ve kızdığı zaman da korkulması gereken acımasız bir adamdı. Bu manyak kız saçma sapan bir şey yumurtlarsa, ayvayı yediğinin resmiydi, gençliğinin hayrını göremeyecekti. Ah Wulfgar amca sen ne büyük adammışsın meğerse...

Lisa, korkma sakın! Sakin ol, korkacak bir şey yok.

“Ne-e olu-yor?” diye kekeledi Lisa. Alfonso öteden kıza bakıp zoraki gülümsedi.

Bak Lisa, sana bir zararımız olmaz, korkma bizden.

“(Deliriyorum)” diye düşündü genç kız. Gaipden sesler duymak kesinlikle delilikti “(Demek ki böyle oluyormuş.)”

Delirdiğin filan yok” dedi hayali ses. “Sadece zihinsel iletişime alışık olmadığın için bocaladın.

Aklımın içinde!

Lisa ben senin düşüncelerini duyabiliyorum, sen de benimkini. Ama diğeri, Alfonso dediğin bizi duyamıyor ve senin durumunu anlamıyor.

“Düşünce duymak? Kimsin?”

“Benim adım Zal. Halkım adına seninle ben konuşacağım.”

“Alfonso neden duyamıyor sizi?”

“Bilmiyorum, senin dişi olmanla ilgisi olabilir. Bizim soyumuzdan gelsen zaten bu soruyu sormazdın.”

“Neredesiniz peki? Neden sizi göremiyorum?”

“Biz de seni göremiyoruz Lisa, yalnızca hissediyoruz. Ne yönde olduğunu değil ama yakında olduğunu biliyoruz. Işığı ve karanlığı da hissedebiliyoruz. Alfonso’nun gündüz geldiğini biliyoruz. Ama Lisa, biz orada değiliz, başka bir yerdeyiz. Belki başka bir dünyada yada zamandayız, büyük ihtimalle başka bir boyutta, başka bir düzlemdeyiz. Bizi görsen bile, göreceğin  asıl  varlığımızın,  senin yaşadığın düzlemdeki izdüşümü olacaktır. ”

“Seni anlamıyorum. Madem yakınımdasın neden seni göremiyorum? Neye benziyorsun, ağaçmısın yoksa?”

“Lisa,  büyük  ihtimalle bizi ışıklı bir varlık olarak göreceksin ama günışığı altında göremiyorsun. Gece bizi görebileceksin Lisa, karanlıkta.”

“Beni kandırmaya mı çalışıyorsun? Gece gelmem buraya!”

“Lisa, gece gelen biri var ve her geldiğinde halkımdan birinin yaşam ışığı sönüyor. Ne yapıyor bilmiyorum ama bizi kolayca buluyor ve yok ediyor. Bu uzun süreden beri devam ediyor Lisa. Halkımın yarısı yok edildi. Bizi duyan ilk sensin, sana yalvarıyorum bize yardım et!”

“Ne, ne, ben ne yapabilirim ki?”

“Bizi saklayabilirsin Lisa. Karanlıkta gelip bizi saklarsan, gece-gelen belki bizi bir daha bulamaz.”

“Başım ağrıyor.”

“Lisa halkımın tek ümidi sensin, yardım et bize!”



***

“Şimdi biraz daha iyisin değil mi?” dedi Alfonso. Ormandan henüz çıkmışlardı.

“Deli olduğumu düşünüyorsun ama değilim!”

“Yok canım ne delisi, bana da olur bazen, orman da uğursuz sesler hep duyulur.”

“Alfonso, bu gece buraya tekrar geleceğim ve sen de bana yardım edeceksin!”

“Ha? (Hass...)”

***

Şatonun bütün ışıkları söndüğünde, yarım saat daha bekleyip gizlice çıktı Lisa. Heyecanlıydı, Alfonso’nun kararlaştırdıkları yerde beklemesi yüreğine su serpti. Ancak genç adam bu çılgın fikirden hiç hoşnut değildi. Yine de Lisa’nın suyuna gitmeye karar vermişti. Hızlı hızlı yürüdüler ormana.

Böğürtlen bahçesine adım attıklarında, gökteki yıldızlar gibi parıldayan bir sürü ışıkla karşılaştılar. Hepside mavi-beyaz titrek bir alev gibi hafifçe dans ediyor ama etrafı yakmıyorlardı. Alfonso şok olmuştu, yol boyunca Lisa’nın anlattığı saçmalıklar doğruymuş meğerse.

Lisa geldi!.. Lisaa... Lisaa...” diye hep bir ağızdan, sevinçle seslendi hayaletler. Ancak Lisa bu defa korkmadı. Heyecanlıydı ama artık gündüz anlatılanlara inanmaya başlamıştı. “Demek geldin!” dedi Zal, diğer sesler susmuştu.

“Bunlar el yakmıyor!” diye öteden seslendi Alfonso. Alevlerden birini avucuna almıştı.

Lisa da en yakındaki aleve doğru eğildiğinde, merkezde nohut kadar bir kor olduğunu gördü. Ürkek şekilde elini yaklaştırıp, gerçektende soğuk olan bu alevi avucuna aldı. “Nasıl saklayabilirim sizi?  Işık, karanlıkta saklanabilir mi?”                     


     

Bizi saklamalısın Lisa.”

“Sizi gömsek olurmu? Toprağın altında güvende olur musunuz? Ama ışığı da hissedemezsiniz bir daha.”

“Gerekiyorsa... Bizi göm Lisa. Kendi dünyamızdaki güneş bize yeter.


Lisa yanına gelen Alfonso’ya “onları gömeceğiz!” dedi. Biraz ötede, ağaçların altında gizli bir yer buldular ve Alfonso kazmaya başladı. Lisa ise alevleri bohça gibi kullandığı entarisine doldurmaya başladı. Kucağında sihirli ışıklar taşımak çok hoşuna gitmişti. Bunlardan yüzlerce olmalıydı ama çok hafiftiler. İki gençte bir halkın hayatını kurtarmanın verdiği şevkle çalışıyordu.

Geliyor!.. Geliyor!.. Gece-gelen... Lisaa... Lisaa...” Sesler hep bir ağızdan, korku ve dehşet doluydu. Lisa’nın korkudan ödü patladı. “Susun!.. Lisa, hemen saklanın. O geliyor!
Lisa, Alfonso’yu da alarak çukurun içine atladı. Heyecandan kalpleri güp güp atarak beklediler. Sonra o geldi. Karanlık, devasa bir yaratık, hırıltılı nefeslerle, iki ayağı üstünde yürüyerek geldi. Bir an, karanlıklardan çıkmadan evvel, sanki birilerinin varlığını hissetmiş gibi havayı kokladı. Durdu, evet, bir şeylerden şüphelenmişti. Lisa gerginliğin had safhasında Alfonso’nun elini tuttu. Alfonso bir an korkusunu erteleyerek kıza biraz daha sokuldu ve saçlarının kokusunu içine çekti. Derken canavar ruh alevlerinin aydınlattığı böğürtlen bahçesine girdi ve sureti açık seçik görüldü.

Dedem!” “Olaf!” “Deden mi?” “Beni mi aramaya gelmiş?” “Bu o Lisa, yaşam söndüren, hep gelir.” “Nasıl?

Olaf Van Hodelberg eğilerek yerden bir alev aldı ve yuttu. Sonra da çekip gitti. Hayalet sesler hep bir ağızdan “Hardel... Hardel...” diye ağladılar. Olaf, Hardel’i yutmuştu.

Bizi kurtar Lisa, Hardel son kurban olsun.” dedi Zal.

“Dedem... Onu yedi...”

Şimdi anlaşıldı ki atalarından biri, kendine ölümsüzlük aşılamak için bizim yaşam enerjimizi sömürüyormuş. Böylece senin de kanına bir şekilde bizim soyumuzdan emareler karıştı.

“Haydi Alfonso” diyerek davrandı Lisa. Daha gömülecek bir sürü ruh alevi vardı.

SON


.

Yoksa cırcır böceklerinin sözde ahenkli müzikleri ve hafif bir rüzgarın etkisiyle sallanıp birbirine sürten buğday başaklarının hışırtısından başka bir şeyin duyulmadığı bu ıssızlıkta karşılaşıvermeleri tamamen tesadüf müydü?

.

Çevrimdışı Dúrgonath

  • ***
  • 680
  • Rom: 13
    • Profili Görüntüle
Ynt: Ruh Alevi
« Yanıtla #1 : 23 Haziran 2009, 16:03:32 »
Eeh, havada kalmış gibi biraz bu. Ama şu düşünceleri bize yansıtmana bayıldım =) Hafif mizah soslu kolay bir okuma olmuş. Eline sağlık.

Çevrimdışı Fırtınakıran

  • *
  • 8351
  • Rom: 1
  • Unique Ravenclaw
    • Profili Görüntüle
Ynt: Ruh Alevi
« Yanıtla #2 : 23 Haziran 2009, 17:01:14 »
Devamı olacak gibi. Son yazmılsın da yazmasaydın keşke böyle bitmeyecektir bu. Bitirdim diyorsan da devamını yazmalısın :).

Hoş bir yazıydı. Sıkılmadan okudum. Hele ki kişilerin iç sesleri oldukça hoştu. Alfonso da ne korkakmış yahu :P.
Dede de bir olay olduğu beliiydi ama. Meğer derdi gençleşmekmiş

Çevrimdışı Arlinon

  • ***
  • 456
  • Rom: 14
  • Savaş ve Ateş
    • Profili Görüntüle
Ynt: Ruh Alevi
« Yanıtla #3 : 23 Haziran 2009, 18:12:45 »
Neredeyse pürüzsüz, çok güzel bir hikaye olmuş. Eline sağlık gerçekten.

Çevrimdışı Dwaxer

  • **
  • 53
  • Rom: 3
    • Profili Görüntüle
Ynt: Ruh Alevi
« Yanıtla #4 : 24 Haziran 2009, 12:31:38 »
Bu öykünün bir devamı olmayacak maalesef. Teşekkürler arkadaşlar okuduğunuz ve yorum yaptığınız için. ;D Üslubumu beğendiyseniz birkaç denememi daha paylaşabilirim.
.

Yoksa cırcır böceklerinin sözde ahenkli müzikleri ve hafif bir rüzgarın etkisiyle sallanıp birbirine sürten buğday başaklarının hışırtısından başka bir şeyin duyulmadığı bu ıssızlıkta karşılaşıvermeleri tamamen tesadüf müydü?

.

Çevrimdışı magicalbronze

  • *
  • 4075
  • Rom: 1
    • Profili Görüntüle
Ynt: Ruh Alevi
« Yanıtla #5 : 17 Temmuz 2009, 09:45:42 »
Sonunda okuyabildim. Gerçek anlamda beğendiğim ve sade anlatışınla, zorlanmadan anlayabildiğim bir yazı olmuş. Son kısmı hariç heyecan içerisinde okudum. Fırtınakıran'ın bahsettiği içses olayı benim de hoşuma gitti. Hele ki o yaşlarda kişilerin düşünebileceği, zararsız düşünceleri çok iyi yansıtmışsın.

Son kısmı için de sanki biraz aceleye gelmiş gibi hissettim. Daha da devam edebilirdi. Ama bu haliyle dahi çok sağlam olmuş. Eline sağlık.
"Her neyse sahip olunan, doğar ve ölür.
Bu nefsi müziğin içinde sıkışmış herkes
İhmal eder ölümsüz aklın harikalarını."
- William Butler Yeats, "Sailing to Byzantium "

Çevrimdışı Nophanus

  • Zeddicus Zu'l Zorander
  • *
  • 38
  • Rom: 0
  • ''Başkalarının günahlarıyla aziz olamazsın.''
    • Profili Görüntüle
Ynt: Ruh Alevi
« Yanıtla #6 : 17 Temmuz 2009, 15:24:00 »
Gerçekten güzel bir yazıydı.Üslubunu beğendim.Okuması kolay,anlatım sade fakat etkileyiciydi...Satırlar kayıyordu sanki.Sıkılmadan,zevkle okudum.Ellerine sağlık...

Çevrimdışı segraron

  • **
  • 152
  • Rom: -4
    • Profili Görüntüle
Ynt: Ruh Alevi
« Yanıtla #7 : 25 Temmuz 2009, 14:40:26 »
kesinlikle devamını getirmelisin çok güzeldi
En koyu beyaz

Çevrimdışı Dwaxer

  • **
  • 53
  • Rom: 3
    • Profili Görüntüle
Ynt: Ruh Alevi
« Yanıtla #8 : 25 Temmuz 2009, 16:43:05 »
;D Teşekkürler arkadaşlar vakit ayırıp okuduğunuz için. Beğenmeniz de ayrıca mutlu etti beni.
.

Yoksa cırcır böceklerinin sözde ahenkli müzikleri ve hafif bir rüzgarın etkisiyle sallanıp birbirine sürten buğday başaklarının hışırtısından başka bir şeyin duyulmadığı bu ıssızlıkta karşılaşıvermeleri tamamen tesadüf müydü?

.

malkavian

Ynt: Ruh Alevi
« Yanıtla #9 : 31 Temmuz 2009, 12:57:16 »
    Konuşma aralarına koyduğun 3 yıldızların yerine iki ufak durumu tasvir edici cümle hikayeni daha akıcı hale getirecektir diye düşünüyorum. Bunun dışında başarılı bulduğum bir deneme olmuş. Eline sağlık.
    Ayrıca bir kaç arkadaşımızın devamı gelmeli, havada kalmış gibi yorumlarına maalesef katılamayacağım. Günümüzde en güçlü ve akılda kalıcı eserler merak uyandırıcı ve bu merağı asla gidermeyen eserlerdir. Örneğin Matrix in ilk fiminden sonra fan sitelerinin geldiği çılgın boyutu hatırlayın. Herkez farklı bir teori üretip hikayeye daha da bağlanıyordu. Devamı çekildi ve üçüncü filmden sonra hangimiz Matrix i bu kadar çok andık veya hatırladık? Bir Başka örnek Lost dizisi. Her bölümünde daha fazla soru yaratan hiç cevapları açıklamayan bir dizi şu an izlenme rekorları kırıyor. Havada kalmışlık ve merakı seviyoruz dostlarım...



Çevrimdışı BerkeB

  • ***
  • 495
  • Rom: 7
  • Onu bulan herşey'i bulur
    • Profili Görüntüle
Ynt: Ruh Alevi
« Yanıtla #10 : 03 Ağustos 2009, 14:12:34 »
Çok güzel ellerine sağlık
Bakmayın şiir yazdığıma romantik değilim :).

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Ruh Alevi
« Yanıtla #10 : 03 Ağustos 2009, 14:12:34 »