Kayıt Ol

Tanrının Veliahtları

Çevrimdışı myn131

  • *
  • 14
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Tanrının Veliahtları
« : 21 Temmuz 2014, 00:05:59 »
Arkadaşlar yeni başladığım romanımın girişini ve 1.bölüm 1.kısmı sizinle paylaşıyorum umarım beğenirsiniz. Hatalarımı mümkün olduğunca yüzüme yüzüme vurursanız minnettar kalırım...
            

                                         Giriş: Arcan Dede’nin Güncesi


   Nihayet nihai sonumu görebiliyorum, göklerden bu dünyaya düştüğümden beri hiçbir habere bu kadar sevindiğimi hatırlamıyorum. Gölgenin kök saldığı dünyanın, başlangıcından beri dolanmaktayım karanlığında. Nice yıllarım arasında sayısız isim verdiler bana: Ozanların Piri, Toz Ayak, Bilge Dede… Fakat benim en sevdiğim isim Arcan Dede oldu.
   Kardeşim Berzah, şamanlık görevini tamamlayıp gökyüzünün ötesindeki Işığın Ülkesine göçtüğünden beridir daha da yalnızım artık. Beni hiç yalnız bırakmayan kopuzumla nice cengâvere ismini verdim, lakin zamanım doldu artık son vazifemin ağırlığında günlerdir titremekteyim. Nihayet yazacak gücü kendimde buldum sonunda. Kardeşimin ve üç kardeşin hikâyesini anlatmalıyım size.
   Eğer bu yazdıklarımı okuyorsanız Bilge Kağan’ın müjdelediği mucizenin, nasıl fedakârlığın en büyüğüyle gerçekleştiğini anlayabilir ve gelecek nesillere aktararak benim görevimi devralabilirsiniz.
   Lakin sizi uyarmama izin verin zira bu zannettiğiniz gibi kahramanlık öyküsünden ziyade gölgelerin arasında yetişmiş meyvelerin olgunlaşma sürecidir. Felaketle yoğrulmuş küçük bir kalbin nasıl azimle dünyayı değiştirdiğine şahit olacaksınız.
   Şimdi düşünüyorum da kardeşim haklıymış. Olayları uzaktan izlemek yerine dâhil olsaymışım keşke. Ölümden korkan bu aciz bedenim, ölümün benim için nasıl bir armağan olduğunu yeni anlıyor. Yazık, çok yazık ki ırkların ahengi içinde kendimi kaybedişimin acısını herkes çekti. Şimdi omuzlarımdaki bu ağır yükü bir nebze azaltarak geldiğim yere, göklere dönmek istiyorum.
   Hikâyemiz Dokuz büyük adadan biri olan Anrona’da başlıyor. Bir zamanların en zengin, en görkemli krallığının ev sahibi bu topraklar Birleşik Krallığın kurulmasıyla birlikte eski görkemini terk etmişti. Bilge Kağan’ın ölümünün ardından kurulan Birleşik Krallık tüm güçleriyle bu toprakları zapt etmiş ve tüm dünyanın hâkimi olmuşlardı.
   Birleşik Krallığın dokuz hükümdarı her adaya kendi yaverini kral olarak atamış ve ona çeşitli güçler vermişti. Böylece yaver, hükümdarı adına ülkeyi yönetme hakkına sahip olmuştu.
   Hükümdarlar Bilge Kağan’ın görünmez duvarlarla hapsettiği ruhları da serbest bırakarak ırkların içindeki karanlığa hükmetme düşüncesindeydiler.
   Böylece hiçbir zaman oturmaya cesaret edemedikleri hükümdarların hükümdarı Erlik Han’ın tahtı sonunda sahibine kavuşabilecekti.
   Lakin Erlik Han’ın sancağının yeniden yükselmesi demek Dünyanın yine karanlığa gömülmesi anlamına geliyordu. Burada ki karanlığın sakın ola mecaz olarak almayın. Gerçekten ayın her zaman güneşin önünde olduğunu, karanlığın, soğuğun ve nice canavarın cirit attığı bir dünya hayal edin. İçinizin ürpermesi doğaldır zira o zamanları çok iyi hatırlıyorum. Aradan İki bin yıl geçmesine rağmen hala yılın son günü tüm kötü ruhların serbest kaldığı, her saati karanlık bir gün yaşanır. İşte Erlik Günü’nü alan bu gün; yeryüzünü terk etmeden Erlik Han’ın bize son armağanıydı.
   “Karanlığımın ve gücümün zerresini yeryüzünde bırakıyorum. Bu kargaşanın senfonisinde her bir ruhun müziğimin ahengi olduğunu unutmayın. Zira bir gün geri geleceğim ve bu elem ve umutsuzluktan yücelteceğim hükümdarlığımı.” Demişti son savaşta Ülgen Han ile birlikte kaybolurken.
   Kimsenin ihtimal bile vermediği bu sözler zamanla herkesin korku krallığında tahta oturacağını kim tahmin edebilirdi ki?
       

Çevrimdışı myn131

  • *
  • 14
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tanrının Veliahtları 1.bölüm
« Yanıtla #1 : 21 Temmuz 2014, 00:07:12 »
arkadaşlar bölüm uzun olduğu için ikiye böldüm...

                    ÜÇKARDEŞ


Çığlıklar tüm Güzelyurt’u bir deprem misali sallıyordu. Güneşin ilk selamından itibaren devam eden coşku, sağanak yağmur gibi yağan kanla beraber daha da artıyordu. Kasabanın kuzeyinde, Sırt tepelerinin zirvesinde ki küçük arena, hiç görmediği kadar insanı ağırlıyordu bugün.   
   Çevre kasabalardan gelen soylular, savaşçı kölelerini bu arenada çarpıştırır, kazanana özgürlüğünü verirdi. Tabii bu esnada yanlarında getirdikleri at arabalarını altınla doldururlardı.
   Arena yarısı yıkılmış, hasta bir yaşlı gibi gözleri yıkılacağı o son sarsıntıyı bekliyordu. Bir zamanlar nice kahramanın cesaretini kanıyla bilediği bu arenada şimdi köleler savaşıyordu.
   Arenanın en sağlam yeri olan garp tarafı zenginler için tekrar inşa edilmişti. Toprak sahibi zenginler burada güvenle dövüşleri izlerdi. Bugün için üç koltuk konmuştu buraya fakat ikisi doluydu. En görkemli koltuk, en fazla toprağa sahip kişiye aitti fakat o henüz gelmemişti. Büyük koltukların arkasında ise daha az toprağa ve servete sahip zenginler oturuyordu.
   En sağda oturan zenginin adı Goldam’dı. Kendisi kadehinden- doğudaki maviliklerin ötesinde ki adadan getirttiği-kaliteli şarabını eksik etmezdi. Kısa boylu, tıknaz biriydi. Kel kafasına sıklıkla su döker, kızıl örülü sakallarını kaşıyarak, tok sesiyle küfürler savururdu güneşe. Üzerinde ipekten, kırmızı bir cüppe vardı. Boğum boğum parmaklarının her birinde aile yadigârı yüzükleri takılıydı. Tanıştığı herkese bu yüzüklerin hikâyelerini anlatır dururdu. Koca göbeğini arada kaşımayı çok severdi. Goldam bir tüccardı. En doğuda, Taş Mekân’da bulunan limanda yedi yük gemisi vardı.
   “ Demek söylentiler gerçekten doğru. Köylülerle savaşmak için para ödeyen bir aptal var öyle mi?” dedi elinin tersiyle ağzından akan şarabı silerken
   “Doğruymuş. Umarım çabuk izleriz şu salağı.” Dedi solunda oturan iri yapılı adam. Gece mavisi gözleri, derin göz çukurunda iyice büyümüş, dikkatle arenaya bakıyordu. Büyük elini sık sık yalayarak kısa, sarı saçlarını yana yatırıyordu. Yakıcı güneş, bembeyaz tenine değdikçe yanındaki kölelere bağırıyordu.” İşinizi doğru düzgün yapın yoksa arenadaki ölülere katılırsınız!”
   “ Özür dilerim efendi Dorgod.” Dedi elinde büyük bir yelpaze bulunan köle fakat hata yapmıştı. Dorgod aniden ona dönerek” Bu siktiğimin kölesinin derhal dilini kesin. Ben izin vermeden konuşmak ne demekmiş öğrensin.”
   Anında Dorgod’un askerlerinden ikisi gelip köleyi kolundan tutarak çekiştirmeye başladılar. Zavallı kölenin belki de son sözleri merhamet efendim oldu lakin kibirli Dorgod aldırış dahi etmedi. Gaddarlığıyla övünürcesine koltuğunda kabardı.
   Aslında Dorgod’da eski bir köleydi. Zamanında efendisinin en gözde savaşçısıydı. Onun için diğer toprak sahipleriyle savaşmış, son olarak da bu arenada zafer kazanarak özgürlüğünü kazanmıştı. Hemen akabinde kendine bir genelevi açmış ve ticari zekâsıyla toprak sahibi olup, civardaki en zengin üçlüden biri olmuştu. Sağ kolunda hala köle olduğunun kanıtını taşıyordu.
   “Büyük efendi gelmeyecek mi acaba?” dedi boş koltuğu işaret ederek
   Goldam omuzlarını silkerek” Bilmem, en son batıdan bir kadın getirtip odasına kapatmış diye duydum.” Dedi kahkaha atarak
   “Evlerimdeki her kadının üzerinde izi var. İşi bittikten sonra kızların tenini yakarak imza atmayı seviyor.”
   “ Şu çılgın yaşlı adam, hala o sikini nasıl kullanıyor anlamıyorum.”
   “ Duyduğuma göre özel bir macun kullanıyormuş Mutlaka tarifini almalıyım.”
Goldam artık kahkaha atıyordu. Kadehini Dorgod’a uzatarak” Benim ihtiyacım yok dostum. Kızlarına sorabilirsin. Şerefe!” dedi
Dorgod kadehini tokuştururken” Bu şaraptan kesinlikle on fıçı alacağım” dedi
“ Sana bedava verirdim ama biliyorsun artık denizler çok tehlikeli. Ben bile zar zor temin ediyorum. Şu siktiğimin Gece Korsanları, iki gün önce yine gemime saldırdılar.”
“ Adlarını duydum. Kaptanları Truk adında azılı bir katilmiş. Onlarla karşılaşmayı hiç istemem doğrusu.”
“ Senin gibi bir savaşçıdan bunları duyduğuma şaşırdım. Yoksa artık kıçını sağlama alma derdinde misin?”
 “ Ölmeye niyetim yok. O yüzden bu büyük adadan kafamı çıkartmıyorum. Ayrıca-“ Fakat Dorgod cümlesini tamamlayamadı çünkü sıradaki müsabakanın ilanını duymuştu ve bu kez savaşacak köle kendisininkiydi.
Sahanın ortasında üst üste yedi savaşı kazanmış biri vardı. İsmi Brod olan bu köle öylesine iri ve güçlüydü ki; neredeyse yarı dev sayılırdı. Kendisi Goldam’ın en güçlü savaşçısıydı. Elinde tuttuğu büyük topuzunun lakabı Kalkan delen idi. Lakabını hak eden bir topuzdu çünkü karşısında duran kalkanların hiç biri sağlam kalmamıştı. Savaşçı aç gözlerle kölelerin bulunduğu mahzene bakıyordu. Görevli kapıyı açıp sıradakinin ismini okurken mahzende herkes korkudan titriyordu.” Freon” dedi görevli ve biri dışında herkes derin bir nefes aldı. Freon titreyerek silahların bulunduğu yere yürüdü. Uzun bir mızrak aldı ve rüzgârda savrulan yaprak gibi zoraki arenaya yürüdü.
“Ben ne zaman çıkacağım?” dedi adamın biri görevliye
Görevli şaşkınlıkla elindeki kâğıda baktı.” Sen şu parayla katılan kişisin değil mi? Adın Aldu. Bu cehennemi boylayınca sıra sana gelecek.” Dedi ve mahzenin kapısını kapattı.
” Uzun bir mızrak seçerek ona yaklaşmamayı düşünüyor. Akıllıca bir seçim yaptı.” Dedi Aldu’nun yanındaki bir kız.
Aldu ona bakarak” İşe yarayacağını sanmam ve sana da bunu önermem. O mızrakla onu öldüremezsin. Ayrıca senin gibi bir Nervilin burada ne işi var?”
Kız elini uzatarak” Adım Néindril. Orman nervillerindenim. Maalesef buralardan geçerken yakalandım ve köle yapıldım.” Dedi
Aldu kızı dikkatle süzdü. Gerçekten de orman nervillerinin özelliklerini taşıyordu. Vücudu yaprak yeşiliydi ve sarı benekleri vardı. Susuz bir fidan gibi çok zayıftı fakat boyu neredeyse Aldu’nun iki katıydı. Yüzü, insan yüzüne nazaran daha uzundu ve burnu yoktu. Burnu yerine iki çizik vardı. Dudağı çok uzun ve inceydi. Saçları ateş kızılı ve gözleri kehribar rengindeydi. Üzerinde uzun, yırtıkları yamalarla kapatılmış sarı bir elbise vardı.
Aldu ise gözlerini devirerek dövüşü izlemeye başladı. Freon ürkekçe elinde tuttuğu mızrağı ileri savurup rakibi karşısında açık yaratmaya çalışıyordu fakat Brod usta bir avcı gibi avına kilitlenmiş hata yapmasını bekliyordu. Üzerine doğru gelen mızrak ucundan fazla zorlanmadan kurtuluyordu, zira Freon elinin titremesini bir türlü durduramadığından istediği hamleleri yapamıyordu.
İki köle birbirleri etrafında daire çizerek, sıcak kum üzerinde dönüyorlardı. Dövüşün sıkıcı olduğunu düşünen seyirciler yuh naraları atarken Dorgod bağırarak” Hadi hamleni yap artık!” dedi
Bu haykırış Freon’un cesaretini bir nebze artırmıştı. Bu kez kendinden emin bir şekilde mızrağını sağdan savurdu, fakat Brod topuzunu mızrağa doğru savurdu. Tahta mızrak, parçalanıp toprağa düşerken Freon ölümü kabullenmişti bile. Geri adım atarken seyirciler hep bir ağızdan ”Öldür” diye haykırıyordu. Brod devasa topuzunu kaldırıp Freon’un üzerine yürüdü. Freon yere düşüp emeklerken ayağının acısıyla çığlık attı. Brod dev topuzu kalkan deleni Freon’un ayağına indirmişti.  Freon sürünmeyi bırakmış deliler gibi bağırıyordu artık. Ayağı adeta toprağa yapışmış kemikleri un ufak olmuştu. Brod daha fazla işi uzatmadan son bir darbe ile Freon’u öldürdü. Freon’un fışkıran kanları Brod’un vücudundan süzülüyordu. Yumruğunu havaya kaldırarak bağırmaya başladı. Seyirciler çılgına dönmüş Brod için tezahürat yapıyorlardı.
“ Kahretsin! Bu beceriksizler yüzünden para kaybediyorum.” Dedi Dorgod. Elindeki keseyi Goldam’a uzatırken” Yüz tam gümüş. Söz verdiğim gibi.”
Goldam kahkahalarla keseyi alırken” Bu köle bana iyi para kazandırdı.” dedi
Dorgod hiddetle homurdanmaya başladı. “ Sıradaki kişi şu para veren salakmış. Onun üzerine On beş çeyrek altın para koyuyorum.” Dedi
Goldam miktarı biraz fazla bulmuştu fakat yenilmez kölesine o kadar güveniyordu ki teklifi geri çevirmedi. Bu şimdiye kadar girdiği en yüksek bahisti.” Bu kadar parayı bu salağa mı yatıracaksın yani?” dedi
Dorgod hırstan körleşmişti. Hiç tanımadığı birinin üzerine bu kadar büyük parayla bahis yapmak onun tarzı değildi. Fakat bugün çok para kaybetmişti ve bu son şansıydı.
Görevli ağır adımlarla gelip mahzenin kapısını açtı. “ Aldu, çık bakalım. Göster kendini.”
Aldu yerinden doğrulup Néindril’in kulağına doğru eğildi.” Kapıyı açtığımda herkesi buradan çıkar.” Dedi
Néindril şaşkın gözlerle Aldu’ya bakarken o iki eline kılıç almış sahaya çıkmıştı bile.
“ Tüm paramı sana yatırdım, bitir işini solucan!”
Aldu sesin geldiği yöne doğru başını kaldırdı ve olduğu yerde donup kaldı.”Groil, senin burada ne işin var?” dedi hayretle fakat sorusunun cevabını beklemeden üzerine doğru koşan Brod’a çevirdi dikkatini. Brod aç bir kurt gibi avına koşuyordu zira bu son galibiyet ona özgürlüğünü kazandıracaktı.
Aldu ise kahverengi gözlerini boş koltuğa ve yanındakilere dikti. Uzun, dalgalı, siyah saçlarının ön kısmı ikiye ayrılmış, arka kısmını ise toplamıştı. Yorgun bir ağaç misali ayakta durmakta zorlanıyordu zira kolları ve bacakları Brod gibi güçlü değildi. Esmer teni, bembeyaz olmuş, sinirden titremeye başlamıştı. Gece gibi siyah, kirli sakalları yüzünü sarmıştı. Üzerinde simsiyah bir pelerin ve tül gibi beyaz, eski bir gömlek vardı. Altında kahverengi, bol ketenden pantolon her an düşecek gibi duruyordu. Sağ bileğinde siyah, üç kat sarılmış bir şal parçası vardı.
“Gelmedin ha seni yaşlı pislik!” dedi sinirle. Ardından koşan Brod’a baktı ve kılıçlarını yere atıp elini kaldırdı.” Pes ediyorum.”
Goldam şaşkınlıktan içtiği şarabı tükürdü. Dorgod ise hiddetle ayağa fırladı. Görevli şaşkınlıkla Goldam ve Dorgod’un yanına geldi.” Efendim kabul ediyor musunuz?” dedi
Dorgod korku dolu gözlerle Goldam’a baktı. Goldam gülerek” Böyle bir galibiyeti kabul edemeyiz. Bugün bu savaştan sadece bir kişi sağ çıkacak.” Deyince derin bir oh çekerek yerine oturdu.
 Brod yavaşlayıp Aldu’nun önünde durdu. Hayretle etrafına bakınıyordu. Görevli pes etmenin bir yararı olmadığını bunun ölümüne bir dövüş olduğunu haykırdı. Pes ederek ölümü kabullenmiş olacaktı. Aldu tam karara karşı çıkıp, kendisinin bir köle olmadığını söyleyecekken Brod topuzunu kaldırıp Aldu’nun üzerine atıldı. Topuzunu deliler gibi sallamaya başladı. Yüreği özgürlüğün heyecanıyla şahlandığından, tüm dikkati dağılmıştı. Üst üste kazandığı zaferler kibrini körüklemiş, kendini yenilmez ilan etmişti.
Aldu ise gayet sakin tüm saldırılardan kolayca kurtuluyordu. Savaşmaya hiç niyeti yok gibiydi. Bu hareketi seyircileri çıldırtmış, en ağır küfürleri duymasına yol açmıştı. Dorgod ise oturduğu yerden kalkmış Aldu’ya savaşması için bağırıp çağırıyordu. Goldam ise şimdiden kazanacağı paranın hayalini kuruyordu.
Brod nefes nefese kalmış, kıpırdamıyordu. Gözleri hiddetle Aldu’ya bakıyor Aldu ise sakince onu izliyordu. Brod topuzunu elinden bıraktı. Çok ağır olduğu için yavaşlatıyordu. Sonuçta karşısında silahsız, kendinden hayli zayıf birisi vardı. Çıplak elleriyle bile onu öldürebilirdi. Bağırarak Aldu’nun üzerine atıldı. Aldu hayretle olduğu yerde dondu kaldı. Böyle bir hamleyi tahmin edememişti. Brod Aldu’yu yakaladığı gibi yumruklamaya başladı. Son bir yumrukla Aldu’yu yere serdi.
“AYAĞA KALK VE DÖVÜŞ SENİ BUDALA!”
Arena’da Dorgod’un sesi yankılanıyordu. Aldu yüzü kanlar içinde yerde yatıyordu. Bir an elini sağ bileğine attı ve şal parçasının olmadığı fark etti.
Brod elinde ki bezi göstererek” Bunu mu arıyorsun? Bu da ne bir çeşit dua falan mı?” dedi gülerek.
Aldu doğrulmaya çalışırken Brod topuzunu eline almış Aldu’nun başına dikilmişti. Tam hamlesini yapacağı sırada Aldu kendini geriye attı ve ayağa kalktı. Brod çığlık atarak topuzunu savurdu, Aldu eğilerek bu hamleden sıyrıldı ve Brod’un göğsüne sert bir yumruk attı. Brod bir anda geriye uçmaya başladı. Hem topuzu hem de Aldu’ya ait şal parçası yere düşmüştü. Aldu tozlanmış şal parçasını alıp çırptı ve tekrar bileğine doladı.
Brod yediği sert yumruğun etkisiyle yerden kalkamayınca tüm arena sessizliğe büründü. Kimse böylesine bir galibiyet beklemiyordu. Biraz sonra sessizliği Dorgod’un sevinç çığlıkları bozdu.
“KAZANDIM!”
Goldam şaşkınlıktan çok sevdiği şarabını yere dökmüş, afallamışçasına Brod’a bakıyordu. Son bir umut ayağa kalkmasını bekliyordu. Fakat Brod ayağa kalkamadı. Goldam’da mecburen mağlubiyeti kabullenmek zorunda kaldı. Dorgod’a parasını uzatırken” Bugün kazandığım paranın neredeyse yarısı. Gerçekten büyük bir kumar oynadın.” Dedi
Dorgod teşekkür maksadında başını sallamakla yetindi. Çünkü hala böylesi bir galibiyetin şaşkınlığını yaşıyordu.
Seyirciler çılgına dönmüş Aldu’nun adını haykırırken Aldu ağır adımlarla mahzenin kapısına yürüdü. Demir kapıyı yumruklarıyla kırdı ve haykırdı.” ÖZGÜRLÜĞÜNÜZ İÇİN YANIMDA SAVAŞIN!”
Elli köle ve Néindril hemen silahlarını alıp sahaya fırladılar. Az önce korkuyla titreyen yürekler güçlü bir liderin önderliğinde adeta serbest kalmış bir boğa sürüsü gibi koşmaya başlamıştı. İşlerin kontrolden çıktığını anlayan Dorgod ve Goldam hemen askerlerine ölüm emri verdi.
Yüz askerde sahaya inince arena şimdiye kadar görmediği bir savaşın merkezi olmuştu. Kan, acı çığlıkları ve ölüm, sahada seyircilerin en sevdiği şeyler olmasına karşın herkes kaçışmaya başlamıştı.
Çarpışan kılıçlar, kesilen uzuvlar ve şarap misali akan kan eşliğinde savaş devam ediyordu. Askerler kısa kılıçlarını ustalıkla kullanırken, köleler acemice birer birer ölüyordu.
Aldu savaşın tam merkezideydi. İki elinde kılıç önüne çıkan askerlere aman vermiyordu. Néindril ise Aldu kadar becerikliydi bu işte. Askerleri kolaylıkla öldürerek Aldu’nun yanına geldi.” Sayıları bizim iki katımız. Böyle giderse kaybedeceğiz.” Dedi
Aldu üzerine fırlatılan bıçağı kılıcıyla engellerken” sağ kalanları çıkar dışarıda buluşuruz.” Dedi
“Ama çok az kişi kaldık. Çıkışa kadar hepimizi öldürecekler!”
“Şu iki kişiyi görüyor musun?” dedi Aldu,  kaçmaya çalışan Goldam ve Dorgod’u göstererek” Onları esir almanı istiyorum. Biz burada askerleri oyalayacağız.”
“Anlaşıldı.”
Aldu Néindril’in geçmesi için yol açarken Néindril hemen seyircilerin olduğu bölgeye sıçradı. Doğruca Goldam ve Dorgod’a doğru koşmaya başladı.
“Aldu başaramayacağız!”
Kölelerden biri Aldu’nun yanına gelmişti. Elinin birini kaybetmişti ve yarasını bez parçasıyla sarmıştı. Aldu’da başaramayacaklarının farkındaydı. Etrafına bakındı, kölelerin bir kısmı korkudan silahlarını bırakıp kaçmaya başlamıştı bile.”Hadi Néindril, acele et!” dedi
“İzin ver senin için savaşayım Aldu.”
“Asla! Bir daha bunu yapmana izin vermeyeceğim.” Dedi Aldu içinden gelen sese.
Kaça kölelerin önü askerler tarafından çevrilmişti. Köleler kaçışmaya başlamıştı çünkü askerlin komutanı ruhlarla antlaşma yapan biriydi. Bu yüzden kılıcı alevler saçıyordu. Kılıcını kaçan kölelere doğrulttu ve köleler birer birer yanmaya başladı. Alevler içinde çığlık atan köleleri gören diğer kölelerde korkudan titremeye başladı.
Komutan şimdi gözlerini Aldu’ya dikmişti. Ateş kılıcını Aldu’ya doğru savurdu. Aldu eğilerek bu saldırıdan kurtuldu. Komutan gücünün çoğunu köleleri yakmak için kullandığından halsizleşmişti bu yüzden saldırıları düzensizleşmişti.
Aldu bunu fark ettiği anda komutanın üzerine atıldı. Kılıcını komutanın karnına saplarken üzerinin yandığını gördü. Ateş bir anda tüm bedenini sardı. Aldu aniden olduğu yere çöktü ve elleriyle dizlerini tuttu.
Tüm giysileri kül olmuştu fakat Aldu hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalktı. Ağzının içine sakladığı şal parçasını çıkarıp tekrar bileğine doladı. Herkes hayretle ona bakıyordu. “Ateş bana bir şey yapamaz.”dedi ve çırılçıplak olmasına aldırmadan yerdeki kılıcını aldı ve savaşa dahil oldu.
Néindril ise çoktan Goldam ve Dorgod’un yanına ulaşmıştı. Onları korumakla görevli askerleri öldürünce Dorgod yerde yatan askerin kılıcını eline aldı.” Bir kılıcı kavramayalı uzun zaman olmuştu. Goldam sen kaç dostum, birazdan yanında olurum.”
Néindril tiz bir kahkaha attı.” Üzgünüm ama o şişko pislik hiçbir yere gitmiyor.”
“NE!”
Goldam’ın boynunda şimdi bir kılıç vardı. Kölelerden biri Néindril’in niyetini anlamış ve yardıma gelmişti. Goldam’a arkadan yaklaşmış, onu yakalamıştı.
“Beni en ağır işlerde kullandın! Sayısız işkenceye maruz kaldım! Hep seni öldürmenin hayaliyle yaşadım. İşte o gün geldi. GEBER!”
Köle kılıcını Goldam’ın boğazına sapladı. Goldam titreyerek yere düştü. Néindril hayretle köleye bakarak” Ne yaptın sen? O bize canlı lazımdı!” dedi fakat cevabını alamadı çünkü Dorgod arkadaşının da ölmesiyle iyice hiddetlenmiş Néindril’e saldırmaya başlamıştı. Ustaca kullandığı kılıcını bir sağdan bir soldan savuruyor, bir yandan da küçük ayak oyunlarıyla açık bulmaya çalışıyordu. Néindril saldırıları gittikçe güçlükle savuşturuyordu. Goldam’ın canını alan kölede savaşa dâhil olunca çok kısa bir süre Dorgod’u köşeye sıkıştırdılar lakin Dorgod gerçekten çok iyi kılıç kullanıyordu. İkisiyle birden mücadele ederken aşağıda savaş hala devam ediyordu.
Aldu hâkim olduğu ateş gücüyle askerleri küle çeviriyordu fakat bu neredeyse tüm gücüne mal oluyordu. Artık sadece yirmi köle kalmıştı sahada. Asker ise kölelerin iki katıydı.
Aldu artık gücünü kullanamaz olmuştu. İşler hiçte iyiye gitmiyor diye düşündü kendi kendine. “Acele et Néindril” dedi kılcını alıp savaşmaya devam ederken.
Néindril ve köle arkadaşı Dorgod’a etkili saldırılar yapmalarına karşın Dorgod hepsini karşılıyordu. Néindril kılıcını eğilerek savurdu ve köle aynı anda saldırmıştı fakat Dorgod beklediği açıklığı yakalamıştı. Savaşmakta acemi olan köle kılıcını havadan savurunca, Dorgod Néindril’in saldırısından kurtulup kölenin başını gövdesinden ayırdı. Köleyi öldüren Dorgod artık daha rahat saldırmaya başlamış sonunda Néindril’in kılcını düşürmeyi başarmıştı. Néindril yere düşmüş geri sürünürken Dorgod kılıcını kaldırmıştı bile” Seni sürtük! Benimle boy ölçüşmeye nasıl cüret edersin!” dedi ve kılıcı aniden elinden düştü. Ardından dizlerinin üzerine kapaklandı.” NELER OLUYOR! Aniden Ayakta duracak halim bile kalmadı.”
“Genç ve güzel bir hanımefendiye nasıl ağza alınmayacak küfürleri edersin seni pislik!” dedi adamın biri Dorgod’un yanına gelirken.
Néindril hayretle adama bakıyordu.” Sende kimsin?”
“Ah ne kabalık kendimi tanıtmayı unuttum. Adım Groil, lütfen buradan çıktıktan sonra çıplak savaşan şu aptala-Aldu’yu göstererek- söyler misin onu dışarıda bekliyor olacağım. Yanıma mutlaka gelsin yoksa ben onu bulduğumda kötü olacak.”
Néindril şaşkınlıkla başını sallıyordu sadece ama Groil konuşmaya devam ediyordu” Ayrıca savaşı hemen bitirmelisiniz zira çok az kişi kaldınız. Bu aptalı esiriniz yaparak buradan çıkın. Rahatlıkla götürebilirsin onu, artık zorluk çıkarmayacak.”
Groil ıslık çalarak uzaklaşırken Néindril Dorgod’un başını tutarak ayağa kaldırdı.” Çabuk bu savaşa son ver ki yaşayabilesin. ” dedi
Dorgod son bir gayretle haykırdı.” ASKERLER DURMANIZI EMREDİYORUM!”
Askerlerin hepsi aniden Néindril’e ve esir tuttuğu Dorgod’a baktı. Dorgod’un esir düştüğünü görünce hepsi geri çekilmeye başladı.
“Hemen yaralıları da alıp çıkın buradan!” dedi Aldu sağ kalan kölelere.
Köleler sevinç naralarıyla beraber sahadaki yaralı arkadaşlarını da alıp arenayı terk ederken askerler sadece izliyordu. Aldu ise Néindril’in yanına doğru yürümeye başladı.
Néindril gülerek” Lütfen üzerine bir şeyler giy.” Dedi Aldu’ya
Aldu yerde ölü halde yatan askerlerden birinin kıyafetini giydi utanarak.
O,Néindril ve Dorgod arenadan dışarı çıkarken askerlerde onlarla beraber dışarı çıktı.” Sahibinizi öldürmeyeceğiz. Onu hava kararınca ormandan gelin alın. Eğer şimdi gitmezseniz onu öldürürüz.” Dedi Aldu
Askerler mecburen uzaklaşmaya başladı. Sonunda hepsi gözden kaybolunca“Başardık!” dedi Néindril gülerek
“Hepsi senin sayende”
“Aslında benim sayemde değil. Groil isimli birisi yardım etmese başaramazdım.”
Aldu hayretle Néindril’e bakarak” Groil mi?” dedi
“Evet. Ayrıca seni beklediğini söyledi.”
“Anlıyorum. O halde kölelerin sağ salim buradan çıkmasını sağla. Ayrıca Bu pislikle de ne yapmak istiyorsan yap.” Dedi ve kasabanın yakınlarındaki ormana doğru yürümeye başladı.
“Dikkatli ol” dedi Néindril
   “Sende”
   Aldu, Néindril ve diğerlerini arkasında bırakıp ormana doğru yürümeye başladı.”Groil benden ne istiyor acaba?” dedi kendi kendine
   “Eğer zorluk çıkarırsa onu senin için halletmemi ister misin?”
   Aldu kendi kafasına sertçe vurarak” Kapa çeneni! Artık senden hiçbir şey istemiyorum. Beni rahat bırak!”
   “Olanlar benim suçum muydu sence? Groil seni kışkırtmasa Sénrey şuan yanında olabilirdi.”
   Aldu artık iyice sinirlenmişti. Adımlarını hızlandırıp kendi kendine şarkı mırıldanmaya başladı.
Ormana geldiğinde etrafına bakınmaya başladı fakat Groil’i göremedi.” Hadi neredeysen çık dışarı!”
   “Yaptığının çok akıllıca olduğunu mu düşünüyorsun.” Dedi arkasından biri “Hem burada olduğumu nasıl anladın?”
   “Böyle yerleri her zaman sevdiğini unutmadım ağabey. Hem burada ne işin var? Üzerime bahis oynamaya mı geldin?”
   “Senin için geldim kardeşim. ” Dedi Groil elini Aldu’nun omzuna koyarak” Seni götürmeye geldim. Ayrıca bana elli beş çeyrek gümüş borçlusun.”
   Aldu kendini anında geri çekti.”  Onca yaşananlardan sonra, bana kardeşim demeye hala cüret ediyor musun? ” dedi
   “ Sen her zaman benim küçük kardeşim olarak kalacaksın.” Dedi Groil gülümseyerek.
   Groil uzun boylu, kuvvetli biriydi. Çökük göz çukurlarının etrafında çizikler vardı. Gökyüzü mavisi gözleri kardeşine sevgiyle bakıyordu. Uzun, düz, bakımsız, siyah saçları omzuna kadar uzanıyordu. Siyah, kirli sakalı yüzünün tamamını örtüyordu. Büyük burnunun altındaki kalın dudakları gülümsemekten kasılmıştı. Üzerinde kan kırmızısı bir mont vardı. Montun arkasında ateşten çıkan bir aslan figürü işlenmişti ve montun altında beyaz, yakalı bir üniforma kendini gösteriyordu.  Büyük ellerini açtı ve kardeşinin ona sarılmasını bekledi fakat beklediği gerçekleşmedi“ Ne için geldiysen geri dönmeni öneririm zira benim ve senin yolların ayrı.” Dedi Aldu
“ Aslında buraya seni durdurmaya geldim. Yapmayı düşündüğün şeyi biliyorum. O ruhla antlaşma yaptığından beri iyice sapıttın. Seni tanıyamıyorum artık. Orada kendini öldürebilirdin. Anlamıyor musun? ZAYIFSIN! Savaştığın askerlerin toplamının on katı güce sahip kişiler var ilerlediğin yolda. Onlarla nasıl karşılaşmayı umuyorsun?”
“Güçlenirim o halde”
“Çocukluğundaki gibi konuşuyorsun. Yaşananların hepsi senin kibrin yüzünden, Sénrey benim değil senin yüzünden yakalandı ve öldürüldü!”
Aldu’nun yüzü iyice kasılmıştı. Yerden bir taş aldı ve Groil’e doğru fırlattı. Groil başını yana yatırarak taştan kolayca kurtuldu ardından şimşek gibi aniden ortadan kayboldu. Aldu hayretle etrafına bakınmaya başladı. Ellerini sıktı ve Groil’in gelmesini bekledi. Groil’in olduğu yerde toz bulutu vardı artık. Ardından kısa sürede yüzüne doğru gelen yumruğu gördü ve kendini yerde buldu. Oldukça uzağa uçmuştu ve vücudu adeta uyuşmuştu. Ellerini yere dayadı ve kalkmaya çalıştı. Fakat gücünün avuçlarından kayıp gittiğini hissetti. Groil kılıcını metal kınından çıkarıp Aldu’nun başucuna geldi.”Daha bana karşı bir şey yapamıyorsun. İstesem seni şuracıkta öldürürüm lakin kardeşim olduğun için seni şimdilik serbest bırakıyorum. Lakin bir daha ki karşılaşmamızda kendimi tutmayacağım kardeşim. Sénrey’in ölmesine bende senin gibi üzüldüm fakat cezasını hak etmişti. Bunu kabullen artık!”
“Seni piç kurusu! Nasıl cüret edersin!”
Groil kahkaha atmaya başladı.” Ağabeyine karşı daha kibar olmalısın. Seçtiğin yolda artık sana yardım edemem. Truk gibi sende bir şeye takılıp kalmışsın. Dikkatli ol ve Birleşik Krallığın dikkatini çekmemeye çalış. Ayrıca bu sana ait, sende kalması daha uygun olur. ” Kılıcı Aldu’nun başının yanına toprağa sapladı.
Aldu akan gözyaşlarına hâkim olamıyordu artık. Ağzına gelen kanı tükürdü. Kalbi hala Sénrey’in adını duyunca ilk günkü gibi sızlıyordu. Elini yumruk yapıp toprağa sert bir yumruk attı. Groil arkasını dönüp uzaklaşırken Aldu son gücünü toplayıp ardından bağırdı.” ONU BULACAĞIM VE HER ŞEYİ DÜZELTECEĞİM!”
Groil, Aldu’yu gerisinde bırakırken gözlerinden toprağa iki damla yaş süzüldü.


    
 

Çevrimdışı myn131

  • *
  • 14
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tanrının Veliahtları
« Yanıtla #2 : 22 Temmuz 2014, 19:49:31 »
Sanırım kimsenin ilgisini çekmedi o halde konu kirliliği için özür dilerim...

Çevrimdışı myn131

  • *
  • 14
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: kısım 2
« Yanıtla #3 : 25 Temmuz 2014, 23:42:20 »
         
“Kaptan, kuzgunların birinde ilginizi çekecek bir mesaj geldi.”
Duan adında bir korsan elinde sımsıkı tuttuğu önemli parşömen ile küçük bir geminin güvertesinde koşuyordu. Uzun boylu, zayıf biriydi. Siyah renk teni vardı. Kıvırcık, siyah saçı kafasının üzerinde toplanmıştı. Kalın dudağı üzerinde birkaç tüy bıyığı ve keçisakalı vardı. Kapkara gözleri heyecanla kaptanına dikilmişti.  Üzerinde mor bir tişört ve altında parçalanmış gece mavisi pantolonu vardı.
“Sakin ol Duan.” Dedi denizi seyreden Alpar.
Alpar, gece korsanlarının kaptanıydı. Henüz bir yıldır denizlerdeydi bu yüzden Anrona’dan fazla uzaklaşamamıştı. Lakin bu gece bilerek Anrona’nın güneyinde küçük bir adaya demirlemişti gemisini. Orta boylu, iri yapılı biriydi. Toprak rengi uzun, kıvırcık saçlarını dağınık bırakmayı severdi. Saçlarıyla sıklıkla oynar, gözlerinin önünde olmasını isterdi. Kahverengi gözleri derin derin denize bakıyordu. Sivri burnunun altında ince bir dudak süzülüyordu. Bıyığı olmamasına karşın geniş, sivri çenesi sakalla örülmüştü. Üzerinde siyah, uzun bir ceket vardı ve çıplak bedeninin üzerine atmıştı. Gri, diz kapağına kadar kesilmiş bir pantolonu vardı.
             “Kaptan, şuna bir göz atın lütfen.” Dedi Duan nefes nefese parşömeni uzatırken. Alpar parşömeni alıp okumaya başladı. Bitirdiğinde kahkaha atmaya başladı. “ Demek sonunda harekete
geçtin ha Groil.“
   “Bunun neresi komik kaptan. Birleşik Krallığın Kara Ordularının Binbaşı Groil’den bahsediyoruz burada. Bize tehdit mesajı yollamış.”
   Alpar ona aldırmayarak mektubu bir kez daha okudu. Gözlerini gökyüzüne çevirdi.”Aldu, demek söylediğini yapmaya başladın. Aptal bu işi bana bırakmalıydın.” Dedi kendi kendine
   “Bana bir şey mi söylediniz?”
   “Şu şişko Goldam’dan yağmaladığımız şaraptan getir de içelim.”
   Duan söylenerek mutfağa giderken Alpar arkasından bağırdı” İki bardak daha doldur geliyorlar.”
   Alpar’ın gözleri bu kez sahilden gemiye yaklaşan iki kişiye takılmıştı. Adamlar tartışarak yürüyorlardı.
   Birinin adı Truk’tu ve geminin müzisyeniydi. Tayfaya ilk katılan kişiydi. Kaptanı neşelendirecek şarkıları iyi bilirdi ve her yemekten sonra bunları çalmaya özen gösterirdi. Kendisi uzun boylu ve sıskaydı. Kıvırcık, beline kadar uzun saçlarını toplamıştı. Beyaz teninin üzeri yanık izleriyle doluydu. Uzun sakalının ucuna şans getirmesi için bir halka tutturmuştu. Siyah gözleri, katıldığı tayfanın adı kadar karaydı. Başında her zaman taktığı büyük, ucunda tüy olan şapkası vardı. Üzerinde önü açık beyaz bir gömlek ve altında geniş, siyah bir pantolonu vardı. Tayfada ağzı en bozuk kişiydi. Bu yüzden tayfanın kibar doktoruyla sık sık kavga ederdi. Truk çok iyi bir okçuydu. Gemideki küçük çaplı nişan yarışlarını hep O kazanırdı fakat aynı başarıyı kılıçta gösteremiyordu. Bu yaşına kadar hiçbir kılıcı kavramamıştı elleri.
   Diğerinin adı ise Yator’du. Yator tayfanın doktoruydu ve tüm tayfanın aksine aşırı kibar biriydi. Ağzından hiçbir kötü söz duyamazdınız. Sarhoş olduğu zamanlar hariç. Sarhoşken ağzı Truk’tan bile beterdi ve asla ondan beklemeyeceğiniz hareketleri yapabilirdi. Ayrıca kendinden yardım isteyen kimseyi de geri çevirmemişti. Gece korsanlarına katılana kadar bu özelliği yüzünden herkes tarafından kullanılmış, sonunda Alpar onu tayfaya katılmaya ikna etmişti.  Kısa boylu, şıksa biriydi. Her sabah erkenden kalkıp tıraş olduğundan ne sakalı, ne de saçı vardı. Masmavi gözleri bir deniz gibi derin ve anlam doluydu. Üzerinde tek parça siyah bir kumaş vardı.
   Truk ve Yator gemiye çıktıklarında hala tartışıyorlardı.
   “Sana kaç kere söylemem gerekecek acaba? Lütfen olur olmadık şeylere küfür etme.”
   Truk sıkıntıdan gözlerini devirerek” Tamamda koskoca Demir Ayak gelmiş. Sıçtık dememde ne var ki?-bir an duraksayıp Alpar’a doğru dönerek- Doğru ya bu arada Demir Ayak az önce adaya demirledi kaptan.”
   Alpar bir anda ayağa fırladı.”Demir Ayak mı?”
   Hala tartışan Truk ve Yator bir aniden sustu.” Toplantıya katılmaya gelmiş olmasın?” dedi Yator
   “Sıçtık, bu sefer gerçekten sıçtık!”
   “TRUK!”
   “Susun! Düşünmem lazım.” Dedi Alpar. Aklından binlerce şey geçiyordu. Toplantıyı basmaya niyetlenmişti ama Demir Ayak’ta toplantıya geldiyse bu sonları olabilirdi. Tüm tayfa onun ağzından çıkacakları bekliyordu.
   “Evet, şaraplar geldi.”
   Duan elinde bardaklarla konuşmanın ortasına daldı. Herkesin susmuş kaptana baktığını görünce” Neler oluyor?” dedi şaşkınlıkla
   “Sıçtık!” dedi Alpar ve Truk kendini yere attı. Kahkahalarla yerde yuvarlanırken Yator sinirlenmişti.
   “Kaptan, bari sen şuna uyma!”
   “Demir Ayak’ta olsa o toplantıya girip ortalığı dağıtmamız gerekiyor. Aradığım şey orada olabilir. Bunu hissediyorum.”
   “Peki kaptan Duan gemide kalsın biz gidelim.” Dedi Yator
   Truk ayağa kalkarken hala gülüyordu.” Katılıyorum. Hem bizim bu yola çıkarken ki ilk sloganımız korkmamak değil miydi kaptan?” dedi ve eline gitarını aldı.” Gitmeden son şarkımı çalmalıyım sanırım.” Kadehini bir defada dikti ve başladı söylemeye.
   “Ölüm, ağzı kokan, soğuk ölüm,
   Bu kadar çabuk mu kavuşacaktık.
   Ölüm, tenimi yakan kor ateş,
   Cehennemi erken mi yaşayacaktık.
   Ölüm-“
   “Tamam, yeter Truk.” Dedi Alpar” Bunun bizi neşelendirmesi gerekiyordu.”
   Alpar, Truk ve Yator gemiden aşağı inerken Yator geriye dönüp uzunca bir süre baktı. Sonra Truk’a dönerek” Sanırım haklısın dostum, sıçtık.”
   “Ölüm korkusu seni normale çevirdi sonunda dostum” dedi Truk kahkaha atarak
   Üçü bir yaprak misali ilerliyordu. Etrafına karşı temkinli ve bir o kadarda sessizdiler.  Toplantının yapılacağı virane yapının etrafında dikkatlice tur attılar fakat hiç kimseyi göremediler. Şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.” Hiç gözcü yok mu yani?” dedi Alpar
   “Ben kapıya gidiyorum, işaretimle gelin.” Dedi Yator
   Truk yayına okunu yerleştirip iyice gerdi. Bir gözünü kapatarak kapıyı hedef aldı.” Seni koruyorum ilerle.”
   Alpar da başıyla onaylayınca Yator, beline doladığı bir derinin üzerinde sarkan bıçaklarını eline aldı ve çömelerek kapıya doğru ilerlemeye başladı. Kapının açık olduğunu görünce aniden olduğu yere yatıp bekledi bir süre. Birinin çıktığını sanmıştı fakat hiçbir şey olmadığını görünce tekrar içeriye doğru göz gezdirdi. Sonra hayretle ayağa kalktı. Eliyle gelin işareti yaptıktan sonra kapıdan içeri girdi.
   Alpar ve Truk hayretle onu izlediler. İçeri girdiklerinde ise yerde yatan cesetlerle karşılaştılar. Beş kaptan toplantı masasının etrafında cansız yatıyordu. Adamları ise geniş odanın her yerine yayılmıştı. Bastıkları yer kan içinde kalmıştı.
   Büyük odanın her yeri meşalelerle aydınlatılıyordu. Büyük tavanın bile her yeri kanlarla kaplanmıştı. “Neler olmuş burada!” dedi Truk
   Alpar hemen kaptanların olduğu masaya koştu. İçlerinden birinin parmaklarında ki yüzükleri çıkarıp tek tek inceledi. Sonra kahkaha atmaya başladı.” Şansımıza bak sen! İşte burada bir senedir aradığım şey!”
   Alpar bulduğu yüzüklerden birini elleri titreyerek incelemeye başladı.” Bıçağını ver Yator.” Dedi
   Yator bıçağını Alpar’a uzattı. Alpar dikkatle bıçağı alıp yüzüğün üzerindeki kehribar rengi büyük taşı çıkardı. İyice inceledikten sonra bıçağı sertçe taşa vurdu. Taş anında ikiye ayrıldı.” Kahretsin! Sahteymiş!” dedi ve ağzına gelen ilk küfrü savurdu.
   Yator’un gözleri anında kaptanına çevrildi ama Alpar bu kadar sinirliyken ona bir şey söylemek istemedi.
   “Kaptan burada bir not var.” Dedi Truk duvarı göstererek
   Alpar meşalelerden birini alarak duvara yaklaştı. Gözünü kısarak kanla yazılmış yazıyı okumaya başladı.
   Benden habersiz buluşan bu kaptanlar koyduğum kuralları hiçe saymış, gazabımdan korkmayarak cesaretlerini sınamışlardır. Cezaları bizzat tarafımdan verildi.
   İmza: Bu denizlerin en güçlü adamı, Demir korsanların kaptanı ve Yelbeğen’in sahibi Demir Ayak.
   Alpar yazıyı okuduktan sonra yutkundu. Daha erken gelselerdi şayet, şuan yerde yatanlardan bir farkları olmayacaktı. Bu gece onun için tam bir hayal kırıklığı ile geçmişti.
   “Değerli her şeyi alın. Sonrada gemiye dönelim.” Dedi Alpar dışarı çıkarken
   Truk ve Yator hemen ölülerin üzerindeki mücevherleri toplamaya başladılar. İşleri bittiğinde küçük gemilerine doğru yürümeye başladılar. Üçü de yol boyu hiç konuşmadı. Alpar ise tüm hayalleri yıkılmış gibiydi adeta.
   Gemiye yaklaştıklarında üçü de aniden durdu. Truk gözlerini ovuşturmaya başladı.”Hayal görmüyorum değil mi?” 
   “Sanırım aynı hayali bende görüyorum.” Dedi Yator
   “Siktir be! Ölmek için çok gencim ama ben!” dedi Truk
   “TRUK!”
   Alpar gemisinin yanında duran gemisinin on katı büyüklüğündeki devasa yaratığa baktı. Kocaman bir balinaydı bu fakat işin garibi üzerinde bir gemi vardı. Balinanın sırtına yerleştirilmiş bu geminin adını çok iyi biliyordu.
   “Yelbeğen!”
   “Emirleriniz ne kaptan?” dedi Yator
   “Gemimize gidiyoruz.”
   Üçü adeta ölümü kucaklayarak gemilerine doğru yürümeye başladı. Gemiye çıktıklarında, güvertede deliler gibi koşturan Duan’ı gördüler. Etrafında yatan insanlara içeceklerini veriyordu. Alpar gemiye çıkınca herkes doğruldu ve dik dik ona bakmaya başladı.
   “Gemimde ne işiniz var?” dedi Alpar ve korsanlar kahkaha atmaya başladı.
   İçlerinden biri Duan’ı göstererek” Bu arkadaş elinde kaliteli şarap olduğunu söylediği için geldik. Sen kaptan olmalısın. Demir Ayak seninle görüşmek istiyor.”
   Alpar sessizce” Her an tetikte olun.” Dedi fakat yanında ne Truk ne de Yator kalmıştı.
   “Nasıl güzel şarap değil mi? Daha çok var. İçelim!”
   Truk çoktan korsanların arasına geçmiş şarkı söylemeye başlamıştı bile. Yator ise korsanlarla kadeh kaldırıyordu.
   Alpar iç çekerek gemiden indi. Yelbeğen’e bakarak bunun üzerine nasıl çıkacağım diye düşünürken, yukardan merdiven sarktı ve Alpar tırmanmaya başladı. Bir süre sonra geminin tepesine çıktı ve gemiye hayranlıkla bakınmaya başladı.
   Geminin güvertesi bile kendi gemisinden büyüktü. Ana yelken direğinin tepesinde siyah bir flama sallanıyordu. Üzerindeki resimde demirden ayağı olan biri elinde kılıç tutuyordu.
   “Yaklaş!” diye bağırdı Demir Ayak
   Alpar önünde kalabalık bir grup olan adama baktı ve yavaşça onun önüne doğru yürüdü. Devasa koltuğunun üzerinde oturuyordu. Boyu Alpar’ın üç katıydı neredeyse. Uzun, siyah saçları omzuna kadar uzanıyordu. Kahverengi gözleri, sivri burnunun üzerinden Alpar’a bakıyordu. Dev gibi elleriyle siyah, pala bıyığını burdu. Göğsüne kadar uzanan, siyah sakallarını örmüştü. Ayağının biri gerçektende demirden yapılmıştı. Üzerinde kırmızı, yanlardan işlemeli, uzun bir palto vardı. Tıpkı Alpar gibi oda çıplak bedeninin üzerine atmıştı sadece. Altında beyaz bir pantolon ve siyah bir kuşağı vardı. Başında siyah bir şapka kendini gösteriyordu ve önü kıvrılmıştı. Şapkanın önünde bayraklarındaki simge görülüyordu. Kaslı vücudunun her yerinde kesikler vardı.
   Alpar Demir Ayağın tam karşısına oturdu. Anında adamlardan biri ona büyük bir kadeh bira getirdi.
   “Pis şarapların yerine bundan dene bakalım tadı nasılmış.” Dedi Demir Ayak
   “Kaptan biz-“
   Demir Ayak adamlarına bakarak” Çekilebilirsiniz. Özel konuşmak istediğim konular var.”
   Adamlar geminin diğer kısmına giderek yemek yemeye ve içmeye başladılar.
   Alpar kadehten bir yudum aldı. Hiç beğenmemişti. Kendi kendine “bu ne boktan bir içecek böyle?” dedi
   “Ee nasıl buldun bakalım?”
   “Harika efendim. Şimdiye kadar nasıl içmemişim kendime şaşırıyorum.”
   Demir Ayak kahkaha atmaya başladı.” Korkmana gerek yok. Senin o beşlinin peşinde olduğunu biliyorum. Ama anlamadığım neden onların peşindesin?”
   “Bergüzarları duymuş muydunuz ?”
   “Şu Bilge Kağan’ın sahip olduklarından mı bahsediyorsun.”
   Alpar biradan bir yudum daha alarak” Evet, denizlere açılma sebebim onlardan aradığımın denizlerde olduğunu düşünmem. Aslında sahtesini bu gece gördüm. “
   “Anlıyorum. Benim de onlardan birini aradığımı söylesem ne derdin?”
   “Eğer benim aradığımı arıyorsanız efendim. Maalesef sonunda birimiz öleceğiz demektir.”
   Demir Ayak elindeki büyük kadehi bir dikişte bitirdi. “Korkundan azat oldun. Bu kadar çok istiyorsun demek.”
   “Evet, tüm hayatım buna bağlı diyebilirim size.”
   “Anlıyorum.”dedi Demir Ayak” Kararlı gençleri severim. Benim filoma katılmaya ne dersin?”
   “Üzgünüm efendim. Kimseye bağlı olmak istemem. Nazik teklifiniz için teşekkür ederim.”
   Demir Ayak eğilerek Alpar’a yaklaştı.”Ben de olsam aynını söylerdim evlat.” Dedi ve devam etti.” Tüm filolarımı toplamaya başladım. Karadan da destek bulunca Taş Mekân’a saldırmayı düşünüyorum. Taş Mekân’ı biliyor musun?” dedi
   “Evet. Anrona’nın doğusundaki devasa şehir. Yaverlerden biri orada bulunuyor.”
   “Benim yaverlerle falan işim olmaz. Ben orada tutsak olan birini kurtarmak istiyorum. Üç kere teklif etmeme rağmen filomun yardımcı kaptanı ve aynı zamanda karımı teslim etmediler.”
   “Üzüldüm efendim.”
   “Bu savaşta yanımda olmanı istiyorum. Eğer bana karadan destek olan birliğe katılırsan bende aradığın şeyde sana yardımcı olurum.”
   Alpar şaşkınlıktan ağzındaki birayı tükürdü.” Sadece dört kişiyiz. Ne gibi bir katkımız olabilir ki?” dedi
   “Sen yükselen bir korsansın. Eminim o zamana kadar onlarca kişiyi tayfana katmış olursun. Hem dört kişi bile olsan senin güçlü olduğunu sezebiliyorum. Antlaşma yapanlardan mısın?”
   “Evet antlaşmalılardanım.”
   “Peki ya adamların?”
   “Onlar değil efendim.”
   “ Peki, öyle ise teklifimi bir düşün. Eğer kabul edersen Taş Mekân’ın yakınlarında Kayıp Bahçe adında bir ada var. Orada Berzah adında yaşlı biri yaşıyor. Onu bul ve benim yolladığımı söyle. O sana gerekenleri söyleyecek. Ayrıca Kardeşin Aldu’yu da bulman gerekecek.”
   “Aldu mu? Onun bunlarla ne alakası var?”
   “Gerekli her şeyi ihtiyar sana anlatacak. İhtiyarın yanına gittiğinde o bana ulaşır böylece bende yanımda olduğunu anlarım.”
   Alpar cevap vermedi. Hala Aldu ile olan bağı kavramaya çalışıyordu.
   “Yalnız baştan uyarayım seni bu savaş, bu çağın gördüğü en büyük savaş olacak. Söyleyeceklerim bu kadar, şimdi çekilebilirsin.”
   Alpar birayı bitirip ayağa kalkarak içecek için teşekkür etti. Tekrar merdiven yardımıyla aşağı inerken, tüm korsanların gemisinden indiğini gördü. Kafasında yüzlerce soru ile gemisine çıktı.
   “Gidiyoruz!”
   Yelbeğen Alpar’ın gemisinin yanından ayrılırken, Alpar güverteye çıktı. Truk heyecanla yanına gelerek” Kaptan fark ettim ki biz bu gemiye isim koymadık.” Dedi hıçkırarak
   Alpar şuan bir isim düşünecek halde değildi ama Yator’un sarhoş olduğunu görünce kahkaha atmaya başladı. Çünkü Yator Yelbeğen’in arkasından küfrediyordu.
   Duan ise korkuyla onun ağzını kapatmaya çalışıyordu. Truk hala kendi kendine gemiye isim bulmaya çalışıyordu.
   Alpar ağır düşüncelere dalmıştı. Berzah kimdi? Aniden kendini nasıl savaşın içinde bulmuştu? Teklifi kabul etmeli miydi? Ayrıca Aldu’nun bu işlerle ne ilgisi vardı?
   O bunları düşünürken Truk tekrar yanına geldi.”Kaptan rotamız neresi? Nereye gidiyoruz?” dedi
   “Taş Mekân yakınındaki küçük adaya gidiyoruz. Berzah adında birini görmemiz lazım.”
   Truk sevinçle çığlık atmaya başladı. Alpar nedenini anlayamamıştı ama Truk şarkı söylemeye başlamıştı bile.
   “Taş Mekân, bembeyaz örülü duvarları
    Buz gibi şarapları, taş gibi kızları-“
   Fakat devamını getirememişti şarkısının çünkü Yator kafasına elindeki kadehle vurmuştu.”Sus lan siktiğimin salağı!”
   “Hareket için hazırız kaptan!”
   Duan tüm hazırlıkları yapmış kaptanın emrini bekliyordu. 
   “Pekâlâ, rotamız Kayıp Bahçe!”
 

   
        
      
        
   
 
   
   
   

   

   
    
 
   
 

Çevrimdışı The Archowner

  • *
  • 25
  • Rom: 0
  • They will kill everything on their way, but YOLO!
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tanrının Veliahtları
« Yanıtla #4 : 28 Temmuz 2014, 02:24:41 »
Merhaba :) mesajınızı gördüm de hikayenize bakayım dedim. Şu an okuyorum, okurken de gözüme çarpan birşeyler oldu bunları sizinle paylaşmak istiyorum. Biraz acımasız olabilirim fakat bu sizin yararınıza olacaktır,  zaten kabul etmişsiniz bunu :)

Herşey sakince ilerliyordu, ama o Brod ve Aldu'ya gelince olayların karıştığını fark ettim. İlk olarak Aldu'nun ne yaptığını anlayamadım,  bi dikkatini broda veriyor bi seyircilere dönüyor. Ayrıca orada bahsettiğin siyah saçlı kişinin de kim olduğunu anlamadım.  Dorgod'dan bahsetti sanırım fakat orası biraz belirsiz olmuş. Bir de Aldu'yu normal bir adam gibi canlandırmıştım gözümde, bir yumrukta koca adamı devirebilmesine şaşırdım. Bence henüz kafesteyken adamı biraz tanıtmalısın. İkincisi, olan olaylar biraz hızlı oldu. Tamam birbiri ardınca gelen olaylar çok fakat mesela Aldu'nun birden içinde birşey konuşması ve alev kullanmaya başlaması biraz bodoslama oldu. Ayrıca çok çabuk güçten tükettin adamları. Bunun nedeni de olayları hızlandırmış olman.

Okurken arada durup yazıyorum da, ilerisine daha gelmemiştim. Dediğim gibi Groil'i o oturan iki kişiden biri sanmıştım o yüzden onu düzeltmen daha iyi olur bence. Şu an ilerliyorum ve aksiyon bitince sen de rahatlamışsın sanki, yazıların daha anlaşılır olmuş :)

Masmavi gözler,  maşallah hepsi rus :D

Karakter tanıtımlarını sevdim. :) bu benim de yapmam gereken birşey, sizin sayenizde hatırlamış oldum. :)

Bazı diyaloglara ifade gerekiyor. Mesela Alpar Truk'a müziği kesmesini söylediği zaman oraya birşeyler katabilirsin. Biraz düz söylemiş gibi gözüktü orada.

Şimdi bitirdim. Ellerinize sağlık, okurken hiç sıkılmadım. Çok sürükleyici olmuş ve hikayesi güzel.
Devamını bekliyorum. Bu eleştirilerimi de göz önünde bulundurursanız sevinirim :)

Bu arada, virgül kullansanız çok güzel olacak ya :D

Çevrimdışı myn131

  • *
  • 14
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tanrının Veliahtları
« Yanıtla #5 : 28 Temmuz 2014, 03:39:22 »
Değerli yorumun için çok teşekkür ederim.Kesinlikle değerlendireceğime emin olabilirsin :)

Aldu'nun ateş kullanmaması gerekiyordu :) İlk yazımda kullanıyordu fakat sonradan değiştirmiştim orayı lakin sanırım burada düzenlemeyi unutmuşum :) Beğenmene sevindim kesinlikle daha kırıcı olmanı isterdim, o konuda rahat olabilirsin.

Noktalama konusunda malesef yetersiz olduğumu biliyorum. Düzeltmek içinde ne yapmam gerektiğini bilmiyorum açıkçası.

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Tanrının Veliahtları
« Yanıtla #5 : 28 Temmuz 2014, 03:39:22 »