Kayıt Ol

Troll Suzin Anlatıyor

Çevrimdışı Zuljin

  • *
  • 28
  • Rom: 4
    • Profili Görüntüle
Troll Suzin Anlatıyor
« : 28 Aralık 2009, 21:39:46 »
Troll Suzin Anlatıyor

Adım Suzin, efsanevi savaşçı Seyfeyn'in mirasçısı Raventusk kabilesinden Zinjin eski kölesi yeni vasisiyim. Bizler troller, ruhların dünyadaki elçileri idik. Biz onlara hizmet eder onlar da bize hizmet ederdi. Bizler priestizm üzerine çalışırdık. En zor kararlarımızdan en adi günlük işlerimize kadar ruhlara danışır onlara göre haraket ederdik. Ruhlar biz mağrur hizmetkarlarını güçle, kudretle bilgelikle onurlandırdı. Ama bizler daha fazlasını istedik. Azeroth bütün trollerin evi iken aç gözlü davrandık. Kendi komşumuzun toprağına göz koyduk. En vahşi hayvandan bile daha vahşi en zalim gaddardan bile daha acımasız olduk. Kudretli Gurubashi İmparatorluğu ile Daim Amani İmparatorluğu savaş meydanında karşı karşıya geldi.

Bu yaşlı gözlerin göremediği ama efendime kalan kanlı bir hançer, öyle bir silah ki çeliğin en sert şeklinden dövülmüş ve kardeş kanın aktığı savaşa şahit olmuş. Bana anlatıyor bu yaşlı kulakların duymak istemediğ gerçeği. Yaşlı kalbimin dayanamadığı acıyı veren gerçeği.

Kanlı savaş meydanı; bilgeliğin, onurun, merhametin kaybolduğu savaş meydanı... Taştan baltaların, odundan mızrakların etle buluştuğu bir meydan. Kükreyen bir canavar gibi eski komşular, akrabağlar zırhalarını kuşanmış silahlarını donanmış kan için ölüm için nâralar atıyor. Ve etten iki selin buluşması, ve cansız kafaların boş sepet gibi yuvarlanması, kopuk uzuvların havada uçuşması. Kocaman bir yangın ki biz en eski ırkın en güçlü kültürün bütün varlığını kudretini yakıp kül etti.

Artık ne bir Amani İmparatorluğu var nede bir Gurubashi İmparatorluğu. Savaş bitti ama bi muzaffer yok, bilakis iki tane malup taraf ve binlerce kardeş katili...
Akan kan ruhlarıda memnut etmedi, tanrılar bize yüz çevirdi. Artık ağıtlarımız adaklarımız dualarımız karşılıksız. Bizler kendi topraklarımızda sürgün hayatına mahkum olduk. Yeni yetme elfler aç gözlü büyüleri ile bize galip geldi.

On bin yıl geçti; acı, sefalet, bilgelikten ve onursuz on bin yıl. Torunlarımızın torunları bile mezarlarında çürüdü. Kanımız taşıyan yeni troller vahşi doğada birer hayvan gibi kimi zaman av oldu kimi zaman avcı.

Kemiklerimden kalanlar toprağa, suya karıştı hava ya taşındı kiminin aşına girdim kiminin ciğerlerine doldum. Ama edebi istirahata hasret ruhum kardeşlerimin kanınıyla sulanan topraklarda esir kaldı. Umudum biz eskilerin yaptığı hatayı telafi edebilecek birilerinin çıkması, ve bir zamanlar bizlerin yardımcıları olan Ruhlardan ve tanrılardan af dileyip benim ve benim gibi pişman ruhların yaşamlarında hep düşlediği edebi hayata intikalini sağlaması.

Vatan Hasreti

On bin yıl, on bin yıl içinde Azeroth artık yabancı geliyor bu yaşlı gözlere. On bin yıl, artık uçsuz bucaksız topraklarımız artık yok, artık göğe yükselen tapınaklarımızın sayısı bir elimin parmakları kadar. On bin yıl cahil Elf'lerin güç hırsı dünyamızı ikiye ayırdı. On bin yıl geçti on bir nesil geçti kudretli Troll imparatorlukları uçuşan tozlardan farksız hale geldi. Heyhat, ruhların bize ders vermek için ne kadar garip bir yöntemi var! Bir uyanış başladı Troller tekrar bir olmaya başladı! Ne yazıktır ki bu bir düşmandan kendi canımızı sakınmak için.

Amani Topraklarının en güzel parçalarından biri, Azeroth'un kendinden bile kıskandığı bir parçası! Ne Tanaris'in çölleri gibi kuru ve sıcak ne de Northland'in tundrası gibi kuru ve soğuk. Sanki tanrılar cennetten bir parçayı dünyaya indirmiş, bunu da Amani İmparatorluğu'na hediye etmiş.

Fakat devir kıskançlık vaktiydi, vakit hırs ve güç vaktiydi. Çok iyi hatırlıyorum daha o zaman efendimin akıl sağlığı yerindeydi, çok bilge biriydi ve çok da onurluydu. Korkarımki çok fazla iyi kalpli idi.

Denizden geldiler, parlak renkli Elf'ler. Aç gözlü Arcane kudretinden alınmış güçleri ile güç delisi elfler. Bizim cennetimize göz dikktiler, kendi evimize, atalarımızın mezarlarına, analarımızın bizi doğurduğu yere! Kendi mezarlarımızın olacağı yeri bizden almak istediler! Her ne kadar azalmışta olsak, zayıflamışta olsak burası cennetten bir parça, burası doğduğum yer burası mezarımı kazdığım yer.

Yeni yetme Elf ırkı bizim savaş tecrübemiz ve priestizmimiz karşısında hiç bir şansı yoktu. Üstelik burası anavatanımızdı! Fakat Elf'lerde bunun farkındaydı. Tıpkı bizim hayvanları eğittimiz gibi onlarda İnsanları buldu ve eğitti. Bu maymundan iri görilden küçük insansılar şaşılacak şekilde iyi öğreniyordu ve daha korkuncu çok iyi savaşıyordu. Çok geçmedi Amani toprakları, buranın sahiplerinin kanları ile sulandı. Akan troll kanı durmadı ve Amani İmparatorluğu'nun közleri de saçıldı. Boyları göğe ulaşan, kapılarında kurbanlar verdiğimiz tapınaklarımız yıktılar. Bilgelerimiz ve liderlemizi esir aldılar. Kimilerini katl ettiler kimilerini ise esir. Bizleri hayvanlar gibi dipsiz ormanlara sürdüler. Fakat kızgın troller vaz geçmedi kendi ana vatanlarını ve intikamlarını istiyorlardı.

Aramızda en bilge olmasada en kudretli olanın emrine girmeye karar verdik. Zul'jin den başkası değildi bu. Ruhlar tekrar tek bir vücut olmamıza sevinmişti çünkü artık dualarımıza cevap veriyorlardı, artık bizi eski hediyeleri ile onurlandırıyorlardı. Bize yeşil derili cesur yürekli orcları gönderdiler bizim bilmediğim topraklardan. Bu güçlü onurlu savaşçılar bize yardım elini uzattılar ve Güruh'a katılmamızı istediler.

Bu yeşil derili savaşçılarla aynı sancak altında savaşmak bizim için bir onurdu ama birden tekrar adaklarımızın karşlığı kesildi. Hayretler içinde kalmıştık, şaşırmıştık, korkmuştuk. Bizler ne kabahat işlemiştik ki tanrılar bizi malubiyetle cezalandırmıştı? Fakat kabahatli idik, güvendiğimiz onurlu savaşçıların güvendikleri kudretli liderleri güçlerini şeytani güçten aldığı için. Kabahat bizimdi zafer sarhoşluğu ile sorgulamamıştık bize yardım eden elin kimi eli olduğunu.

Ve trolllerin tek vücütu öyle bir parçalanmıştı ki, asla birleşmeyecekti. Zul'jin kudretli liderimiz savaşmaya devam etti, cesurdur ama çok öfkeliydi. Güruh'a olan öfkesi ne Elf'lerden fazla nede İnsanlardan az idi. Artık gözlerine kandan bir perde inmişti ki bizim ağıtlarımıza eşlik etmedi. Bizi güney topraklarına inmeye mecbur etti. Cenneten ayrılmak zorunda kaldık, kendi evimizden kendi mezarımızdan...


Durmayan Kardeş Kanı

Artık güneyin sıcak topraklarında vatan hasreti ile yaşıyorduk. Kimilerimiz tanrıların bize çizdiği kader buydu deyip münzevi hayata çekildi. Kimilerimiz ormanın derinliklerine gidip hayvanlar gibi avlanmaya, hayvanlar gibi yaşamaya başladı. Kimilerimiz Güruh’un kara büyülerinin cezp edici tadına vardı be warlocklar ile kutsal olmayan bir amaca hizmet etmek için dağlara çekildi. Fakat bir kısmımız vardı ki şimdiye kadar bize ,etimizin derimize yakın olduğu kadar, yakın olan gerçeği gördüler. Tek bir kurtuluş yolu vardı eskiden kafataslarını boynumuza astığımız komşularımızla tek bir vücut olmak.
Fakat yeni ırkların gücü o kadar artmıştı ki biz son kalan trollerin bütün kudreti bile onları yenmeye yetmezdi. Kamp ateşleri yakıldı, büyük bilgeler bir araya geldi ve kendi kaderimiz hakkında bir karar vermek için tartışmaya girişti. Fakat ruhlar artık bizimle konuşmuyordu, ne ihtişamlı yer yüzü ne sonsuz gök yüzü, ne kudretli akan sular… Artık anlamıştık kaderimizi tayin etmek için yeni müttefikler gerekecekti. Öyle bir dost olmalı ki ne bizden zayıf olacak ne de biz olmadan yaşayabilecek. Bizlerin kadim dediği Zandalar’lı bilgeler dengelerin kurulmuş olduğunu artık bizim rolumüzün sadece edebi uykunun bedenlerimizi sarmasını beklemek olduğunu söyledi. Fakat Atal’i ler bir müttefik önerdiler. Öyle bir müttefik ki gücü bu dünyada hiçbir şeyle kıyaslanamaz. Öyle bir güç ki akan troll kanları şad olacaktı ama o müttefik öyle bir bedel istedi ki elimizde tek kalan, ruhlarımız.
Güç… Hırs… Açlık… On bin yıl bize hiçbir şey öğretmemiş. Atal’i ler ruhları karşılığında Kan Tanrısı Hakkar’ın hizmetine girdiler. Fakat bu sadece bizi korkutmadı, dünyadaki tanrıların bekçi köpekleri Titanlar bile çekindi. Göğe yükselen tapınaklarını bir mezar haline getirdi. Bataklığın içinden çıkan sağ kalan troller daha güneye indi. Kudretli Gurubashi İmparatorluğu’nun sağ kalanlarını buldu. Onlara sınırsız güç vâd etti. Ve Kan Tanrısı'nın emrinde yeni bir troll ordusu ile Zul'gurub'un derinliklerine yerleştiler.
Güç için köle olmak, güçlü olmak kendi toprağını bir yabancıya sunmak. Ve o lanetli yere elçiler gönderdik. Şansı olanların kafalarını gördük bir ağaçta asılı, daha kısmetsiz olanlar ise ruhlarını ve iradelerini kaybetmişlerdi. Kainatın dengelerinin peşinde olan bir tanrıda olsa! Onu durdurmak bedenlerimizede mâl olsa, denemekten vaz geçmedik. Çünkü artık bizler ormanda büyüyen bir ağaç, parlayan bir yıldız, ısıtan güneş gibiydik. Bizler bu dünyanın bir parçası, bir misafiri, bir bekçisiydik. Ve tekrardan baltalar bilendi, savaş şarkıları söylendi, mızraklar yontuldu, analar yavrularının sırtını son bir kez ovdu, geleceğin yetimleri, öksüzleri son bir kez öpüldü göz yaşları döküldü… Kan Tanrısı sadece ruhlarını değil, iradelerini de zapt etmişti zavallı eski dostlarımızın, komşularımızın, akrabalarımızın. Ve gene kardeş kanı ile boyandı yüzlerimiz, kardeş kafatası oydu ellerimiz. Kardeşlerimizin dişleri baltalarımızın süsü oldu, boynumuza kolye oldu ama kulağımıza küpe olmadı… Merhamet savaş alanından çok uzaktı.
Efendim Zinjin çok cesurdu ve bilgeydi ama o kadar da acımasız değildi. Kalbini merhamete kapayamadı ve ağladı, göz yaşları akan kanla bir oldu. Öyle bir ağıttı ki ölen trollerin çığlıklarını bastırdı ve gök yüzü durup efendimi seyretti ve yer yüzü efendime kulak verdi akan sular akmasına ara verdi ama ruhlar cevap vermedi. Akan kardeş kanını kesmediler. Ruhların bu sukûneti efendimi derinden yaraladı. Ve isyan etti kainata bizlere sırtını dönen ruhlara, bir tanrıya karşı verilen savaşta seyirci kalan tanrılara ve onların köpekleri dragonlara! Kainatın öfkesi büyük oldu onun ve taşıdığı bütün atalarının ruhlarını yok etmek üzereydi ki merhamet ışığı on bin yıllık bir aradan sonra tekrar yansıdı trollerin üstüne. Fakat işlediği suç büyüktü kainat karşısında, yaşamını sürdürecekti fakat ömrü boyunca sürgünde kalarak, kendi bedeninde kendi aklından muaf yaşayarak.

Savaş bitti ama ne biz kazandık ne de onlar vaz geçti. Ama akan kandan Hakkar memnun oldu. Zandalar kabilesi inzivaya çekildi. Raventusk kabilesi yeni oluşan Güruh'la aynı kaderi paylaşmaya razı geldi. Raventusk bilgeleri beni çağırdı, bana özgürlüğümü önerdiler yada efendime hizmetimi onun efendisi olarak sürdüreceğimi. Bir kan kı Amani İmparatorluğu'ndan bu yana Azeroth'da onurla akmış. Bir kan ki tanrılara kafa tutmuş, bir kan ki trollere merhameti kazandırmış. Ya ben taşıycaktım yada bir efsane halinde eski bir masal olacaktı. Bilgeler Seyfeyn’in yeni varisi beni ilan ettiler, onun kanından olan Zinjin ise benim sorumluluğmda idi. Artık onların kanı benim damarlarımda idi, onların bilgeliği benim ruhumu aydınlatacaktı, onların atalarının ruhu benimle konuşacaktı. Artık bedenimi yeni ruhlarla paylaşacaktım. Bir hediye, bir künye bir görevdi bu benden sonra gelenlere benden öncekilerinin hatalarını göstermek. Umudum görevimde muzaffer olup hataların tekerrürünü engellemek.

Yeni Bir Diyar

--------------------------------------------------------------------------------

Trollerin çil yavrusu gibi Azeroth’un dört bir yanına dağılmasından çok uzun bir zaman geçmemişti. Artık troller Human’ların zevk için avladığı birer aşşağlık mahlûk gibiydiler. Her ne kadar bizler öyle olmasak da ormanları kendilerine ev bilen eski akrabalarımız insanların ön yargılarını desteklemekten pek geri kalmıyorlardı. Sadece Human’lar değil bütün Azeroth canlılarına karşı. İster yabani, ister medeni isterse bedevi. Her şeyi avlıyor ölüyor, öldürüyor hatta kendilerinden azcık daha kudretli olanları tanrısallaştırıp onlara tapıyorlardı. Her ne kadar Azeroth’un eski ruhlarını onlara “hatta bize bile” yüz çevirmiş olsada karanlık bir el onları okşuyor, adaklarına, sunaklarına cevap veriyordu.
Bu bizden çok güç peşinde olan İttifak’ı ilgilendiriyordu. Sanki onlarda bu yabanilere cevap verircesine kendilerinden olmayan her ırkı, hatta her şeyi yakıp yıkmaktan geri kalmıyorlardı. “Kutsal Işık” adına önlerinde duran her şeyi katl ediyorlardı.

At kişnemeleri, demir şıkırtıları, parlak zırhlar, Hinterland’in yeşil topraklarında belirmeye başlayınca artık hepimiz biz Raventusk’larında bu İttifakın bir düşmanı olduğumuzu anlamıştık. Suçumuz uzun kulaklarımız, çenemizden yukarı uzanan dişlerimiz ve geçmişteki trollerle akraba oluşumuzdu. Fakat düşmanımızın da bir düşmanı vardı. Bu eskiden beraber çarpıştığımız yeşil derili müttefiklerimizdi. Artık onlar sadece orklar değil aynı zamanda Kalimdor’un eğreti evlatlarından boğa vücutlu devasa yaratıklar ve biz trollerden çok uzun zaman önce ayrılmış zayıf ama kurnaz Darkspear’lar. Raventusk Bilgeleri beni çağırıp yeni oluşan Güruh’a bir elçi olarak gitmem gerektiğini söylediler. Birçok soylu ruha ev sahipliği yapan âciz bedenim saf kan bir Raventusklı değildi. Bilgeler yeni Güruh’un bu özelliğimi seveceğini düşünmüş bu yüzden bu görev için benden daha uygun biri olmadığını düşünmüşlerdi. Görevi biraz korku biraz merak ama en çoğu mutlulukla kabul ettim.

Her ne kadar bedenimde misafir olan ruhlar Azeroth’un her bir karışını ezbere bilselerde bu hayata ilk defa ana karamdan ayrılıyordum. Arkama dönüp baktığımda tıknaz dwarfların evi Dun Morogh’un karlı tepelerini, Elwynn Ormanın eteklerinde uzanan devasa human binalarını ve Gurubashi İmparatorluğu’nun küllerinin gömülü olduğu Strangelthorn Vadisi’nin balta girmemiş ormanlarını gördüm.

Kalimdor, sanki Azeroth’un üvey evladı ayak bastığım yer çorak ve kurak, medeniyet ise bu savanada avlanan yaratıkların yerleşimlerinden ibaret. Orgimar ise bir şehirden çok bir ordugaha benziyordu. Savaşmaya alışmış kalın parmaklı orklar bina yapmakta ve temel işçilikte pek de becerikli sayılmazlardı. Sanki sonsuza dek uzanan sarı bir halıyı andıran verimsiz ve kuru topraklarda orklar her şeye rağmen gurbette geçirdikleri uzun yılların ardından evim diyebilecekleri bir yere sahip olmaktan mutlu idiler. Darkspear’lar da bu yokluğun yakınında bir adaya yeni bir yerleşim kurmuşlar, fakat bizden uzak yaşayan bu zayıf troller de medeniyet konusunda orklardan daha becerikli sayılmazlardı. Ne bir piramit yapmışlar ne de bir tanesinde yaşamışlardı. Birçoğu gerçek bir tapınağın nasıl bir şey olduğunu görmemişti bile.

Çok uzun geçmedi ki zaten tanrıların bu ırkların kaderini savaştan başka bir şey yapmadığını anladım. Önce küçük gruplar halinde kıyılarda müfrezeler belirdi. Bunlar genelde atlı, hafif zırhlı human ve elf askerlerdi. Garip bir şekilde kendilerini gizlemiyor hatta zaman zaman meydan okurcasına, kıyıdaki bekçilerin üzerlerine geliyorlardı. Savaş şefi dedikleri genç hükümdarları kesinlikle saldırmamalarını hatta lafla bile olsa karşılık vermemelerini tembihlemişti. Fakat baskın haberleri gelince herkes amaçlarını anlamıştı. Savaş şefi liderlerini tanıdığını söylüyor asla böyle bir şey yapmaz diyordu. Fakat Darkspearların yerleştiği adaların yakınlarında beliren devasa donanma onu yalancı çıkarıyordu. Savaş şefi her ne kadar genç olsa da gayet zeki ve adeta hamuru savaş ile yoğrulmuş idi. Önce batıya ulaklar gönderdi. Ulakların yanında devasa vücutları ile sadece silahları bile bir human kadar olan boğa adamlar geldi. Fakat bu iri cüsselik yaratıkların sayısı çok azdı. Gene de sadece toynaklarının yere basışından doğanın ruhlarını arkalarına aldıkları belli oluyordu. Sonra ulaklar güneye indi. Bu ulaklarla beraber vahşi bir hayvan olmakta ısrar eden Azeroth’un en güçlüleri aynı zamanda en aptalları olan ogreler geldi.

Uzun zamandır bir savaş alanına ayak basmamıştım. Âdeta bilenen bıçakların, sivriltilen mızrakların, şakırdayan zırhların sesi şarkı gibi geliyordu kulağıma. Fakat bu savaşta farklı bir şey vardı. Bu sefer kendi vatanlarını savunan taraf olan orklar, eskisi gibi kana susamış can almak için sabırsızlanan canavarlar değil aksine endişeli ve hüzünlü bir şekilde gelecekte yaşamlarını yitirecek dost yâda düşmanları için dua ediyorlardı.

Ve on bin yıldır bize kayıtsız kalan, akan troll kanına seyirci kalan ruhlar tekrar konuşmaya ve dualara cevap vermeye başladı. Raventusklı bilgelerin bile tahmin edemeyeceği bir şey ama onlar çaresizlik içinde sarıldıkları bil yeşil derili eller artık ruhların yeni mağrur hizmetkarlarının idi.

Ve savaş davulları çalmaya başladı. Savaş nâraları yükseldi. Ork ve troll saflarının arasından yükselen tauren ve ogreler tek bir vücut olmuş human savunmasına doğru ilerledi. Öyle bir vücut ki gayet sabırlı ve istikrarlı hareket ediyor ve gittiği yolu mavi aslanlı sancaklardan temizliyordu. Fakat humanlar şaşılacak derece de fazla idi ve yanlarında tıknaz dwarflar ile küçük elfleride almışlardı. Keskin siyah kokulu bir duman savaş safları arasında yayılmaya başladı. Zaman zaman ölen yada ağır yaralan bir tauren yada ogre yere düşmesi ile depreme yakın bir sallantı oluyordu. Fakat savaşçılar daha çok kendi canları ile meşguldüler. Bir süre sonra Güruh’un sancağı humanların merkezinde dalgalanmaya başladı. Çok kısa bir süre sonra İttifakın irili ufaklı savaşçıları savaşmayı bırakmak zorunda kaldı.

Bir cephe bitmişti ama savaş sürüyordu. Güruh bütün haşmetiyle yeni evlerini tehdit eden kişinin edebi olarak susmasını sağlamak için güneye iniyordu. Böyle bir manzara daha önce görülmemişti, devasa human surlarını kuşatmış en az surların koruduğu evler kadar büyük askerlerin olduğu bir ordu. Hiçbiri birbirine benzemeyen askerlerden oluşan ordu surları aşıp şehre girdi. Direniş önceki savaş alanından daha etkili idi. Parlak zırhlar parçalanıyor, yeşil mavi, sarı renkte kafalar yuvarlanıyor nereye yada hangi canlıya ait olduğu belli olmayan uzuvlar havada uçuşuyordu. Güruh’un kanındaki savaşçılığın galip gelmesi elbette kesindi sadece zaman meselesi idi ve tecrübeli savaşçılar o zamana kadar canları pahasına savaşmaktan geri durmadılar. Her iki tarafta da

Kendi topraklarıma çok güzel haberlerle dönmüştüm ama o kadar güzel olmayan haberlerle karşılanmamıştım. Hinterland’in en icra köşesinde sanki kürek mahkumları gibi küçük bir yere tıkılmıştı halkım. Bilgelere savaşı, yeni oluşan medeniyetleri, farklı ırkların tek bir vücut oluşunu anlattım. Onlarda artık yeniçağın başladığını anlattılar. Umulur ki kaderimizde muzaffer olmak vardır.

Benim çok sevdiğim bir kurgu.Hikaye Wow-turk sitesinden cuautli nickli arkadaşımıza ait.
>>>>>>>>>>>>>>>>http://forum.wow-turk.com/role-play/24795-troll-suzin-anlatiyor.html



Biz asla unutmayız! Biz asla pes etmeyiz! Biz asla ölmeyiz çünkü düşüncelere kılıç işlemez!
ZULJIN'İN İNTİKAMI İÇİN!!!!!

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Troll Suzin Anlatıyor
« : 28 Aralık 2009, 21:39:46 »