Kayıt Ol

Tuhaf Bir Hikaye (6. Bölüm)

Çevrimdışı Chiyo

  • **
  • 154
  • Rom: 5
    • Profili Görüntüle
Tuhaf Bir Hikaye (6. Bölüm)
« : 15 Haziran 2009, 19:06:57 »
Bir gün tüm dünyanın kaderinin ellerinizde olduğunu öğrenseniz ne düşünürdünüz? Bunun komik olmayan bir şaka mı yoksa kötü bir rüya mı olduğu konusunda karasız kalırdınız belki. Ama 16 yaşındaki Sinem’in yaşadığı ne bir rüyaydı ne de bir şaka. O milyonlarca insanın kaderini kurtarması için seçilen az sayıdaki insanlardan biriydi.

 Bu hikayede dostluğa, cesarete, içimizdeki iyilik ile kötülüğün mücadelesine ve Sinem’ın olağan üstü serüvenine şahit olacaksınız...


1. Bölüm: Karanlık

Yağmur şiddetini artırarak yağmaya devem ediyordu. Yanımda şemsiyem ve yağmurluğum bile yoktu. Hatta evden çıkarken botlarımı değil yeni aldığım spor ayakkabılarımı giymiştim.Nerden bilebilirdim ki o sabah pırıl pırıl güneşin yağmur bulutlarının altında kaybolacağını.. Daha az ıslanayım diye koşmaya başladım. Ayakkabılarımın içi suyla dolmuştu ve koşarken şap şap ses çıkarıyordu. Durağa varana kadar sırılsıklam olmuştum. Eve gidip üstümü değiştirmeye vaktim yoktu. Birazdan  otobüsüm gelecekti. Devamsızlığı tavan yapmış bir öğrenci olarak da okula gitmek zorundaydım.

 Durak bomboştu ve otobüs de bir türlü gelmiyordu. Aslında sokakta kimse yoktu. Sanırım insanlar bu sağanak yağmurda dışarı çıkmamanın akıl karı olacağını düşünmüşlerdi. Nitekim haklılardı da. Ama benim bir mecburiyetim vardı. Fakat her sabah benimle birlikte bekleyen ve hiç konuşmadığım diğer öğrenciler neredeydi? Onlar da yoktu nedense...

 Sabırla otobüsümü beklemeye devam ettim. 5 dakika, 10 dakika, 20 dakika... Anlaşılan bugün okula geç kalacaktım. Fakat normal olmayan bir şey vardı sanki. Yoldan değil otobüs herhangi bir otomobil, bisiklet veya yürüyüş yapmaya çıkmış bir insan bile geçmemişdi. Ne bir kedi, ne bir köpek, ne de bir kuş vardı etrafta. Buna bir anlam veremedim. Otobüsü beklemekten vazgeçerek eve doğru yürümeye başladım. Sağanak yağan yağmura aldırmadan yavaş adımlarla yürüyordum. Islanacağım kadar ıslanmıştım zaten. Ama huzursuzdum. İnsanlar nerdeydi? Niye yollar boştu ve ortalıkta derin bir sessizlik vardı? Acaba sokağa çıkma yasağı vardı da ben mi bunu bilmiyordum. Ama eğer öyleyse bile sokakta en azından bir köpeğe veya her hangi bir canlıya rastlamam gerekirdi değil mi? Hiç kimse yoktu. Yağmur damlalarının yere çarparken çıkardığı ses dışında kulağıma hiçbir ses gelmiyordu. Çok tuhaf diye düşündüm. Sanki tüm dünya derin bir uykudaydı ve tek uyanık kalan canlı benmişim gibi. O an yalnızlık duygusu baskın bir şekilde içimde kendini hissettirdi.

 Yavaşça yürüyordum. Düşünmeye başladım. Bu sabah tvde izlediğim haberler beni kötü etkilemişti. Savaşlar, depremler, seller,yolsuzluk yapanlar, hortumcular.. Dünyanın hali berbattı. İnsanlık nereye gidiyordu kim bilir? Üstelik otobüs de gelmemişti. Bir gün daha devamsızlık. Moralim eksilerdeyken aklımdan şu cümle geçti: Keşke dünyanın sonu gelse . Zaten her gün binlerce masum insan ölüyor ve öldürülüyor. Bari bu şekilde birdenbire yok olsa tüm insanlık...   Derken etrafın tuhaf bir şekilde renk değiştirmeye başladığını fark ettim. Bulutların ardından zoraki de olsa kendini belli eden güneş şimdi tamamen ortadan kayboluyordu. Hava anlaşılmadık bir şekilde akşam oluyormuş gibi kararmaya başlamıştı. Saate baktım. Saat sabahın 10 buçuğuydu. Bu saatte havanın hızlı bir şekilde kararması hiç de hayra alamet değildi. Etraf tamamen karardı. Sokaktaki hiçbir elektrik lambası veya aydınlatma görevini üstlenecek bir şey yoktu. Korkuyordum. Koşmaya başladım. Bir an önce eve varmak istiyordum. Fakat o da ne? Yollar görünmez olmuştu. Sanki tüm sokaklar birbirinin içine geçmiş gibiydi. Hızlı bir şekilde koşmama rağmen ilerleyemiyordum. Sanki bir labirentteymişim gibi kaybolduğumu hissettim. Ama bu mümkün olamazdı. Çünkü 5 senedir oturduğumuz muhitin her santimini ezbere biliyordum. Bunun bana aklımın bir oyunu olduğumu düşündüm.Yoksa biraz önce aklımdan geçirdiğim düşüncelerle buna ben mi sebep olmuştum? Hayır, çok saçma. Öyleyse ne?

 Havanın bu kadar karanlık olması önümü görmemi zorlaştırıyordu. Korkum git gide içimde artmaya başlamıştı. Dakikalardır koşmama rağmen bir türlü eve varamamıştım. Doğrusu bırak eve varmayı bir karış bile ilerleyememiştim. Durdum ve derin bir nefes aldım. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Hiçbir kimsenin olmadığı kapkaranlık bir sokakta yapayalnızdım. Bunun kötü bir rüya olmasını diledim. Birden yağmur bıçakla kesilmiş gibi durdu ve etraf aydınlandı. Artık senelerdir oturduğum mahallede değil daha önce hiç görmediğim loş bir tünelde olduğumu farkettim. Buraya nasıl gelmiş olabileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Bu kesinlikle hoş olmayan bir rüyaydı. Derken tünelin öbür ucundan bana doğru birinin yaklaştığını gördüm. Bu baştan aşağı simsiyah giysiler giymiş uzun boylu bir adamdı. Kendinden emin adımlarla bana doğru yaklaşıyordu. Önümde durdu. Yüzünde sert bir ifadeyle
‘’Rüyalar Evreni’ne hoş geldin Sinem Demirci,’’ dedi. ‘’Burası seçilmiş kişilerin getirildiği 4. boyuttur’’
O an korkmayı akıl edemeyecek kadar afallamıştıım.



Çevrimdışı Chiyo

  • **
  • 154
  • Rom: 5
    • Profili Görüntüle
Ynt: Rüyalar Evreni (2. Bölüm: Tünel)
« Yanıtla #1 : 15 Haziran 2009, 21:20:47 »
2. Bölüm: Tünel

Bu adam ne diyordu böyle? 4. boyut falan. Ne acayip bir rüyaydı bu? Ne çeşit bir sapıktı kim bilir? Kendimi toparladım ve olabilecek en cadaloz halimle konuşmaya başladım:
‘’Yahu sen çocuk mu kandırıyorsun?. Bir adım daha yaklaşma bağırırım ha.’’
‘’Burada ikimizden başka hiç kimse yok. Ayrıca amacım sana zarar vermek değil yol göstermek.’’
‘’Hadi oradan ben senin gibilerin niyetini iyi bilirim. Tabi gördün benim gibi saf savunmasız kızı kolay kandırırım dedin değil mi. Bak bir adım daha yaklaşma. Ben kendimi savunmayı biliyorum.’’
 O an 9 yaşındayken gönderildiğim karate kursundan bu yana aklımda bir iki tekme veya yumruk hareketinin kalmasını diliyordum. Çünkü kendimi savunma konusunda pek de bir şey bildiğim söylenemezdi. Şiddet yanlısı bir insan olmadığım için okuldaki kavgalara bile karışmazdım. Ama bu sefer durum farklıydı. O minare gibi boyuyla yeşil cüppeli adamı dövmem pek mümkün görünmüyordu ama en azından kendimi savunmalıydım. Bu yüzden hızlı düşünmem gerekiyordu. Birden aklıma sırt çantamdaki kalemler geldi. Eğer adam bana saldırırsa  çantadan çıkardığım kalemleri iki  gözüne de sokuverirdim, bacağının arasına da bir tekme.. Sonra da buradan çıkmanın bir yolunu bulurdum.Adam bana doğru bir adım attı. İşte o an  çantadan kalemleri çıkarmak yerine var gücümle bağırarak tünelin öbür ucuna doğru koşmaya başladım.Göze kalem sokma planımı uygulamaya cesaretim olmadığını anlamıştım. Sırt çantam hızlı koşmamı engelliyordu. Bu yüzden tek saldırı aletim olan kalemlerimi bile alamadan çantamı yere fırlattım. Ne kadar koşarsam koşayım nedense bir türlü tünelin sonu gelmiyordu. Yeşil cüppeli adam ansızın önümde bitiverdi. Eğer durması gereken mesafenin biraz daha yakınında durmasaydı çarpışacaktık.
‘’Tu Bismillah! İn misin cin misin sen be. Yaklaşma!’’ diye bağırdım. Ondan o kadar uzaklaşmama rağmen birdenbire önümde bitivermesi imkansızdı. En azından bir insan için. Adam yumuşak bir sesle,
‘’Korkma,’’ dedi.
Bildiğim tüm duaları okumaya başladım.Gerçekten korkuyordum ve bu adamdan kaçamayacağımı anlamıştım.Adamın yüzüne baktım. Gözlerinin altında çok belirgin mosmor halkalar vardı. Saçaları simsiyah ve dağınıktı.Bir heykel kadar beyaz olan yüzü ise tamamen ifadesizdi. En fazla otuz beş kırk yaşlarında olmalıydı. Korkutucu bir siması olmasına rağmen  korkmamamı söylüyordu. Bana zarar vermemesi için dua ettim ve bir adım geriye attım. Adam yumuşak bir sesle devam etti.
‘’Ben senin 8. gün diyarındaki rehberinim. Amacım sana yol göstermek Kesinlikle sana bir zarar vermeyeceğim.Sen bir seçilmişsin ve bu yüzden de 4. boyut tünelindesin. Burası gerçek dünyayla 8. gün diyarı arasındaki bir geçittir.’’
Adamı dövemeyeceğimi anlamış bulunduğumdan yalvarma metodunu uygulamaya karar verdim.
‘’Bak kardeşim, ben senin söylediklerinden bir şey anlamıyorum. Bırak eve gideyim. Annem, ablam, babam falan telaşlanmışlardır şimdi’’.
‘’Ailenin hiçbir şeyden haberi yok. Burada zaman akmaz. Endişelenme’’
Bu adam iyiden iyiye saçmalıyordu.
‘’Nasıl endişelenmeyeyim be? Ne idüğü belirsiz bir adamla loş ve sonu gelmeyen bir tünelde yalnızım ve endişelenmeyeyim öyle mi?’’.
‘’Bak Sinem,benim adım Karolek ve sana yardım etmek için buradayım.’’
Aklımdan acaba nasıl bir anne oğluna çökelek gibi bir isim verir diye düşündüm ve farkında olmadan sırıttım. Ama şimdi dalga geçmenin sırası değildi. Ciddileşerek sordum:
‘’Adımı nerden biliyorsun?’’
‘’Biz senin doğduğun andan bu güne gelinceye kadar her yapıp ettiğini biliriz,’’ dedi.
‘’Bu nasıl olur? Beni nereden tanıyorsun ki? Seni daha önce hiç görmedim bile. Ayrıca şu biz dediklerin de kim?’’
‘’Ben ve 4. boyuttaki diğer tüm rehberler.’’
‘’Anlamıyorum. Şu seçilmiş olayı falan. Beni kim neden seçsin?’’
‘’Sen altıncı hissi gelişmiş ve bunu farkından olmadan iyi yönde kullanabilen nadide kişilerdensin.Daha dünyaya gelmeden önce kader kitabında seçilmiş olduğun yazıyordu.’’ Buraya da kendi isteğinle geldin.’’
‘’İşte orda dur. Ben buraya gelmeyi değil eve gitmeyi istedim. O yüzden şimdi  eve gideceğim.’’
‘’Yanında bir yol gösterici olmadan buradan çıkman imkansız.’’
İçimdeki korkunun zamanla azaldığını fark ettim. Bu Karolek’in beni kötü emellerine alet etme gibi bir niyeti olmadığı anlaşılıyordu. Bu yüzden onunla en sakin halimle konuşmaya çalıştım.
‘‘O zaman beni eve götür, lütfen...’’
‘’Seni eve götüreceğim ama önce bilmen gereken bazı şeyleri sana açıklamak zorundayım.
Dünyanın yok olmasını isteyerek buraya kendi isteğinle gelmiş bulundun Çünkü senin de bildiğin gibi insanlığın sonu kötüye gidiyor. Sen de bu durumun farkındasın ve  seyirci kalmaya dayanamıyorsun. İşte bu yüzden bir seçilmiş olarak metafizik öğretilerin verildiği bir akademi de eğitileceksin. Orada yaşıtlarınla beraber olacaksın ve aldığın eğitimin sonunda öğrendiğin her şeyi insanlığın kurtuluşu için kullanacaksın.’’

Haydaa bu adam iyiden iyiye uçuyordu. Hadi seçilmişti, 4. boyuttu yeni yeni sindirebilmişken şimdi de başıma metafizik akademisini çıkarmıştı.
 
‘’Bir dakika ya ben daha kendi okul derslerimi yetiştiremiyorken hangi ara şu metafizik şeylerini öğreneceğim?’’
‘’Geceleri rüyalarında. Tıpkı şu an olduğu gibi.’’

Şimdi her şey yerli yerine oturuyordu. Tüm bu seçilmiş saçmalıkları falan benim gördüğüm renkli rüyalardan biriydi  demek. Karolek sanki aklımdan geçenleri duymuş gibi cevap verdi:

‘’Tüm bunları rüyanda görmüş olman gerçekte olmadığı anlamına gelmiyor. Burada gördüğün her şey gerçek’’.
Belli belirsiz gülümseyerek devam etti:
‘’Şimdi seni eve götürmeliyim.’’
 Birden durdu ve koyu yeşil cüppesinin cebinden bir şey çıkardı ve bana doğru uzattı.Bu üzerinde anlam veremediğim geometrik şekillerin olduğu beyaz renkli bir madolyondu.

‘’Bu senin seçilmiş olduğunun bir göstergesi olacak. 8. Gün diyarında bunu her zaman boynunda taşımalısın. Sakın kaybetme,’’ dedi.

Sessizce başımı salladım. Eve gitmek için sabırsızlanıyordum. Karolek birden yok oldu ve aniden elinde bir kenara fırlatmış olduğum sırt çantamla birkaç adım önümde belirdi.

‘’Gitmek için hazır olduğuna göre gözlerini sıkıca yum.’’

İtikaatkar bir şekilde dediğini yaptım ve bana verdiği madolyonu çantama attım. Bu acayip rüyanın artık bitmesini istiyordum. Karolek’in elini sol omzuma koyduğunu hissettim....
 


Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey odamın beyaz renkli tavanıydı. Rahat yatağımda boylu boyunca uzanıyordum. Evet bu gördüğüm gerçekten de bir rüyaymış diye düşündüm.
Seda çoktan uyanmıştı. Yatağı odanın öbür ucunda derli toplu duruyordu. Yüzümü yıkamak için banyoya gittim. Aynada alışık olduğu yansımamı gördüm. Tek fark yüzüm her zamankinden daha solgun görünüyordu. Sanırım dün geceki saçma rüyanın etkisinden hala daha kurtulamamıştım.
Mutfağa gittiğimde annem, babam ve ablam çoktan sofraya oturmuş, kahvaltılarını ediyordu. ‘’Ooo, erkencisin’’ diyerek babam bana takıldı. 
‘’Hanım sultan uyanabildi demek’’ dedi Seda. Ablamla tartışmaya hiç de hevesli olmadığımdan
‘’Size de günaydın’’ diyerek cevap verdim.
Bulaşmayın küçük kızıma, dedi annem. Babam,
‘’Sadece şakalaşıyoruz, değil mi kızım?’’
Üçüne de bakarak mutlu mutlu gülümsedim. Dün gördüğüm nahoş rüyanın ardından normal hayata dönmüş olmak çok güzel bir duyguydu.
Aç olmadığım için sadece çay içiyordum. Bunu gören annem hala da küçük bir çocukmuşum gibi ağzıma bir iki lokma sıkıştırmaya çalıştı. Direndiysem de başarılı olamadım. Farkına varmadan ağzıma sıkıştırılan lokmaları yutuverdim. Kahvaltıdan sonra üstümü giyinmek için odama döndüm. Dolap kapağına yapıştırdığım ders programında bugünkü ilk dersin fizik olduğunu görerek derin derin iç çektim. Çantamı hazırlamaya başladım. Elimi çantaya sokup o gün dersi olmayan kitap ve defterleri çıkarmaya başladım. Birden elime soğuk bir cisim değdi. Dışarı çıkarıp baktığımda bunun dün gece rüyamda gördüğüm adamın bana verdiği madalyon olduğunu gördüm. O an tüylerim diken diken olduğunu hissettim...


Çevrimdışı Chiyo

  • **
  • 154
  • Rom: 5
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tuhaf Bir Hikaye (2. Bölüm: Tünel)
« Yanıtla #2 : 06 Ağustos 2009, 19:18:50 »
3. Bölüm: Okulda

Elimde tuttuğum madalyona boş boş bakıyordum. Bu gerçek olamazdı. Madem gerçek değildi o zaman nasıl oluyordu da rüyamda gördüğüm bir nesneyi şu anda elimde tutubiliyordum?

Madalyonu yüzüme yaklaştırıp dikkatlice incelemeye başladım. üzerinde üç tane birbirine teğet çember ve bu çemberlerin merkez noktalarına köşeleri denk gelecek şekilde çizilmiş bir üçgen vardı. Bu şekle bir anlam veremedim. İlk şaşkınlığım geçmişti. Bunu birine anlatmalıydım. Beni gerçekten anlayacak ve bana deli gözüyle bakmayacak birine. Aklıma tek bir kişi geliyordu: Ablam.

Lacivert ve gri bir topak halinde giysi dolabımda fırlattığım okul eteğimi ve hırkamı aceleyle giydim. Çantamı kapıp kapıdan çıkmak üzere olan Seda'ya yetiştim.
''Seninle bir şey konuşmalıyım.'' Sesim heyecanlı olduğum zamnlardaki gibi tiz çıkmıştı.
''Hayırdır, ne oldu?''
''Çok önemli bir şey değil ama sana anlatmam gerekiyor.''
''Allah Allah. Ne oldu kızım?''
''Ya aslında önemli birşey değil. Hadi durağa varana kadar sana anlatırım.''
''Peki tamam.''

Böylece evden çıkıp durağa yürüyene kadar tüm olanları gördüğüm rüyadan itibaren başlayıp bu sabahki madalyon olayına kadar bir çırpıda anlattım.Ben sözümü bitirdiğimde Seda'nın otobüsü durağa yaklaşıyordu. Seda ise beni konuşmamın başından itibaren dikkatle dinlamiş ama hiç bir yorumda bulunmamıştı. Ondan bir şey söylemesini bekliyordum . O ise oturduğu yerden kalkıp yaklaşmakta olna otobüse doğru yürümeye başladı.
''Eee.. Bir şey demeycek misin?'' dedim.
Otobüse binmeye hazırlanan ablam bana en tatlı gülümsemesiyle dönüp,
''Bence çok fazla film izliyorsun kardeşim.'' dedi. ''Ayrıca şu fantastik roman zımbırtılarından biraz başını kaldır da ders çalış.''
Sinirle cevap vermek için ağzımı açmıştım ki otobüs hareket etti ve ben söyleyeceklerimi söyleyemeden uzaklaştı gitti.

Ne kadar aptalım diye düşündüm. Bu konuyu ablama anlatmam hataydı. Onun beni anlayıp içimi rahatlatacak bir şeyler söylemesini ummuştum. O ise bana ders çalış deyip sinirimi bozmaktan başka bir işe yaramamıştı. Gıcıktı o gıcık. Tabi kendisi ilk girişte üniversiteyi kazanmış olduğundan bana ders çalış diye nutuk atmaktan büyük bir zevk alıyordu.Bir daha ona bir şeyimi anlatmamaya karar verdim.

Otobüste yol boyunca kafamda Seda ile kavga ettim. Sonunda otobüs okula yaklaştı ve dışarı adımımı attım. Ayaklarım geri geri gitmek istese de okula doğru yürümeye başladım. Acaba bu kafayla nasıl ders dinleyecektim?...


* * *

Sınıfın en arka sağ çaprazındaki sırama otuduğumda hiç de fizik dersi çekemeyecek durumda olduğumu fark ettim. Ben de hoca geldiğinde çaktırmadan sıranın arkasından kitap okurum diye düşündüm. Nasıl olsa hoca derste beni pek görmezdi. Bazı istisnai durumlar dışında tabi. Tahtanın önüne mıy mıy birşeyler anlatırdı. Onu ne zaman dinlemeye çalışsam fena halde uykum gelirdi. Ben de bir süre sonra derse aldırış etmemeye ve kafama göre takılmaya başladım. Tabi ki de gürültü ederek olmuyordu bu kafama göre takıma olayı. Ya kitap okurdum ya da resim çizerdim. Zaten sessiz ve dikkat çekmeyen bir öğrenciydim. Sırf bazı sevmedğim derslerde dersi dinleme zorunluluğum olmasın diye sınıfın sağındaki en arka sıraya geçmiştim. Burada tüm sınıfı rahatça izleyebiliyordum ve hocaların dikkatini fazla da çekmiyordum. Bazı günler canım ders çalışmak istemediğinde altı ders boyunca başımı kaldırmadan kitap okuduğumu hatırlıyorum. Birçok öğretmenim dersin huzurunu bozmadığım için bana karışmazdı. Ben derse katılmıyordum ama gürültü de etmiyordum. Bu yüzden hocalarımın gözünde nötr bir öğrenciydim. Çoğunlukla dersleri dinlemediğim ve dinlemeye çalıştığım zamanlarda da uyukladığım için notlarımın pek de iyi olduğu sözlenemezdi. Bu yüzden sene sonu geldiğinde imdadıma her zaman kanaat notları yetişirdi. Bu kadar umursamaz bir öğrenci tablosu çizmeme rağman yine de ödevlerimi eksiksiz yapmaya uğraşırdım. Yapmamanın sonucunda hoca tarafından azarlanmak olduğu içindi bu.

Fevzi hoca yani fizikçimiz derse geç kalmıştı. Haliyle her boş derste olduğu gibi sınıfta bir gürültü vardı. Bense kitabıma daha çok gömülmüş vaziyetteydim. Aslında hocanın gelmemesi işime geliyordu. Her ne kadar görünmez öğrenci olmaya çalışsam da bu Fevzi hoca aklına esince en olmadık soruya beni kaldırırdı. Tahtaya kalktığımda ise soru bana ben soruya bakardım. Eh pek hoş bir durum sayılmazdı. Bu yüzden derse gelmemesini istedim. Birden sınıf kapısının açılma sesi duyuldu. Başımı kitabımdan kaldırıp gelenin kim olduğuna baktım. Sınafa gelen müdürdü. Okulda en çok çekinilen idareci müdür olduğundan sınıftaki gürültü müdürün kapıdan içeri adım atmasıyla anında kesildi. Hepimiz ayağa kalktık. Müdürle birlikle sınıfa bir adam daha girdi. Bu oldukça uzun boylu birisiydi veya müdür bey azıcık(!) kısa boylu olduğundan bana öyle gelmişti. Gelen adamın yüzüne baktım. Ve bir anda şoka uğradım .Aynı solgun beyaz ten, mosmor göz altları ve ifadesiz bir yüz. Bu yüzü hatırlamamam imkansızdı. Başka birine benzetmediğime emindim. Bu adam Karolek'ti. Ağzımdan fısıltıyla ''E yok artık!'' sözünün çıktığını hatırlıyorum...

Çevrimdışı ...Allen C.P...

  • **
  • 137
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tuhaf Bir Hikaye (3. Bölüm: Okulda)
« Yanıtla #3 : 22 Ağustos 2009, 13:40:55 »
Şükür okumayı bitirdim:) En kısa zamanda yeni bölümleri bekliyoruz...
...İmza ve avatarlarım bana aittir!(Kesinlikle almayınız!)

Çevrimdışı Chiyo

  • **
  • 154
  • Rom: 5
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tuhaf Bir Hikaye (3. Bölüm: Okulda)
« Yanıtla #4 : 22 Ağustos 2009, 13:43:56 »
Teşekkür ederim, ama pek beğenilmedi diye diğer yazdığım bölümleri eklemyi düşünmüyordum. Yine de yorum için sağol :D

Çevrimdışı ...Allen C.P...

  • **
  • 137
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tuhaf Bir Hikaye (3. Bölüm: Okulda)
« Yanıtla #5 : 22 Ağustos 2009, 13:50:31 »
Bişi deiğil ama sen genede koy..Beğenilmedi deiğil görülmemiştir belki benim hikayeme de daha yorum yapılmadı :D
...İmza ve avatarlarım bana aittir!(Kesinlikle almayınız!)

Çevrimdışı BerkeB

  • ***
  • 495
  • Rom: 7
  • Onu bulan herşey'i bulur
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tuhaf Bir Hikaye (3. Bölüm: Okulda)
« Yanıtla #6 : 05 Ekim 2009, 12:04:44 »
Allen sana katılıyorum bencede devamı gelmeli.
Bakmayın şiir yazdığıma romantik değilim :).

Çevrimdışı sweet--_--girl

  • *
  • 18
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tuhaf Bir Hikaye (3. Bölüm: Okulda)
« Yanıtla #7 : 06 Aralık 2009, 00:04:25 »
bence de devam etmelisin :-[

Çevrimdışı diana

  • ***
  • 513
  • Rom: 16
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tuhaf Bir Hikaye (3. Bölüm: Okulda)
« Yanıtla #8 : 02 Ocak 2010, 15:37:06 »
Chiyo hikayen gerçekten çok güzel olmuş.Ayrıca devamını isteyenler kitlesine bende katıldım.Hikayenin baş kahramanlarınıda sevdim.Bu güzel hikayeye devam etmen dileğiyle...

Çevrimdışı Chiyo

  • **
  • 154
  • Rom: 5
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tuhaf Bir Hikaye (4. ve 5. bölüm)
« Yanıtla #9 : 17 Ocak 2010, 20:52:43 »
Arkadaşlar çok kel alaka bir durumda hafiften canım da sıkkınken siteye girmek geldi aklıma. Çook fazla ara verdiğim için belki hikayenin tadı kaçmıştır ama buyrun 4. ve 5. bölümler


4. Bölüm:

Müdür bey bir şeyler söylüyordu. Sanırım Fevzi hocanın tayinin çıkması ile ilgili bir şeyler. Şaşkınlığım yüzünden söylediklerini pek anlayamamıştım. Derken müdür kapıdan çıktı ve Karolet tahtanın en önünde durup konuşmaya başladı.
''Merhaba arkadaşlar. Adım Kemal Yılmaz. Demin müdür beyin de söylediği gibi Fevzi hocanızın tayinin çıkması üzerine artık fizik derslerini beraber işleyeceğiz.''
Sınıf sessizce hocayı dinliyordu. Bense içimden kendi kendime konuşuyordum. Bak bak dedim. İsim de bulmuş kendine. Kemal'miş. Pehh... Sen onu benim külahıma anlat.
Saçlarını taramış ve kendine tipik bir öğretmen imajı vermiş olmasına rağmen yine de ürkütücü bir görüntüsü vardı.

Karolet konuşmasına devam etti:
''Bu ilk dersimiz olduğuna göre önce birbirimiz tanıyalım. Sıranın en başından başlayalım.''dedi. Gözlerini tüm sınıfın üstünde tek tek gezdirdi. Bakışları benim üzerimde bir an takılı kaldı. Daha sonra herkes aynı beylik cümleleri takrarlayarak kendini ''Kemal Hoca''ya tanıttı. O da bu sırada elindeki küçük deftere birşeyler yazıyordu. Sanırım isimlerimizi aklında tutmak için bizle ilgili notlar alıyordu.
Sonunda ders bitti ve kendimi sınıftan dışarı attım. Biraz temiz hava sinirlerime iyi gelecekti.

* * *

Geceleyin yatağıma uzandığımda bir türlü uyku tutmadı. O günün nasıl geçtiğini anlayamamıştım. Akşam yemekte ne yediğimi bile hatırlamıyordum. Üff... Neydi şimdi bu olanlar? Sırayla aklımdan dün gece gördüğüm rüyayı, sabahki madalyon olayını ve de fizik dersini geçirdim. Hiçbir şey mantıklı görünmüyordu şu an. Acaba Seda haklı olabilir miydi? Belki de okuduğum tüm o romanlar ve izlediğim bilim kurgu filmleri bilinç altıma yerleşip tuhaf rüyalar görmemi sağlıyordu. Ama bu da madalyon olayını açıklamaya yetmiyordu.

Huzursuzca yatağımda döndüm. O sırada odamın kapısı açıldı. Gelen Seda'ydı. Görmezden geldim ve gözlerimi kapayarak uyuyor numarası yapmaya karar verdim.
''Hişşt. Uyuyor musun?''
Cevap vermedim. Nasıl olsa uyuduğumu sanıp beni rahat bırakırdı.
''Üff Sinem. Uyumadığını biliyorum. Hiçbir zaman iyi bir taklitçi olmadın zaten.'' Huysuzca dönüp cevap verdim,
''Ne var?''
''Şey...Ben bana bu sabah anlattıklarını düşündüm ve senin bana yalan söylemeyecek olduğunu bildiğim için, doğru söylediğine karar verdim.''
''İyi verdiysen verdin. Şimdi izninle uyumak istiyorum.''
''Bir dur ya. Ne öyle hemen terslenmeler falan? Bana kızdın mı yoksa?''
''Yok canım ne kızması? Ben sana kızar mıyım hiç?'' sonra sesim birden tizleştirerek devam ettim,
''Tabi ki de kızdım. Ben senin beni anlayacağını umarak yanına geliyorum sense bana ders çalış deyip gülüyorsun. Bir daha sana hiçbir şeyimi anlatmayacağım.''
''Abartıyorsun bence. Ayrıca bu sabahki sözlerimde haklıydım da.''
''Hem sözlerinde haklı olduğunu söylüyorsun hem de sana inanıyorum diyorsun. Nasıl bir mantık anlayışın var senin?''
''Bak ben asıl buraya şu anlattığın madalyonu görmek için geldim, tartışmak için değil. O madalyonun gerçek olduğunu düşündüğüm için senin doğru söylediğini biliyorum. Ayrıca seni kızdırdıysam da kusura bakma. Amacım bu değildi, gerçekten '' Bu son sözleri biraz yumuşamamı sağlamıştı.
''Sana madalyonu göstermemi mi istiyorsun?''
''E bir zahmet.''
''İyi peki.''
Yatağımdan kalktım ve çantamdan madalyonu çıkarıp Seda'ya uzattım. Elinde uzun uzun evirip çevirdi. Bana geri uzatırken
''Acaba bu üstündeki şekiller ne anlama geliyor?'' dedi.
''Bilmiyorum. Belki de bir simge falandır.''
''Belki de.''
O gün kendime verdiğim ablama bir daha birşey anlatmayacağım sözünü göz ardı ederek konuşmaya başladım.
''Biliyor musun? Bugün okulda çok tuhaf bir şey oldu.''
''Hayırdır?''
Böylece bugünkü fizik dersi vakasını da ona anlatmış oldum. Bu kez Seda düşünceli bir şekilde cevap verdi.
''Çok tuhaf... Rüyandaki adam olduğuna emin misin?''
''Kesinlikle.''
''Bu olay beni biraz korkutmaya başladı. Yani bu adam pek tekin birine benzemiyor.''
''Sağol, çok içimi rahatlattın.''
''Ama yok sana bir şey yapamaz. Yani seni o kadar karateye falan yolladık. Aklında eminim bir iki hareket vardır.''
''Bu adama karatenin kar edeceğini pek sanmıyorum.''
''O zaman evden çıkmadan önce tüm dualarını okuyup üfle. Hiç bir şey yapamaz.''
''Öyle yapacağım zaten. Aslında şu an bir karara vardım.''
''Yaa, neymiş o?''
''Eğer bu gecede rüyamda şu 4. boyut tüneli miydi neydi, orayı görürsem tüm yaşadıklarımın gerçek olduğuna inanacağım.''
''Peki ya görmezsen?''
''O zaman da hiç bir şey olmamış gibi davranıp madalyonu çöpe atacağım.''
''Hımm, bu mantıklı.''
''Bence de.''
Daha sonra Seda'yla birbirimize iyi geceler dileyip ışığı söndürdük. Ona bugün ne kadar kızmış olursam olayım bugün yaşadıklarımı anlatmış olduğum için içim biraz daha rahattı. Saatler gibi gelen uzunca bir süre uykuya dalamadım. En sonunda zihnimi kapatmayı başardım. İşte yine o loş tüneldeydim...


5.Bölüm:

 Dün gece rüyamda gördüğüm yerdi burası. Üzerimde Hello Kitty'li pijamalarımla ve ayağımda çoraplarımla birkaç adım yürüdüm. Bu sefer  yanımda Karolet yoktu. Tek başımaydım. Belki de korkmam gerekirdi, ama bunun bir rüya olduğunun bilincinde olarak nasıl olsa uyanacağımı düşündüm. Kendi kendime verdiğim kararı hatırladım. Evet, mantığım kabul etmek istemese de tüm bu olanların gerçekliğine inanacaktım. Birden arkamdan kendinden emin ve sakin ses duydum.
''Tekrar merhaba Sinem.''
Bu sesin kime ait olduğunu biliyordum. Yavaşça arkamı döndüm. Gelen elbette ki Karolet'ten başkası değildi. Üzerinde geçen gece gördüğüm koyu yeşil cüppe vardı. Bir gün önceki fizik dersindeki haliyle kıyaslanınca oldukça gizemli ve de korkutucu görünüyordu. Konuşmaya başladım,
''Hoş bulduk, Karolet. Bakıyorum da öğretmen modundan çabuk sıyrılmışsın.''
 Sustum ve birden bu kadar samimi bir üslupla cevap verdiğim için kendime kızdım. Karşımdaki belki de benimle ilgili pek de iyi düşünceler beslemeyen birisiydi ve ben bunu bilmeme rağmen onunla sanki bir arkadaşımmış gibi konuşmuştum. Daha ciddi bir tavır takınmalıydım. O ifadesiz  yüzüyle cevap verdi,
''Beni okuldayken bu kadar çabuk tanıyacağını tahmin etmemiştim. Ve evet senin tabirinle öğretmen modundan çabuk sıyrıldım.''
''Neden peki? Yani neden artık fizik dersime sen geleceksin? Fevzi hocaya ne oldu?''
''Rehberin olduğum için sana daha yakın olmak zorundaydım. Bu yüzden tayin isteyen öğretmenlerinden birinin yerine geçtim. Ayrıca merak etme, eski öğretmenin şu anda gayet mutlu. Tayin isteği beklediğinden daha kısa bir sürede yerine getirildi.''
''Nasıl yani? Yoksa adamı postalamalarını mı sağladın?''
''Tabi ki de hayır. Biz sadece işlerin daha hızlı yürümesini sağladık.'' Bir an durdu ve aynı sakin ses tonuyla davam etti.
''Her neyse artık neden burada bulunduğunu biliyorsun sanırım.''
Doğru ya şu seçilmiş olayı vardı bir de. Kendimden pek de emin olmayan bir sesle cevap verdim
''Tam anlamıyla idrak edemesem de galiba biliyorum.''
Aklım az önce söylediklerine takılmıştı. Bu biz dedikleri kişiler artık her kimlerse dünyadaki olayların akışını etkileyebiliyorlardı demek. Eğer öyleyse bu adam benim hayatıma da müdahale edebilirdi belki. Bu düşünce beni rahatsız etti. Karolet,
''O zaman gitme vakti geldi demektir.'' dedi.
''Bir dakika, nereye gidiyoruz?''
''8. gün diyarına ya da idealar evreni de diyebiliriz. Orası eğitileceğin akademinin olduğu yer.''
''Pardon da ya seninle gelmek istemezsem?''
''Elbette böyle bir şey isteme hakkına sahipsin. Ama dünyanın kurtuluşu için sana ve senin gibi olanlara ihtiyacımız var.''
''Aslında düşünüyorum da dünyanın kurtuluşunun nasıl benim sayemde olacağı sonucuna vardın anlayamıyorum. Ben daha kendi balıklarımı bile iki günden fazla yaşatamadım.''
''Bunu biliyorum. Ama bu olay balık beslemekten çok daha farklı bir durum.''
Tam balıklarımı nereden biliyorsun diye soracaktım ki, dün geceki rüyamda söylediği söz aklıma geldi: ''Biz senin her yapıp ettiğini biliriz.'' Kararlı bir şekilde,
''Üzgünüm seninle gelmeyeceğim.'' dedim.
''Peki öyleyse ama bir etrafına bak buradan nasıl çıkabileceğini düşünüyorsun?''
''Nasıl geldiysem öyle de giderim. Zaten bu bir rüya, birazdan uyanırım.''
''Seni buraya ben getirdim. Tek başına buradan çıkman imkansız.''
''Dedim ya bu bir rüya. Eğer burada kaybolsam bile sabah uyandığımda hayatım aynı şekilde devam edecek.''
''Bak Sinem güvenini nasıl kazanırım bilmiyorum ama benimle gelmek zorundasın.''
''Hayır, değilim. Bunu kendin söyledin.''
''Evet söyledim, doğru. Eğer dünyanın yok oluşunu oturduğun yerden izlemek istiyorsan değilsin.''
''Dünya'nın yok olacağını mı söylüyorsun. Yapma lütfen. Tamam küresel ısınma ve iklim değişiklikleri dengeyi biraz şaşırtabilir ama ne olmuş yani mevsimler biraz yer değiştirse? Kimsenin   
kışın denize girmekten şikayeti olacağını sanmıyorum.''
''Bu olay anlattığın kadar basit değil. Ve sen de bunu biliyorsun. Ayrıca yok oluştaki tek sebep iklim değişikliği olmayacak. Evet belki bu süreci hızlandırabilir ama asıl endişemiz bu değil.''
''Ne peki?''
''Olması muhtemel olan 3. dünya savaşı.''
''Ne? Ne savaşından söz ediyorsun sen? Tamam Amerika Irak'a saldırdı ve yüzlerce kişiyi öldü.
İsrail de yıllardır Filisinli müslümanları katlediyor, ama dünya yok olmadı işte. Sadece savaşanlar öldü. Biz değil.''
''Anlamıyorsun. Yakında tüm dünyada büyük bir savaş hakim olacak. Ve sonucunda belki de kullanılacak olan geliştirilmiş nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar yüzünden yaşayan hiçbir organizma kalmayacak. Ayrıca nasıl bu kadar kayıtsızlıkla bu konulardan bahsettiğini anlayamıyorum. Masumların ölüm haberlerini izledikçe televizyon izlemekten bıktığını, bu haberler yüzünden   
geceleri uyuyamadığını biliyorum.  Sırf bu yüzden dünya bir anda yok olsun istedin.  Başka bir 
kurtuluşun olmayacağını düşünerek. Görünmeye çalıştığın kadar umursamaz biri değilsin''
''Sen benim düşüncelerimi mi okuyorsun.''
''Aklımızdan geçirdiklerimiz tıpkı kulağımızla duyduğumuz sesler gibidir. Eğer bir kez düşünceleri duymayı öğrenirsen her canlının aklından geçeni bilirsin. Bu yüzden biz kendi düşüncelerimizden de sorumluyuz.''

Dedikleri gerçek olamazdı. Bu kadarı da fazladı artık . Ne yani artık aklımdan geçenlere de mi karışılacaktı? Hayır bunu istemiyordum. Eğer Karolet şu anda aklımdan geçirdiklerimi duyuyorsa ona karşı duyduğum güvensizliğin de farkında olmalıydı. Peki ya diğer söyledikleri? Ya gerçekten bir savaş çıkacaksa ve ben bunu engelleyebilme potansiyeline sahipsem? Aklım çok karışıktı. İkilemde kalmıştım. Ya geri dönecektim, ya da Karolet'in beni götürmesine izin verecektim. Ben bunları düşünürken Karolet devam etti
''Bana karşı duyduğun güvensizliğe hak veriyorum. Ama dediklerimi bir düşün ve kararını öyle ver.''
Bir an durdum ve tüm anlattıklarını, dünyanın sonu hakkındaki olasılıkları, insanlığı, savaşları, öldürülen masumları ve küresel ısınmayı tek tek aklımdan geçirdim. Kararımı vermiştim.
''Pekala seninle geliyorum.''
''Öyleyse artık gitmek için bir engelimiz kalmadı.''

Karolet yanıma yaklaştı ve bir elini benim sol omzuma koydu. Bu sefer dün sabah uyanmadan önce olduğu gibi gözlerimi kapatmamı istememişti. Birden etrafımdaki tüm görüntüler bulanıklaştı. Ayaklarımın yerle olan teması kesildi. Havadaydım ama uçmuyordum. O güne kadar hiç bu kadar tuhaf bir yolculuk deneyimi yaşamamıştım. Net olan tek görüntü karşımda duran Karolet'ti. Birkaç saniye sonra ayaklarımın sert bir zemine değdiğini hissettim. Bulanık görüntüler netleşmiş, her taraf aydınlık bir hale gelmişti. Kafamı çevirdiğimde 4. boyut tünelinde olmadığımızı anladım.
Yeşilin ve mavinin en güzel tonlarının olduğu bir ormanla ve berrak bir gökyüzüyle karşı karşıyaydım. Bulutların ardından görünen dağlar ve ormanın yanında kubbe şeklinde yapılmış çatılarıyla birbirine uzak mesafelerle yerleştirilmiş beyaz renkli görkemli binaların olduğu aydınlık bir yerdeydim. Birden Karolet'in sesiyle irkildim.
''İdealar evrenine hoş geldin.''

* * *


Çevrimdışı diana

  • ***
  • 513
  • Rom: 16
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tuhaf Bir Hikaye (3. Bölüm: Okulda)
« Yanıtla #10 : 17 Ocak 2010, 21:08:02 »
Bende diyordum ne zaman yazacak yeni bölümü...
4.ve 5.bölümlerde ilk bölümleri kadar iyi olmuş...
Ellerinize sağlık...

NOT:Rica etsem hikayeleriin aralıklarını daha az tutamazmısın...
       Tekrar tebrik ederim...

Çevrimdışı Chiyo

  • **
  • 154
  • Rom: 5
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tuhaf Bir Hikaye (3. Bölüm: Okulda)
« Yanıtla #11 : 17 Ocak 2010, 21:15:07 »
Fırsat buldukça eklerim. Beğenmene sevindim :)

Çevrimdışı Chiyo

  • **
  • 154
  • Rom: 5
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tuhaf Bir Hikaye (6. Bölüm)
« Yanıtla #12 : 20 Ocak 2010, 19:57:41 »
6. Bölüm:
 
Biraz kafamı çevirip etrafı inceleyince gözüme altın işlemelerle süslenmiş devasa bir kapı ilişti. Bu kapı hiçbir eve ya da duvara bağlı değildi. Etrafından dolaşarak arka tarafına geçebilirdiniz. Acaba 8. gün halkı sırf gösteriş olsun diye mi dikmişti onu oraya? Eğer amaçları buysa oldukça  başarılıydılar çünkü üzerindeki yakut, zümrüt ve elmas taşlarla yapılmış süslemeler ve altın işlemeler kapıyı muazzam güzellikte kılıyordu. İyi de boşlukta duran bu kapının görevi neydi? Sadece güzel görüntü olduğunu düşündüm. Çünkü arkasından başlayan patikaya geçebilmem için kenarından dolanmam yeterli olacaktı. Karolet sinir bozucu bir biçimde aklımdan geçenleri duydu ve konuşmaya başladı,
''Bu kapı idealar dünyasının geçitidir.'' Durdu ve elini havaya doğru kaldırdı. ''Yukarıda uçan şu kuşları görüyor musun?''
Kafamı kaldırdım ve Karolet'in gösterdiği kuşlara doğru baktım. Bunlar uçan kuğulara benziyorlardı. Kuğulardan tek farkları daha iri ve de çok daha gösterişli bir güzelliğe sahip olmalarıydı. Karolet konuşmasına devam etti,
''Onlar bu idealar evreninin koruyucularıdır. İstenmeyen misafirlere karşı burayı savunurlar.''
''İstenmeyen misafir mi?'' 
''Evet, bazen buraya ait olmayan kötü niyetli varlıklar gelebiliyor. Şu gördüğün kapı da bunun için alınan önlemlerden biri.''
Farkında olmadan sırıttım. Havada duran etrafı boş bir kapı eminim ki etrafından dolanmayı akıl edemeyecek sersemler için güzel bir savunma yoluydu. Acaba buradaki insanların aklına hiç aklı başında olan davetsizlerin de uğrayabileceği ve etrafından dolanılabilecekleri  gelmiş miydi?
Karolet bu alayıma aldırış etmeden devam etti.
''Madalyonun yanında değil sanırım?''
''Aaa, doğru. Yanımda taşımamı söylemiştin, unuttum.''
''Şu an yanında ben olduğum için madalyonun olmaması bir sorun teşkil etmiyor. Ama yine de madalyonunu bundan sonra hep boynunda taşı. Çünkü bu kapıdan geçmenin tek yolu o.''
''Nasıl yani?''
''O madalyon  geçidin anahtarıdır. Ayrıca buraya ait olduğunun  bir ifadesi de.''
''Eğer anahtar görevi görecekse bence bunun pek de bir önemi yok. Kapının ardından rahatça dolanabilirim.''
Yavaşça kapının kenarına doğru bir adım attım. Ve ta ta ta ta... İşte öbür taraftaydım. Anahtara falan gerek yoktu. Bu kapı kimin fikriyse gerçekten çok saçmaydı. Süs görevi görmekten başka bir işe yaramıyordu çünkü. O sırada kulağıma çok keskin bir ses geldi. Gittikçe yaklaşıyordu. Gelen her neyse, geçtiği yerde oluşturduğu rüzgarı tenimde hissedebiliyordum. Arkamı döndüm ve gelen şeye baktım. Bu Karolet'in bana gösterdiği savunucu kuşlardan biriydi. Kanatlarını açmış bana doğru büyük bir hızla yaklaşıyordu. Çok kısa bir an sonunda kuşun niyetinin benim açımdan pek de hayırlı olmadığını anladım. Keskin görünen gagasını açmış, pençelerini iyice belirginleştirmişti. Gittikçe daha da yaklaşıyordu ve yaklaştıkça ne kadar büyük olduğunu fark ediyordum. O keskin pençelerden kurtulmam imkansızdı. Sonumun geldiğini anladım ve dehşetle gözlerimi kapadım. Birden bir şey ben kenara itti ve muazzam bir gürleme sesi duyuldu. Gözlerimi açtığımda Karolet'in ellerini havaya doğru kaldırıp hemen önümde duran en az beş metrelik yaratığı etkisiz hale getirdiğini gördüm. Ne yaptığını anlayamamıştım. Her şey o kadar  hızlı olmuştu ki... Kuş yerde hareketsiz yatıyordu. Heyecanla sordum.
''Bu da neydi böyle?''
Karolet bana doğru döndü ve yüzündeki dehşet dolu ifadeyi görmemi sağladı. Yüzü bu haldeyken her zamankinden daha korkunç görünüyordu. Kesik kesik soluyarak,
''Bir daha sakın ben bir şey demeden bir yere adımını atma.'' dedi.
Sinirli görünüyordu. Özür dilercesine başımı eğdim.
''Şey ben affedersin. Gerçekten bilmiyordum. Yani kuşun bana saldıracağını. Ben sanmıştım ki o kapı sadece simgesel bir şey.''
''Elbette ki hayır. Neden sözümü bitirmemi beklemedin? Madalyon olmadan kapıdan geçemezsin. Eğer geçersen olacağı bu işte.'' Eliyle yerde hareketsiz yatan büyük kuşu gösterdi.
''Ben, özür dilerim Karolet. Gerçekten tahmin edemedim. O, o kuş öldü mü?''
''Hayır ama bir süre uçamayacak.''
Kuşun iki metre uzunluğundaki kırılmış, beyaz kanadına baktım. Yaptığım düşüncesizlikten dolayı kendimi çok kötü hissediyordum. Keşke o kuşu iyileştirmemin bir yolu olsaydı.
Karolet bana döndü,
''Korkma iyileşecek.'' Sonra ellerini kuşun gövdesine doğru yaklaştırdı. Yüzü konsantre olmanın verdiği ciddiyetle gerilmişti. Ellerini kuşa daha da yaklaştırdı. Ve o an inanılmaz bir şeye şahit oldum. Kuş bir anda kayboldu. Kelimler ağzımdan şaşkınlık ve merakla döküldü.
''Nereye gitti o?''
''Şifahaneye yolladım.''
''Vay be. Hem de sadece ellerini ona doğru uzatarak. Çok acayip.''
''Buna telekinezi deniyor.''
Ona doğru baktım. İfadesi yumuşamıştı.
''En azından bu olaydan öğrendiğin bir şey var.''
''Biliyorum, öyle hemen her yere atlamayacağım.''
''Sadece bu değil.''
''Neyi öğrenmem gerekiyordu başka?''
''Sana zarar verme amacımın olmadığını ve bana güvenebileceğini.''
Galiba haklıydı. Hayatımı kurtarmıştı. Bunun minnetini uzun zaman içimde taşıyacaktım. Sonra birkaç adım hiç konuşmadan yürüdük. Ben de çevreyi incelemeye başladım. Tıpkı seyahat dergilerinde basılan manzara resmi gibiydi her şey..

Ne olduğunu tam olarak anlayamadığım çok güzel bir koku burnuma doluyordu. Derin derin 
içime çektim. Etrafı hayranlıkla inceliyordum. Yeşillik, parlak ama yakmayan ılık güneş, uzaklardan gözüme pırıltıları ilişen nehir, ağaçlar ve görkemli dağlar... Çimenlerin arasında tatlı krem renginde patikalar vardı. Ve birçoğunu daha önce görmediğim rengarenk çiçekler yol kenarlarına özenle yerleştirilmiş gibiydi. Birkaç adım patikaya doğru yürümeye başladım. Karolet de arkamdan geliyordu.

Gördüğüm her ayrıntıyı zihnime kazımak için etrafı dikkatlice inceledim. Gerçekten büyüleyiciydi. İlerledikçe burnuma dolan o güzel koku daha da belirginleşiyordu. Bu daha önce kokladığım hiçbir parfüme uymayan bir kokuydu. Sanki gül, portakal çiçeği, lavanta ve süsen kokuları tek bir parfüm şişesinde karıştırılmış da havaya sıkılmış gibiydi. Yürüdükçe kendini daha da belli ediyordu. Kaynağını bulmak istedim. Bir adım daha atarak havayı kokladım. Koku patikanın sağından geliyordu. Dikkatlice takip ettim. Karşımda tıpkı platinden yapılmış gibi bembeyaz yaprakları esen rüzgarda hafifçe dalgalanan büyük bir çam ağıcı çıktı. Daha önce gördüğüm hiçbir ağaca benzemiyordu. Tıpkı eski zamanlarda yapılmış manzara tablolarından fırlamış gibiydi. Üzerinde sanki kar kristalleri varmışcasına titrek ışık saçan dalları güneş ışıklarının altında rüzgarla dans ediyordu. Orada oturup saatlerce ağacın güzelliğini izleyebilirdim. Ama o muhteşem kokuyu daha da içime çekmek için ağaca doğru yürüdüm. Yaklaştıkça koku daha da keskinleşiyordu. Ama parfümeri dükkanlarındaki gibi iç bayıltan bir koku değildi bu. Daha çok huzur verici ve rahatlatan bir kokuydu. Karşımda duran o muhteşem şey; altında oturup saatlerce hayallere dalıp da şiir yazmak isteyeceğiniz türden bir ağaçtı Bu ağacın ne olduğunu Karolet'e sormak istedim. Ben daha cümlelerimi ağzımda toparlayamadan Karolet soruma cevap verdi.
''Bu bir hayal ağacı. Bize en güzel gelen ve en çok mutlu eden kokuyu verir. Bu ağaç sadece idealar evrenine özgü bir bitkidir.''
''Bize en güzel gelen koku derken? Yani herkes farklı mı algılıyor kokuyu?''
''Evet öyle.''
''Bu...''- doğru kelimeyi bulmaya çalışıyordum- ''...çok  etkileyici.'' Gerçekten de o anda aklımdaki tarife en çok uyan kelime buydu. Zihnimden Karolet'in kokuyu nasıl algıladığını geçirdim. Sözcüklere dökmeme gerek kalmadan cevap verdi,
''Aslında tam olarak nasıl tarif edebilirim bilmiyorum ama  yeni kesilmiş çimen, yağmur sonrasındaki toprak kokusu ve biraz da saman kağıt diyebilirim.''
''İlginç.'' dedim ve dikkatle boyumun yettiği yere kadar uzanan dallardaki parıltılı yaprakları incelemeye koyuldum. Gerçekten büyüleyici bir güzellikteydi. Birden Karolet'in sesiyle arkamı döndüm.
''Anladığım kadarıyla hayal ağacını çok sevdin ama yapmamız gereken bazı işler var.''
''Ne işi yahu?'' Ağacın yanından ayrılmak istemiyordum ki.
''Buraya akademi için geldiğimizi hatırlatırım.''
Tabi ya, tamamen unutmuştum. O ağacın güzelliğine kendimi öylesine kaptırmıştım ki buraya asıl geliş amacım aklımdan çıkmıştı.
''Haklısın. Kusura bakma ben sadece nedenini anlamıyorum. Yani alt tarafı bir ağaç, ama onu rüzgarda sallanan beyaz dallarını izlerken herşeyi unutuverdim. Hele o kokusu...''
''Dert etme, herkes o ağacın yanında öyle olur. Zaten bu yüzden ona hayal ağacı adı verilmiş. Neyse ki sayısı fazla değil. Yoksa herkes bu ağacın güzelliğine dalıp kendini unuturdu ''
''Doğru.''

Karolet önden ben onun arkasından yürümeye devam ediyorduk. Yollar bomboştu. Nehir kıyısından 
yürüyorduk. Karolet durdu ve bana eliyle beyaz bulutların altında doruklarını gizlemiş olan dağların orayı işaret etti. Dağların hemen yanında büyük, görkemli beyaz bir şato duruyordu. Aslında tam bir şato sayılmazdı. Kubbeleri vardı ve daha çok Süleymaniye Külliyesi'ni andırıyordu.
Karolet yüksek sesle
''İşte orası.'' dedi. ''Orası metafizik öğretileri öğreneceğin yer. Doxa Akademisi...'' Merakla o görkemli yapıya doğru baktım. Acaba orada beni neler bekliyordu?











Çevrimdışı nobody

  • *
  • 9
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tuhaf Bir Hikaye (6. Bölüm)
« Yanıtla #13 : 02 Mayıs 2010, 00:15:50 »
ço....ok güzel ve etkileyici bi hikaye :D
çok sevdim ama bizi bekletme hemen gönder 7. bölümü :)

Çevrimdışı

  • *
  • 5
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Tuhaf Bir Hikaye (6. Bölüm)
« Yanıtla #14 : 05 Mayıs 2011, 11:36:17 »
cok güzel bir hikaye yazmıssın.akıcı bir hikaye insanın canı sıkılmadan okuyup bitirebiliyor.devamını merakla bekliyorum :D

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Tuhaf Bir Hikaye (6. Bölüm)
« Yanıtla #14 : 05 Mayıs 2011, 11:36:17 »