Kayıt Ol

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - dekadans

Sayfa: 1 ... 14 15 [16]
226
Kurgu İskelesi / Ynt: Gölge Savaşları: Son Ejderha
« : 10 Ağustos 2011, 15:23:31 »
                              Bölüm 2


   Sothain, dev beyaz kanatlarının altında, gökyüzünün en yüksek noktasındaki bulutların arasında süzülüyordu. İnsanlar arasında Ma’andealleren olarak biliniyordu. Gökyüzü Tanrıları ise ona Ilgarath diyordu. Aslında hepsi hemen hemen aynı anlama geliyordu: “Baş Melek.”

   Binlerce yıl sadece tanrılara hizmet ettikten sonra; kendisini ve Gökyüzü Tanrıları’nı yaratan Galo, onu can verdiği insanlara göz kulak olması için Gökyüzü Tanrıları’nın arasına bırakmış ve onlarla denk kılmıştı. Elbette bu onların hiç hoşuna gitmemişti. Kendilerinden daha aşağı bir varlığın, Galo’nun baş meleğinin onlarla denk tutulmasını kendilerine yedirememişlerdi. İçlerinden bazıları, bu hoşnutsuzluğu kısa sürede görmezden gelmeyi başarsa da, tanrıların içlerinde en yaşlıları olan Elderioth babasına karşı çıkmıştı. Kainatın en uzak ucunda sürgünde olmasının sebebi de buydu zaten.

   Arasından geçtiği bir bulut kümesinin ardında Tanrıların Bahçelerini görünce içine bir huzur çöktü. Kanatlarını güçlü bir biçimde çırparak bulutların üstüne yükseldi ve dev sarayın avlusuna doğru dalışa geçti. Boreald’dan yapılma gümüş renkli sarayı ilk gördüğü andan beri, ihtişamına erişebilecek tek şeyin, Adı Ebedi Olsun, Galo olduğunu düşünüyordu. Onu sadece bir kez görebilmişti ama gördüğü tek kusursuz varlıktı. Hatta varlıktan daha ötesiydi.

   “Sothain... Sana insani duygular veriyorum, onları anlayabilesin diye... Sana tanrısal güçler veriyorum, onları yönetebilesin diye... Sana kanatlar veriyorum, onların gökyüzüne hakim olabilesin diye... Sana bir kalp veriyorum, canlıları sevebilesin diye...” diye fısıldamıştı kulağına, onu yarattığı gün. Bir silüet gibiydi, ama capcanlıydı. Sanki çok uzaktaymış gibiydi ama tam karşısındaydı. Sanki karanlığın kendisi gibiydi ama güneşin parlaklığı yanında sönük kalırdı.

   Sarayın avlusuna ayak basar basmaz girişe doğru yöneldi. Dev saray, asla yerinden oynamayan bulutlar kümesinin üzerine inşa edilmişti. Denildiğine göre, mucit tanrı Izara tarafından yapılmıştı. Yeryüzünde tek bir yerde bulunun ve insanların şekillendiremedikleri için hiç uğramadıkları bir mağarada bulunan Boreald’dan dövmüştü bu sarayı, Izara. Sarayın; yeryüzündeki dağlar kadar büyük minareleri ve neredeyse gezegeni geceleri aydınlatan Ay kadar geniş kubbeleri vardı. Etrafı sadece Tanrıların Bahçeleri’ne bahşedilmiş altın rengi Oga Ağaçları’yla çevriliydi.

   Sarayın girişi, metrelerce yükseklikte platin kaplı bir kapıyla örtülüydü. Sadece tanrıların ve kendisinin dokunuşuyla açılıyordu. Herhangi başka bir varlığın gelip kapıyı açmayı deneyebileceğinden değil de, sarayın ihtişamına uygun bir giriş olması için yapılmıştı bu kapı. Sothain elini kapıya dayayarak, dev kanatlarının geriye doğru iki yana açılmasını bekledi. Gürleyerek ağır ağır hareket eden kapılardan geçilebilecek bir açıklık oluştuğu anda içeri adımını attı. İçeri adımını atar atmaz bir güç onu dışarı fırlattı. Bedeni, sanki insanların bir oyuncağıymış gibi havada uçarak sarayın avlusuna çarptı.

   Neye uğradığını şaşırarak ayağa fırladı. Karşısındaki girişten, gölgelerin içinden uzun boylu bir adam çıktı. İnce ve köşeli yüzünde hain bir sırıtışla, ona doğru yürümeye başladı.

   “Sworioth! Bu ne demek oluyor?” Yüzünde şaşkın ve kızgın bir ifadeyle gerilemeye başladı. Karşısında tüm ihtişamıyla savaş tanrısı duruyordu. Geniş omuzluklu Boreald Zırhı ve kınındaki dev mythril kılıcıyla ona doğru yürüyordu.

   “Zavallı Ilgarath... Yoksa ne olduğundan haberin yok mu?” Yüzündeki alaycı bir ifadeyle ellerini havaya kaldırıp duraksadı. “Ah... Doğru ya! İnsan oyuncaklarınla oynamaktan, saraya uğramaz oldun.” Tok bir kahkaha attıktan sonra tekrar ona doğru yaklaşmaya başladı.

   “Ağzından oldum olası balçıktan başka bir şey akmadı Sworioth! Bana neler olduğunu açıkla, yoksa...”

   Lafını bitiremeden, Sworioth yok olup tekrar önünde belirdi ve Sothain’i göğsünden tutup yere çarptı. Bakışları, her zamanki gibi yok etmeye meyilli bir manyağın bakışlarına dönüşmüştü.

   “Yoksa ne olur, Melek?” Son lafı tükürür gibi söylemişti. “Beni döver misin?” Bir elini Sothain’in göğsüne bastırarak durmaya devam etti.

   “Babamızın beni size denk kıldığını unutma! Daha fazla ileri gidersen, zavallı hayatının sona erdiğinden emin olurum.” dedi Sothain. Göğsündeki baskı tonlarcaydı. Zorlukla konuşabiliyordu ama bu noktada geri adım atabilecek kadar zavallı değildi.

   “Babamızın kainatın hangi köşesinde ya da yarattığı bambaşka bir evrenin hangi deliğinde olduğunu hiçbirimizin bilmediğinin farkındasın değil mi? Ama bilmediğin şey, abimin sürgünden geri dönmeye hazırlandığı.” Yüzünde hain bir sırıtışla, elini Sothain’in göğsünden çeken Sworioth, arkasını dönerek sarayın girişine doğru aylak aylak yürümeye başladı.

   “Sen neden bahsediyorsun? Elderioth bizzat, Adı Ebedi Olsun, Galo tarafından oraya zincirlendi. Oradan kurtulması mümkün değil!” Sothain’in gözleri şaşkınlıkla büyümüştü. Eğer söyledikleri gerçekse, hatta gerçeğe biraz bile yakınsa, bu Aldovel’i çok değiştirecekti. Kötü niyetli Elderioth, babasını ve onun yaratım gücünü kıskandığı için, sürgüne gönderilmeden önce Aldovel’e çok zarar vermiş ve çarpık yaratımları yüzünden yıllarca süren savaşlara sebep olmuştu.
   “Artık sana ve hizmetlerine, gökyüzünün bu katında ihtiyaç duyulmuyor, Ilgarath. Seni Tanrıların Bahçeleri’nden ve bu saraydan men ediyorum...”

   “Hayır! Bunu yapamazsın!” Yapabilir miydi? Yaşananlara hiç anlam veremiyordu. Buradan hemen uzaklaşması gerektiğine karar vererek kanatlarını gerdi. Bir an sonra kanatlarını kıpırdatamıyordu.

   “Sonsuza dek yeryüzüne ve onun toprağına bağlı olasın. Bir insan gibi yaşayıp, insan gibi ölesin.”

   “Dur! Ya diğer tanrılar? Onlara ne hesap vereceksin?” Kanatlarını tekrar ve tekrar oynatmayı denediyse de başarılı olamadı. Artık her şeyin bittiğini anlıyordu.

   “Git ve o çok sevdiğin insancıklarınla kucaklaş, Melek!” Sözcükler ağzından tükürük gibi saçılmıştı. Elini kaldırarak havada tuttu ve yumruklarını sıktı anda Sothain kendini havada buldu. Sarayın çok uzağına fırlamış ve aşağıya düşüyordu. Kanatları hala kıpırdamıyordu. Etrafında düşüşünü yavaşlatabilecek hiçbir şey yoktu. Sadece bulutlar ve bomboş gökyüzü vardı. İlk defa gözünden yaşlar dökülmeye başladı. İlk defa bu kadar insan gibi hissediyordu. Bedeni toprağa yaklaşırken gözlerini yumdu. Ama yere sertçe çarpmak yerine, bir kuşun tüyü gibi yavaşça indiğini farketti.

   Ayağa kalktığında kendini boş bir düzlükte buldu. Etrafta bitkiler dışında hiçbir canlı yoktu. Ne yapacağını bilemez vaziyette etrafına bakındı. Kafasını gökyüzüne kaldırdığında, üstünde bulutların toplanmaya başladığını ve bulutların kapkara olduğunu gördü. Galo onu her şeye hazırlamıştı. Ama buna... Gözyaşları içinde yürümeye başladı. Aklından geçen tek düşünce ise, dünyanın kaderiydi.


Devam edecek...

227
Gedik Savaşları serisinden haberdarım da okumadım. Gondor Serisi deyince anlayamadım haliyle =)
İlk 4 kitap sanırım asıl hikaye. Sonrakiler 2. nesil falan mı oluyor?

228

İsteyip de alamadığım tek kitap; Edgar Allan Poe'nun tüm eserlerini topladıkları bir eser. 70 idi çok dedim, 35 oldu gittim sevdiğim bir arkadaşıma hediye ettim. ahh ahh biri de bana hediye etse! Parasını da vereceğim ama ne bileyim bir türlü elim gitmiyor o kitaba. Hep gidip gidip başka kitaplar hatta seriler alıyorum. Acaba o kadar çok okumak istemiyor muyum, diye de düşünmüyor değilim hani....


aynı dertten muzdarip =) ben de kafayı taktım o kitaba. bir ara ele geçiricem =)
bu arada Gondor serisini ilk kez duydum desem yeridir. Nedir acaba?

229
Çizgi & Anime / Ynt: En son izlediğiniz anime?
« : 10 Ağustos 2011, 00:23:48 »
Deadman Wonderland'i şiddetle tavsiye ediyorum. Animenin bittiği yerden, mangadan devam edebilirsiniz.

230
Yok Türkçe'ye çevrilmediğini bilmiyordum. Ama İngilizce'den de okuyabilirim. Zaman Çarkı 11-12'yi beklemeye sabrım olmadığı için ingilizceden okudum =) Yine de bilgi için teşekkürler. Beni dükkan dükkan kitap aramaktan kurtardın :D

231
Edgar Allan Poe'nun tüm eserlerini topladıkları bir kitap gördüm Alkım'da. Ama servet tabi. 70 liraydı sanırım. Bu krizde zor =) ama bir ara o kitabı satın almak istiyorum.
kitap fuarını beklemenizi öneririm. ben geçen sene 30 liraya almıştım fuardan :)

dev siyah kaplı ciltten bahsediyoruz değil mi? üzerinde kocaman Edgar Allan Poe yazan =) 30 çok iyi rakammış yahu =)

232
Çok ilginç görünüyor. Ben de bu kitabı edineyim en iyisi.

233
Edgar Allan Poe'nun tüm eserlerini topladıkları bir kitap gördüm Alkım'da. Ama servet tabi. 70 liraydı sanırım. Bu krizde zor =) ama bir ara o kitabı satın almak istiyorum.

234
Kurgu İskelesi / Gölge Savaşları: Son Ejderha
« : 09 Ağustos 2011, 14:14:07 »
                              Gölge Savaşları: Son Ejderha


                              Bölüm 1




   Kainatın en sakin köşesinde, canlıların yaşadığı tek gezegen Aldovel’de, serin bir yaz günüydü. Kıtayı baştan başa dolaşmış olan, yola çıkarken hafif bir meltem, yolculuğunu tamamladığı ormanda sert bir rüzgara dönüşen o esinti ağaç dallarını sallıyordu. Ormanın girişindeki bir meşe ağacı, bu rüzgara boyun eğip palamutlarından birkaçını yere dökünce, etrafta başıboş gezen bir sincap palamutu yakaladı. Ormanın gizli bir köşesindeki huzurlu yuvasına doğru yola koyulan sincap, yaşadığı sakin ormana ve ormandaki canlılara göz diken kartalı farkedemedi. Ve o kartal, sincap ormandaki açıklığı geçmek üzereyken, kanatlarını iki yanına sabitleyip dalışa geçti, sincapı yakaladı. Kartal sincapın taze etiyle beslenirken, keskin kulakları, yakınlarda bir hışırtı yakaladı ve sincapın ölüsünü güçlü gagasıyla kavrayarak kanatlandı. O esnada ormanda yolculuk etmekte olan Durin’in üstünden uçarken, sincaptan damlayan kan yere inişe geçti.

   Durin omzuna damlayan kanı görünce bir an irkildi. Etrafına bakınarak kanın nerden geldiğini anlamaya çalışırken, üstünde uçan kartalı gördü. “Muhtemelen bir hayvanın leşini taşıyordu.” diye düşündü. Geçmekte olduğu açıklığın, mola vermek için iyi bir yer olduğuna karar vererek, çimenlerin üzerine kendini bıraktı. Oturduğu yerde çantasını sırtından çıkartarak içinde yiyecek bir şeyler aramaya koyuldu. Önceki akşam kalan son jambonunu ve biraz Fedro yapımı ekmeği yemişti. Ama ekmekten biraz daha kaldığını tahmin ediyordu. Kuru kuru da olsa, aç gezmekten iyi olduğunu düşünüyordu.

   Tam 13 gündür yaya olarak yolculuk ediyordu. Daegis Ormanı’na yolculuk etmeye karar verişinin üzerinden ise 1.5 ay geçmişti. Orman ve ormanın koruyucusu hakkında dinlediği efsanevi hikayeler, onu buraya çekmişti. Anlatılanların doğruluğunu tam olarak kestiremiyordu, çünkü şehirlerde insanların normalde 1 olan şeyi 2 gibi anlatmakta üstüne yoktu. Karanlığın yaratıklarının istila ettiği Artık Olmayan Şehir’le medeniyetin arasında duran Daegis Ormanı, defalarca goblinlerin, nigsembraların ve trollerin saldırısına uğramış ama ormanın koruyucusu tarafından geri püskürtülmüştü. En azından hikayeler böyle söylüyordu.

   Çantasının derinlerinde bir parça daha bayat Fedro yapımı ekmek bulunca rahatladı. Karnı bu kadar açken, zaten yeterince başarısız olduğu avlanma işiyle uğraşmak ona epey zaman kaybettirecekti çünkü. Ekmeği, bacağında gizlediği küçük bıçağını çekerek dilimlemeye koyuldu. En sevdiği bıçağıydı bu. Geldiği yer olan Essodier’de, ünlü silah imalatçısı Hameron Usta’dan satın almıştı. Aynı şekilde belinden sarkan kısa kılıcı da Hameron Usta yapmıştı. Adam çeliği veya herhangi bir metali işlerken, boş bir ovaya bakıp şiir yazıyor gibi çalışıyordu. Ortaya çıkan silah ise aynı bir kahramanlık öyküsünün ilk cümlesi gibi hissettiriyordu. Tabi Durin henüz o öykünün devamını yazmaya başlamamıştı. Eğer her şey istediği gibi giderse, bu ormanda o öyküye başlamayı planlıyordu.

   Dilimlediği parçalardan birini çiğnerken, ormanı seyretmeye başladı. Açıklığın bittiği yerde uzun boylu ve geniş gövdeli Ainnar ağaçları başlıyordu. Bulundukları kıtada en çok yetişen ağaçtı bu. Yeşil yapraklarının arasında, küçük kuşların besin kaynağı olan ufak mor meyveler yetişiyordu. Küçük bir çocukken, dere kenarından topladıkları kamışların bir ucundan bu meyveleri doldurup, diğer ucundan üfleyerek birbirleriyle savaştıklarını hatırladı. Doğduğu ve büyüdüğü yer olan Essodier’in köylerinde bu oyun, çocuklar arasında çok popülerdi.

   Ağzındaki dilimi yuttuktan sonra önündeki dilimlerden bir diğerine uzandı. Tam o sırada bir ses duyduğunu zannederek durdu ve etrafına bakınmaya başladı. Bir gürleme gibiydi... Yada bir homurtu...

   Bir süre hiç hareket etmeden hatta soluk alıp vermeden bekledi. Başka ses duymayınca kendisini tehdit eden bir şey olmadığına karar verip tekrar yemeğine döndü. Muhtemelen ormanın iri cüsseli hayvanlarından biri, kendini rahatsız eden daha küçük bir hayvanı yanından uzaklaştırmak için gürlemişti. Ekmeğinden bir ısırık daha aldığı sırada aynı sesi tekrar duydu. Bu kez daha yakından gelmişti. Hemen ayağa fırlayarak kılıcını çekti. Diğer elindeki ekmeğin kalanını da ağzına tıktıktan sonra, yerde kalan diğer ekmekleri çantasına doldurdu. Çantasını sırtına asarken bir yandan da geri çekilmeye başladı. Artık o sesi çok net duyabiliyordu. Dev bir yaratığın gürleme sesiydi bu. Ama emin olduğu tek şey, bunun bir hayvan olmadığıydı.

   Geri çekilirken açıklığın bittiği yerdeki uzun Ainnar ağaçlarının sağa sola sallandığını farketti. Bir şey ona veya bulunduğu yere doğru yaklaşıyordu. Kılıcını sıkıca kavrayarak düşmanını beklemeye başladı. Önündeki son  ağaç kümesi de aralandığında, açıklığa çıkan şeyi tarif edecek bir kelime bulamıyordu. Neredeyse o ağaçlar kadar uzun ve gövdesi ağaçlardan daha kalın yeşil bir yaratıktı bu. Bedeni sarmaşıklarla sarılıydı ya da zaten sarmaşıklardan oluşuyordu. Sadece sarmaşıklar da değil... Bataklık otları ve yosunlar da vardı üzerinde. Kendini, bildiği bütün duaları ederken ve tanrısı Muialger’e yalvarırken buldu.

   Karşısında tiksindirici, ama bir o kadar da huşu uyandıran bir şey vardı. Korkuyordu, bir yandan da heyecan içindeydi. Daha önce hiç görmediği, anlatıldığını duymadığı bir varlıkla yüz yüzeydi. Yaratık, ağır hareket ediyor, ama her adımında yerde hafif bir sallantı yaratıyordu. Ormandaki tüm bitkiler, o geçerken korkuyla kenara çekiliyorlardı sanki. Çimenler bile, gövdelerini yere yatırmış ve halı gibi dümdüz olmuşlardı yaratığın önünde.

   Yaratık, sarmaşıktan kollarını iki yanında sallayarak ağır adımlarla açıklığın ortasına doğru yürümeye devam ediyordu. Yüzünün ortasında, içinde göz olmayan boş göz yuvaları Durin’e doğru çevriliydi. Kükreyerek üstüne geliyordu. Durin panikleyerek bir gerçeği farketti. Böyle bir yaratıkla savaşması, savaşsa bile hayatta kalması mümkün değildi. Burası, yolculuğunun bittiği yerdi. Burası, henüz yazamadığı hikayenin ilk ve son cümlesiydi. Burası, öleceği yerdi...

   Aniden başka bir ses duyunca düşüncelerinden ve şok halinden sıyrıldı. Az önce yaratığın çıktığı yerden, 1.90 boyunda bir adam koşarak açıklığa dalmıştı ve yaratığın üzerine doğru koşuyordu. Arkaya doğru uzattığı iki elinde de ucu kıvrık kılıçlar tutuyordu ve koşarken adeta süzülüyor gibiydi. Yaratık onun farkında değildi. Dev kolu, Durin’i ezmek üzere havaya kalktığında, o kolun gölgesi altında duran Durin gözlerini yumdu. Bir saniye sonra gölge üzerinden çekilmişti ve Durin hala hayattaydı. Gözlerini açınca adamın yaratığa yetiştiğini ve gözüyle takip edemediği bir hızda salladığı kılıçlarıyla yaratığı parçaladığını gördü. Aldığı her darbede, vücudundaki ot ve sarmaşık parçaları etrafa yayılıyor, kopan her parçasının yerini anında yenileri alıyordu.

   Garip adam bir küfür sallayarak geri çekildi ve yaratığın doğrulmasını izledi. Önlerden hafif seyrelmiş saçları olan, sağ gözünün üstünden başlayıp yanağına kadar inen bir yara izi taşıyan hafif ince yapılı bir adamdı. Bu sıradan görünüşüne rağmen gözlerinde korkutucu bir ifade taşıyordu. O kılıçları bu kadar seri sallayabilmek için daha kaslı olmak gerekeceğini düşünüyordu Durin. Ama tam önünde, bu tezi anında çürümüştü.

   Yaratık doğrulup gürledi ve kollarını adama doğru salladı. Adam yana sıçrayarak yuvarlandı ve hemen ayağa kalkarak yaratığa doğru atıldı. İki bacağının arasından takla atarak geçtiği esnada, yaratığın kolları ikinci kez az önce adamın durduğu yeri dövdü. Adam hızlıca dönerek, arkasına geçtiği yaratığın sırtına zıplayarak iki kılıcını birden yaratığa sapladı. Kılıçları saplayıp çıkararak yaratığın sırtından boynuna tırmandı. Adamı üzerinden atmaya çalışan yaratık debelenirken, adam kılıçlarını iki yana açarak seri bir biçimde yaratığın kellesini uçurdu. Hemen arından geriye doğru sıçradığında, yaratığın bedenini oluşturan otlar ve sarmaşıklar çözülmeye başlamıştı. Yerde yaratıktan arta kalan otlardan oluşan dev bir yığın meydana gelmişti. Adam kılıçları ellerinde Durin’e döndü.

   “Umarım, ormanıma gelişinin geçerli bir sebebi vardır.” dedi keskin bakışlarla. Hep mi böyle baktığını, yoksa kızgın olduğu için mi kendisini yiyecek gibi gözlerini diktiğini anlayamayan Durin, özür dilercesine başını öne eğdi. Hala yaratıkla karşılaşmanın verdiği şoku ve bu adamın kılıçla adeta dans eder gibi yaratığı yok edişinin verdiği şaşkınlığı üstünden atamamıştı.

   “Sizi zor durumda bıraktıysam özür dilerim. Buraya ormanın koruyucusunu aramaya geldim. Ve sanırım onu buldum.”  Bu “O” olmalı diye düşünüyordu. Tüm o hikayelerde bahsi geçen, hatta o hikayelerin kahramanı olan adam bu olmalıydı. O korkunç yaratığı adeta avlamıştı. Durin altına kaçırmamak için kendini zor tutarken, o yaratıkla dövüşmüş ve onu yenmişti.

   “Ormanın koruyucusu falan değilim ben. Sadece rahatsız edilmek istemiyorum.” Ayağıyla yaratığın parçalarını dürtükledi. “ Ve bu elemental beni rahatsız ediyordu.”

   Demek yaratığın adı elementaldi. Daha önce elementallerle ilgili bir hikaye duyduğunu hatırlat gibi oldu. Ama o hikayede yaratıklar farklı anlatılmıştı. Gövdesi ağaç gövdesi gibi olan, insan boyunda yaratıklar olarak geçiyordu onlar. Normalde hikayeler abartılırken, elementallerde tam tersini uygun görmüştü şehirliler heralde.

   “O... kılıçlarınla yaptıkların... Bu nasıl bir kılıç tekniği? Hayatımda ilk kez böyle bir şey görüyorum. Ve emin ol çok fazla kılıç ustası ve kılıç dövüşü gördüm.” Son cümleyi biraz övünerek söylemişti. Essodier; demircileriyle olduğu kadar, kılıç ustalarıyla da ünlüydü.

   “Görmemiş olman çok normal. Çünkü bu tekniği dünya üzerinde kullanan başka kimse kalmadı. Ben ve bir başkası daha var. Şimdi konunun özüne dönmeye ne dersin?” Konuşmaya dalmışken durulan bakışları, tekrar sertleşmişti. “ Buraya neden geldin?”

   “Söyledim ya! Buraya seni bulmaya geldim. Seninle yolculuk etmek istiyorum Ormanın Koruyucusu!” Adama doğru bir adım attı, Durin. Adam anında kılıçlarından birini, ikisinin arasına kaldırarak onu durdurdu.

   “Ben yolculuk etmiyorum. Burası benim yaşadığım yer ve sen şu an yaşadığım yere izinsiz girmiş bir böceksin. Seni ezmemi istemiyorsan, geri dönmeni tavsiye ediyorum.” Bakışları tartışmaya yer vermeyecek kesinlikteydi. Sağ gözünün üstündeki yara izi de, o bakışların yarattığı baskıyı azaltmaya hiç yardımcı olmuyordu doğrusu. Gözlerini devirerek Durin’e baktı. “ Ayrıca bana bir daha Ormanın Koruyucusu deme. Geldiğin şehir hangi haltsa, oraya geri dön ve oradaki insanlara Daegis Ormanı’nın misafir kabul etmediğini söyle. Eğer izinsiz girmeye kalkacak olurlarsa, Liam Graederen’in onları hoş karşılamayacağını da belirt.

   Arkasını dönerek, açıklıktan ormana doğru yürümeye başladı. Kılıçlarını sırtındaki kınlarına takarak ağaçların önüne geldiğinde Durin ona doğru hareketlendi.
 

   “Dur! Tam 15 gündür buraya yolculuk ediyorum. Bana söyleyebileceğin bu kadar mı?” Hayal kırıklığına uğramış biçimde kollarını havaya kaldırıp bacaklarına vurdu. Liam duraksayarak, omzunun üstünden geriye baktı.

   “Onlara Gölge Savaşı’nın yaklaştığını, kehaneti takip edenlerin bir araya gelmesi gerektiğini söyle. Ve şunu da ekle:
Dünya karanlığın üzerine yürüyecek,
kalkanlardan yansıyan ışıklar,
gölgeyi yerin dibine gömecek.
Kahramanlar bir araya gelip,
dünyanın sonunu getirecek.
”

Kendini Liam olarak tanıtan adam, ağaçların içinde kaybolduğunda, Durin ne diyeceğini bilemiyordu. Tek bildiği şey, işittiklerinin çok çok önemli olduğuydu. Hemen geri dönmesi ve bunu tüm insanlığa anlatması gerektiği gerçeğinden başka bir şey düşünemiyordu. Hayatında hiç koşmadığı kadar hızlı koşarak, ormanın çıkışına yöneldi. Kehanetin gerçekleşme vakti gelmişti...
 



Devam edecek...

235
Zaman Çarkı / Ynt: Zaman Çarkı
« : 09 Ağustos 2011, 11:51:31 »
Spoiler: Göster
3 kadın 2 erkekse, diğer erkek Logain olabilir belki. Diğer Asha'manlar içinde en güçlülerden birisi o. Mazrim Taim olasılığını hiç düşünmüyorum bile. Tahminimce Mazrim Taim'i Logain öldürecek zaten. Hatta Rand'in zor durumda kaldığı bir an Logain ortaya çıkıp hem Rand'i kurtarıp hem de Taim'i öldüreceğini düşünüyorum. Çünkü Rand'in Kara Kule'ye gitmesi kaçınılmaz ve orada onu kimbilir nasıl bir tuzak bekliyor.

Moridin ile ilgili dediklerin de mümkün. Yalnız Rand hikayenin son kitabında, tüm bu heriflere meydan okuyacaksa, kitabın 3000 sayfa falan olması gerekecek :D Bazı şeyler tahminimizden farklı gelişir bence.

236
Bence işin güzel tarafı o ama =) Böyle bir dünyada, böyle bir çağda, yatağımızda kitap okumaktan daha öte bir maceramız yok malesef. Öyle bir evren ve atmosferde yaşamayı hayal etmek insana heyecan veriyor. Al'lan Mandragoran savaş narası atarken orada olmak, bence mükemmel bir his olurdu.

237
Zaman Çarkı / Ynt: Zaman Çarkı
« : 09 Ağustos 2011, 10:53:57 »
Söylediklerinin bazıları mantıklı geliyor. Mesela;

Spoiler: Göster
Mat ve Perrin konusunda haklı olabilirsin. Şimdi ben de bir düşündüm de, Rand kadınlarla bağ kurarak mühürleri kırmak istiyor. Bu durumda Nynaeve, Moiraine, Alivia ve Egwene'den oluşan bir kadroyla çıkabilir Karanlık Varlık'ın karşısına. Gerçi Egwene'den pek emin değilim. Çünkü mühürlerin kırılmasına tamamen karşı çıkıyor. Rand'ın ta'veren özellikleri baskın çıkmazsa, Egwene o kadroya dahil olmaz. Cadsuane Sedai'de olabilir belki bilemiyorum.
Padan Fain'in karşısına Mat'in çıkması ihtimali de var. Hançerden dolayı aralarında bir bağ var sonuçta. Muhtemelen Rand, Saidar Haran ve Karanlık Varlıkla  yüzleşecektir. Moridin'i başka birinin halledeceğini tahmin ediyorum.

Son olarak, Aviendha'nın ne yapacağı, tamamen kestirilemez bir durum. Seanchan'larla tekrar karşılaşırsa Rand, Aviendha'nın o noktada devreye girebileceğini düşünüyorum sadece.

238
Zaman Çarkındaki Rand Al Thor veya Mat Cauthon olmak için dünyayı bile satardım.

sana kesinlikle katılıyorum.  ama Raistlin Majere olmak da çok fantastik olabilirdi... En ilginci de Drizzt Do'urden olmak olurdu tahminim :D

239
Zaman Çarkı / Ynt: Zaman Çarkı
« : 08 Ağustos 2011, 17:32:20 »
Mümkün. Ama eğer öyle olacaksa bile,
Spoiler: Göster
Perrin'in savaştaki rolü ne olacak o zaman? O rolü yerine getirdikten sonra mı ölecek? Ayrıca kehanetler biraz muğlak oluyor. Mesela "Dünyanın Işığının Yarısı'nı vermek" ilk başta çok anlamsız gelmişti ama Mat bir gözünü kaybedince anlam kazandı. Perrin içinde bir istisna olabilir diye düşünüyorum. Sonuçta ölmek sadece fiziksel olmuyor. Metafor olabilir diye düşünüyorum. Dünyanın Işığının Yarısı'nı vermek sonuçta metafor çıktı.
Bir de Robert Jordan'ın, sevdiği karakterlerin hayatı konusunda ne kadar titiz olduğunu biliyoruz. Perrin'in de en sevdiği karakterlerden biri olduğu düşünülürse, onun notlarından Perrin'in ölümü gibi bir şey çıkabileceğini sanmıyorum. Tabi hikayeyi dramatize etmek için Brandon Sanderson bu tarz bir yol izleyebilir mi, o da mümkün.

240
Zaman Çarkı / Ynt: Zaman Çarkı
« : 08 Ağustos 2011, 16:31:46 »
Herkese selam. Foruma yeni üye oldum ve açıkçası bu tarz bir forum bulduğuma sevindim. Etrafımda Zaman Çarkı'nı okumuş veya okuyan çok fazla insan olmadığı için konuşacak birilerini bulamıyordum pek. 13.kitabı 2-3 gün önce bitirdim ve bir sonraki kitabın hikayenin sonu olacağı gerçeği iyice beni germeye başladı. Yıllardır okuduğum bu serinin sonunda bitecek olması çok üzücü ama bir yandan da çok heyecan verici. Açıkçası okuduğum ilk fantastik roman bu olmamasına rağmen, okuduklarım içinde en iyisi olduğunu düşünüyorum. Yüzüklerin Efendisi'ni tenzih tutuyorum tabi ki.

Diğer konuya değinmek gerekirse;
Spoiler: Göster
O kehanet çok karışık ama ben, Rand-Mat-Perrin-Nynaeve-Moiraine'den oluşan bir kadronun Karanlık Varlık'la yüzleşeceğini tahmin ediyorum. Belki Egwene'de bu kadroda olabilir. Hikaye kimle başladıysa onla biter diye bir tahminim var. Bu arada 13. kitapta beni en huzursuz eden şey, Perrin'le ilgili kehanet. Öleceği söyleniyor ama bahsedilen fiziksel bir ölüm mü yoksa metafor mu yapılıyor anlamak çok zor. Tahminimce insani kişiliğini kaybedip, kurtlara önderlik etmek adına kurt kimliğine bürünecektir. Ama eğer ölecekse, ki kehanette ölümünün takipçilerine yıkım getireceği falan söyleniyor ve bu da diğer iddiayı güçlendiriyor, o zaman mendilleri şimdiden hazırlamak icap eder. Çünkü bu hikayedeki en iyi karakterlerden birisi Perrin.

Sayfa: 1 ... 14 15 [16]