Kayıt Ol

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - TheWalkingIdeas

Sayfa: 1 ... 19 20 [21] 22 23
301
Radyo Kulesi / Ynt: Ryuk'un Radyosu
« : 14 Şubat 2015, 10:25:58 »
Radyonuzu kaçırdım fakat hımbılizm yazısı şahaneymiş

302
Diğer Bilimkurgu Eserleri / Ateş ve Buz - Ray Bradbury
« : 14 Şubat 2015, 01:23:14 »
Yükte Hafif Pahada Ağır



     Bu ara hayli öykü kitabı okudum. Sırada da Bradbury’nin Nisan Yayınları’ndan 86 senesinde çıkan Ateş ve Buz’u var. Kitabın içinde 3 öyküsü var Bradbury’nin: “Göl” , “Cenazeci” ve kitaba ismini veren asıl ve en uzun öykü “Ateş ve Buz”. Başlık yazarken kitap ve yazar ismi haricinde pek bir şey yazmam genelde ama bu kitap için özel olarak “Yükte hafif pahada ağır” başlığını yazmayı tercih ettim çünkü tam anlamıyla karşılığı bu. 80 sayfalık bu ince ve hafif kitap, içindeki öykülere bayılmam haricinde bence çok şahane bir tasarıma sahip. Kitabı bitirdim fakat arada bir elime alıp bakıyorum, sadece bakmak için ; çok basit ama gerçekten çok hoş bir tasarıma sahip.

     Göl isimli öykü Bradbury’den okuduğum en naif öykü. Cenazeci isimli öykü ise Bradbury’den okuduğum en gotik öykü oldu. Ama asıl hayran kaldığım öykü ise Ateş ve Buz, bu öykü -daha okumadığım bir çok öyküsü var evet- şuana kadar okuduğum en sevip hayran kaldığım Bradbury öyküsü oldu. Kısacası enlerin bir araya gelmesi ile “Yükte hafif pahada ağır” tanımlaması yerini bulmuş oldu.

     İlk iki çok kısa öykü ile ilgili fazla bir şey diyemeyeceğim ne desem spoiler olup keyif kaçırır. Sadece şunları diyebilirim: Göl isimli öykü, insani duygularımızı depreştirirken Cenazeci isimli öykü ise biraz içinimizi ürpertiyor.

Ateş ve Buz

     Bir grup bilim adamı uzun çalışmalar sonucu yaptıkları uzay aracı ile dünyadan kaçıp güneşten sonraki gezegene gelirler. Bu gezegen çok büyük günlük sıcaklık farkına sahiptir. Gezegen bir sıcaktan kavrulur bir soğuktan donar. İnsanlar için pek elverişli değildir, pek yaşanmaz haldedir. Sadece günün 1 saati dünyadaki şartlara benzer şartlar oluşup bahçeler oluşup çicekler açıp ağaçlar meyve verir. Buzullar, karlar erir nehirler oluşur...Yaşam koşulları sadece 1 saatliğine yaşanabilir hale gelir. Bu 1 saatlik zaman dilimi harici gezegende yaşayan insanlar mağaraların çok derin yerlerine kaçarak bu kötü şartlardan kendilerini korurlar.

     Tek problem bu da değildir. Bundan daha önemli bir probleme sahiptir bu şanssız insanlar. İnsan ömrü sadece 8 gündür. İnsanlar bu 8 günlük sürece doğar, büyür-gelişir ve ölür. Bu yaşam döngüsü çok hızlı gerçekleşir. Buna bir çözüm de bulunamaz çünkü insanlar bu kadar kısa sürede yeterli bilgi birikimine ulaşıp sorunu çözecek kadar ilerleyemeden ölür. Bununla ilgili çalışan kendince kendilerine “bilim insanı” ismini takmış ufak tefek çalışmalar yapan insanlar bulunur. Fakat bunların da sayısı çok azdır ve bu insanlar çalışmalarını yeterince sürdürecek kadar gönüllü bulamazlar. Bunun da nedeni diğerlerinin bilim insanlarını bu gezegene gelmelerinden ötürü suçlu bulmalarıdır, onlardan nefret ederler.

     Kimse bu 8 günlük kısa ömrünü sorunu çözmek için harcamak istemez çünkü bu sorunun çözümü ancak ileriki nesillerde gerçekleşebilecektir. Bu gayede çalışmak istemeyen insanlar sadece ömürlerini harcadıklarını bunun kendilerine bir yararı olmayacağını düşünürler, bencilce davranırlar ve sorunun çözümü konusunda kayıtsız kalırlar. İnsanlar doğar, yiyip içer, çocuk yapar ve çocuklarının daha doğru düzgün geliştiklerini bile göremeden buruşarak ölür. Herkes soruna kayıtsız kaldığı için de bu döngü tekrarlanır durur. Ayrıca bu insanlar daha annelerinin karnındayken nesilden nesile aktarılan bazı imge ve görüntülerle hızla öğrenmeye başlama gibi bir özelliğe sahiptirler.

     İnsanlar yaşadıkları her saniye gözle görülebilir şekilde yaşadıklarından barındıkları mağaralardan da yavaş kaldıkları gerekçesiyle yarım saatlik mesafeden fazla uzaklaşıp çevrelerini keşfedemezler. Zira yarım saatlik gidip yarım saatlikte dönme süresi bırakmak zorundadırlar ; güneşin kavurucu sıcağında erimemek için. Zaten yalnızca o 1 saatlik normal şartların yaşandığı sürede dışarı çıkabilirler. Herkes bu 1 saatlik dilimi tıka basa yiyerek, sürekli sürekli yiyerek geçirir. Durmadan yerler, ağızları hiç boş kalmaz. Bu gezegene geldikleri uzay gemisi uzakta çok güçlükle görülür. Mesafe fazla olduğundan kimse gitmeyi denemez, gidenlerden ise ulaşabilmeyi başaran olmamıştır.

     Ana karakterimiz Sim, öykünün başında gözlerini açar ve gözlemlerini aktarmaya başlar. Kısa sürede büyüdükçe farkındalığı artar. Kendini öğrenmek zorunda hisseder. Bilgi açlığı çeker. Sim, diğer insanlardan biraz farklı düşünen biridir. Diğerlerinin davranışlarını yadırgar. Günler geçtikçe yaşama karşı açlık duyar, daha fazla yaşamak ister.Sorunun çözümü üstüne kafa yorar. Diğerleri de Sim’i yadırgar haliyle. İşte öykümüz Sim’in farklılığından doğan meraki ile doğuşundan hikayenin sonuna değin süren macerasını anlatıyor.

     Öykü bir yandan insanların bencilliklerini yargılarken bir yandan toplumsal bir hiciv sunuyor. Bir yandan ise insanlığımızdan ötürü doğuştan sahip olduğumuz kötülüklerden bahsediyor. Öyküyü okurken de bitirince de kesinlikle öykünün senaryolaştırılıp sinemaya aktarılması gerektiğini düşündüm. Daha nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama son zamanlarda onlarca öykü okudum, en etkilendiğim öykü bu oldu. Bitireli saatler oldu hala daha öyküyü düşünüyorum.

     Bu öykü ve diğerleri başka Bradbury kitaplarında var mı bilmiyorum, bu konu hakkında bilgi sahibi olan arkadaşlar varsa konu altına yazmalarına çok sevinirim. Bu kitabı ve özellikle bu öyküyü okuyun. Lütfen okuyun.


303
73 Koza Yayınları baskısı tanıdığım bir sahafta varmış, böyle anlatınca ilgimi çekti. Merak ettiğim fakat bir türlü kitabını alıp okumadığım bir yazar. Kitabı edinip okuyunca yorumumu ekleyeceğim.

304
Başka Kurgular / Altın Böcek - Edgar Allan Poe
« : 12 Şubat 2015, 00:52:06 »

     Kitabı şans eseri bulup aldım diyebilirim, cumartesi günü Doğukan’la (Denaro Forbin) otururken Nadirkitap’ı karıştırıyordum. -Bir sürü kitap alıp doymadık- Baktım bildiğim bir sahafta bu kitap var, Varlık Yayınları ve eski baskı -herkes gıcır gıcır kitap sever ben sararmış yapraklı seviyorum- olunca kalkıp gidelim dedim, hem de iki tane varmış gidip aldık. Şansıma 60 senelik kitap baskıdan çıktığı gibi duruyordu, yaprakları bile birbirine yapışıktı ben maket bıçağı ile ayırdım. İyi ki almışım. Poe’nun tüm şiirlerini okumuştum fakat hiç öyküsünü okumamıştım, son zamanlarda okuduğum en harika öykü kitabı. (Bilimkurgu öykülerini de arıyorum elinde bulunan varsa bana ulaşabilir.)

     1955 baskısı, 109 sayfalık cep boy olan bu kitapta 2 adet harf hatası hariç hata görmedim. Buna dikkat çekmemin nedeni yıl 2015, onlarca bilgisayara ve teknolojiye sahibiz fakat yeni baskı kitaplarda onlarca hata bulabiliyoruz. Belki de bu teknolojik ilerleme, bu özenin kaybolmasına neden olmuştur.

     Bu öyküler hem şaşırtıp hem korkuturken hem de merak uyandırmayı başarıyor ayrıca Poe’nun zekasını ortaya koyuyor.

Kitap uzunlu kısalı 8 Poe öyküsünden oluşuyor, isimlerini sıralayıp tek tek bahsedeyim:
-Altın Böcek
-Kızıl Ölümün Maskesi
-Aksak Kurbağa
-Doktor Tarr ve Profesör Fether’in Sistemi
-Mustatil Sandık
-Sfenks
-Kara Kedi
-Bir Hafta İçinde Üç Pazar


Not: Doğukan, Poe’nün tüm öykülerinin toplandığı kitapta bu öykülerin hepsinin olduğunu söyledi.


Altın Böcek

     En uzun ve kitaba ismini veren öykü. Ana karakterimiz William Legrand, varlıklı bir aileye mensup fakat servetini kaybederek yaşadığı yerden uzaklaşmış, hizmetkarı ile birlikte Sullivan adasına taşınmış biridir. Öykü Legrand’ın arkadaşının ağzından anlatılıyor. Legrand, böcek koleksiyonculuğuyla kafayı bozmuş, okumuş -tahsilli- biridir. Sullivan Adası, sert kıllı hurma ağaçları ve genelde mersin ağaçlarıyla kaplı ufak bir adadır.

     Arkadaşı, bir gün Legrand’ın evine gider. Legrand evde yoktur, bir süre onu bekler. Legrand çok heyecanlı bir şekilde arkadaşını karşılar. Yeni bir böcek türü bulduğunu heyecanlı bir şekilde anlatır. Bundan sonra bazı süre gelen olaylar olur, bir şifre bulunur ve çözülmeye çalışılır. Şifre çözülür ve hedefe ulaşılır. Bundan sonrasında Legrand ve arkadaşı otururlar. Legrand anlatmaya başlar başından sonuna dek; hangi ipucuna nasıl ulaştı, nasıl bilgi topladı ve şifreyi nasıl çözdü, anlatır. Bu son kısım bana çok keyifli geldi. Ve öyküyü çok sevdim.

Kızıl Ölümün Maskesi
     
     “Kızıl Ölüm” isimli bir hastalık bir memleketi sarar. Önceleri çok ciddiye alınmayan hastalık iyice yayınlınca kral sarayının tüm giriş çıkışlarını kapatır ve inzivaya çekilir fakat sarayda kadından şaraba, eğlenceden soytarıya değin her şey eksiksizdir. Halk dışarıda hastalıktan kırılırken kralın umrunda olmaz. Bir gün bir balo düzenlenir…


Aksak Kurbağa

     Şakaya çok düşkün, oldukça şişman -hangi kral zayıf ki- kral ve 7 vezir -yardakçı- … Büyük bir bayram dolayısıyla bir balo düzenlenecektir, kral özgün bir fikir arar fakat kararsızdır. Soytarısı olan Aksak Kurbağa’yı çağırır -Sakatlığı gerçekten kurbağa gibi sekmesine neden olduğu için bu isim verilmiş- özgün bir fikir bulmasını ister. Aksak Kurbağa’yı huzuruna çağırmışken kendisine kötü davranır ve Tripetta’ya vurup suratına şarap döker. Tripetta, soytarı ile aynı memleketli olup onun tek dostudur. Bu sırada soytarının aklına güzel bir balo fikri gelir. Krala anlatır, kral kabul eder ve hazırlıklar yapılır…

Doktor Tarr ve Profesör Fether’in Sistemi

     Karakterimiz Fransa’nın güneyini gezerken, yol arkadaşıyla beraber adını meslektaşlarından sıkça duyduğu bir akıl hastanesinin yakınından geçmekte olduğunu fark eder. Yol arkadaşına kısa bir süreliğine yollarını değiştirip buraya uğramayı teklif eder. Arkadaşı müdürünü tanıdığını ve içeri girilmesi zor olduğu için gidip hastaneye bırakabileceğini teklif eder sonrasında ise geri dönmek zorunda olduğunu söyler.

     Hastanenin müdürünü kapıda karşılar ve nazik bir şekilde buyur eder. Akıl hastanesini merak etmesinin nedeni “kendi haline bırak” denilen bir sistemin ilk ve tek burada uygulanıyor oluşudur.

     Hikaye ilerledikçe bir şeylerin farkına vararak rahatsızlık duydum ve hikayenin içine girdim. Bu durum bence çok güzel şekilde kurgulanmış oldukça hoşuma gitti. Kitapta en sevdiğim öykülerden.

Mustatil Sandık

     Çok harika bir öykü, kolayca tahmin edilemeyen bir şekilde kurgulanmış. Okurken en zevk duyduğum öykü bu oldu.

     “Independence” isimli bir yolcu gemisi vardır. Wyatt, karısı ve 2 kız kardeşi ile birlikte gemide yolculuk etmek için yer ayırtmışlardır. Karakterimiz de bu gemide yolculuk edecektir. Wyatt da eski bir tanıdığıdır.

     Gemideki kamaralar 2 kişiliktir fakat Wyatt, 4 kişi olmalarına rağmen 3 kamara kiralar. Bizimki buna takılır ve incelemeye başlar. Karısı ve Wyatt aynı odada kalacağına göre kardeşleri neden ayrı odalarda kalsın veyahut karısı ile Wyatt neden başka odalarda kalsın diye düşünür. Kardeşlerin farklı odalarda kalmasını beklerken, kardeşler aynı odada kaldığı gibi bir de mustatil sandık oraya çıkar ; sandık oldukça büyük olmasına karşın Wyatt ve karısının kaldığı odaya yerleştirilir. Tek oda boşta kalır. Bunun üzerine karakterimiz aileyi daha da fazla gömlemlemeye başlar.

Sfenks

     Karakterimiz bir salgın hastalık yüzünden kendini eve kapatır, ev sahibi ile birlikte bir villada yaşamaktadırlar. Günlerinin çoğunu kitap okuyarak ve pencereden dışarıyı izleyerek geçirir. Bir gün pencereden karşı sahilin tarafında ormanlık alanda toprak kayması sonucu oluşan boşluğa dikkatini vermiştir. Kısa bir süre sonra gemiye benzer bir şeklin tepedeki boşluktan ormana doğru daldığını görür, oldukça büyük bir cisimdir. Fazlaca şaşırır ve kendisine bir süre gelemez. Kendisini toparladıktan sonra bunun bir canavar olduğu kanaatine varır. Birkaç gün düşünür ve ev sahibine anlatır.

     En zayıf bulduğum öykülerden biriydi.

Kara Kedi
     
     Batıl şeylere inanmasam da okurken yazılışının güzelliğinden kaynaklı olarak içimi ürperttiğini söyleyebilirim. Biraz gerilimli bir öykü.

     Oldukça nazik, hayvanları çocukluğundan beri oldukça seven, hayvanları arkadaşlarına tercih edecek kadar onlarla ilgilenen bir adamın zamanla içki yüzünden tersi bi kişiğine bürünüp hayvanlara eziyet edip karısına vurup fenalıklar edecek kadar kendini bozan adamın başına gelen bazı fenalıkları konu edinmiş Poe.

Bir Hafta İçinde Üç Pazar
     
     Okuyunca konusunu ve sonunu oldukça basit bulabilirsiniz fakat Poe’nun bunları 19. yüzyılda yazdığını unutmadan değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.

     Başlıktan da anlaşılacağı üzere “bir hafta içine üç pazarı nasıl sokarız?” sorusunu yanıtlayıp bu konuyu huysuz bir adamın yiğeninin, sevdiği kızla evlenmek için -dayısına- ihtiyara ispatlaması üzerine kurgulanmış.




305
Başka Kurgular / Ynt: Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali
« : 11 Şubat 2015, 20:47:09 »
Aklıma geldikçe hala içim garip olur hafif bir acı hissederim. Eser bittiğinde, o an bunu çok daha yoğun yaşarsınız. Ben Raif Efendiyi öyle yakın hissetmiştim ki kendime hayatım boyunca hiçbir arkadaşımı o kadar yakın hissetmedim. Eserin yaşattığı en samimi duygular bile okumak için kesinlikle yeterli, hatta fazla.Yalnızlık duygusu, kendini insanlardan soyutlama isteği ve çevreye karşı duyarsızlaşmak fakat bu kesinlikle naif duygularla olan bir durum. Kisa veyahut uzun, okunması kolay veyahut zor, okunması sıkıcı veyahut zevkli ; eseri tanımlarken, anlatırken kesinlikle bu karşılaştırmalar aklıma gelmez. Bu şekilde karşılaştırıp tartışılması gerçekten çok anlamsız olur. Nedenini ise okuduktan sonra zaten anlarsınız. Bunu anlatması zor yada ben yetersizim bilemiyorum fakat okuyup hissetmelisiniz. Sanırım sonunda göz yaşı dökmüştüm , kolay kolay da ağlamam herkesin acıklı bulduğu şeyler etkilemez beni; benim "acıklı"larım daha kişisel daha bana özgüdür.

Bunları yazdıktan sonra yazının sonuna "okumalısınız" gibi bir yazı eklemeyi anlamsız buldum, ama siz anladınız.

306
Televizyon / Ynt: Vikings
« : 11 Şubat 2015, 11:51:14 »
Dizi hakkında çok fazla şey gördüm çok farkla şey okudum fakat bir türlü izleme fırsatı bulamadım, malum sınav da yaklaşıyor. Sınavı atlattıktan sonra izlemek planlarım dahilinde. 17 Ekim'de dizinin müziklerini yapan Wardruna grubunun konseri vardı, gitmiştim. O bile bir kıvılcım oluşturmaya yetmişti.

Kıvanç tam dizeye yakışacak adam bence sarı saç sakal renkli göz, sırıtmaz kuzey Avrupalıların yanında.

307
     Doğu Yücel'in okuduğum ilk kitabı. Tüyap'ta kitabı alıp kendisine imzalattıktan sonra ufak bir konuşmadan sonra Varolmayanlar'ı seveceğimi söyledi. Onu da alıp 3 günde bitirip bir hafta sonraki söyleşisine gidip imzalatmıştım. Sonra da ilk öykü kitabını okuyarak devam ettim, sadece Hayalet Kitap kaldı okumadığım onu da fırsat bulduğumda okuyacağım.

     Kitap yeni çıktığında birkaç ay öncesinde Doğu abiye attığım maillerden düzenleyerek kitabı tanıtma amaçlı bir yazı yazmıştım bloguma fakat burada paylaşmamıştım. Aynen alıntılıyorum:

Güneş Hırsızları "On Bir Öykü ve Bir Distopya

"
NEDEN OKUMALISINIZ?
                       Öncelikle bu kitabı neden okumalısınız sorusuna cevap vermek doğru olur sanıyorum. Günümüzde romanların üstünlüğünün olduğu bir dünyada yaşıyoruz ki öykü kitapları pek yazılmaz oldu; en önemsendiği dönemde bile özellikle ülkemizde öykü kitabı denince insanlar geri durur önemsemezdi(Hala öyle olduğu kanısındayım). Böyle bir ortamda öykü kitabı yazmak, hatta sadece yazma çabasında bulunmak bile takdire şayan bir olay. Zaten ben de takdire şayan gördüğüm için bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim, belki birkaç kişi yazımı görür de meraklanıp kitaba ulaşır, amacıyla yazıyorum.

                         Ufak birkaç genel yargıdan bahsettikten sonra her öyküye ayrıca değineceğim.Hikayeler birbirinden bağımsız da görünse genel fikir anlamında birbirinden çok uzak kalmıyor sanıyorum. On iki tane şahane öykü var ki bir tanesi distopyadır(Kitaba ismini veren öykü). Kitap kesinlikle hayal gücünüzü gelişmenizi sağlayacak(Boşuna hayal gücünün yazarı dememişler, hayalperest demiyorum bakınız). Bolca ahlak,din ve siyasi -tabiki sistem eleştirisi de- eleştiri bulacaksınız kitapta, eleştirmeyi sorgulamayı seven biriyseniz bu çok hoşunuza gidecektir. Siz de farkındasınızdır bulunduğumuz şartlarda din veyahut ahlak eleştirisi yapmak -özellikle din eleştirisi- pek kolay değil ; “Hayatın Gıcık Anlamı” isimli öyküde bu din eleştirisi muazzam bir şekilde var, zaten en sevdiğim öyküdür. Kitap bittiğinde belki fark etmediğiniz şeylerin farkına varıp sorgulamaya başlayacaksınız, kesinlikle bolca hayal gücü depolayacaksınız ancak bir şey daha var ki bu da çok önemli kitap sizce bolca umut verecek. Son zamanlarda umuda fazlasıyla ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Lafı fazla uzatıp öykülere sarkmadan lafımı burada bitireyim, öykülere tek tek ve ufak ufak değineceğim,  “spoiler”ı en aza indirmeye özen göstereceğim farkında olmadan dozu kaçırırsam da kusuruma bakmayınız lütfen. Ağır spoiler içeren bölümleri “----Spoiler----” yazıları arasına alıverdim.

 

 
Rüya Tarifleri

                        Bu öykü benim gibi karamsar birine umut aşılamayı başardıysa eminim bu aşıdan herkes yararlanmıştır. Yediğimiz şeylerin uykumuzu etkilediği bilimsel bir gerçek, gerçeklikten ne kadar uzaklaşmış görünse de çok uzaklaşmadığı kanısındayım. Hayattaki iniş çıkışların her zaman devam ettiği çok güzel vurgulanmış, henüz yaşı ufak arkadaşlar önüne çıkan her engelde hayatın bittiği yanılsamasına kapılıyorlar. En çok dikkatimi çeken ayrıntı ise karakterin cinsiyetinin çok kusursuz şekilde yansıtılmış olması, herkes bunu beceremez ki öyküyü yazarın ismi olmaksızın okusaydım bir kadının yazdığını düşünebilirdim.


 
Sinemaya Tek Başına Gidenler
                      Birçok kez sinemaya tek gitmiş birimi ki eminim bu sorundan müzdarip olan binlercemiz var, benim yalnızlıkta genelde öyküdeki gibi sorumsuz arkadaşlardan kaynaklanıyor. İnsanlar kişisel zevkleri için arkadaşlarını ihmal etmemeli -Kahrolası sorumsuz insanlar-.  Öyküyü okurken film senaryosu olabileceğini düşündüm, kurgulanışı ve konusu çok uygun geldi ; tabi bu haliyle ancak kısa film olabilir ama üstünde çalışılırsa neden olmasın.

 
Karanlığın Ortasında
                     Biraz mitolojik bir öykü. Aynı anda benzer durumların çok farklı şekilde ortaya çıkabileceğinin ayrıdına varmanızı sağlıyor. İlkel mağara insanıyla günümüz insanının bazı durumlarda aynı noktaya gelebildiğini görmemiz gerek belki de ; belki de hala ilkel bir dünyadayız da farkında değilizdir.
                     “ Annelerimizin sanırım bize kurduğu cümleler hiç değişmiyor.” diyerek bitiyorum okuyunca anlayıverirsiniz.


 
Noel Baba’yı Kim Öldürdü Lan?
                     Sonunda bir kesitinin başında verilmiş olduğu filmleri anımsattı bana. Çok iyimser yaklaşımlı bir karakter ve fazlasıyla iyimser bir öykü olmuş. Çevrenin ve karakterin etrafına bakışı, bunun tasviri hoşuma gitti. Yarı polisiye diyebileceğimiz öykünün isminde bulunan malum soruya cevap vermiş olmaması, bunun cevabını bize bırakmış olması güzel. Spoiler vermeden daha fazla anlatamam sanırım bu öyküyü bence alın okuyun :)


Aynasız Güzelin Masalı
                    Hangi sözcük daha uygun olur tam karar verememiş olmamla birlikte öyküye “naif” sözcüğünü yakıştırdım. Biraz ahlakı bir sorgulamaya itiyor öykü sizi. Ve bana bir öyküyü anımsattı: Anımsattığı öykü, bir köydeki çok güzel bir kızın kimseyi beğenmeyip en sonunda kolsuz bacaksız, işsiz bir adama kalmasıyla sonlanıyordu.


Melek
                    Öykü en özet haliyle olaylara farklı açılardan bakmamız gerektiğinin ayrıdına varmamızı sağlıyor. Başında tek taraflı ilerleyen öykü sonlara doğru iki kola ayrılıp, ufak bir ters köşe yapıyor. Dolmuşun dolmasını bekleme sıkıntısı da her konser sonrası yaşadığım bir durum, açıkçası ben de son kişi olarak binip dolmuşun kalkmasını sağlayan arkadaşa şükranlarımı sunuyorum.
             

Evim Güzel Evim
                      Kitaptaki en harika üç öyküden biri ve eminimki bir çoğunuz için en harikası olacak. Öykünün uzunluğunun tedirgin ettiğinden bahsetmiş Doğu Yücel, ben de diyorum ki iyiki uzun olmuş daha kısası makbul olmazdı. Hatta biraz daha derinleştirilip uzatılsa 200-250 sayfalık bir roman çıkabilirdi ortaya. Spoiler vermeden anlatmak imkansız gibi yazının gerisi spoiler isteyenler yine de okuyabilirler, size kalmış ben uyardım.

 -----Spoiler---- “Müzler” dediğimiz ilham perileri gerçek mi bilmem ama çok yaratıcıydı. Karakterin evden çıkmasının engellenmesi ise bolca ürküttü beni, bir gerilim filmi senaryosu bile olabilir. Binanın yıkılışı ve karakterin dolapta sıkışmasından sonra sineğin gelip üstüne konması sahnesinin gözümde canlanışı mükemmeldi.Kitapta da denildiği gibi çok Kafka variydi, güzeldi. Gençlik dizisi senaristlerine de biraz eleştiri yöneltilmiş gibi ama bir yandan da ekonomik nedenleri bahane edip yerden yere vurulması engellenmiş. Oyuncu senarist ilişkileri de rol kapma pahasına aynı kitaptaki gibi gözümde. Ama asıl en çok hoşuma giden kısım final sahnesiydi içim ürperdi ve öyküden sonra diğerine geçmeyip sonrasını bir on dakika düşündüm. ----- Spoiler -----


Üçüncü Türle Aşırı Yakın İlişkiler
                  Azcık ayıp olacak ama en basıt anlamıyla arz-talep ilişkisi gibi değerlendirdim durumu. İnsanın sahip olmadan önceki yaklaşımıyla, sonrasındaki yaklaşımı arasındaki değişim, göze sokulmaya çalışılan ana konu bu. En iyisi öyküyü okumak.


 
Dünyanın Sahiplerine Bakmıştık
                  Bu öyküye ne desem çok kararsız kaldım. Bu arada sürekli uzaylı konusuna takılmışız , gülümsetici bir durum. Amerikan başkanının “Sahip eğlenmeyi iyi biliyor.” dediği final kısmı en güzel yeriydi. En ince mesaj burada. Alıntı yapıp spoiler vermemeyi başardım, kendimi kutluyorum.

Hayatın Gıcık Anlamı
               Sıra favori öykümde, kesinlikle en sevdiğim öykü bu. Eleştiri yağmuru demiştim yorumlarımı mail attığımda düzeltiyorum eleştiri sağanağı demek daha doğru olur. Gerçekten eleştirmek sorgulamak, bazı yargılara farklı yönlerden bakmayı denemek ve algılarımızı yıkmaya çabalamak çok güzel şeyler. Ahlak-din-siyaset eleştirisi üçlüsü, en baskın şekilde bu öyküde mevcut. Okuyan herkesin kurguya ve öykünün ilerleyişine hayran kalacağı görüşündeyim. Sadece şu öykü için bile alınır kitap - diğer öykülere haksızlık ettiğim düşünülmesin lütfen -

 -----Spoiler----- Dünya nüfusunun azalması, ziga dininin insanları tongaya düşürmesi ve gezegenin elden gitmesi; ileride dünya savaşlarında birbirimizi yok edip dünyadaki yaşamı bitirmemizden çokta farklı değil. Bunun için bir grup uzaylının bizi kandırmasına ihtiyaç yok. Biz birbirimizi yok etmek için fazlasıyla yeteriz. -----Spoiler-----


 
Camgöz ve Duman
                     Sanırım ailelerin çocuklara ve bu genel durumlara bakışları hep aynı. Bugün haberleri izlerken öğretmenden dayak yiyen bir çocuk vardı televizyonda, bunu babamla tartışırken “çocukta bir şey olmasa böyle olmazdı.” yaklaşımında bulundu babam. Emirhan’ın yaklaşımı da bundan çok farklı değil diye düşünüyorum. Parmakların gözümüzün önüne getirildiğinde yarısaydam hale geldiği benzetmesi çok hoşuma gitti. Sondaki sis öğesi ise aptal insanların gözlerinin önlerinden atamadıkları perdeyi anımsattı bana.


Güneş Hırsızları
                     On bir öyküden sonra sıra geldi distopyaya - değerlendirme mailimde yarı-distopya demiştim haksızlık etmişim - Bu öykü kesinlikle roman olacabilecek konuya ve potansiyele sahip, öyküden yola çıkılarak bir roman yazılsa pek mutlu olurdum. Neden milletçe distopya yazamıyoruz sorusuna kapak gibi bir cevap olurdu.
                     Açıkçası marslılar falan yok, o marslılar zaten şuan başımızdaki yöneticiler bunlar ben okurken bunu düşündüm. Nasıl 1984’ü okurken günümüz dünyasına benzettiysem, birkaç ufak şey dışında şuanki dünyadan çok bi fark göremedim. Günümüzde de başımızdakiler aptal kırmızı beneklilerden ibaret. Müziklerimiz insanları aptallaştırmak adına yapılıyor tabi popüler müzikten bahsediyorum sonuçta herkese ulaşabilen tek müzik türü bu. Eğlence ve özellikle televizyonla yine halk aptallaştırılıyor. Ben okurken kesinlikle günümüzün eleştirisini gördüm. Ve bu öykünün de eleştirel yönünü çok sevdim.

Favori 3 Öyküm
-Hayatın Gıcık Anlamı
-Güneş Hırsızları
-Evim Güzel Evim"

308
Yeraltı Edebiyatı / Ynt: Piç - Hakan Günday
« : 10 Şubat 2015, 19:21:43 »
Bu kitabı ve diğer eserlerini merak etmiyor değilim fakat bir önyargıya sahibim popülerleşmesi ve "Ergen" diye nitelendirdiğimiz insanların bolca bu kitapları edinmelerinden ötürü.

Hakan Günday'ın sadece son kitabı olan Daha'yı okudum. Genel izlenim itibariyle beğendiğimi söyleyebilirim. Çok hayran kaldığım bir sayfası vardı, tam bölüm sonunda. Sadece bu sayfa bile tüm kitabı kurtaracak güzellikte bence.

Fotoğrafını çekmişim buldum, alıntılıyorum:
"Onun için de başını kaldırıp kameraya bakmayan tek kişi oydu. Zemindeki taşların üzerinde sol ayağını bir ileri bir geri sürterek, diğer böbreklerin kimlerden alınacağını düşünüyor olmalıydı. Marşın ikinci kıtasını da söyleyip bitirdiğimde, Rastin bir şey mırıldandı. Kısa bir cümleydi. Belki de tek kelime. Ve hepsi beni alkışlamaya başladı! Gerçekten de, bir demokrasideydik artık! Lider yalanlar söyleyerek yönettiğini sanıyor, halk uyduğu bütün kanunların kendi iyiliği için konduğuna inanıyor, ülkedeki tek yayın organı olan radyonun spikeri de her şeyi görüyor, ancak deli taklidi yapıyordu!"

309
Yeraltı Edebiyatı / Ynt: Ölüm Pornosu - Chuck Palahniuk
« : 10 Şubat 2015, 19:08:37 »
Yaşasın ahlaksızlar

310
Başka Kurgular / Mona Lisa Tebessümü - Aldous Huxley
« : 10 Şubat 2015, 18:43:00 »

     Bu ufak kitabı bulmak için bayağı uğraştım. Kitap için "özellikle uzak durun" , "çok kötü" gibi şeyler okudum nette, almadan önce. Kendisine Huxley'in tüm kitaplarını okumayı hedef edinmiş biri olarak ne bunları dikkate aldım ne de kitabın boyutunu. Boyuta dikkat çekmemin nedeni kitap harbiden bayağı ufak, cep boyun cep boyu gibi, 10x15cm'lik 73 sayfalık bir kitap. Kimileri ise ufak kitap sevmez.

     Huxley'i distopya okuyarak tanıyanlar için gerçekten ilginç gelecek, çünkü "Çağdaş İngiliz Edebiyatı" dediğimiz türde bir kitap. İlk yazdığı kitaplardan, 1920 başlarında yazılmış. Hikaye Mr.Hutton , Mrs.Hutton ve Miss Spence arasında geçiyor, bir de Doris var. Mrs.Hutton, Mr.Hutton'ın hasta eşi, karaciğerinden rahatsız. Miss Spence, Mr.Hutton'a göz koymuş orta yaşlı bir kadın. Doris ise Mr.Hutton'ın gönül eğlendirdiği genç bir kız.

     Tam "Klasik" diye adlandırabileceğimiz bir hikaye.Huxley'in gözlem yeteneği her kitapta olduğu gibi burada da ön planda. Betimleme ve benzetmeleri her eserinde olduğu gibi bunda da harika. Merak uyandırıcı, zevkle okunacak bir kitap.Ben kitabı Marquez'in Kırmızı Pazartesi'sine benzettim. Tabi Kırmızı Pazartesi kadar yoğunluk ve karakter içermiyor, ve oldukça kısa. Ben eseri sevdim, bir yerlerde görürseniz edinin.

     Ayrıca eserin 1950'li yılların başında bir sahne oyunu sergilenmiş. 1947'de ise "Kadının İntikamı" isimli bir film çekilmiş. Eser ve tiyatro versiyonu İngilizler arasında önemli bir yere sahipmiş.

     Bu da arka kapak yazısı:
"Zarif ve yergili üslûbuyla tanınan Aldous Huxley, 1920’lerin başlarında yazdığı Mona Lisa Tebessümü’nde, o derin gözlemciliği ve kıvrak anlatımıyla bir ‘aşk üçgeni’ sunuyor okuyucuya: Zengin karısını yitiren bir erkek, ona göz koyan zengin ve geçkin bir kız kurusu ve adama çılgınca âşık bir kenar mahalle kızı. Tutkuyla örülen fırtınalı bir yaşam. Mona Lisa Tebessümü, İngiliz edebiyatının en büyük yazarlarından birinin kaleminden çıkma bir ‘tutku’ öyküsü. İngiltere ve İtalya’da geçen incelikli bir modern klasik."

311
Yayınevleri Soru Hattı / Ynt: İthaki Yayınları Soru Hattı
« : 10 Şubat 2015, 01:02:45 »
2000-2005 arası dönemde bastığınız Orwell ve Huxley eserleri bir daha basilmayacak mı, ihtimali nedir?

312
Başka Kurgular / Ynt: Ceza Sömürgesi - Franz Kafka
« : 09 Şubat 2015, 22:42:44 »
Denaro Forbin'in ısrarıyla edindim ve bir çırpıda okudum kitabı. Onun önerisiyle okumuşken de bir şeyler yazayım konuya dedim.

Ufacık bir çırpıda okunup nasıl bittiği anlaşılmayan bir kitap. Birkaç yayınevinde baskısı mevcut herhalde ama ben de Doğukan da BordoSiyah'tan okuduk. Ben memnun kaldım Doğukan da bir problem gördüğünü söylemedi.

En uzunu Ceza Sömürgesi ve en kısası Yasanın Önünde olmakla birlikte 4 öykülük bir kitap. Her öykü bolca farkındalık yaratan mesajlarla dolu. Ben Doğukan'ın "Dönüşüm'den çok daha iyi" yorumuna katılmıyorum. Bence dönüşüm yaşattığı hissiyat bakımından 4 öykünün toplamından daha harika.

Ayrıca Doğukan en sevdiği öykünün Ceza Sömürgesi olduğunu söyledi ben bunda da farklı düşünüyorum. En sevdiğim öykü 2,5 sayfalık olmasına karşın Yasanın Önünde isimli öykü oldu. Öykünün uzunluğunun önemsiz oluşunun bir kanıtı olsa gerek.Yasanın Önünde öyküsü, bence potansiyelimizin ve limitlerimizin kimse tarafından belirlenemeyeceğinin, ancak ve ancak kendi önyargılarımızın bizi sınırlandırılabileceğinin en güzel şekilde anlatımı. Okurken öykünün bana ilk çağrıştırdığı şey Gattaca filmi oldu, bu film de aynı mesajın çok harika bir başka anlatımı. Ben de kendimi aynı mevcut durumdan müzdarip hissettiğim için kendime en yakın bulduğum öykü bu oldu.

Diğer öykülerden pek bahsetmeyi düşünmüyorum zaten ufak öyküler spoilersız kalsınlar. Doğukan zaten ufak ufak değinmiş diğerlerine. Bence kitabı edinip bir kendiniz okuyun. Anladıklarınızı da bu başlık altına yazın lütfen, merak ediyorum.

313
Tartışma Platformu / Ynt: Kitap önerileri hakkında
« : 09 Şubat 2015, 10:07:18 »
Fantastik için bir şey diyebileceğimi sanmıyorum fakat Bilimkurgu için klasik ve en bilindik eserlerle başlayabilirsin ,
Baskan ve Okat Bilimkurgu serilerinden her kitabı okuyabilirsin. Sonra bu klasik distopya eserlerini okumanı kesinlikle öneririm: 1984,Cesur Yeni Dünya, Mülksüzler, Fahrenheit 451. Ve bunları okuduktan sonra mutlaka Biz'i oku. Doğu Yücel'in tüm kitaplarını okuyabilirsin, yarı fantastik yarı bilimkurgu tadında yazar. Son kitabı Güneş Hırsızları'ndan başlayıp en sevdiğim kitabı olan Varolmayanlar'a geçmeni de öneririm.

314
Şuana kadar hedeflediğim tüm yazarları ve onlar hariç not aldığım kitapların hepsini, bundan sonra hiç kitap not almasam bile ölene dek bitiremem. Liste çıkartın fakat hangisini okuyacağınız hiç belli olmaz

315
Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret'in fiyatı en son ne olur?

Sayfa: 1 ... 19 20 [21] 22 23