Kayıt Ol

Hiçkimse - Udar Çarpışması

Çevrimdışı azizhayri

  • ***
  • 581
  • Rom: 1
    • Profili Görüntüle
Hiçkimse - Udar Çarpışması
« : 28 Aralık 2015, 12:58:19 »
UDAR ÇARPIŞMASI

     Hafif eğimli yol, önlerinde kıvrıla kıvrıla uzayıp gidiyordu. Yolcularını, yormadan döne döne yükselerek, ufukları kaplayan yüksek dağları aşmaya hazırlıyordu. Yolun iki yanında tek tük ağaçlar yolculara gölgelerini ve meyvelerini sunmaya hazır bir şekilde bekliyordu. Daha gerilerde inişli çıkışlı çayırlar bir oraya bir buraya serpiştirilmiş yeşilin çeşitli tonlarındaki ağaçlarla manzarayı tamamlıyordu. Güneş, tüm sıcaklığını vermeye çalışsa da mevsim gereği hava sıcak sayılmazdı. Yine de neşeli bir şekilde yol almaya çalışan kişiler hallerinden memnun gözüküyorlardı.

     İki tekerlekli bir arabada oturan iyi giyimli hanımefendiler bu neşenin kaynağıydı. Genç olanı kendisine yakın yol alan iki atlıyla sohbet etmeye çalışıyor yaşlıca olansa halinden memnun değilmiş gibi somurtuyordu. Toplamda sekiz kişiyi bulan bu kafilenin yolu önlerinde uzanan yolu boydan boya kesen Haanay dağlarını aşacaklardı. Ardından paralel yürüyecekleri Cina ırmağı vardı ve bu yol en az iki gün sürecekti.  Irmağın döküldüğü Cina gölüne vardıktan sonra yine kötü zemine sahip batı yoluna yöneleceklerdi. Göl artlarında kaybolmaya başladığında göreceklerdi iki adam boyundaki barış taşını. İşte o zaman dost İkta krallığının topraklarına girmiş olacaklardı. Bu uzun yolu kazasız bir şekilde geçmek istiyorlardı. Bir zaman önce varacakları yerde yaşanan ve kraliyet duvarında ilan edilen olaylar tedirgin olmalarına sebep olmuştu. Sarı Girdap adını taktıkları bir ejder dadanmıştı yöre halkına. Yavaş yavaş efsane olmaya başlayan ve kendisine Hiçkimse dedirten bir genç ve onun akıl hocası durumundaki yaşlı bir Şaman haklamıştı bu canavarı ama ejderhanın çevredeki tedirginliği sürüyordu.

      Dört koruma on at boyu ileriden gidiyordu, bir o kadar mesafede geriden gelen dört atlı daha vardı. Bir de komutanları olan genç yiğit vardı. Bunlar Alta krallığını az sayıdaki askerlerinden seçkin olanlardı. Arkadan bir ıslık duyuldu. Islık sesine dönen başlar uzaktan geldikleri yönden iki atlının geldiği görülünce kafilede bir telaş başladı. Önde ilerleyen atlılar geriye geriden gelenlerde ileriye yol aldılar ve küçük arabanın çevresinde savunma düzenine geçtiler. Hareketleri disiplinli olduğu için bu konuda eğitimli oldukları belli oluyordu.  Bu dokuz asker ancak iki kişiyi taşıyabilecek kadar küçük ve hafif bir arabanın çevresini sarmışlar ve elleri silahlarını kavrayacak şekilde gelenlerin kim olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Genç bir delikanlı dizleriyle yönlendirdiği hayvanını zor zapt ediyordu sanki. Askerlerin arasından koyu renk saçlı bir delikanlı ileri çıktı ve eli kılıcının kabzasında gelenleri karşıladı.
   “Asker, biz dostuz” dedi yaşlı olan adam. Diğeri yani genç olanı da elini avucu açık olarak kaldırmış selamlamıştı yolcuları. Biraz daha yaklaşınca “Ben Afsa köyünden Kıdara” dedi; diğeri devam etti “Ben de Hiçkimse, ejder savaşçısı” O zaman küçük arabanın içerisinden sevimli bir baş gözüktü. “Ejder savaşçısı Hiçkimse, seni bekliyordum” dedi. Kafilenin üyelerinde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Asker ciddiyetiyle yeni esmeye başlayan kahramanlık rüzgarın adını duyunca hissedilen rahatlama arası bir gülümsemeydi ve Kıdara’nın, yaşlı kurdun gözünden kaçmamıştı. Arabadaki genç kızı yanında oturan yaşlı dadı tutmasa pencereden aşağı düşecekti. Kumral sarışın genç yiğit prensesi atının üzerinde eğilerek selamladı. Yol üzerinde duralayan yolcuların arasında bir kişinin hoşuna gitmemişti bu selamlaşma.
     “Siz, şu meşhur Hiçkimse olmalısınız” dedi. Sesin sahibi, üzerine bindiği besili doru atı dehledi ve arabanın diğer yanından ortaya çıktı.
     Ben, Kendo; Alta ülkesinin kralı KeTah’nın başdanışmanı Bilge Kang’ın oğluyum. Atının üzerindeki duruşu, kendini tanıtmasındaki hava, üzerindeki parlak giysiler kendisinin ne kadar önemli olduğu konusunda bir fikir veriyordu. Daha doğrusu karşısındakine ne kadar önemliyim ben havasını veriyordu. Bir dakika sonrasında yeni gelen iki atlı diğerleriyle kaynaşmıştı. Kafile bir şey olmamış gibi yola devam etmeye başladı.

   Aslında her şey genç adam akşamın karanlığa döndüğü saatlerde kulübesinde otururken başlamıştı. Güneş batmıştı ve dolunaya yakın bir ay gökyüzünde güneşin görevini yapmaya çalışıyordu. Kobe çölünden döndükten sonra yaşadıklarını kağıda dökmek gene Kıdara’nın işiydi. Soka’ya gitmişler ve kraliyet duvarına maceralarını asmışlardı. Yol yorgunu olan genç adam moralinin bozuk olduğunu söyleyerek hemen Afsa’ya dönmüştü. Giderken kendisini yolcu etmeye gelmeyen Neva hoş geldine de gelmemişti. Bir yandan kim olduğu ve nerede doğmuş olabileceğini bir yandan da köyün sevimli kızı Neva’yı düşünüyordu. Gökyüzünde yol alan ayı izlemişti uzun bir süre ve bol bol düşünmüştü. Belleği bu köyde bu kulübede uyandığı sabahın öncesini anımsamamakta inat ediyordu. Sanki bu ahşap duvarlı kargı tavanlı kulübede doğmuştu. Kobe çölünün kıyısındaki köyü düşündü. Bir sır söyler gibi kulağına fısıldanan iki kelimeyi düşündü. Ay, ışıktan yolunun sonuna yaklaştığında göz kapaklarına hücum eden uykuya daha fazla direnemeyeceğini anlayınca içeriye geçip sedirine uzanmıştı.

     Hızlı bir tırmanmayla patikadan on dakikada varıyordunuz ağaçların gizlediği kulübeye. Yıllarca boş kalmış ve kimin olduğu dahi unutulmuş bu ahşap yapı, köye gelen yabancı için onarılmış ve temizlenmişti. Geniş bir oda veya küçük bir salon diyebileceğiniz salonun ve dip tarafında uyku için ayrılmış bir yatağı vardı. Yatağın karşısındaki köşede de yüksek bacaya bağlanan güzel bir ocak vardı. Bu ocak soğuk kış günlerinde ortamı ısıtıyor ve yabancının yemeklerini pişirecek ateş yakılıyordu.  İşte genç ama yorgun beden uykudayken kapı tıklatılmış ve küçük kulübenin az sayıda ziyaretçilerinden biri olan Kıdara gelmişti. Bilge adam için saatin büyük bir önemi olmadığı için günün ve gecenin her saatinde gelebiliyordu. Ve o gece de sabaha karşı köyün horozları öterken kalın meşe kapıya kemikli uzun parmaklar vuruyordu.  Genç adam uykulu haliyle isteksiz görünse de Kıdara nereden vuracağını biliyordu. “Belki oralarda FeTa’yı veya Kebasa’yı duyanlar ne ya da kim olduğunu bilenler vardır”

     Kumral sarışın genç adamın kafası oldukça meşgul olsa da arkadaşı ve ustası olan yaşlı adamın sözünden çıkamamıştı, çıkamamıştı. Beni bırak kendi yoluma gideyim, kim olduğumu bulayım dediğinde henüz erken bir süre daha birlikte hareket etmeliyiz cevabını almıştı. Birkaç gün önce öğrendiği ve kim olduğu konusunda kendisine yardımcı olacak iki kelimenin peşine düşmüştü. Feta ve Kebasa ama bu iki kelimeyi bir çocuktan duymuşlardı ve ne kadar güvenebilecekleri belli değildi. İtiraz etme şansı olmasa da kendisine ağabeylik babalık eden yaşlı adamın “belki de oralarda bir yerlerde bulabilirsin sorunun cevabını “ demesi üzerine içini bir ümit kaplamıştı.

   Görev kendilerine verildiği zaman Kıdara itiraz etmiş, danışman Kang’ın zaten asker sayımızın ne kadar az olduğunu biliyorsun ama senin endişelerini göz önüne alarak yakın korumalarımın en iyilerini gözleri keskin iyi silah kullananları veriyorum demişti. Aslında bu sayı oldukça azdı ama yapabilecekleri fazlada bir şey yoktu.
Yolculukları planladıkları gibi yürüdü. Tek şikayet eden tekerlek her çukura girdiğinde yerinden sıçrayan dadı olmuştu. İki krallık arasında uzanan bu toprak yol oldukça bakımlı olmasına rağmen üzerinde çukurlar ve tümsekler vardı. Yaşlı kadın yükselen ve aniden beliren çukurlara rastladığında bir of veya ah diyordu. Bütün bunlara rağmen ikinci günün öğleden sonrasında sınır taşına gelmişlerdi. Hala parlaklığını kaybetmeyen kahverengi damarlı taşı geçince Pina ovasına varıyordunuz.

     Pina düzlüğü, Büyüksu’ya göre yüksekte kalan geniş bir araziydi. Ovayı güneyden kuzeye yetişkin bir yaya acele yürüyüşle bir günde aşabilirdi.  Dar bölümü ise yani doğudan batıya altı saatte mola vermeden aşabilirdi. Özellikle kuzeyi kaplayan ve yaylanın bitiminde aniden yükselen dağ sırası soğuk rüzgarları keserek Pina’nın ılıman bir iklime sahip olmasına yol açıyordu. Udar dağları, Pina’nın hem havasını koruyor hem de dağların ötesinde yaşayan barbarlara karşı doğal bir duvar oluşturuyordu. Akşamüzeri prensesin annesinin kasabası olan ve Pina düzlüğüne girdikleri yolun solunda yer alan bir tepenin üzerine kurulmuş İlta kasabasına varmışlardı. Varmalarına da en çok dadı sevinmişti.
Tüm konukseverliğiyle prenses Lanida’nın dayısı ve kasabanın Beyi olan Bayara karşılamıştı kendilerini kasabayı çepe çevre saran surların kapısında. Akşam yemeği için tüm cömertliğini sergilemiş konuklarını ve özellikle de danışman Kang’ın oğlu KenDo’ya göstermeye çalışmıştı. Her ne kadar iki krallık arasında uzun mesafe olsa da bazı dedikodular bu mesafeleri çok çabuk aşıyordu. Geleceğin danışmanı kibar Kendo’nun yeğenine kur yapmaya çalıştığını ve yaşlı Kang Son’un bu evliliği ısrarla istediğini biliyordu. Bu sayede kurnaz danışmanın oğlu iki komşu krallığın hakimi olacaktı. Bu nedenle kahvaltının da eksiksiz olduğunu söylemeye gerek yok.

      İkta, adını aldığı küçük krallığın başkentiydi, verimli bir ovanın bitimindeki tepenin Batı yamacına kurulmuştu. Doğudan batıya kadar uzanan ve aylarca süren bir yolculuğa ev sahipliği yapan yolun kenarında yer alan Ova kareye yakın bir dikdörtgeni andırıyordu. Ovanın doğu ucunda, yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş İlta kasabası ve batı kenarında da kraliyet sarayının bulunduğu İkta hafif eğimli bir tepenin yamacına kurulmuştu. Yolcularımız uyandıkları sabahta pencerelerini açtıklarında geniş ve verimli Pina düzlüğünü, uzakta sisler içerisinde belli belirsiz İkta kentini ve yamacın yukarısına yapılmış olan İkta şatosunun yüksek kulelerini görmüşlerdi. Göz alabildiğine uzanan koca düzlük oldukça hareketliydi. Yeşilin her tonunu görebildiğiniz uzanan ovada insanlar ve hayvanlar durmaksızın çalışıyordu. Kimi hasat yapıyor kimi tarlasını sürüyordu. Hareketli lekeler gibi görünen hayvanlar bir kır manzarası üzerindeki hoş benekler gibiydi.

     İyi bir kahvaltıdan sonra tekrar yola koyulmuşlardı. Kafile bu defa hem dinlenmiş hem de varacakları menzile yaklaşmış olmalarının moraliyle neşelenmişlerdi. Prensesi babasına teslim ettiklerinde görevlerini tamamlamış olacaklardı.  Kıdara, yaşlı şamansa atının üzerinde durgundu. İki gündür konuşan Hiçkimse de sessizdi. Sessizliğinin nedeni tüm yemek boyunca konu birkaç defa açılmış olsa da çok duymak istediği iki kelimeyi kimsenin işitmemiş olmasıydı.
Güneşin her zerre ışığının işe yaradığı bu toprakları güven içinde geçiyorlardı. Kıdara, bir ara yanlarında yol alan İlta kentinin savunma birliği komutanına kuzey yönünü gösterdi ve Udar kalesinin durumunu sordu. Adam, kalenin dimdik ayakta olduğunu, her zamanki gibi kuzeyden gelebilecek tehlikelere karşı krallığın gözü ve kulağı olduğunu söyledi. Yirmi kişilik bir birliğin haftalık nöbetler halinde orada görev yaptığını ekledi.

      Kır atını durduran şaman gözlerini kısarak fersahlarca ötesine baktı. Gri dağların önünde yüksek bir tepeye kurulmuş sağlam kaleyi görmeye çalıştı. Komutan “şanslısınız ki nöbet değişimi yarın olacak isterseniz sizde katılın” dedi. Daha Kıdara’nın ağzından bir kelime dökülmeden Hiçkimse atıldı olur diyerek. Yaşlı adam kafasını sallamakla yetindi. Nedenini bilmese de bu delikanlıda çok iş olacağını seziyordu ve görgüsünün bilgisinin artması için bu gezinin iyi olacağını hissediyordu. Aslında diğerlerine söylemese de çöle yaptıkları yolculuktan beri gizli bir tehlikenin hemen yakınlarında olduğunu biliyordu. Atını üzerinde geçirdiği her dakika da aştıkları her tepede indikleri her vadide bu his kaybolmamıştı.
Yirmi kişilik atlı birlik kaleye varmak için hiç mola vermeden yol almışlardı. Başlarında genç ama zekasıyla ve cesaretiyle büyüklerinin takdirini kazanmış Faliza vardı. Gecenin sabaha döndüğü, tan kızıllığının yeni yeni atmaya başladığı saatlerde yola çıkmışlardı ve şimdi güneş sol yanlarındaydı alçalmaya devam ediyordu. Hala kuzey cephesinde Udar kalesini görememişlerdi. Sayısız kulübe öbeklerinde ve köylerden geçmişlerdi. Bir o kadarda tarlada çalışan, hayvan bakan, ağaçlarla uğraşan yurttaşla selamlaşmışlardı. Hiçkimse’ye kalsa atını durduracak, her birine soracaktı Feta’nın ve Kebasa’nın ne anlama geldiğini. Kıdara izin vermemişti. Bir ara birliğin gerisinde kalmalarını sağlamış ve bu konunun çok fazla dallanıp budaklanmaması gerektiğini söylemişti. Her hangi birinden alınacak dedikodu şeklindeki bilgiye değil güvenilir ve sözünün eri birinin bilgisine gereksinim duyduklarını söylemişti. Genç adam bir kere daha ustasının haklı olduğunu düşündü.  

     Bir saat daha geçmişti ki sislerin arasında birden bire ortaya çıkıvermişti Udar kalesi tüm heybetiyle. Kale, yalçın kayalığın üzerine kurulmuştu ve uzaktan bakıldığında zirveye ulaşabilecek hiçbir yol görünmüyordu. Yaklaştıkça gözlerinde büyüdü kalın duvarlar ve yüksek burçlar. Varacakları hedefi gören atlar hızlanmıştı sanki. Gölgeler uzamış ve çoğalmıştı, tam bir dolunay halini almış ay aydınlık gökyüzünde sarı bir hayalet gibi kendilerini izleyen bir tanrı havasındaydı. Son bir virajı alıp kalenin eteklerine vardıklarında tüm birliği şaşırtan bir manzarayla karşılaşmışlardı.

     Beş altı belki de daha fazla çadır kurulmuştu küçük alana. İster istemez yavaşladılar ve çevreyi inceleyerek geçtiler. Çoğunluğu gençlerden oluşan sessiz bir kalabalık öylece duruyorlardı. Oldukça zayıf ve ufak tefek bedenlere sahiptiler. Dünya ile ilgilerini kesmiş veya büyülenmiş gibi ortalıkta dolanıyorlardı yalnızca. O kadar dalgın duruyorlardı ki selamlarını bile alma gereği duymamışlardı. Birliğin komutanı atını çadırlardan birine sürdü yakılan ateşin başında toplaşan birkaç kişiyle konuşmaya çalıştı ama bir sonuç alamadı. Yabancılar bir kelime bile konuşmadan öylece atlıların yüzüne bakıyor dinliyorlardı. O zaman şaman daha da düşünceli hale geldi. Hiçkimse’ye yaklaştı ve “sana izlendiğimi hissettiğimi söylemiş miydim” dedi. Genç kahraman “Birkaç defa, özellikle de Kobe çölünde bunu senden duymuştum. Anlaşılan bu durum sende hastalık haline geldi” dedi. Yüzünde alaycı bir gülüş vardı.

      Kaleye çıkan dar patikaya girdiklerinde çadırlardaki adamlar dışarı çıkmış, toplaşmışlar merakla kendilerine bakıyorlardı. Uzun zamandır beklediklerine kavuşmuş ve aradıkları sorunun cevabını bulmuş gibiydiler. Atlarından inen savaşçılar, kendileri önde yularından tuttukları atları arkalarında olduğu halde tek sıra halinde dik yokuşu çıkmaya başladıklarında güneş uzaklarda kayboluyor yerini sarı ışıklarıyla gökyüzünde çakılı gibi duran mehtaba bırakıyordu. Kısa bir nöbet devrinden sonra bir haftadır nöbet tutanlar evlerine doğru yola çıktılar.

      Udar kalesi, geniş bir taş bina, ovaya doğru olan kenarın köşelerine dikilmiş iki yüksek kule ve binanın arkasında kalan ve duvarlarla çevrilmiş geniş bir avludan ibaretti. Avlunun içerisinde en temel ihtiyaçları karşılayacak kadar odası vardı ne bir eksik ne de bir fazla. Bir yemekhane, bir talimhane ve birde koğuş vardı o kadar. Asker tayınından ibaret yemeğin hazır olmasını beklerken önde bulunan iki kule arasındaki kalın duvarın üzerine çıktılar. İki askerin yürüyebileceği genişlikte ve otuz adımı aşmayacak uzunlukta olan duvar üzerinde bir o yana bir bu yana yürüdüler bir süre. Kuzey kulesinde bir nöbetçi karanlığın içerisinde kaybolmuş gibi beklemekteydi, ancak dikkatli bir göz kendisini farkedebilirdi.

      Ortalık sakin gözüküyordu, güneş kaybolduktan sonra geceye bir serinlik çökmüştü. Yemek hazır çağrısı gelesiye kadar surlarda kaldılar ve gecenin sesinin ovadaki tatlı yankısını dinlediler. Kıdara, duvara dayanmış düşüncelere dalmıştı. Kafasını kaldırdı tam daire şeklinde olan aya baktı. Yıllar yıllar önce gökyüzüne baktığında gördükleri diğer parlak nesneyi aradı umutsuzca. O uğursuz günden Kaos gününden sonra yüzlerce kere taramıştı bakışlarıyla karanlık gökyüzünü ama her defasında aynı iç burkan sonucu almıştı.  Kutsal disk, parlak ışık, tanrıların evi yoktu artık. Kara gözleri bir kere daha ayın yüzeyine kaydı. Birden ürperdi, sanki bir gölge geçmişti ışıl ışıl yanan gök cismiyle aralarından. Çevreyi taradı tüm dikkatini vererek ama hiçbir şey göremedi. Bu defa bakışlarını uzaklara göremediği güneye çevirdi. Fersahlarca uzaktaki İkta kentini görmeye çalıştı. İçi ürperdi tüyleri diken diken oldu. Boşlukta göremediği, su gibi duru, cam gibi şeffaf bir çift göz kendisini izliyordu sanki. Bir süredir yanında dikilen Hiçkimse’nin sesi kendisini bu düşüncelerden sıyırdı.

      “Usta, üşümeye başladım hadi içeri geçelim.” Kale komutanı Faliza, merdivenlerin başında elinde meşaleyle konuklarını bekliyordu. Ani bir soğuk yel esti, meşaleyi söndürdü ve bir kere daha ürpermelerine neden oldu. Yaşlı adam elini genç yoldaşının omuzuna koydu içeri yöneldiler.

      Kalın meşe ağaçlarından elde edilen keresteler usta dülgerlerin elinde kaba ama sağlam masa ve sandalyelere dönüşmüştü. Duvardaki meşalelerin ışığı yemekhaneye loş bir aydınlık veriyordu. Lezzetli olmasa da doyurucu bir yemek yediler. Servisi aynı zamanda yemekleri de hazırlayan iri yarı yaşlı bir adam yapıyordu.  Nereli olduğu tam olarak bilinmez ama uzun boyu, kemikli iri yapısı, kıvırcık saçları ve çok koyu derisi nedeniyle oralardan olmadığı bellidir. Üstelik laldır. Duyabilmektedir anlamaktadır ama konuşamamaktadır. Konuşmadan bir gölge gibi işini yapmaktadır.  Yemek esnasında kale ve çevre hakkında uzun uzun konuştular komutanla ve diğer askerlerle. İçlerinden biri uzun zamandır tehlike yaşamadıklarını bu nedenle burada beklemenin anlamsız olduğunu söyleyince komutan itiraz etti. Sarı girdap tehlikesini atlatalı uzun bir zaman olmadığını söyledi. İkta’lı komutan Faliza, aralarında dolanan adama dönerek

      “Burku, aşağıdakiler ne zamandır oradalar” dedi. İri yarı adam eliyle iki işareti yaptı. Gidenlerden de o kişilerin iki gün önce geldiklerini öğrenmişti zaten. Önceki sabah uyandıklarında yabancıları orada kamp yaparken bulmuşlardı. Önceleri tedirgin olsalar da düşmanca bir davranış görmedikleri için kalmalarına izin vermişlerdi. Yine de kale komutanı sabah yabancılarla konuşmayı ve kendilerini başka yere belki de İkta’ya göndermeyi düşünüyordu.

      Karnı iyice doyan ve aldığı iki kadehle çakırkeyf olan Hiçkimse, tam zamanı diyerek masanın başında oturan askere dönerek “Aranızda Feta ve Kebasa kelimelerini duyan, bilen var mı? dedi. Biraz ileride büyük bir gürültü koptu. Devi andıran cüssesiyle boş tabakları toplayan Burku elindekileri düşürmüştü. Kahkaha sesleri taş duvarlarda yankılandı. Komutan “Burku istersen git yat bu gün yorulmuşsun anlaşılan” dedi. Ama kelimelerin söylenmesiyle adamın elindekileri düşürmesi arasındaki bağıntı Kıdara’nın gözünden kaçmamıştı.

      “Sen, Feta’nın kim olduğunu biliyorsun galiba” dedi gülüşmelerin arasında kaybolan bir sesle. İri adam mahcup bir şekilde başını yere eğdi. Parmaklarını arasında deri bir çanta vardı. Neler olduğunu anlamayan Hiçkimse bir kere daha sorunca askerler arasında duymadık, bilmiyoruz şeklinde mırıldanmalar oldu. Son sözü birliğin komutanı söyler, “Bizim buralarda bu iki kelime hiç duyulmadı. Ne böyle birileri var ne de yer adı olarak kullanıldı.” Kıdara yerinden kalktı ve Burku’nun yanına yürüdü. Esmer tenli adam çakılmış gibi duruyordu hala salonun ortasında”

      Burku, senin bu konuda bildiğin bir şeyler var, ne dersin?” dedi. Adam elindeki çanta ile oynamaya devam ediyordu. “Feta’yı tanıyor musun?” kafa bir kere daha sallandı. “Peki nerede” dediğindeyse, sol elini kaldırdı ve ileriyi gösterdi  “Kuzeyde mi? Dedi yaşlı adam. Yer yer aklanmaya başlamış kıvırcık saçlı baş birkaç defa onaylar gibi sallandı. Şaman adamın elindeki deri parçasını aldı. İyi işlenmiş ince ama sağlam bir deriden dikilmiş erzak çantasıydı. Arkalarında sandalye sesleri duyulmaya başladı. Yemek sona ermişti ve askerler yerlerinden doğrulup koğuşlarına yönelmeye başlamışlardı ki ovadan sesler gelmeye başladı. Davula veya bir kütüğe vuruluyor gibi düzenli sesler geceyi dolduruyordu.
Askerler, merak içinde iki kule arasındaki otuz adımlık duvara doluştular. Bir kaçı daha iyi görebilmek için kulelerin üzerine çıkmıştı. Başlar, aşağıda toplaşan yabancılara doğru eğildi. Çadırların önünde alevleri insan boyunu aşan ateşler yakılmıştı. Gerilerde bir yerde biri boş bir kütüğe düzenli bir şekilde vuruyordu. Asıl ürkütücü olan ateşlerin önünde dans eden canavarlardı. İşte o zaman kendilerini bekleyen gece hakkında bir fikir sahibi olmuşlardı.

      Vücutları kıllı, kocaman gövdeli ve kurt başına sahip yaratıklar ateşlerin etrafında çılgınca dans ediyor bağrışıyorlardı. Kalenin önü bir anda vahşi ormana dönmüştü. Yaratıklar, büyülenmiş gibi gökyüzünde parıldayan dolunaya bakıyorlar ve gecenin tüm masumiyetini bozacak kadar iğrenç bir sesle uluyorlardı. Kale komutanı Faliza sol kulede sessizce bekleşen nöbetçiye döndü “Tehlike işareti ver” dedi. Tiz bir çan sesi yankılanmaya başladı karanlıkta. Tınısı kulakları rahatsız edecek kadar tiz olan çan her saniye vurdukça ateşlerin etrafında dönüp duran vahşi varlıklar deliriyorlardı. Bilmeseler ve kendileri gözleriyle görmeseler birkaç saat önce sessizce çadırlarında oturan dolanan o kişilerin bu yaratıklar olduğuna inanmazlardı. Askerlerden biri dayanamadı ve haykırdı. “Tanrım bunlar nedir böyle kurda dönüşmüş adamlar mı? Biraz geride duran Kıdara’nın neler olduğunu bilmişçesine kafasını salladığını kimse göremedi tabii. Yaşlı adam geriye avluya inen merdivenlere yöneldi.

      “Komutanım, şimdi ne yapacağız” dedi askerlerden biri. Yanıtı Hiçkimse verdi; Bekleyeceğiz…
      
      Beklemeleri çok uzun sürmedi. Bir dakika geçmemişti ki derinlerden korkunç bir uluma duyuldu. Ses diğer bütün gürültüleri bastıracak kadar güçlü ve surların üzerinde olabilecekleri izleyen askerlerin kanını donduracak kadar etkiliydi. Bağırışın yankıları daha duyuluyordu ki aşağıda dolanan yaratıklar hep beraber üzerine kalenin kurulduğu kıraç tepeye saldırmaya başladılar. Ellerinde nereden buldukları belli olmayan kılıçlar kamalar baltalar vardı. Aslında onca silaha gereksinimleri de yoktu, güçlü pençeler, keskin dişler en iyi silahlardan da iyiydi. Yılların savaşçılarıymış gibi insan üstü bir çabayla yukarı tırmanıyorlardı. Bazen dört ayak üzerinde bazen arka ayakları üzerinde düz yolda koşar gibi çıkıyorlardı dik yokuşu.

      İlk korkuyu atlatır atlatmaz askerler savunma pozisyonuna geçti. Eğitimli, güçlü kollar kalın yaylara asıldı ve gerilen yaylarda biriken enerjiler sağlam okların ucunda ileri fırladı. Karanlıkta havayı yaran sayısız oktan bazıları hedeflerini bulmuş çoğu gecenin koyuluğunda kaybolmuştu. Acı dolu birkaç hayvani bağırış askerlerin yüzlerinde gülümsemeye yol açsa da kalın duvarlara yaklaşan yaratıklar daha da korkutucu olmaya başlamışlardı. An be an vahşi çığlıklar yaklaşıyordu. Hiçkimse hemen yanında duran yedek yaylardan birini aldı, hırsla gerdi ve kirişinden fırlayan ok şimşek gibi ileri atıldı. Göz açıp kapayacak bir sürede sürünün önündeki yaratığın göğsüne saplanmıştı. Bu darbe vahşi hayvanı bir saniye duraklatsa da yaratık yarısına kadar batan okun kalan ucunu kırdı attı ve akan kana aldırmadan koşmaya devam etti. Arkasından ilk okun hemen altına karın boşluğuna doğru bir tane daha saplandı ama hayvan gene hız kesmeden ilerlemeye devam ediyordu. Şaşkın durumdaki Hiçkimse bakışlarını gökyüzüne kaldırdı, dost bildikleri dolunaydan yardım ister gibiydi. Ama sarı yuvarlak kendilerine değil kurda dönüşmüş adamlara yardım ediyordu.

      Kayaları ve toprak yolu aşan ilk yaratıklar kalenin duvarlarının dibinde durdular. Oklar yukarıdan yağmaya devam ediyordu ama pişmiş ete batan çöp kadar etkili olamıyordu. Sanki uzaklardan gelecek bir emir bekliyorlardı.

      Yukarıda bütün bu kargaşa devam ederken merdivenlerden aşağı inen Kıdara bütün garnizonu dolaşmıştı. Koğuşa girdi, yemekhanenin tüm bölümlerini dolaştı, talimhanenin her yerini aradı. Aradığı her neyse bir türlü bulamıyordu. Yaşlı adamın oradan oraya dolandığını gören iri yarı esmer tenli Burku neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. En son olarak birlik komutanının karagahına girdi. Daha kapıdan bakar bakmaz bakışları hedefe kilitlenmişti. Karşıda rafta hafif kararmış beyaz bir metal şamdan öylece duruyordu. Hızla kaptı iki gözlü şamdanı ve yemekhanenin bir yanında kurulmuş mutfak ocağına yöneldi. Burku, ne olduğunu bilmese de adamın peşindeydi. Bir dakika geçmemişti ki kalın bakır kapların biri kuvvetle yanan ocağın üzerine konulmuştu şamdan da içerisindeydi.

      Duvarın dibinde çığlıklar atan yaratıklar kuduz gibiydiler. Aynı uluma bir kere daha duyuldu ama bu defa hemen aşağıdan ağaçların arasından geliyordu. Sesin kaynağı bir abide gibi aşağıda kalenin önündeki düzlükteydi ama çığlık dolunaydan vahşiliğini alıyor gibi çoğalarak askerlerin kulaklarına eriyordu. Tüm gözler sesin geldiği yere dönünce diğerlerinden çok daha iri ve çok daha azametli bir yaratık görmüşlerdi. Kalın esnek bacaklarıyla diğerlerinin soluk soluğa aldığı yolu çok daha çabuk tırmandı. İki ayağının üzerinde doğrulduğunda bunu bir işaret sayan diğerleri hep beraber duvara tırmanmaya başladılar. Pençeleriyle taşların arasındaki kısa boşlukları kavrıyorlardı. Öyle ki sanki düz yolda ilerliyorlarmış gibi rahattılar.  

      Kurtadamlar, duvara tırmanmak için emir beklediği anda merdiven başında Kıdara ve Burku gözüktü. Ellerinde küçük bakır bir tencere vardı. Adam ıslık çaldı ve askerlerin kendisine bakmasını sağladı. “Yiğitler” dedi sakin ama etkili bir sesle;
“Oklarınızın uçlarını ve kılıçlarınızın keskin kenarlarını bu ay metaline batırın” Başta komutanları Faliza olmak üzere kimse bir şey anlamamıştı ama donmuş gibi duran yiğitlerin arasından Hiçkimse fırladı ve yıldız taşından üretilmiş kılıcını batırmak istedi.

      “Senin ihtiyacın yok kılıcın zaten yıldız taşından dövüldü” cevabını aldı. İlk vahşiler duvarın üzerine indiğinde askerlerin büyük bir kısmı silahlarını beyaz parlak ay metaline batırmayı başarmışlardı.

      Saniyeler sonra surların üzerinde göğüs gögüse bir kapışma başlamıştı. Bir tarafın açık üstünlüğü belli oluyordu. Bir tarafta doğal silah olan sivri dişler ve keskin pençeler ve bu pençelerin kavradığı ilkel silahlar diğer tarafta güçlü kaslar ve su verilmiş çelikler ve de ay metalinin efsanevi kudreti. Kıran kırana sürdü savaş dakikalarca. İnsan çığlıklarına vahşilerin böğürtüleri karışıyordu.  İyi dövülmüş çelikler batırıldığı metalin renginde bembeyaz parlıyordu her savruluşunda. Burku’nun ocakta erittiği metalin gücü tüm askerlerin yüreğine cesaret ve kuvvet salmıştı. Bir ara Hiçkimse ile Kurtadamların lideri olan dev yaratık karşı karşıya geldiler. Aralarında kurtadamlardan ve onlarla boğuşan askerlerden oluşan bir duvar vardı.
Hiçkimsenin Tanrıların hediyesi olan yıldız taşından dövülmüş ağır kılıcı havada her döndüğünde bir uzuv alıp götürüyordu vahşilerden. Kesilen kopan her beden parçasına bir vahşi çığlık ekleniyordu. Vücutlar kan içerisinde kalmıştı, ciğerler sürekli hareket eden kaslara oksijen götürebilmek için körük gibi çalışıyordu.  Faliza, çok sonra Şaman Kıdara’ya bu metali nereden bulduklarını sorunca “bu sizin odanızın rafında hep vardı” yanıtını almıştı.

      Kıdara’nın genç adama sürekli odun kırdırmasının faydası görülüyordu. Kasları kendisini utandırmamıştı. Bir yandan önüne çıkan vahşilerle dövüşüyor biryandan da yüzüne yapışmış saçlarının arasından kurtadamların liderini arıyordu. Bulması zor olmamıştı, birkaç asker ilerisinde iki ayağının üzerinde çevresine kan ve ölüm saçmaya devam ediyordu. Kafasını hafif sağa çevirince Burku’nun da ileri yaşına rağmen eline geçirdiği bir kılıçla savaştığını gördü. Soluna bakınca da Kıdara, herkes gibi kılıç sallamaya devam ediyordu. Özel dövülmüş kılıcı tam bir ölüm makinası gibiydi. Gözüne kestirdiği rakibine adım adım yaklaşıyordu. Birden sırtında bir acı hissetti.  Nereden geldiği belli olmayan bir pençe, sol omuzunda derin bir iz bırakmıştı. Ne olduğunu anlamak için hafif döndü ve gözleri kanlı uzun çeneli kocaman dişli ağzından kan ve salya akan bir yaratıkla karşılaştı. Şu ana kadar bir kenara savurduklarının hiç birinin yüzüne bakmamıştı. Bir an belki göz açıp kapamadan daha kısa bir an yaratığın gözlerinde masumiyet sezdi. Pis bir işe zorlanan insanların bakışlarındaki saflıktı bu, işte ne olduysa o bir anda oldu. Bu defa sağ yanına bir pençe aldı. Allahtan geri sıçramıştı da sadece iz bırakmıştı uzun keskin tırnaklar.

      Arkasından bir acı ses geldi. Bir çığlıktı ama ne insan ne kurtadam çığlığına benziyordu. Geri döndüğünde kendisiyle vahşilerin liderinin arasında kalan Burku’ vardı ve liderin, kendi kafasını hedef alan kılıcını gövdesiyle durdurmuştu. Kimseye üzülecek merhamet edecek zaman olmadığı için kalenin hizmetkarını hedef alan vahşiyi görmek istedi. Lider tam karşısında duruyor ve iğrenç kokusunu yüzünde hissettirecek kadar derin soluk alıp veriyordu. İlk darbe liderden geldi sağa kaçarak hamleyi savuşturdu. Ardından kılıcı şimşek gibi kalktı ve indi. Az önce zarif bir hareketle kurtulduğu darbeyi indiren el dirsekten koptu. Hiçkimse’nin içindeki öfke kocaman bir kütük gibi uzanan tüylü kolu biçmeğe yetmişti. Kale duvarlarında, acı dolu öfke cisim bulmuş, ses olmuş gibi yankılandı. Hiçkimse’nin kolu bir kere daha kalktı ama bu defa sadece havayı yardı. Lider kurtadam geriye sıçramıştı. Birkaç adımda yukarı nöbetçi kulesine çıktı. Bir nara daha attı. Kurt adamlar o nara ile kaçmaya başladılar. Gökyüzünde batıya doğru ilerlemiş olan dolunay hükmünü vermiş çarpışmayı insanoğlu kazanmıştı.

      İnsanlar galipti, düşmanlarını kaçırmışlardı ama kazanan taraf değillerdi. Yirmi asker ve iki kahraman yolcu ve bir hizmetkar kanlar içerisindeydi. Zor olan kaledeki yaralıların tedavileri oldu. Bulunan her bez ile yaralar sarılmaya çalışıldı. En sağlamlardan iki kişi “belki geri gelirler” diye nöbetçi bırakıldı. Hiçkimse kendi ile liderin pençesi arasına atarak yaşamını kurtaran Burku’yu aramaya başladı. Duvarın dibinde esmer tenli yaşlı adamı bulduğunda Şaman başındaydı ve kendince dualar ediyordu. Kıvırcık saçlı dev adam Hiçkimse’ye başıyla işaret etti. Genç adam ağır yaralının yüzüne eğildi. “Telek ve Larena” dedi. Sonra hala dudakları kıpır kıpır olan Şamana dönüp “beni affetmesini sağla” dedi. Kısa bir soluk almanın ardından başı yana düştü. Adam son nefesini vermişti.

      Genç adam bütün bunların ne demek olduğunu anlamamıştı. Ama bunları düşünecek zamanı da yoktu. Bir pençenin değmediği veya keskin dişin dokunmadığı kimse yoktu. En azından birkaç sıyrık iz olarak kalmıştı bedenlerde. Yaralılar daha sağlam ve iş görecek kadar gücü olanlar yardımıyla aşağıya koğuşlara indirildi. Şaman Kıdara sanki bir hekimmiş gibi çalışıyordu. Komutan Faliza avlunun bir kenarında kurulmuş olan ağaç kümese yöneldi. Kümesten bir kuş tuttu, üzerindeki kanlı elbisesinin küçük bir parçasını yırttı ve hayvanın bacağına bağladı. Çabuk adımlarla duvarların üzerine çıktı ve kuşun başını şefkatle öperek karanlığa bıraktı.

      Sabaha karşı İkta Kralının odasının kapısı hızla çalınıyordu. Önemli bir şey olmamış olsa kapısının bu kadar şiddetli çalınmayacağını bilen yaşlı kral yerinden kalktı. Karşısında askeri danışmanı ve alçak gönüllü ordusunun komutanı vardı. “Bir baskın daha yedik sanırım” dedi üzgün bir sesle. Hala uyanamamış olan kral neler olduğunu anlamaya çalışıyordu ki bıyıkları kırarmış ama hala dinç gözüken subayının iri ellerinde tuttuğu kuşu gördü. Komutan kuşu ters yüz etti ve ayaklarına bağlanan kanı kurumuş bez parçasını gösterdi. “Udar kalesinden geliyor” dedi. Durum anlaşılmıştı umarım geç kalmayız” dedi. Devamında Kralın emri birkaç sözcükten ibaret tek bir cümleydi. Hemen destek yollayın. Yarım saat sonrasında, halk arasında paniğe yol açmamak için destek kuvvetleri sessizce yola çıkmıştı.

      Gün ışımaya başladığında derin bir soluk aldı Kıdara. Bu tür yaratıkları daha önce görmüştü. Binlerce fersah batıda rastlamıştı. Yalnızca dolunayda çıktıklarını biliyordu ve en azından bir ay rahat olacaklardı. Kale kapısından çıktı ve aşağıya bir gün öncesi gördükleri çadırlar boştu. Tam da tahmin ettiği gibi çadırların çevresinde ve ağaçların arasında bir gün önce gördükleri adamlar cansız yatıyorlardı. “Zavallı kurbanlar” dedi mırıldanır gibi…

      İkta’da kahraman gibi karşılandı bu yirmi yiğit. Danışmanın oğlu KenDo içten miydi yoksa durumu kurtarmak için mi bilinmez ama bir hayli hayıflanmıştı orada olmadığı için. Krala ve kralın bilgeliğine güvenerek akıl danıştığı Kıdara’ya göre Prenses, yuvasına kavuşmuştu ama tam anlamıyla güvende değildi. Uygar krallıkların vahşileri hafife almamaları gerektiği konusunda üstü örtülü bir fikir birliği oluşmuştu. Bu nedenle acele bir toplantı yapılmalı ortak hareket edilmeliydi. Ve prenses Lanida’nın baba evine dönüşü kısa ziyaret olmuştu.

      Geri dönüşte Hiçkimse, yanında yol aldığı Ustasına “Bu defa maceramızı kraliyet duvarına yetiştiremeyeceğiz” dediğinde “Bazı durumlar kahramanlık maceralarından daha önemlidir” yanıtını almıştı. "Üstelik o çok merak ettiğin sorunun cevabına bir adım daha yaklaştın."

       Uzaklarda uygar insanların giremediği yerlerden birinde sol kolu dirseğinden kesik bir adam karşısındaki hırpani kılıklı birinde azar işitiyordu. Yine başarısızlık üstelik yapılan büyüye rağmen Ben bu durumu Kuzgun Krala nasıl açıklayacağım diyordu. Kolunun acısı taze olan Rasa, karşısındaki Gambaatara baktı. “Ben kolumdan oldum sense hala başarıdan söz ediyorsun. Üstelik yine de başarılı sayılırız. Büyü İyi bir büyüydü ve insanları vahşi kurtlara dönüştürüyordu. Tek kusuruysa sadece ayda bir kere işliyor olması. Dedi. Sanki her şey unutulmuş gibi sözlerine devam etti. Bir daha ki sefere daha güçlü insanlara Kurt büyüsü yapmalıyız” dedi.
"İnsanlığın en büyük trajedilerinden biri ahlakın din tarafından ele geçirilmesidir." Sir Arthur Charles Clark

Çevrimdışı azizhayri

  • ***
  • 581
  • Rom: 1
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hiçkimse - Udar Çarpışması
« Yanıtla #1 : 28 Aralık 2015, 13:08:01 »
Sayın yöneticim, düzeltme yapayım derken alıntı yaptım. Lütfen bu mesajı siler misiniz
"İnsanlığın en büyük trajedilerinden biri ahlakın din tarafından ele geçirilmesidir." Sir Arthur Charles Clark

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Hiçkimse - Udar Çarpışması
« Yanıtla #1 : 28 Aralık 2015, 13:08:01 »