“İnsanın en büyük trajedisi ölümlü olduğunu bilmesidir,” cümlesiyle başlar, Ahmet Ümit’in “Karanlıklar Prensi Kont Dracula” adlı yazısı. İnsanoğlu ölümle olan randevusundan kaçamayacak, gün gelecek kendisini bu taş kalpli sevgilinin soğuk kollarında bulacaktır. Bir gün fazla bir gün eksik, adına hayat denen film hep aynı sonla biter.
Bilim henüz Azrail’i yenmenin yolunu bulamamıştır; belki hiçbir zaman bulamayacaktır da. Oysa hayal gücü sınır tanımaz. Yalnız sinema perdelerinde ya da kitaplarda yaşayabilseler de ölümsüz kahramanlar yaratır.
İşte gelmiş geçmiş en karizmatik vampir olan Dracula’nın bu kadar popüler olmasının nedeni budur. Dracula ölümle olan randevusunu -kalbine sivri bir kazık saplamadığınız sürece- sonsuza dek ertelemeyi başarmıştır.
Bram Stoker’in gotik şaheseri Dracula, bir vampiri konu alan ilk eser değildir belki ama yönetmenliğini F. W. Murnau’nun üstlendiği “Nosferatu: Bir Dehşet Senfonisi” bilinen ilk vampir filmi sayılır. 1922 tarihli film özel efektlerle bezenmiş, kanın su gibi aktığı dehşet sahneleriyle dolu vampir filmleri izlemiş günümüz korku sineması hayranlarını tatmin etmekten uzak olabilir. Ancak “Nosferatu” türe gönülden bağlı, korku sinemasının kandan, vahşetten, işkence sahnelerinden çok daha fazlası olduğunu bilen seyircilerin ıskalamaması gereken sayılı klasiklerden biridir.
Film her ne kadar Henrik Galeen’in senaryosuna dayansa da aslında Bram Stoker’ın “Dracula” romanından uyarlanmış, ancak herhangi bir telif ücreti ödenmediği için Kont Dracula, Kont Orlok’a dönüşmüştür. Değişiklikler durumu kurtarmaya yetmez. Stoker’in dul eşi dava açar ve kazanır. Mahkeme bulunan tüm kopyaların yok edilmesine karar verir. Ancak Nosferatu’nun yok olmaya hiç mi hiç niyeti yoktur. Bulabildiği her yerde; video kasetlerde, dvd’lerde, son dönemdeyse video paylaşım sitelerinde yaşamayı sürdürür, hayatlarımıza girmeye devam eder.
Kente kendisiyle birlikte vebayı da getiren Nosferatu; Béla Lugosi, Christopher Lee, Gary Oldman gibi isimlerin ruh verdiği Dracula gibi karizmatik bir vampir değildir. Kabak kafası, sivri tavşan dişleri, karga burnu ve uzun kulaklarıyla pek yakışıklı olduğu söylenemez. Hatta -bu tamamen benim iddiam- 1939 tarihli Oz Büyücüsü filmdeki batının kötü kalpli cadısını andırır biraz. Kısacası hayran olunacak bir fiziğe sahip değildir.
Nosferatu bir canavardır. Kana susamış bir yaratıktır. Ölümü kara bir pelerin gibi peşinden sürüklemektedir. Ama aynı zamanda o da bir çeşit kurban değil midir? İşte tam bu noktada ölümün gerçekten bir trajedi olup olmadığı tartışılmaya açılabilir. Ölümsüzlük bir ödül müdür, yoksa bir lanet midir? Ölüme mahkûm edilmek kulağa korkunç gelir. Bir hayatın sona ermesi, bir kalbin çarpmaktan vazgeçmesi, bir an önce nefes alan bir bedenin bir an sonra buz kesmesi…
Peki ya ölümsüzlüğe mahkûm edilmek, zamanın dışında kalmak, bir şatoda asırlar boyunca yapayalnız yaşamak?
Bir asır bile sürmeyen hayatlara sahip, kırılgan canlılar olarak baktığımızda bu sorulara cevap vermek pek de kolay görünmemektedir. Bana soracak olursanız ölümsüzlük altın yaldıza batırılmış karanlık bir lanettir. Çok klasik bir cevap oldu, değil mi? Siz gelin bana sormayın o halde ve bu soruyu “Nosferatu – Bir Dehşet Senfonisi” izlerken kendiniz cevaplayın.
Sizlere Kont Orlok’la olan randevunuzda iyi şanslar dilerim. Hoşça kalın.




