Ölümcül Tür | İnceleme

olumcul tur i top

Şu günlerde bir vampir furyasıdır gidiyor. Özellikle genç kızlar arasında bayağı revaçta olan bu yakışıklı ve romantik vampirler ile nereye dönerseniz sanki her an “Bite me!” lafını işitecekmişsiniz gibi…

Bu yeni oluşan fenomenin filmler sayesinde mi yoksa kitaplar nedeniyle mi oluştuğunu hâlâ daha anlamış değilim. Bakıyorsunuz herkes kitaba saldırıyor ve bir anda yazarı ünleniyor, sonra o da ne! Filmi geliyor diye her tarafta boy boy afişler, başrolleri oynayan gerek kız gerek erkek oyuncuların oldukça şekil görüntüleri, bir de onlar için açılan hayran sayfaları…

Bir ara Harry Potter serisine kızıyordu çoğu kişi. ‘Bunu fantastik edebiyattan mı sayıyorsunuz?!’ diyenlerinden tutunda, ‘Böyle çocuk kitaplarıyla ve filmindeki karakterler sayesinde ünlenmiş saçma sapan romanlar!’ cümlesini kuranlara kadar. Ama şimdi bakıyoruz ki herkes o günleri mumla arıyor. Herkes derken bu yorumculardan bahsediyorum…

Neyse ki zamanında böyle bir yanılgıya düşmedim ama bende o günleri aramıyor değilim. Belki fantastik eserler azdı, bileni daha da azdı ama olsun. En azından okuyucusu özeldi, yorumlar daha bir şevkle yapılıyordu. Tartışmaların çoğu kitapların içeriği ile ilgili oluyor, kurgunun güzelliği ile yapılan beyin fırtınaları bizleri kendimizden geçiriyordu. Filmler ve pek tabii oyuncular ise olaya daha da renk katıyordu. Ama şimdi öyle mi?

Ne yazık ki değil. Vampir kelimesi insanların aklına eskiden kan emici gece yürüyenler düşüncesini getirirdi hemen. Haç, sarımsak ve Güneş ışığı getirirdi. Kırmızı gözler, derin bakışlar ve bazıları için sonsuz saygı duyulacak kötü yaratıkları çağrıştırırdı. Hoş bu kadar acıklı konuştuğuma bakmayın, sanki bu insanlar ölmüş de arkasında kalan bizler yas tutuyormuşuz gibi oldu. O kişiler elbette hâlâ var, hâlâ daha aynı duyguları besliyorlar. Ama maalesef bu yeni jenerasyonla birlikte ortalıkta gözükemez oldular. Gündem öyle bir şekilde değişti ki Google’da yaptığınız aramalar bile eskilerin yazılarını gerilere itti. Çünkü rağbet edilen o değil. Onların yerini; hüzünlü ama romantik, bunun yanında yakışıklı ve sevdiceği için her şeyi yapabilen genç ve dinamik vampirler aldı.

Böylece eskiler artık vampir kitapları hakkında daha seçici, daha dikkatli olmaya başladı. Yeni çıkan, dilimize yeni çevrilen kitaplara ilkin kuşkuyla bakmaya, ‘Acaba buda mı o paranın gözünü kırmış olan yazarlar güruhundan?..’ diye ister istemez düşünmeye başladı.

Ben de o güruhun içindeydim. Tanıdığım yayınevleri dahi olsa sonuçta bu işin para nedeniyle yapıldığını düşünerek gelecek yeni kitapların, vampir temalı olanlarının, içeriğine derinlemesine göz gezdirdim. İlgi çekici olanlarına –ilgimi çekmiş olanlarına- diye eklememe gerek yok herhalde. İşte bunlardan bir tanesi de İthaki Yayınları’ndan çıkmış olan ve tanıdığımız bir ismin yazarı olduğu “Ölümcül Tür” kitabıydı.

toro

Pan’ın Labirenti filmi yönetmeni ve şu günlerde özellikle bizim türü takip edenlerin oldukça heyecanlandığı “Hobbit” kitabının sinema filminde yönetmen koltuğuna oturacak Guillermo del Toro’ydu kitabın yazarlarından biri. Diğeri ise korku yazarı ve özellikle Prince of Thieves ile tanınan Chuck Hogan.

Del Toro’yu duymayan pek az kişi kalmıştır herhalde. Pan’ın Labirenti’nde ki o muhteşem performansıyla Oscar Akademi Ödülü almış bir yapımın yönetmeni, yapımcısı ve ayrıca senaristi. Genellikle bu tür filmlerin romandan uyarlama olduğunu bildiğimden, böyle bir filmin nasıl olur da bu kadar özenle sinemaya herhangi bir romanın izinde olmadan aktarılabilir oldukça şaşırmış ve bir o kadar da mutlu olmuştum.

Neyse, bu fasılları geçip kitabın çıkacağını duyduğumda aklıma gelen ilk düşünceyi söyleyeyim. “Sen de mi Brütüs?!” Evet, aynen bu düşünce geçti aklımdan. Del Toro gibi birisi nasıl olur da böyle bir zamanda vampir temalı bir kitap çıkarır, hayret ettim. Hemen künye bilgisinde verilen tanıtım yazısına baktım, çok tanıdık bir senaryo ile karşılaştım.

Her zaman buradaydılar…
Vampirler…
Karanlıkta gizlice bekliyorlardı…
Artık zamanları geldi.
Bir hafta içinde Manhattan ellerine geçecek…
Bir ay içinde Amerika…
İki ay içindeyse TÜM DÜNYA…

İşte bu bölümü okuduktan sonra kendi kendime, bununda diğerlerinden çok da farklı olmadığına – olmayacağına kanaat getirdim. Ama her şeye rağmen böyle işinde iki usta adamın boş yere bu şekilde bir eseri yazmayacağını da düşünüyordum. Sonrasında daha fazla bilgi edinebilmek amacıyla biraz araştırma yaptım. Gerek yabancı kaynaklardan bulduğum bilgiler, gerek yayınevinden gelen tanıtım yazısı gerekse serinin çevirmeni Niran Elçi ile yaptığım kısa bir muhabbet sonrası, kitapla ilgili olumsuz düşüncelerim bir bir yok olmaya başladı.

Şimdi yavaş yavaş kitabın konusuna ve genel bilgilere geçelim. Öncelikle bu vampir serisi, üçlemenin ilk kitabı. İkinci ve üçüncü kitap ise henüz çıkmış değil. Serinin ikinci kitabı The Fall (Düşüş) bu yılın Eylül ayında orijinal diliyle raflarda yer alacağı kuvvetle muhtemel. Üçüncü kitap olan The Night Eternal (Sonsuz Gece)’ın ise ne zaman çıkacağı muallâkta. Ayrıca yazarlara ait olan vampir temasıyla alakalı ilk seri. Del Toro’nun çok iyi bir senarist olduğunu biliyordum da yazar olduğu yani kitap yazabileceğini tahmin etmemiştim. Her ne kadar ilk defa vampirlerle alakalı bir kitap yazdığını söylesem de daha önceden Blade 2 yapımında yönetmen ve senarist olarak yer aldığını dipnot olarak geçmeden edemeyeceğim. Oradan belli ki kalmış birkaç numara…

Gelelim kitabın konusuna, yani beni asıl olarak şaşırtan kısmına. Olay Boeing 777 markalı uçağın JFK Havaalanına inmesiyle başlar. Uçak indikten hemen sonra durur ve ebedi bir sessizliğe gömülür. Motorlar susar, ışıklar kapanır. Uçak perdeleri bile çekilmiştir. İçeride sonsuz bir karanlık oluşmuştur. Hatta bununla ilgili kitabın hemen başından hoş bir alıntı yapalım:

Calvin Buss’ın arkasında bir trafik asistanı belirdi ve, “İletişim sorunu mu?” diye sordu.
Calvin Buss, “Büyük mekanik arıza olması da muhtemel. Biri uçağın karardığını söyledi,” diye yanıtladı.
“Kararmak mı?” dedi Piskopos Jimmy, eğer bu doğruysa, uçağın nasıl kıl payı kurtulduğuna hayret ederek. Uçağın büyük mekanik sistemi, inmesinden birkaç dakika sonra sıçıyor…

Bu beklenmedik gelişme ile havaalanı görevlileri gerekli birkaç ön inceleme yapar ama daha sonra, geçen zaman içinde olayın terör saldırısı olmasından kuşkulanarak olağanüstü önlemler alınmaya başlar.

 Künye bilgileri için tıklayın.
Künye bilgileri için tıklayın.

Burada ilk kahramanımız devreye giriyor. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nde çalışan ve biyolojik tehditleri inceleyen ekibin başı Dr. Eprahim Goodweather. Karısı ile boşanmış ve hafta sonu çok sevdiği oğlu Zack ile mutlu mesut hayaller kuran bu adam kendi deyimiyle lanet bir telefonun gelmesi ile hafta sonunun berbat olduğu düşünür. Fakat daha sonrasında yaşayacağı olaylar ile aslında hiçbir şeyin başlamamış olduğu geç de olsa anlayacaktır…

Yapılan inceleme sonrası uçaktaki üç yolcu ve bir pilot haricinde personel dâhil herkesin öldüğü haberi gündeme bomba gibi düşer. Herhangi bir gaz sızıntısı, kimyasal silah, virüs yahut darp izi veya yüzlerinde tek bir travma izi olmayan bu insanlara ne olmuştur?

Bunlar yetmezmiş gibi uçak araştırılırken ambar kısmında dikdörtgen bir kutu -bir tabut- bulunur. Kutu yaklaşık iki buçuk metre boyunda, bir metre yirmi santim genişliğinde ve doksan santim yüksekliğindedir. Üzerinde ne bir etiket vardır ne de herhangi bir yere bağlanmıştır. Hatta Dr. Eph bu duruma oldukça şaşırır.

“Bu imkansız,” dedi. “Bu şey yolculuk sırasında bağlanmış olmasaydı, kargo ambarının duvarlarına olmasa bile, bagaj kutularına büyük bir zarar verirdi.”

Burada özellikle bahsetmek istediğim birkaç anekdot var. Birincisi, vampir olarak adlandırdığımız tür her zaman benzerine rastladığımız ve etrafta gördüğümüz vampir benzerleri değil. Vampir olarak bahsedilen yaratık aslında insanın vücuduna bulaşan ölümcül bir virüs. Ayrıca insanları dişleriyle ısırıp kanlarını emmiyorlar. Hastalığı kapan birisi, bir gecede değişime uğruyor ve fark etmeden kan emme ihtiyacı duyuyor. Kan emmek için, enfeksiyonu kaptıktan sonra boğazında oluşan ikinci bir boğazdan çıkan iğne ile insanların kurbanının boğazını sanki ameliyat kesiğiymiş gibi oldukça düzgün şekilde delerek şah damarına girip kanı çekiyor.

Enfeksiyonu kapan bir kişinin dönüşümünü tamamlaması için sadece bir gün ve bir gece yeterli oluyor. Fakat tam olarak dönüşmesi yedi gün sürüyor. Yedi gün sonrasında ise olağanüstü bir güce, çevikliğe ve zekâya sahip olan akıllı yaratıklar haline geliyorlar. Kitapta bunlardan ‘aşama’ şeklinde bahsediliyor. Örneğin birinci aşamada olan bir vampir tamamen bebek gibi davranıyor. Yeni doğmuş bir kaplan yavrusu düşünün. Her ne kadar güçsüz, zayıf ve akılsız görünse de eğer çok fazla dikkat etmezseniz size ölümcül zarar verebilecek aç bir hayvan. İşte burada da böyle oluyor.

Virüsün işleyişi ise ilginç. Bakın size biraz sonra kendisinden bahsedeceğim Abraham Setraikan adlı profesör virüsü nasıl tanımlıyor.

“Virüs konakladığı yerin biçimini alıyor, ama kendini en iyi şekilde besleyebilmek için hayati organları yeniden oluşturuyor. Başka bir deyişle, sömürge kuruyor ve hayatta kalmak için konağa uyum sağlıyor.”

Yani insan bedenine girdiği andan itibaren orayı tamamı ile sömürüyor fakat yaşamını devam ettirebilmek içinde oranın yapısını kendi organizması ile oluşturuyor. Burada bahsedilen virüs kurtçuk olarak tanımlanan beyaz bir sıvı. Dönüşmüş birisinin herhangi bir yerini kestiğinizde içinden oldukça yoğun beyazımtırak bir sıvı akıyor. İşte bu virüsün ta kendisi. Kurtçuklar bunun içerisinde yaşıyor. Yaşamak için kendilerine bir ev –bir konak- arıyorlar ve buldukları an içine girip sömürüyor daha sonra da diğer canlıların kanıyla besleniyorlar. Yine kısa bir alıntı yapalım.

“Virüs beslenmek için kendine has mekanizmalar geliştirdi.” dedi Abraham Setraikan.
“Beslenmek mi?” dedi Nora.
“Kurtçuk kanla yaşıyor. İnsan kanıyla.”

İşte bu şekildeki şaşırtıcı olaylar çerçevesinde başlayan kitap, her geçen bölümde heyecanı kat be kat artarak sürükleyiciliğine devam ediyor.

Yine önemli olarak bahsedebileceğimiz ve kitap boyunca göreceğimiz karakterlerden kısaca bahsetmek gerekirse, ilk olarak Abraham Setraikan’dan başlamak gerekir. Nazi Soykırımı’ndan kurtulan ve bir rehinci dükkânını işleten Setraikan daha öncelerden dünyanın birçok yerini dolaşmış, ayrıca Viyana Ünüversitesi’nde Doğu Avrupa Edebiyatı ve Folkloru profesörlüğü yapmıştır. Bunun yanında şu anki olaylardan en çok bilgi sahibi olan kişi de kendisidir. Bu salgının başlamasına neden olan asıl vampir Jusef Sardu’nun peşinden gitmektedir. Ve takipleri kendisini buraya kadar getirmiştir.

the strain coverDiğer bir karakter ise Nora, Eph’in en sevdiği iş arkadaşı ve karısından ayrıldıktan sonra birlikte olduğu kadın. Oldukça güçlü ve Eph’e yardımcı olan birisi olmasına rağmen kitabın ortalarından sonuna kadar pek fazla etkisi olmasa da ara sıra ismin geçtiğini görüyoruz.

Bir diğeri de Vasily Fet adında, New York Şehri Haşere Kontrol Birimi’nde çalışan bir görevli. Farelerin bir anda yer altından kaçmalarını ve özellikle inşaat sahalarından gün ışığına çıkıp sokaklarda dolaşmaları ile harekete geçen Fet’in yolu Eph, Nora ve Abraham üçlüsü ile kesişerek bu garipliğin peşinden beraberce gitmeye başlarlar.

Tabii bunlar haricinde birçok önemli olarak sayabileceğimi isimler var. Örneğin uçaktan kurtulan dörtlünün daha sonradan neler yaşadığı bölüm bölüm özetlenerek devam etmiş. Hepsinin neler yaptığı, neler yaşadığı (!) detaylarına kadar incelenmiş. Ayrıca Eph’in eski karısı Kelly, oğlu Zack, belki de en önemlilerinden birisi olan Gus… Eh, bu konuda artık çok fazla konuşup kitabın tadını tamamen kaçırmak istemiyorum. Yoksa okumanın anlamı kalmayacak değil mi?!

Burada kurgunun sürükleyiciliği ve vampir mitine çok farklı gelecek bir bakış açısıyla yaklaşılması, günümüz tarihinde geçmesine rağmen olayların çok güzel kurgulanmış olması ile kitabı okurken gerçek hayatla olan ilişkiniz tamamen kesiliyor. Her şeyden önemlisi Del Toro ve Hogan’ın takdir ettiğim en güzel yanları ise kitabın “gerçek anlamda” ayrıntılar ile dolu olması. Nasıl mı?

Örneğin bir insanın öldükten sonra hangi evrelerden geçtiği, vücudunda ne gibi değişiklikler olduğu, vücutta yaşanan bir takım değişiklikleri tamamıyla ayrıntılı olarak tasvir etmişler. Sonrasında orada aynı şekilde verilen birçok bilginin atmasyon mu olduğunu özellikle merak ederek birkaç tanesini not alıp internet üzerinden araştırma yaptım. Ve sonuçta bunlarında herhangi bir şekilde düzemece değil gerçeklere dayanarak yazılmış olduğunu anladım. Hastaneler ile ilgili verdikleri bilgiler, ilk başta uçak sahasında yaşanan olaylarla birlikte arada verilen detaylar… İnsan ister istemez yazarların bu kitabın üstüne ne kadar titrediklerini anlamış oluyor. Bu bakımdan takdirlerimi bir kez daha sunayım.

Son bir not; Ölümcül Tür ilk olarak film senaryosu şeklinde başlamış ama daha sonra kitaba dönüştürülmüş. Zaten okuyunca kitaptaki detaylardan, karakterlerin bir olayda yaptıkları hareketlerden ve mekânın tasvirlerinden bile anlayacaksınızdır. Del Toro ile yapılmış bir röportajda kendisine daha sonradan bu kitabı beyazperde de görebilecek miyiz diye bir soru yöneltilmiş fakat olumsuz cevap alınmıştı.

Şimdi gelelim bizim kısmaaa… Kitap fantastik eserleriyle oldukça iyi tanıdığımız İthaki Yayınları’ndan çıktı. Çevirmen Niran Elçi yine harikalar yaratmış. Okunması çok zevkli bir o kadar da akıcıydı. Cümlelerin dizilişi ile çevirinin güzelliğiyle sanki Del Toro ve Hogan kitabı Türkçe yazmışlar sanacaksınız!

Editörlüğünü yapan Evrim Öncül de çok iyi kontrol etmiş. Neredeyse sıfır hata vardı. Aslında bu konuda oldukça dikkat ettim, özellikle var mı diye okurken bayağı konsantre oldum. Ama yoktu. Helal demekten başka herhangi bir söz de bırakmadılar bizlere. Bu bağlamda bir kez daha takdir etmek gerek.

Yeşim Ercan Aydın’ı da sayfa düzeni konusunda tebrik etmek lazım. Okunaklı, hoş ve tasarımıyla sizi kendisine çekecek bir duruş sergilemiş. Kâğıt kalitesinden tutun da bölüm başlarındaki o tamamı siyah kâğıda beyazla yazılma olayına kadar her şeyi çok beğendim.

Şimdi birçoğunuz bu yazıyı okuyunca, “Abi ne kitapmış yahu, yerlere göklere sığdıramadın. Hiç mi sorun olmaz?” diyebilir. Haklısınız, demelisiniz de zaten. En iyi kurgu diye bir şey yoktur, onu beğenenler ve beğenmeyenler vardır. (Ne cümle ama!)

Beğenmediğim tek kısım, yazarların kendi kendilerini çelişkiye düşürme olayıydı. Yani hikâyenin başında vampirleri tasvir ederken daha dışarıdan bile kalp atışlarını duyabilen yaratıkların, kitabın son kısımlarında kapalı bir mekânda bile üç adamın ne ayak seslerini ne de kalp atışlarını duyamıyor oluşlarıydı örneğin. Buna benzer birkaç mantık hatası daha var, yok değil. Lâkin dediğim gibi, hikâyenin güzelliğiyle bu tür şeyler aklınızdan uçup gidiyor, zira bana öyle oldu.

İşte böyle sevgili dostlar, fuardan almış olduğum sonrasında daha geçen aylarda yapmış olduğumuz bir yarışmada İthaki Yayınları ile birlikte ödül olarak sunduğumuz kitabın incelemesine burada son veriyoruz. Umarım herhangi bir şey atlamamışımdır ve sizleri genel bir kanı içine sokabilmişimdir. Tavsiyem en kısa zamanda kitabı alıp okumanız ve yazarlarımızın o sürükleyici macerasına dâhil olmanız.

Ya da bekleyin ikinci kitap çıksın kombo yapar art arda okursunuz!

Beğenmeniz dileğiyle sevgiler ve iyi okumalar…