Hayalet Tugay | Ön Okuma

Ghost Brigades

HAYALET TUGAY

John Scalzi için Övgüler:

“Çoğu bilimkurgu yazarı Robert A. Heinlein geleneğini iyi kötü devam ettirse de, Scalzi’nin şaşırtıcı ölçüde maharetle kaleme alınmış ilk romanı, rahmetli baş üstadın elinden çıkmışa benziyor… Büyük bir hünerle yazılmış bu ilk kitap, bir yandan bilimkurgunun geçmişine hürmet ederken bir yandan da beceriyle yaklaşıldığı zaman eskimiş klişelerle bile harikalar yaratılabileceğini gösteriyor.”

—Publishers Weekly

Yaşlı Adamın Savaşı hakkında

Ve Hayalet Tugay için Övgüler:

“Aksiyonu, akılda kalıcı karakterleri ve bir tutam felsefeyi birinci sınıf bir askeri bilimkurguda ustaca bir araya getiriyor.”

—Booklist

Starship Troopers ile Universal Soldier’ın bir karışımı olan Hayalet Tugay, en iyi askeri bilimkurgu geleneklerine uygun olarak uyanışa, ihanete ve savaşa değiniyor.”

—Entertainment Weekly

“John Scalzi, başarısının tek bir kitapla sınırlı kalabileceğine dair tüm izlenimleri yok ediyor … Savaşlarla, çatışmalarla ve diplomatik entrikalarla dolu muhteşem bir öykü.”

—Flint Journal

“Askeri entrikaların teknik fikirlerle harmanlandığı hızlı ve derin bir eser … Bu yazarın içine daldığı galaksiden, resmettiği karakterlerden, çevirdiği durumlardan hoşlanıyorum ve en az bir kitabın daha yolda olmasından memnunum.”

—The San Diego Union-Tribune

“Geçen seneki Yaşlı Adamın Savaşı’nın heyecan verici devamı… Özentiden yoksun, eski moda bir ustalık örneği.”

—San Francisco Chronicle

***

Dostluğu ve diğer her şey için Shara Zoll’a.

Sabırları ve sevgileri için Kristine ile Athena’ya.

***

BİRİNCİ KISIM

BİR

Kayayı kimse fark etmedi.

Çok da iyi bir sebebi vardı bunun. Ömrünü uzun zaman önce tüketmiş kısa dönemli bir kuyrukluyıldızın yörüngesindeki milyonlarca kaya ve buz kütlesinden biri olan bu alelade kaya, tıpkı o cansız kuyrukluyıldızın bir parçası gibi gözüküyordu. Kaya diğer bazılarından daha küçük, bazılarındansa daha büyüktü; fakat genel bir dağılım ölçeğinden bakıldığında onu diğerlerinden o veya bu şekilde ayırt eden bir şey mevcut değildi. Kayanın bir gezegen savunma şebekesi tarafından fark edilmesi gibi akıl almaz ölçüde düşük bir ihtimal söz konusu olsa bile, üstünkörü bir inceleme onun silikatlardan ve bazı cevherlerden oluştuğunu gösterirdi. Yani: gerçek bir hasar verecek kadar büyük olmayan bir kaya.

Bu durum, hem o kayayla hem de onun binlerce kardeşiyle yolları kesişen gezegen için akademik bir meseleydi; gezegenin savunma şebekesi yoktu. Fakat bir yerçekimi kuyusu vardı ve kaya, onca kardeşiyle beraber o çukura düştü. Bunlar, gezegen güneş etrafındaki her dönüşünde kuyrukluyıldızın yörüngesiyle kesiştiği zaman çok sayıda buz ve kaya parçasının yaptığı gibi, bir göktaşı yağmuru oluşturdu. O buz gibi soğuk gezegenin yüzeyinde hiçbir zeki yaratık yoktu, fakat olsaydı bu yaratık başını kaldırıp yukarı bakabilir ve havanın kayaya sürtünmesiyle aşırı ısınarak atmosferde yanan o küçük madde parçalarının bıraktığı birbirinden hoş izleri ve lekeleri görebilirdi.

Bu yeni doğmuş göktaşlarının büyük bölümü atmosferde buharlaşacak, akkor halindeki düşüşleri sırasında içerikleri belirgin ve katı bir kütle olmaktan çıkacak, upuzun bir mikroskobik parçacık yığınına dönüşecekti. Bunlar belirsiz bir süre boyunca atmosferde kaldıktan sonra su damlacıklarının çekirdeği haline gelecek, suyun düşey kütlesi onları yağmur (veya gezegenin doğası gereği daha büyük bir ihtimalle kar) olarak yere çekecekti.

Fakat bu kaya büyük bir kütleye sahipti. Atmosferik basınç yüzünden kayanın bünyesinde incecik çatlaklar oluştukça etrafa parçalar uçuştu ve giderek yoğunlaşan gaz tabakası, yapısal kusurlarla zayıflıkları açığa çıkartarak onlara şiddetle saldırdı. Kopan kırıklar kısa bir süreliğine parıl parıl parladı ve gökyüzü tarafından tüketildi. Buna rağmen, atmosferde yaptığı yolculuğun sonunda gezegen yüzeyine çarpacak kadar bir kısım kalabildi kayadan geriye. Alevler içindeki topak, sert rüzgarlarca üzerindeki buz ve kardan temizlenen bir kaya ovasına hızla ve büyük bir şiddetle çarptı.

Çarpma, kayayı ve ovanın kayda değer bir kısmını buharlaştırarak en az onun kadar hatırı sayılır bir krater açtı. Gezegen yüzeyinde ve altında epeyce uzanan kaya ovası çarpma sonucunda bir çan gibi çaldı; çıkan armonik ses, bilinen çoğu zeki canlı türünün duyma aralığının birkaç oktav altında çınladı.

Yer sarsıldı.

Ve uzaklardaki, gezegen yüzeyinin altındaki bir şey nihayet kayayı fark etti.

“Deprem,” dedi Sharan. Başını monitöründen kaldırmamıştı.

Saniyeler sonra bunu başka bir sarsıntı izledi.

“Deprem,” dedi Sharan.

Kendi monitörünün üstünden asistanına baktı ve, “Bunu her seferinde yapmayı planlıyor musun?” diye sordu Cainen.

“Gerçekleşen olaylardan seni haberdar etmek istiyorum,” dedi Sharan.

“Beni düşünmene minnettarım,” dedi Cainen, “ama sahiden de bunu her seferinde belirtmek zorunda değilsin. Ben bir bilim adamıyım. Yer hareket ettiği zaman bir deprem tecrübe ettiğimizi anlarım. İlk bildirin yararlıydı. Beşinci veya altıncı seferindeyse monotonlaşıyor.”

Bir gümbürtü daha. “Deprem,” dedi Sharan. “Bu yedinciydi. Hem sen bir deprembilimci değilsin ki. Bu olay çok sayıdaki uzmanlık alanının dışında.” Kendine has bir duygusuzlukla yaptığı bu açıklamaya rağmen, alaycılığını fark etmemek güçtü.

Asistanıyla yatıyor olmasaydı sinirlenebilirdi Cainen. Fakat yattığı için kendini keyifli bir hoşgörü sergilemeye zorladı. “Senin uzman bir deprembilimci olduğunu bilmiyordum,” dedi.

“Benimki sadece bir hobi,” dedi Sharan.

Cainen karşılık vermek için ağzını açtığı sırada zemin onu kucaklamak için ansızın ve şiddetle yükseldi. Zeminin aslında onu kucaklamak için yükselmediğini anlamak, Cainen’in birkaç saniyesini aldı; kendisi aniden yere yapışmıştı. Önceden iş istasyonunda bulunan nesnelerin aşağı yukarı yarısıyla beraber karoların üstüne gelişigüzel serilmiş haldeydi. Cainen’in sağa doğru bir vücut boyu ötesine devrilmiş olan iş taburesi, hareketlenme sebebiyle hâlâ sallanmaktaydı.

Adam dönüp Sharan’a baktı. Sharan’ın gözü artık monitöründe değildi; bunun bir sebebi de, kadının düştüğü yerin yakınında monitörün paramparça yatıyor olmasıydı.

“O da neydi?” diye sordu Cainen.

Bir nebze ümit besleyerek, “Deprem olmasın?” diye fikir yürüttü Sharan. Derken laboratuar bir kez daha kuvvetle etraflarında zıplayınca çığlık attı. Işıklar ve akustik panelleri tavandan düştü; hem Cainen hem de Sharan iş tezgahlarının altına girmek için süründü. Onlar masalarının altına sinerlerken, çevrelerindeki dünya başlarına çökmeyi sürdürdü.

Çok geçmeden sarsıntı durdu. Geride kalan titrek ışıkta etrafına bakınınca, tavanın ve duvarların çoğu da dahil laboratuarının büyük bölümünü yerde buldu Cainen. Laboratuar genellikle işçilerle ve Cainen’in diğer asistanlarıyla dolu olurdu, fakat o ve Sharan birtakım gen dizilimleri yapmak üzere geç saatte işlerinin başına dönmüşlerdi. Cainen’in personelinin çoğu, az öncesine dek üssün kışlasında uyuyor olmalıydı. Eh, artık hepsi uyanıktı herhalde.

Laboratuara çıkan koridorda yüksek, tiz bir ses yankılandı.

“Bunu duyuyor musun?” diye sordu Sharan.

Cainen başını eğerek olumladı. “Savaş istasyonlarına geçme alarmı.”

“Saldırı altında mıyız?” diye sordu Sharan. “Bu üssün yalıtıldığını sanıyordum.”

“Yalıtılıyor,” dedi Cainen. “Veya yalıtılıyordu. En azından yalıtılıyor olması lazım.”

“Eh, harika bir iş çıkardıkları belli,” dedi Sharan.

Cainen kızmaya başlıyordu. “Hiçbir şey mükemmel değildir Sharan,” dedi.

Patronunun ani asabiyetini fark eden Sharan, “Üzgünüm,” dedi. Cainen homurdanarak iş tezgahının altından çıktı ve devrilmiş bir saklama dolabına doğru enkazın arasında ilerledi. “Gel de şunu kaldırmama yardım et,” dedi Sharan’a. Birlikte dolabı Cainen’in kapağını zorlayarak açabileceği bir konuma getirdiler. Dolabın içinde küçük bir mermili tabancayla bir mermi kartuşu vardı.

“Bunu nereden aldın?” diye sordu Sharan.

“Burası askeri bir üs Sharan,” dedi Cainen. “Her taraf silah dolu. Bende bundan iki tane var. Biri burada, biri de kışlada. Böyle bir şey olursa işe yarayabileceklerini düşünmüştüm.”

“Biz orduya mensup değiliz ki,” dedi Sharan.

“Bunun üsse saldıranlar için büyük bir fark yaratacağından eminim,” dedi Cainen ve tabancayı Sharan’a uzattı. “Al şunu.”

“Onu bana verme,” dedi Sharan. “Hiç tabanca kullanmadım. Sende kalsın.”

“Emin misin?” diye sordu Cainen.

“Eminim,” dedi Sharan. “Gider kendi bacağımı falan vururum.”

Cainen, “Pekâlâ,” dedi, cephane kartuşunu tabancaya taktı ve silahı önlüğünün ceplerinden birine soktu. “Kışlamıza gitmemiz lazım. Bizimkiler orada. Bir şey olursa onların yanında bulunmalıyız.” Sharan başını sallayarak sessizce onayladı. Alışıldık alaycı karakterinden eser kalmamıştı; tükenmiş ve korkmuş bir hali vardı. Cainen kadının omzunu çabucak sıvazladı.

“Hadi Sharan,” dedi. “Bize bir şey olmayacak. Gel kışlamıza gidelim.”

İkili koridordaki molozların arasından dolanmaya başlamışken, alt kat merdiven kapısının kayarak açıldığını duydu. Cainen havadaki tozun ve loş ışığın içinde gözlerini kısarak bakınca iri yarı iki suretin kapıdan geçmekte olduğunu gördü. Adam laboratuara doğru geri gitmeye başladı; aynı fikre patronundan daha önce kapılmış olan Sharan, laboratuar kapısına çoktan varmıştı. Bulundukları kattan çıkmanın diğer tek yolu, merdivenin ilerisindeki asansördü. Kapana kısılmışlardı. Cainen geri çekilirken önlüğünün cebini yokladı; tabancalar konusunda Sharan’dan daha tecrübeli sayılmazdı ve muhtemelen eğitimli askerler olan uzak mesafedeki iki hedef bir yana, bir tane bile vurabileceğinden emin değildi.

“İdareci Cainen,” dedi suretlerden biri.

Kendine hakim olamadan, “Ne?” dedi Cainen ve yerini belli ettiğine hemen pişman oldu.

“İdareci Cainen,” dedi suret yeniden. “Sizi almaya geldik. Burada emniyette değilsiniz.” Suret ileri doğru yürüyerek ışığa adım attı ve Aten Randt, yani üs komutanlarından biri olduğu ortaya çıktı. Cainen yaratığı vücut kabuğundaki klan deseninden ve nişanından nihayet tanıdı. Aten Randt bir Eneshalı’ydı ve Cainen bunca zaman sonra bile tüm Eneshalıların kendisine aynı göründüğünü itiraf etmekten az da olsa utanıyordu.

“Bize saldıran kim?” diye sordu Cainen. “Üssü nasıl buldular?”

“Bize kimin niçin saldırdığından emin değiliz,” dedi Aten Randt. Ağız uzuvlarının tıkırtısı, boynunda asılı duran küçük bir aygıt tarafından anlaşılır bir konuşmaya tercüme ediliyordu. Aten Randt o aygıt olmaksızın da Cainen’i anlayabilirdi, fakat onunla konuşmak için aygıta ihtiyacı vardı. “Bombardıman yörüngeden geldi ve düşmanın iniş araçlarını daha yeni tespit edebildik.” Aten Randt ilerleyerek Cainen’e yaklaştı; Cainen irkilmemeye gayret etti. Burada geçirdikleri zamana ve nispeten iyi giden ilişkilerine rağmen, devasa böceğimsi ırkın yanındayken hâlâ tedirgin oluyordu. “İdareci Cainen, burada bulunmamalısınız. Üs istila edilmeden önce sizi buradan uzaklaştırmalıyız.”

“Pekâlâ,” dedi Cainen. Kendisiyle beraber gelsin diye Sharan’a yaklaşmasını işaret etti.

“O olmaz,” dedi Aten Randt. “Sadece siz.”

Cainen durdu. “O benim yaverim. Ona ihtiyacım var,” dedi.

Üs bir diğer bombardımanla sarsıldı. Cainen bir duvara çarptığını hissedip yere yığıldı. Düşerken Aten Randt’ın ve diğer askerin azıcık bile kıpırdamadığını fark etti.

“Şimdi meseleyi tartışmak için uygun bir zaman değil İdareci,” dedi Aten Randt. Tercüme aygıtının sesi donuklaştıran etkisi, kasıtsız da olsa bu yoruma aşağılayıcı bir üslup katmıştı.

Cainen yine itiraz edecek olduysa da Sharan onu kolundan nazikçe tuttu. “Cainen. O haklı,” dedi. “Gitmen lazım. Bizim burada olmamız zaten yeterince kötü. Bir de seni burada bulmaları çok fena olur.”

“Seni burada bırakmayacağım,” dedi Cainen.

Cainen,” dedi Sharan ve kayıtsızca beklemekte olan Aten Randt’ı işaret etti. “O buradaki en üst rütbeli askeri subaylardan biri. Saldırı altındayız. Onun gibi birini önemsiz bir ayak işine gönderecek halleri yok. Zaten münakaşa etmenin sırası değil. O yüzden git artık. Ben kışlaya kendim dönerim. Biliyorsun, ne zamandır buradayız. Oraya nasıl gideceğimi hatırlıyorum.”

Cainen bir dakika daha Sharan’a baktı, ardından Aten Randt’ın gerisindeki diğer Enesha askerini işaret etti. “Sen,” dedi. “Bu kadına kışlasına kadar eşlik et.”

“O asker bana lazım İdareci,” dedi Aten Randt.

“Benimle tek başına ilgilenebilirsin,” dedi Cainen. “Askerin bu kadına eşlik etmezse ben edeceğim.”

Aten Randt tercüme aygıtının üstünü kapatıp askeri yanına çağırdı. Yaratıklar birbirlerine sokularak kendi aralarında usulca tıkırdadılar—Cainen, Enesha dilini anlamadığı için bunun bir önemi de yoktu. Derken ikisi birbirinden ayrıldı ve asker gidip Sharan’ın yanında durdu.

“Askerim onu kışlasına götürecek,” dedi Aten Randt. “Ama başka bir itiraz duymak istemiyorum sizden. Zaten çok vakit kaybettik. Artık benimle gelin İdareci.” Yaratık uzanıp Cainen’i kolundan tuttu ve onu merdiven kapısına doğru çekti. Cainen arkasına baktığında Sharan’ın dev Enesha askerine korku dolu gözlerle aval aval baktığını gördü. Aten Randt onu kapıdan ite kaka geçirirken, asistanının ve sevgilisinin son görüntüsü de yitip gitti.

“Canım yandı,” dedi Cainen.

Aten Randt, “Sessiz olun,” dedi ve Cainen’i merdivenlerde ileri itti. Birlikte basamakları çıkmaya başladılar. Eneshalı’nın şaşırtıcı ölçüde kısa ve narin alt uzantıları, Cainen’in basamakları çıkarken attığı adımlardan geri kalmıyordu. “Sizi bulmak ve harekete geçirmek çok fazla zaman aldı. Niye kışlanızda değildiniz?”

“Bazı işlerimizi tamamlıyorduk,” dedi Cainen. “Sanki burada yapacak başka bir şeyimiz var da. Şu an nereye gidiyoruz?”

“Yukarı,” dedi Aten Randt. “Ulaşmamız gereken bir yeraltı servis demiryolu var.”

Cainen bir anlığına durup başını arkasına çevirdi ve birkaç basamak aşağıda bulunmasına rağmen neredeyse kendisiyle aynı boyda olan Aten Randt’a baktı. “Orası seralara çıkıyor,” dedi Cainen. O, Sharan ve Cainen’in personelinin diğer üyeleri kimi zaman biraz bitki görmek için üssün muazzam yeraltı sera hangarına giderlerdi; gezegenin yüzeyi pek de davetkâr sayılmazdı—tabii hipotermiden hoşlanmıyorsanız. Seralar, dışarı çıkmaya en çok yaklaşabileceğiniz yerdi.

“Sera hangarı doğal bir mağara,” diyen Aten Randt, Cainen’i dürterek tekrar harekete geçirdi. “Ötesinde, kapalı bir alanda bir yeraltı nehri yatıyor. Nehir bir yeraltı gölüne akıyor. Orada sizi barındıracak küçük bir yaşam modülü mevcut.”

“Bundan bana daha önce hiç bahsetmediniz,” dedi Cainen.

“Bahsetmemiz gerekeceğini zannetmiyorduk,” dedi Aten Randt.

“Oraya kadar yüzecek miyim?” diye sordu Cainen.

“Küçük bir denizaltı var,” dedi Aten Randt. “Size bile sıkışık gelecek. Ama modülün konumu araca önceden programlandı.”

“Peki orada ne kadar kalacağım?”

“Umalım da hiç kalmanız gerekmesin,” dedi Aten Randt. “Çünkü aksi halde çok uzun bir süre kalacaksınız. İki kat daha çıkacağız İdareci.”

İki kat daha merdiven çıktıktan sonra kapının önünde durdular. Cainen soluklanmaya çalışırken Aten Randt ağız uzuvlarını iletişim cihazına doğru tıkırdattı. Birkaç kat yukarılarındaki çatışmanın gürültüsü, yerin taşlarından ve duvarların betonundan geçerek onlara kadar geliyordu. İletişim cihazını indiren Aten Randt, “Üsse ulaştılar, ama onları şimdilik yüzeyde tutuyoruz,” dedi Cainen’e. “Bu kata henüz varmadılar. Sizi hâlâ emniyete alma imkânımız var. Beni yakından takip edin İdareci. Geride kalmayın. Anlıyor musunuz?”

“Anlıyorum,” dedi Cainen.

“Öyleyse gidelim,” dedi Aten Randt. Oldukça etkileyici görünen silahını kaldırdı, kapıyı açtı ve koridora çıktı. Aten Randt yürümeye başlarken Cainen, kabuğunun içinden çıkan ilave bir bacak eklemi sayesinde yaratığın alt uzuvlarının uzadığını gördü. Eneshalılara çatışma durumlarında müthiş bir hız ve çeviklik kazandıran bu hareket mekanizması, Cainen’in aklına çocukluğunda gördüğü türlü türlü böceği getirdi. Tiksintiden doğan bir ürpertiyi bastırdı ve yaratığa ayak uydurmak için koşar adım ilerledi. Moloz dolu koridorda birden fazla kez tökezleyerek yürürken, o katın öteki tarafındaki küçük raylı istasyona doğru epey yavaş ilerliyordu.

Cainen ona soluk soluğa yetiştiği sırada Aten Randt üstü açık bir yolcu kompartımanı bulunan küçük raylı lokomotifin kontrollerini incelemekteydi. Lokomotifi, arkasındaki vagonlardan ayırmıştı bile. “Geride kalmayın demiştim,” dedi Aten Randt.

“Bazılarımız artık genç değiliz, bacaklarımızı da iki kat uzatamıyoruz,” diyen Cainen, raylı lokomotifi işaret etti. “Buna mı bineceğim?”

“Yürümemiz gerek,” dedi Aten Randt. Cainen’in bacakları derhal ağrımaya başladı. “Ama yol boyunca bana ayak uydurabileceğinizi sanmıyorum ve vaktimiz hızla daralıyor. Bunu kullanma riskine girmek zorundayız. Binin.” Cainen iki Eneshalı’ya uygun şekilde yapılmış yolcu bölümüne minnetle çıktı. Aten Randt küçük lokomotifi yavaşça son süratine —bir Eneshalı’nın koşma hızının yaklaşık iki katına—çıkardı. Bu hız o daracık tünelde Cainen’i huzursuz etmek için yeterliydi. Akabinde Aten Randt arkasına döndü ve silahını yeniden kaldırarak gerilerindeki tüneli muhtemel hedefler için bakışlarıyla taradı.

“Üs istila edilirse bana ne olacak?” diye sordu Cainen.

“Yaşam modülünde güvende olacaksınız,” dedi Aten Randt.

“Evet ama üs istila edilirse beni almaya kim gelecek?” diye sordu Cainen. “O modülde sonsuza dek kalamam ve oradan nasıl çıkacağımı bilemeyeceğim. Şu sizin modül ne kadar iyi hazırlanmış olursa olsun erzakı eninde sonunda tükenecek. İçindeki havadan bahsetmiyorum bile.”

“Modül, sudaki çözünmüş oksijeni çıkarma kabiliyetine sahip,” dedi Aten Randt. “Havasızlıktan boğulmayacaksınız.”

Cainen, “Aman ne güzel,” dedi. “Fakat bu beni açlıktan ölmekten korumayacak.”

Aten Randt, “Gölün bir çıkışı—” diye söze başladı ve cümlenin o kısmında lokomotif ani bir sarsıntıyla raydan çıktı. Çöken tünelin gümbürtüsü diğer tüm gürültüleri bastırdı; lokomotifin yolcu bölümünden o tozlu ve beklenmedik karanlığa fırlayan Cainen’le Aten Randt, kendilerini kısa bir süreliğine havada buldular.

Cainen belirsiz bir süre sonra Aten Randt tarafından dürtülerek uyandırıldı. “Uyanın İdareci,” dedi Aten Randt.

“Hiçbir şey göremiyorum,” dedi Cainen. Aten Randt silahına takılı fenerden bir ışık huzmesi yollayarak karşılık verdi. “Teşekkürler,” dedi Cainen.

“İyi misiniz?” diye sordu Aten Randt.

“İyiyim,” dedi Cainen. “Mümkünse günün geri kalanını yere tekrar çarpmadan geçirmek istiyorum.” Aten Randt tıkırdayarak onayladı ve huzmesini uzağa doğrultup onları oraya hapseden kaya göçüğüne baktı. Ayağa kalkmaya başlayan Cainen yerdeki molozlara basınca biraz kaydı.

Aten Randt ışık huzmesini yine Cainen’e doğrulttu. “Yerinizde kalın İdareci,” dedi. “Orası daha güvenli.” Işık huzmesi raylara indi. “Onlarda hâlâ akım olabilir.” Huzme tekrar uzaklaşarak yeni hapishanelerinin çökmüş duvarlarına çevrildi. Ray hattını vuran bombardıman, Cainen ile Aten Randt’ı ya kazara ya da kasıtlı olarak oraya bir güzel hapsetmişti; moloz duvarında hiçbir açıklık yoktu. Cainen havasızlıktan boğulmanın yine gerçek bir dert haline geldiğini kendine hatırlattı. Etraflarındaki yeni sınırı incelemeyi sürdüren Aten Randt, artık çalışmıyor gibi gözüken iletişim cihazını arada bir denemekten vazgeçmiyordu. Cainen olduğu yere çökerek fazla derin solumamaya çalıştı.

İncelemesini bitiren ve oturup dinlenirken ikisini karanlığa gömen Aten Randt, çok geçmeden ışığını tekrar açarak üsse en yakın moloz duvarına doğrulttu.

“Ne var?” diye sordu Cainen.

“Sessiz olun,” dedi Aten Randt ve bir şey duymaya çalışırcasına moloz duvarına yaklaştı. Birkaç saniye sonra Cainen de duydu: konuşma sesi olabilecek, fakat yerel veya dostane olamayacak bir gürültü. Biraz sonra patlama sesleri geldi. Moloz duvarının öteki tarafındakiler belli ki içeri girmeye karar vermişlerdi.

Aten Randt moloz duvarının oradan hızla geri geldi ve Cainen’e yaklaşırken kaldırdığı silahından çıkan ışık huzmesiyle adamın gözlerini kamaştırdı. “Üzgünüm İdareci,” dedi. İşte o zaman, Aten Randt’ın onu güvenli bir yere götürmeye dair aldığı emrin muhtemelen sadece bir yere kadar geçerli olduğu Cainen’in kafasına dank etti. Düşünmekten ziyade içgüdülerine uyarak kendini ışık huzmesinden uzağa attı; ağırlık merkezi hedef alınarak ateşlenen mermi, gövdesi yerine koluna girerek onu gerisingeri savurdu ve yere yapıştırdı. Cainen dizleri üzerinde zor bela doğruldu ve Aten Randt’ın ışık huzmesinin sırtına vurmasıyla önüne serilen gölgesini görmesi bir oldu.

“Bekle,” dedi Cainen, gölgesine. “Sırtımdan vurma. Ne yapman gerektiğini biliyorum. Ama beni sırtımdan vurma. Lütfen.”

Parçalanan molozların gürültüsüyle yer yer bölünen kısa bir sessizlik yaşandı. “Arkanıza dönün İdareci,” dedi Aten Randt.

Cainen dizlerini molozlara sıyırtarak ve ellerini önlüğünün ceplerine kelepçe gibi sokarak yavaşça döndü. Aten Randt nişan aldı; atışını ağırdan alma lüksüne sahip olduğu için silahını Cainen’in beynine doğrultmuştu.

“Hazır mısınız İdareci?” diye sordu Aten Randt.

Cainen, “Hazırım,” dedi ve ışık huzmesine doğrulttuğu önlük cebindeki silahıyla Aten Randt’ı vurdu.

Cainen’in atışı, moloz duvarının diğer tarafından gelen bir patlamayla tesadüfen çakıştı. Kabuğundaki yaradan kan akmaya başlayana kadar Aten Randt vurulduğunu anlamadı; Cainen o ışıkta yarayı belli belirsiz seçebiliyordu. Yaratığın başını eğerek yaraya bir süre baktığını, derken şaşkın bir halde bakışlarını yine kendisine çevirdiğini gördü. Cainen o ana değin tabancayı cebinden çıkarmıştı. Aten Randt’a üç kez daha ateş ederek mermi kartuşunu Eneshalı’nın üzerine boşalttı. Aten Randt ön bacakları üzerinde hafifçe öne eğildi, ardından aynı oranda geriye yaslandı; iri vücudu, bacak eklemlerinin açısına göre kademeli olarak yere çöktü.

“Üzgünüm,” dedi Cainen, karşısındaki yeni cesede.

Moloz duvarının delinmesiyle birlikte içerisi önce tozla, sonra da ışıkla doldu ve silahlarına ışık takılı yaratıklar birbiri ardına tünele daldılar. İçlerinden biri Cainen’i fark edip böğürdü; ansızın birkaç ışık huzmesi birden Cainen’e çevrildi. Cainen tabancasını bıraktı, sağlam kolunu teslimiyetle kaldırdı ve Aten Randt’ın cesedinden bir adım uzaklaştı. Bu istilacılar vücudunda delikler açmaya karar verirlerse, hayatta kalmak için Aten Randt’ı vurmasının hiçbir faydası olmazdı. Kendi dilinde bir şeyler zırvalayan istilacılardan biri ışık huzmelerinin arasından geçerek yaklaştı ve Cainen karşı karşıya olduğu canlı türüne nihayet bakabildi.

Bir yabancı biyoloğu olarak aldığı eğitimin devreye girmesiyle beraber, canlı türü fenotipinin özelliklerini tek tek gözden geçirmeye başladı: bilateral simetrik ve iki bacaklı olmasının sonucunda birbirinden farklılaşmış kol ve bacak uzuvları; ters tarafa kıvrılan dizler; aşağı yukarı aynı cüsse ve vücut yerleşimi. Zeki kabul edilen canlı türlerinin büyük bölümü iki ayaklı, bilateral simetrik ve kabaca birbirine benzer hacim ile kütleye sahip olduğu için, karşısındaki yaratığın görünümü pek de şaşırtıcı değildi. Zaten evrenin bu kısmındaki türler arası ilişkilerin böylesine çekişmeli olmasının bir sebebi de buydu: birbirine benzeyen onca zeki canlı türüne karşılık, onların tüm ihtiyaçlarına cevap veren kullanılabilir gayrimenkulün azlığı.

Ama farklılıklar da yok değil, diye düşündü Cainen, yaratık tekrar böğürürken: daha geniş bir göğüs ve karın düzlemine ilaveten genellikle hantal bir iskelet ve kas yapısı. Kütük gibi ayaklar; sopa gibi eller. Dışarıdan belirgin cinsiyet farklılıkları (doğru hatırlıyorsa, şu an önünde bulunan dişiydi). Cainen’in başını neredeyse tamamıyla saran optik ve işitsel şeritlerin aksine, yalnızca iki küçük optik ve işitsel girişten ibaret, yetersiz bir algısal kapasite. Isı yayan deri katmanları yerine kafada ince keratin lifler. Cainen evrimin bu canlı türüne fiziksel yönden pek de iltimas geçmediğini düşündü bir defa daha.

Bu da onları saldırgan, tehlikeli ve bir gezegenin yüzeyinden kazınıp atılması çok zor kılıyordu. Kısacası tam bir baş belasıydılar.

Cainen’in önündeki yaratık ona yine bir şeyler zırvaladı ve güdük, çirkin görünümlü bir nesne çıkardı. Cainen doğrudan yaratığın optik girişlerine baktı.

“Kahrolası insanlar,” dedi.

Yaratık objeyi ona doğru savurdu; Cainen bir elektrik akımı hissetti, rengârenk ışıkların dans ettiğini gördü ve o gün son defa yere düştü.

Cainen odaya sokulurken, “Benim kim olduğumu hatırlıyor musun?” dedi masadaki insan. Gardiyanları -kendilerine göre- ters duran dizlerine uyumlu bir tabure temin etmişlerdi ona. İnsan konuştukça masadaki bir hoparlörden sözlerinin tercümesi yükseliyordu. Masadaki diğer tek nesne, berrak bir sıvıyla dolu bir şırıngaydı.

“Beni bayıltan askersin,” dedi Cainen. Hoparlör sözlerinin tercümesini vermeyerek, askerin bir yerde başka bir tercüme cihazı olduğu izlenimini uyandırdı.

“Doğru,” dedi insan. “Ben Teğmen Jane Sagan’ım.” Tabureyi işaret etti. “Otur lütfen.”

Cainen oturdu. “Beni bayıltman gerekmiyordu,” dedi. “Kendi rızamla da gelirdim.”

“Seni baygın istemek için sebeplerimiz vardı,” dedi Sagan. Aten Randt’ın mermisinin adamın koluna isabet ettiği yeri gösterdi. “Kolun nasıl?” diye sordu.

“İyi,” dedi Cainen.

“Kolunu bütünüyle onaramadık,” dedi Sagan. “Tıp teknolojimiz bizim çoğu yaramızı hızla iyileştirebilir, ama sen insan değil Rraey’sin. Teknolojilerimiz tam olarak uyuşmuyor. Yine de elimizden geleni yaptık.”

“Teşekkürler,” dedi Cainen.

“Yanında bulduğumuz Eneshalı tarafından vurulduğunu varsayıyorum,” dedi Sagan. “Senin vurduğun o Eneshalı tarafından.”

“Evet,” dedi Cainen.

“İkinizin niçin silahlı çatışmaya girdiğinizi merak ediyorum,” dedi Sagan.

“Beni öldürecekti. Bense ölmek istemiyordum,” dedi Cainen.

“Bu da o Eneshalı’nın seni niye öldürmek istediği sorusunu doğuruyor.”

“Onun tutsağıydım,” dedi Cainen. “Herhalde canlı ele geçirilmeme izin vermektense beni öldürmesi emredilmişti.”

“Onun tutsağıydın,” diye tekrarladı Sagan. “Ama bir silahın vardı.”

“Silahı bulmuştum,” dedi Cainen.

“Sahi mi?” dedi Sagan. “Demek Eneshalıların güvenlik tedbirleri yetersizdi. Bu pek de onlara özgü bir tutum değil.”

“Hepimiz hata yaparız,” dedi Cainen.

“Peki ya üste bulduğumuz tüm diğer Rraeyler?” diye sordu Sagan. “Onlar da mı tutsaktı?”

“Öyleydiler,” diyen Cainen’in içini, Sharan ve personelinin geri kalanına yönelik bir endişe kapladı.

“Nasıl oldu da hepiniz birden Eneshalılara tutsak düştünüz?”

“Bir tıp rotasyonu için bizi kolonilerimizden birine götüren bir Rraey gemisindeydik,” dedi Cainen. “Eneshalılar bize saldırdılar. Gemimize çıkıp ekibimi esir aldılar ve bizi buraya gönderdiler.”

“Bu olay ne zaman gerçekleşti?” diye sordu Sagan.

“Bir süre önce,” dedi Cainen. “Tam olarak emin değilim. Burada Enesha ordusunun zaman dilimini kullanıyoruz ve onların birimlerine yabancıyım. Gezegenin yerel devir süresinin kısa olması işleri daha da karıştırıyor. Ayrıca insanların zaman ölçeğine yabancıyım ve bu yüzden geçen zamanı tam olarak tarif edemem.”

“İstihbaratımızda Eneshalıların geçen yıl bir Rraey gemisine saldırdıklarına dair bir kayıt yer almıyor. Yani size göre bir hked’in yaklaşık üçte ikisi,” dedi Sagan, Rraeylerin ana dünyasının kendi güneşi etrafındaki tam bir dönüş süresini anlatan terimi kullanarak.

“Belki de istihbaratınız sandığınız kadar iyi değildir,” dedi Cainen.

“Olabilir,” dedi Sagan. “Fakat Eneshalılarla Rraeylerin teknik bakımdan hâlâ savaş halinde oldukları düşünülürse, saldırıya uğrayan bir gemi mutlaka kayda geçerdi. Halklarınızın çok daha ufak şeyler için savaşmışlığı var.”

“Bu konuda bildiğimden fazlasını anlatamam sana,” dedi Cainen. “Gemiden alınıp üsse götürüldük. O zaman zarfında üssün dışında ne olduğu veya olmadığı benim fazla bildiğim bir konu değil.”

“Üste esir tutuluyordunuz,” dedi Sagan.

“Evet,” dedi Cainen.

“Üssün her tarafına girip çıktık. Sadece küçük bir gözaltı alanı var,” dedi Sagan. “Hapsedildiğinizi gösteren hiçbir şey yok.”

Cainen’in ağzından, esefli bir kıkırdamanın Rraeylere özgü karşılığı çıktı. “Üssü gördüyseniz gezegen yüzeyini de gördüğünüze şüphe yok,” dedi. “İçimizden biri kaçmaya kalksaydı fazla uzaklaşamadan donardı. Gidecek bir yer olmaması da cabası.”

“Bunu nereden biliyorsun?” dedi Sagan.

“Eneshalılar söyledi,” dedi Cainen. “Ve ekibimden hiçbiri böyle bir teşebbüste bulunmak için gezi tertiplemeye kalkmadı.”

“Gezegen hakkında başka hiçbir şey bilmiyorsun yani,” dedi Sagan.

“Kimi zaman soğuk, diğer zamanlar daha da soğuktur,” dedi Cainen. “Gezegen hakkında bildiklerim bununla sınırlı.”

“Sen bir doktorsun,” dedi Sagan.

“Bu terime yabancıyım,” diyen Cainen, hoparlörü işaret etti. “Makineniz benim dilimde bir karşılık bulabilecek kadar akıllı değil.”

“Sen bir tıp çalışanısın. Tıpla uğraşıyorsun,” dedi Sagan.

“Öyleyim,” dedi Cainen. “Uzmanlık alanım genetik. Ben ve personelim bu yüzden o gemideydik. Kolonilerimizden biri, gen dizilimini ve hücre bölünmesini etkileyen bir salgın hastalık geçiriyordu. Konuyu inceleme ve hastalığa şifa bulma umuduyla gönderilmiştik. Üssü baştan aşağı aradıysanız eminim teçhizatımızı görmüşsünüzdür. Bizi esir edenler, bize bir laboratuar alanı temin edecek kadar naziktiler.”

“Niye öyle bir şey yapsınlar ki?” diye sordu Sagan.

“Belki de kendi projelerimizle meşgul olursak bizimle daha kolay başa çıkabileceklerini düşünmüşlerdir,” dedi Cainen. “Eğer öyleyse işe yaradı, çünkü genellikle bir arada kaldık ve sorun çıkarmamaya çalıştık.”

“Tabii silah çaldığın zamanlar hariç,” dedi Sahan.

“Silahlar bir süredir bendeydi. O yüzden belli ki şüphe uyandırmamışım,” dedi Cainen.

“Kullandığın silah bir Rraey için tasarlanmıştı,” dedi Sagan. “Bir Enesha askeri üssü için çok tuhaf bu.”

“Gemimize çıktıklarında silahı oradan almış olmalılar,” dedi Cainen. “Üssü aradıkça başka Rraey tasarımı nesneler de bulacağınızdan eminim.”

“Özetlemek gerekirse,” dedi Sagan, “sen ve tıp personelinden oluşan ekibin, belirsiz bir süre önce Eneshalılar tarafından yakalanıp buraya getirildiniz. Burada esir tutuluyor ve halkınızla iletişim kuramıyordunuz. Nerede olduğunu veya Eneshalıların sizin için ne planladıklarını da bilmiyorsun.”

“Aynen öyle,” dedi Cainen. “Sanırım üs istila edildikten sonra orada olduğumu hiç kimsenin bilmesini istemiyorlardı da. İçlerinden biri beni öldürmeye çalıştı çünkü.”

“Doğru,” dedi Sagan. “Ama korkarım ki sen ekibinden daha iyi bir durumdasın.”

“Ne demek istediğini bilmiyorum,” dedi Cainen.

“Canlı bulduğumuz tek Rraey sensin,” dedi Sagan. “Geri kalanlar, Eneshalılar tarafından vurulup öldürülmüş. Çoğu kışlaya benzer bir yerdeydi. İçinde epeyce Rraey teknolojisi bulunduğu için laboratuar olduğunu tahmin ettiğim yerin yakınında bir kişiye daha rastladık.”

Cainen midesinin bulandığını hissetti. “Yalan söylüyorsun,” dedi.

“Korkarım söylemiyorum,” dedi Sagan.

“Onları siz insanlar öldürdünüz,” dedi Cainen öfkeyle.

“Eneshalılar seni öldürmeye çalıştılar,” dedi Sagan. “Niye ekibinin diğer üyelerini de öldürmesinler?”

“Sana inanmıyorum,” dedi Cainen.

“Niye inanmak istemediğini anlıyorum,” dedi Sagan. “Yine de dediğim doğru.”

Cainen orada öylece oturarak yas tuttu. Sagan da ona zaman tanıdı.

“Pekâlâ,” dedi Cainen sonunda. “Benden ne istediğinizi söyle.”

“Öncelikle, İdareci Cainen,” dedi Sagan, “gerçeği istiyoruz.”

Cainen ancak birkaç saniye sonra insanın kendisine ilk defa adıyla hitap ettiğini anladı. Ve unvanıyla. “Doğruyu söylüyorum.”

“Hadi oradan,” dedi Sagan.

Cainen yeniden hoparlörü işaret etti. “Son söylediğinin kısmi bir tercümesini alabildim sadece,” dedi.

“Sen İdareci Cainen Suen Su’sun,” dedi Sagan. “Ve biraz tıp eğitimin olduğu doğruysa bile, asıl çalışma alanların yabancı biyolojisi ve yarı organik sinir ağı sistemleri—yanılmıyorsam birbiriyle güzelce kaynaşan iki bilim dalı.”

Cainen hiçbir şey söylemedi. Sagan sözlerini sürdürdü. “Şimdi, İdareci Cainen, bırak da bizim neler bildiğimizi anlatayım sana. On beş ay önce Rraeyler ile Eneshalılar, otuz senedir aralıklı olarak sürdürdükleri savaşta çarpışıyorlardı. Biz de başımıza musallat olmanızı engellediği için bu savaşı teşvik ediyorduk.”

“Tam olarak öyle değil,” dedi Cainen. “Mercan Muharebesi de vardı.”

“Evet, vardı,” dedi Sagan. “Oradaydım. Neredeyse ölüyordum.”

“Ben orada bir kardeşimi kaybettim,” dedi Cainen. “En küçük kardeşimi. Belki onunla tanışmışsındır.”

“Belki tanışmışımdır,” dedi Sagan. “Rraeyler ile Eneshalılar on beş ay önce düşmandılar. Sonra istihbaratımızın öğrenemediği bir sebepten dolayı ansızın düşmanlıktan vazgeçtiler.”

“İstihbaratınızın eksikliklerini zaten konuştuk,” dedi Cainen. “Irklar birbiriyle sürekli savaşmaz. Mercan’dan sonra sizler ve bizler de savaşmayı bıraktık.”

“Savaşmayı bıraktık, çünkü sizi yendik. Geri çekildiniz ve biz de Mercan’ı yeniden inşa ettik,” dedi Sagan. “Zaten konumuz da o—savaşa en azından şimdilik ara vermemizin bir sebebi var. Siz ve Eneshalıların barış yapmanız içinse bir sebebiniz yok. Bu bizi kaygılandırıyor.

“Üç ay önce bu gezegenin üstüne park ettiğimiz casus uydu, bir anda hem Eneshalıların hem de Rraeylerin sözde boş bir dünyaya sık sık gidip gelmeye başladıklarını saptadı. Bu olayı bizim için özellikle ilginç kılan şey, gezegene Eneshalılar veya Rraeyler değil, Obinler’in sahip çıkıyor olması. Obinler başka ırklarla kaynaşmazlar İdareci. Ayrıca hem Eneshalıların hem de Rraeylerin kendi bölgelerine ilişmelerine göz yummayacak kadar güçlüdürler.

“Biz de yerleşim izleri aramak için gezegenin üstüne daha gelişmiş bir casus uydu bıraktık. Hiçbir şey elde edemedik. Bir savunma uzmanı olarak, İdareci, niye böyle olduğuna dair bir tahmin yürütmek ister misin?”

“Herhalde üs yalıtılmıştı,” dedi Cainen.

“Evet,” dedi Sagan. “Üstelik tam da senin uzmanlığın olan türden bir savunma sistemiyle. Tabii o sırada bunu bilmiyorduk, ama artık biliyoruz.”

“Madem yalıtılmıştı, üssü nasıl buldunuz?” diye sordu Cainen. “Profesyonel açıdan merak ettim de.”

“Kaya attık ,” dedi Sagan.

“Efendim?” diye sordu Cainen.

“Kayalar,” dedi Sagan. “Bir ay önce gezegene birkaç düzine sismik alıcı yağdırdık. Bunlar özellikle tasarlanmış yeraltı yapılarını aramaya programlıydı. Tecrübelerime dayanarak biliyorum ki, gizli üsler yeraltında olduğu zaman onları yalıtmak daha kolaydır. Araştırılacak bölgeleri elemek için gezegenin doğal sismik faaliyetlerinden faydalandık. Sonra da ilgili alanlara kayalar attık. Bugün üssün tam bir sonik imgesini çıkarmak amacıyla birkaç kaya birden attık. Kayalar doğal olarak meydana gelen göktaşları gibi gözüktüğü için uygundur. Kimseyi korkutmazlar. Ayrıca hiç kimse sismik imgelemeye karşı yalıtım yapmaz. Çoğu ırk optik ve yüksek enerjili elektromanyetik taramalara karşı yalıtım yapmakla o kadar meşguldür ki, ses dalgalarını pek de büyük bir tehlike olarak görmez. İleri teknolojinin yanılgısı da budur: daha alt düzey teknolojilerin etkinliğini dikkate almaz. Kaya atmak gibi.”

“Zaten taşlarla oynasa oynasa insan ırkı oynar,” dedi Cainen.

Sagan omuz silkti. “Karşımızdakinin bıçaklı bir kavgaya tabanca getirmesini dert etmeyiz,” dedi. “Öylesi, rakibimizin kalbini sökmemizi daha da kolaylaştırır. Veya kan pompalamak için kullandığı şey her neyse onu. Kendinize fazla güvenmeniz işimize yarar. Bunu sen de görüyorsun, çünkü buradasın. Ama bizim asıl bilmek istediğimiz şey neden burada olduğun İdareci. Eneshalılar ile Rraeylerin birlikte çalışması zaten yeterince şaşırtıcı, ama Eneshalılar ve Rraeylerle birlikte bir de Obinler? Sadece şaşırtıcı değil bu: basbayağı ilginç.”

“Gezegene kimin sahip olduğundan haberdar değilim,” dedi Cainen.

“İşin daha da ilginç tarafı sensin İdareci Cainen,” dedi Sagan, yaratığın yorumuna aldırış etmeksizin. “Sen uyurken kim olduğunu öğrenmek için üzerinde bir gen taraması yaptık, sonra da geçmişini biraz öğrenmek amacıyla geminin kayıtlarına eriştik. Yabancı biyolojisi biliminde en çok ilgi duyduğun alanlardan birinin insanlar olduğunu biliyoruz. Muhtemelen Rraeylerin insan genetiği konusundaki başlıca uzmanısın. Ayrıca insan beyninin nasıl çalıştığına özel bir ilgi duyduğunun da farkındayız.”

“O dediğin, sinir ağlarına yönelik genel ilgimin bir parçası,” dedi Cainen. “Söylediğinin aksine insan beyinlerine karşı özel bir ilgim yok. Bütün beyinler kendince ilginçtir.”

“Öyle olsun,” dedi Sagan. “Ama üste yaptığınız şey her neyse, elimize düşeceğinize Eneshalıların seni ve ekibini öldürmek isteyecekleri kadar önemliydi.”

“Sana söyledim,” dedi Cainen. “Onların tutsağıydık.”

Sagan gözlerini yuvarladı. “Gel kısa bir süreliğine ikimizin de aptal olmadığını farzedelim İdareci Cainen,” dedi.

Cainen öne kaykılarak masanın karşısından Sagan’a doğru eğildi. “Sen ne tür bir insansın?” diye sordu.

“Ne demek istiyorsun?” dedi Sagan.

“Üç çeşit insan olduğunu biliyoruz,” diyen Cainen, çeşitleri saymak için insan parmaklarından çok daha uzun ve eklemli olan parmaklarını kaldırdı. “Öncelikle gezegenlerde koloni kuran değiştirilmemiş insanlar var. Bunlar farklı şekillerde, ebatlarda ve renklerde oluyorlar—geniş bir genetik çeşitliliğe sahipler. İkinci grup ise asker sınıfınızın en büyük bölümünü teşkil ediyor. Bunlar da farklı ebat ve şekillere sahipler, ama öncekilerden çok daha dar bir kapsamda. Ve hepsi de aynı renk: yeşil. Bu askerlerin asıl bedenlerinde olmadıklarını biliyoruz—bilinçleri, türünüzün yaşlı mensuplarının vücutlarından alınıp daha kuvvetli ve sağlıklı bedenlere naklediliyor. Bu yeni bedenler genetik açıdan öyle geniş kapsamlı bir değişikliğe maruz kalıyorlar ki, ne kendi aralarında ne de değiştirilmemiş insanlarla üreyebiliyorlar. Ama ona rağmen bunlar ayırt edilebilir derecede insan—özellikle de beyin materyalleri.

“Fakat üçüncü grup hakkında,” dedi Cainen ve tekrar arkasına yaslandı, “bazı hikâyeler duyuyoruz Teğmen Sagan.”

“Ne duyuyorsunuz?” dedi Sagan.

“Ölülerden yaratıldıklarını,” dedi Cainen. “Neyin ortaya çıkacağını görmek için insan ölülerinin çekirdek plazmalarının diğer canlı türlerine ait genetik materyalle tekrar tekrar karıştırıldığını. Bunlardan bazılarının insana bile benzemediğini. Birer yetişkin olarak becerilerle ve yeteneklerle doğduklarını, fakat anılarının bulunmadığını. Üstelik tek eksiklerinin anılar olmadığını. Benlikten, erdemden, kendini dizginlemeden mahrum olduklarını. Hattâ…” Doğru sözcüğü ararcasına duraksadı. “…insanlıktan mahrum olduklarını,” dedi nihayet. “Sizin tabirinizle, gelişmiş bedenler içindeki çocuk savaşçılar. Menfurlar. Canavarlar. Sizin şu Koloni Birliği’nin hayat tecrübesine ve ahlaki bir benliğe sahip olan, yahut hem bu hem de öteki dünyada ruhları için korkan askerlere teklif etmeyeceği, edemeyeceği görevlerde kullandığı araçlar.”

“Ruhlar için kaygılanan bir bilim adamı,” dedi Sagan. “Bu pek de akılcı değil.”

“Ben bir bilim adamıyım, ama aynı zamanda Rraey’im de,” dedi Cainen. “Bir ruhum olduğunu biliyor ve ona iyi bakıyorum. Senin bir ruhun var mı Teğmen Sagan?”

“Varsa bile bilmiyorum İdareci Cainen,” dedi Sagan. “Ruhları saptamak kolay değildir.”

“Yani sen de o üçüncü türden bir insansın,” dedi Cainen.

“Öyleyim,” dedi Sagan.

“Ölülerin bedeninden yapıldın,” dedi Cainen.

“Genlerinden,” dedi Sagan. “Bedeninden değil.”

“Genler bedeni oluşturur Teğmen. Genler, ruhun içinde barındığı bedeni düşler,” dedi Cainen.

“Şimdi de bir şair olup çıktın,” dedi Sagan.

“Alıntı yapıyorum,” dedi Cainen. “Bir filozofumuzdan. Kendisi aynı zamanda bir bilim adamıydı. Onu tanımazsın. Kaç yaşında olduğunu sorabilir miyim?”

“Yedi yaşındayım. Neredeyse sekizime basacağım,” dedi Sagan. “Sizin hked’inize göre yaklaşık dört buçuk.”

“Ne kadar da gençsin,” dedi Cainen. “Senin yaşındaki Rraeyler eğitimlerine daha yeni başlamış olurlar. Benim yaşım seninkinin on katı Teğmen.”

“Gel gör ki ikimiz de buradayız,” dedi Sagan.

“Evet, buradayız,” diye doğruladı Cainen. “Keşke farklı şartlar altında tanışsaydık Teğmen. Seni incelemeyi çok isterdim.”

“Buna nasıl cevap vereceğimi bilemiyorum,” dedi Sagan. “‘Teşekkürler’ demek uygun gözükmüyor, özellikle de senin tarafından incelenmenin ne anlama geldiği düşünülürse.”

“Canlı tutulurdun,” dedi Cainen.

“Aman ne güzel,” dedi Sagan. “Fakat dileğin bir anlamda gerçekleşebilir. Burada bir tutsak olduğunu şimdiye dek anlamış olmalısın—bu sefer sahiden; hem de ömrünün sonuna kadar.”

“Hükümetime iletebileceğim şeyler söylemeye başladığın zaman o kadarını tahmin etmiştim,” dedi Cainen. “O kaya hilesi gibi. Yine de beni öldüreceğinizi varsayıyordum.”

“Biz insanlar akılcı bir halkız İdareci Cainen,” dedi Sagan. “Kullanabileceğimiz bilgilere sahipsin. İşbirliği yapmaya razı olursan insan genetiğini ve beynini inceleme çalışmalarına devam etmene bir engel yok. Tabii Rraeyler yerine bizim için.”

“Yani tek yapmam gereken, halkıma ihanet etmek,” dedi Cainen.

“O da var,” diye itiraf etti Sagan.

“Sanırım öyle yapmaktansa ölmeyi yeğlerim,” dedi Cainen.

“Kusura bakma İdareci, ama buna sahiden de inansaydın bugün seni öldürmeye çalışan Eneshalı’yı vurmazdın herhalde,” dedi Sagan. “Bence yaşamak istiyorsun.”

“Haklı olabilirsin,” dedi Cainen. “Ama haklı olsan da olmasan da, seninle daha fazla konuşmayacağım çocuk. Kendi rızamla söyleyeceğim her şeyi söyledim.”

Sagan, Cainen’e gülümsedi. “İdareci, insanlarla Rraeylerin hangi ortak yönleri olduğunu biliyor musun?”

“Çeşitli ortak yönlerimiz var,” dedi Cainen. “Seç birini.”

“Genetik,” dedi Sagan. “İnsan genetik dizilimiyle Rraey genetik diziliminin ayrıntıları arasında büyük farklılıklar olduğunu belirtmeme gerek yoktur. Fakat makro seviyede bazı benzerlikler taşıyoruz. Her bir ebeveynden birer dizi gen almamız da bunlara dahil. İki ebeveyne dayanan eşeyli üreme.”

“Eşeyli üreyen canlı türleri arasındaki standart eşeyli üreme,” dedi Cainen. “Bazı türler üç, hattâ dört ebeveyne ihtiyaç duyar, ama daha fazlasına değil. Fazlası çok verimsiz olur.”

“Ona hiç şüphe yok,” dedi Sagan. “İdareci, Fronig Sendromu’nu duydun mu hiç?”

“Rraeyler arasındaki nadir bir genetik hastalıktır,” dedi Cainen. “Çok nadir.”

“Anladığım kadarıyla bu hastalık, birbiriyle ilişkisiz iki gen dizisindeki kusurlardan kaynaklanıyor,” dedi Sagan. “Birinci gen dizisi sinir hücrelerinin, özellikle de etraflarındaki elektrik yalıtımı muhafazasının gelişimini düzenliyor. İkinci gen dizisiyse insanlardaki lenfin Rraey benzerini üreten organı düzenliyor. Bu sıvı, insanlardakine benzer şeyler yaptığı gibi bazı şeyleri de farklı yapıyor. İnsanlardaki lenf, elektriksel olarak kısmen iletkendir. Fakat Rraeylerde bu sıvı yalıtkan. Rraey fizyolojisini bildiğimiz kadarıyla, lenfinizin elektriği yalıtan bu özelliği çoğunlukla ne bir fayda ne de bir zarar getiriyor; tıpkı insan lenfinin iletken yapısının bir artısı ya da eksisi olmadığı gibi—öylesine bir şey işte.”

“Evet,” dedi Cainen.

“Fakat iki bozuk sinir gelişimi genine sahip olacak kadar talihsiz Rraeyler için bu elektrik yalıtımı tam tersine fayda sağlıyor,” dedi Sagan. “Bu sıvı, sinir hücreleri de dahil tüm Rraey hücrelerini çevreleyen dokusal bölgeyi kaplıyor. Bu da sinirlerin elektrik sinyallerinin sapmasını önlüyor. Rraey lenfinin ilginç tarafı, bileşiminin hormonal olarak kontrol altında tutulması ve hormonal sinyaldeki küçük bir değişimin bile onu yalıtkandan iletkene çevirebilmesi. Yeniden belirtmek gerekirse, bu durumun çoğu Rraey için bir önemi yok. Ama açık sinir hücrelerine sahip olanlarda—”

“—sinir sinyalleri vücuttan dışarı kaçtıkça nöbete ve kasılmalara, sonra da ölüme sebebiyet veriyor,” dedi Cainen. “Bu hastalıktaki ölüm oranı o yüzden çok düşük. İletken bir lenfe ve açık sinirlere sahip bireyler gebelik sırasında, genellikle ilk hücreler bölünmeye ve belirtiler ortaya çıkmaya başladığında ölüyorlar.”

“Ama Fronig’in bir de yetişkinlerde görüleni var,” dedi Sagan. “Genler hormon sinyalini sonradan, yetişkinliğin başlarında değiştirecek şekilde kodlanmış oluyor. Üremenin gerçekleşmesi ve genin aktarılması için yeterince geç bir vakit. Ama bunun için iki hatalı genin aktarılması gerekiyor.”

“Evet, elbette,” dedi Cainen. “Zaten Fronig’in nadir olmasının diğer bir sebebi de o; bir bireyin iki kusurlu sinir geni dizisi ve de ileriki yaşlarda lenf organında hormonal değişimlere yol açan iki gen dizisi almasına pek sık rastlanmaz. Konuyu nereye getiriyorsun?”

“İdareci, gemiye bindiğin zaman senden alınan genetik numunede kusurlu sinirlere sahip olduğun görülüyor,” dedi Sagan.

“Ama hormonal değişimlere sahip değilim,” dedi Cainen. “Yoksa çoktan ölmüş olurdum. Fronig yetişkinliğin başlarında ortaya çıkar.”

“O kadarı doğru,” dedi Sagan. “Fakat Rraey lenf organındaki bazı hücre öbekleri öldürülerek de hormonal değişimlere yol açılabilir. Doğru hormonu salgılayan öbeklerden bir kısmı öldürülse bile lenf oluşumu sürer. Tabii bu lenfin farklı özellikleri olacaktır, o ayrı. Senin durumunda bu özellikler ölümcül sonuçlar doğurabilir. Böyle bir şeyi kimyasal olarak yapmak mümkün.”

Cainen’in dikkati, konuşma boyunca masada duran şırıngaya kaydı. “Onu yapacak kimyasal da bu olsa gerek,” dedi.

“O panzehir,” dedi Sagan.

Jane Sagan, İdareci Cainen Suen Su’yu kendince takdire değer buldu; adam kolay kolay boyun eğmedi. Lenfatik organı, vücudundaki lenfi yeni ve farklı bir sıvıyla yavaş yavaş değiştirirken Cainen saatlerce ıstırap çekti. Elektriği ileten lenf konsantrasyonları vücudu boyunca rasgele sinir sinyalleri gönderdikçe kasılmalar ve nöbetler geçiriyor, akıp giden her dakikayla birlikte sisteminin genel iletkenliği de artıyordu. Nihayet direnci kırılmasaydı, daha sonra istese bile bildiklerini anlatamayacaktı büyük olasılıkla.

Ama boyun eğmesine eğdi ve panzehir için yalvardı. Sonunda yaşamak istedi. Sagan panzehiri bizzat tatbik etti (ölü hücre öbekleri bir daha dirilmemek üzere öldüğü için o aslında bir panzehir değildi; hayatının geri kalanı boyunca Cainen’in her gün ilaç alması gerekecekti). Panzehir Cainen’in vücuduna yayılırken Sagan insanlığa karşı tertiplenen bir savaşı ve türünün tamamını dize getirip yok edecek bir planı öğrendi. Büyük bir ayrıntıyla tasarlanan bu soykırım, üç ırkın o güne dek benzeri görülmemiş işbirliğine dayanıyordu.

Ve bir insanın.


[stextbox id=”warning”]Çeviri: Cihan Karamancı
Editör: Ozancan Demirışık[/stextbox]