Kayıt Ol

Gümüş Kılıç

Çevrimdışı TheSpell

  • ***
  • 826
  • Rom: 16
  • Dovie'andi se tovya sagain.
    • Profili Görüntüle
Gümüş Kılıç
« : 03 Ağustos 2012, 22:35:38 »
Evet arkadaşlar. Yepyeni bir hikaye ile karşınızdayız. Karşınızdayız çünkü en iyi arkadaşlarımdan birisi olan Midkema ile yazıyoruz. [*]umarım güzel bir şey çıkar ortaya[/*]

Kara elflerin, cücelerin, orkların, goblinlerin, buçuklukların dolu dolu olduğu bir hikaye. Umarım beğenirsiniz.

Bölümleri elimizden geldiği kadar iki günde bir koymaya çalışacağız, aksaklıklar olursa affola.

Eleştirilerinizi ve yorumlarınızı esirgemeyin sakın! :)


Giriş: Gümüş İç Savaş Kılıçları

Mavzubanis'in oluşturduğu ve iki eli arasında yukarıya yükselmekte olan alev toplu Runlas sokakları arasında dolaşmakta ve önüne geleni öldüren goblin grubunun dikkatini çekmişti. Ritbom loncasına üye olan büyücü için bu grup pek birşey sayılmazdı. Kızıl cübbeli büyücü en az cübbesi kadar kızıl olan alev topunu, onu köşeye sıkıştıran goblinlerin üstüne fırlattı. Düşmanların birçoğu alev topunun etkisiyle havaya uçtu, havada süzülen goblinlerin kıyafetleri ve daha önemlisi derileri yanmaktaydı.
 
"İç savaşın yılışık tarafları," diye böğürdü Mavzubanis. Geriye kalan goblinler az sayıdaydı ve büyü kullanmak bunlar için gereksiz hatta güç azaltıcı bir eylem olarak görülmekteydi. Yerde uzanmakta olan siyah sopasını avuçladı ve en yakındaki goblinin kafasına geçirdi. Cübbesinin etekleri dans etmekteydi adeta. İkinci bir goblin palasını Mavzubanis'in göğsüne doğru salladı. Goblinin kırık dökük dişlerinin arasından kanlar akmaya başlamıştı. Birkaç saniye sonra sırt üstü devrildi.
 
Gümüş kılıç tüm ihtişamıyla parlamaktaydı. Sarı saçları lüle lüle omuzlarına dökülen mavi gözlü kadın sol elinde bir bayrak tutmaktaydı. Mavzubanis kılıç ile bayrağın üstüne simgelenmiş olan işlemenin aynı olduğunu fark etti. Kahverengi gözlerini bayraktan çekti. "Ecel?" diye söylendi.
"Evet, Ecel." dedi kadın bayrağı yanından geçmekte olan ve etrafı kontrol eden buçukluğa fırlattı. Buçukluk bayrağı bir dala bağladı, dalıda eskiden başka bayrakların bulunduğu yeşil binadaki kapı girişine yerleştirdi.
 
Buçukluk kadına doğru baktı. "Alisa!" diye bağırdı. "Goblinler ve orklar şehrin bu bölümüne doğru akın ediyorlar. En kısa zamanda burayı terk edip, kara elfler, elfler ve insanların beraber ellerinde tuttukları güvenli bölgeye kaçmalıyız. Colbas mektupta bunları yazmış."
Alisa yeşil binanın girişine doğru ilerledi. Asılı duran bayrağı indirdi ve katlayıp cebine soktu. "Bu bizi ele verir," dedi. Kapıya tekme attı ve evin içersine adımını attı. Mavzubanis ve buçukluk Polas'ta ikisinin ardından içeri girdi.
 
Evin içinde sadece bir masa bulunmaktaydı ve camları kara bezler ile kapatılmıştı. Havasız, karanlık olduğu için açılan kapıdan evin içine hayal dolmuştu. "Ecel!" diye bir ses duyuldu. Çocuk sesine benziyordu fakat daha kalın gibiydi. Polas ve Alisa aynı anda karşılık verdiler. "Ecel, evet!" Masanın altından bir buçukluğun kafası göründü, kel ve yaşlı bir kafa. "Görmek istediklerimi görüyorum," dedi üstündeki tozu silkelerken. "Baba!" diye karşılık verdi genç Polas. "Seni almaya geldik!" Sesi neşeliydi.
 
‎"Şşş!" dedi Alisa baş parmağını dudaklarına götürdü. Mavzubanis masanın üzerinde duran haritayı incelemekteydi. Dışarıdan at sesleri ve tahta tekerlek sesleri gelmekteydi. "Sessiz olun!"
Alisa pencereye doğru yaklaştı, bezi çekti ve dışarıya göz gezdirdi.
"Taraf değiştiren insanlar," dedi üzüntüyle. Polas ve babası Siryus birbirlerine sarılıyorlardı. Sesler azaldı ve bir süre sonra yok oldu. Alisa kılıcını kınına soktu. Masanın üzerinde duran haritaya yöneldi ve incelemeye başladı.
 
Kılıç sallamaktan avucu terlemişti, eldivenlerini çıkardı ve masanın köşesine bıraktı. Sarı saçlarından boncuk boncuk süzülen terler ile ilgilenmek için zamanı yoktu, bu yüzden saçlarını savurmakla yetindi. Şehrin kuzey kısmı olan Runlas'ın haritasına baktı. Saklandıkları evi buldu ve evin çevresindeki sokakları, caddeleri ezberlemeye başlamıştı. "Diğerleri çok yakında burada olur," dedi Ritbom'a üye olan Mavzubanis.
 
Alisa, kara elfe onaylayan bir bakış gönderdi. "Aynen öyle," dedi. Polas, Runlas'ın merkezine bakan pencerelerden birinin bezlerini yırtmaya başlamıştı. Mavzubanis ve Alisa şehrin haritasını daha net görebilmekteydiler. Şehrin batı bölümüne doğru parmaklarını götürdü. "Runlas'tan, Lescarbon'a gitmek çok zor görülse bile," dedi Alisa. "İmkansız değil. Çünkü Gümüş Kılıç tekrar bir araya geliyor.''
Mavzubanis gülümsedi. "Keşke biraz daha az goblin öldürseydik. Hiç değilse birkaç grup goblin bıraksaydık."
 
‎"Goblin, Ork ve dönek kanına bulayacağız bu şehri," dedi Alisa. Görünüşüne, bakışlarına ve hareketlerine, bu ciddi acımasız sözler pek gitmiyor gibiydi. "Küçük beynim birleşik krallık anlayışı hiç anlayamamıştır," diye karıştı Polas.
"Goblin ve orklar ile dost olmak zehir yutmak gibidir," diye söylendi büyücü. "Krallık zehiri çok önceden yuttu ve şimdi her geçen gün daha fazla zehirleniyor."
"Gümüş Kılıç zehrin panzehiridir," diye fısıldadı Alisa.
Mavzubanis bunu duymuştu. "Umarım başarabiliriz."

Çevrimdışı Daarlan Gardan

  • ***
  • 723
  • Rom: -1
  • to hell with gatech
    • Profili Görüntüle
Ynt: Gümüş Kılıç
« Yanıtla #1 : 05 Ağustos 2012, 15:21:48 »
                                                                        Gümüş Ecel Kılıçları    

Hızla geçen yağmur bulutunun geride izini bıraktığı çok fazla şey vardı, bunlardan bazısı Ravallo Madkant'ın ak saçlarının ve gri uzun sakalından damlamaktaydı. Cüce ırkının en korkulan ve en korkusuz savaşçılarından biri olarak kabul gören Ravallo baltasını sol elinde tutmaktaydı. Yağmur goblinleri yıldırmamıştı ve üzerine doğru gelmekteydiler. Sol çaprazından saldıraya kalkan gobline sağ eline aldığı baltayla zayıf bir vuruş gerçekleştirmişti. Goblin bu kadar zayıf bir balta darbesine dahi dayanamamıştı. Direkt karşısından kendisine koşmakta olan goblinin yüzüne, ıslak örgülü sakalını tutan altın toka ile şaşırtıcı bir saldırı gerçekleştirdi. Toka goblinin burnunu kırmıştı. Düşman bunun şaşkınlığını yaşarken Ravallo goblinin sol koluna baltasını indirmiş ve kolunu kopartmıştı.
 
Sufthor ileride yaşlı, huysuz cüceyi gördü. Her zamanki gibi, gören herkesi dehşete düşürecek bir biçimde dövüşüyordu. Goblinlerin ondan kaçmasına şaşmamak gerekti. Hızlıca oraya doğru gitmeye başladı. Bu arada önüne çıkan goblinleri birer birer doğruyordu. Bir süre sonra Ravallo'nun yanına gelebildi. İnatçı cüce dövüşmeye devam ediyordu ve Sufthor'un yardımına ihtiyacı varmış gibi de gözükmüyordu.
 
Ravallo baltasını kasapların etlere acımadan sapladığı gibi saplamaktaydı. Sakalı goblinlerin garip kokulu ve yine garip renkli kanıyla boyanmıştı. Düşmanların arasında hiç de düşmana benzemeyen bir yüz görmüştü. ''Bu yüzü görmeyeli uzun zaman oldu,'' diye fısıldadı. ''Yardıma gelsene domuz herif!'' diye bağırdı.
 
Sufthor gülümsedi. Eski dostu hiç değişmemişti ve belki de hiç değişmeyecekti. Onun yanına doğru koştu ve sıçradı. Sonra palalarını bir "x" oluşturacak şekilde birleştirip gobline sapladı. Goblin acıyla yere yığıldı. Sufthor hızlıca etrafa göz attıktan sonra yeniden Ravallo'ya yardım etmeye gitti.
 
''Eski formundan hiçbir şey kaybetmemiş,'' diye geçirdi içinden cüce. ''Hatta tecrübelerinin üstüne yeni taşlar eklemiş!'' Madkant Loncasının yaşayan son üyesi olan Ravallo baltasını arka tarafında bulunan kendinden iki metre uzunlukta olan bahçe çitlerine sapladı. ''Beni koru evlat! Biraz idman yapmış olursun! Bunlardan daha çok var!'' dedi ve çantasında bulunan Runlas haritasını açtı. Gümüş Kılıç'ın toplanacağı evi aramaya başlamıştı. İri ve kalın parmakları titreyerek haritanın üzerinde dolaşmaktaydı. ''Bingo!'' diye bağırdı. Sufthor kendisi kaybetmiş gibi gözüküyordu. Yere serdiği goblinler yirmili sayıları geçmişti.
 
''Beni koru evlat!"Bundan sonrasını dinlememişti Sufthor. Hemen harekete geçmiş, goblinleri yere sermeye başlamıştı. İleriye doğru baktığında, öldürmesi gereken birkaç goblin daha olduğunu gördü. Goblinler daha ne olduğunu anlamadan Sufthor bir tanesini biçmişti bile. Ötekine de sağlam bir darbe indirdi ve palalarını kınına yerleştirdi. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağarken, Ravallo'nun bir haritanın üzerine eğildiğini, sonra da parmağıyla bir yeri gösterdiğini duydu. Yeniden gülümsedi. Anlaşılan eski dostu gidecekleri yeri belirlemişti ve yolculuğa hazırlardı.
 
Ravallo homurdandı ve çite göz gezdirdi. ''Kara çocuk buraya gel!'' diye bağırdı. Kara elf halen düşmanla ilgilenmekteydi. ''Bu çitin üzerinden sadece onun sayesinde geçebilirim,'' dedi. ''Biraz çabuk olsana!'' diye bağırdı. Bu gür ses goblinleri bile korkutmuşa benziyordu. Birkaç goblin kalmıştı geriye, zemin goblin kanıyla kayganlaşmış ve iğrençleşmişti. Cüce haritayı çantasına bıraktı, çantasından kaptığı bıçağın birini sol taraftaki goblinin boğazına, diğerini ise Sulfthor'u ters bir konumda iken yakalayan goblinin gözüne saplamıştı. Cüce tekrar homurdanırken, yerde yatmakta olan son goblinlerin yalvarış sesleri kaybolmuştu.
 
Sufthor homurdanan cüceyi duydu ve yanına geldi. Ravallo boş nedenlerle onu çağırmazdı. İhtiyarın yanına vardığında onun çite baktığını gördü. İlk önce hiçbir şey anlamamıştı. Bir cücenin çit ile ne derdi olabilirdi ki? Sonra çitin arka tarafına ve bir de haritaya baktı. O an anladı. Bu yaşlı cüce onun kendisini karşıya geçirmesini istiyordu. Sufthor sırıttı ve ıslık çaldı. Ardından da Ravallo'ya yardım etmeye koyuldu.
 
Kara elf, cücenin neredeyse iki katı boyundaydı, fakat o bile çite yetişemiyordu. ''Dinamit falan var mı?'' diye homurdandı yine yaşlı cüce. Sufthor ona garip bir bakış gönderdi. ''Yoo, çiti havaya uçurmak istemiyorum. Kendimi havaya uçurmak istiyorum!''
 
Cüce şaşkın görünüyordu. Sufthor odaklanıp havada süzüldüğünü hissedince, ihtiyar anlamış gibi göründü. Sonra Sufthor yeniden yere indi ve cüceye döndü. "Şimdi bana tutunacaksın eski dostum. Seninle birlikte kalkmam zor olacak, çünkü daha önce hiç denemedim. Ancak telaş yapma, yoksa ikimiz de ahmaklar gibi yere düşeriz." dedi. Cüce yutkunarak Sufthor'a tutundu. Sufthor zihnindeki her pürüzden arındı, ve havada yükseldiğini hissetti. Ancak sanki bir engel vardı. Yukarı çıkarken zorlanıyordu. Sufthor biraz daha zorladı ve çıkabildi. Yeniden yere inme biçimi ise biraz sert oldu. Adeta düşmüşlerdi. Sufthor cücenin homurdandığını duyunca, tedirginliğinden eser kalmadığını hissetti. Üstünü başını silkeledi ve ayağa kalktı. "Çabuk ol cüce! Bütün gün seni bekleyecek değilim." Sözlerinde yalandan bir ciddiyet vardı.
 
Ravallo Madkant sinirlenmişe benziyordu. Yüzü kızarmıştı, çitin arka tarafından duran domateslere benzemekteydi. ''Sen! Sen kim oluyorsun da bana bağırıyorsun!'' diye gürledi. Sufthor ağzını açtı, konuşmaya çalıştı fakat cüce onu susturdu. ''Sessiz ol!'' dedi Ravallo. Çite saplamış olduğu baltasını yerinden çıkardı. Bulundukları sokak çıkmaz bir sokaktı ve bir caddenin kollarından biriydi. Geniş caddeden sesler gelmekteydi. ''Çabuk olmalıyız komik elf!'' İkiside taraf değiştiren insanların geçişini izlemekteydiler. İnsan oldukları çok belli olmaktaydı. Ravallo ve Sufthor goblin ırkını orklardan, orkları insanlardan ayırt edebilecek savaşçılardı. Atların kişnemeleri ve nallarının taşlara vuruşu, insanların konuşmalarını örtmekteydi.
 
Sufthor Ravallo'nun bu ani çıkışına şaşırmıştı. Aslında sadece şaka yapmak istemişti ancak Ravallo yanlış anlamıştı. Bu yaşlı cüceye o tür esprilerden yapmaması gerektiğini kafasının bir köşesine not etti. Yoldan geçerken insanları görüyorlardı. Onları görünce Sufthor'un içinden bir tiksinme dalgası geçti. Hainler!
 
Geçiş devam etmekteydi. Sonlarda yürümekte olan bir insan yüzünü kara elf ve cüceye dönmüştü. Bunu fark eden diğer insanlarda onlara bakmaktaydılar. Onları ilk fark eden adam yanındaki insanlar ile bir şeyler konuşmaktaydı. Konuşma pek uzun sürmedi, mavi pelerinli adam Ravallo ve Sufthor'a doğru yürümekteydi. Diğer taraf değiştirenler ise yürüyüşlerine devam ettiler. Gümüş Kılıç üyeleri ne yapmaları gerektiğini düşünemiyorlardı. Sanki beyinleri dondurulmuştu. ''Büyük ihtimal esir alınacağız,'' diye söylendi cüce. Sufthor endişe etmemişe benziyordu, lakin hafiften sol ayağı titremekteydi. Adam bir kaç metre ötede durdu ve iki farklı ırkın vatandaşı olan savaşçılara göz gezdirdi. Adamın kırmızı dudaklarının arasından bir kelime döküldü. ''Ecel.''
 
Ravallo şaşkındı ama korkmuyordu. ''Hiç kimse şifreyi öğrenemez,'' diye geçirdi içinden. Ecel'in yaklaşık olarak yirmi dokuz senedir kullanılan bir parola olduğunu düşündüğünde, şifreyi artık başkalarınında öğrendiğini kabul etmek zorunda kaldı. Genç adam cebinden bir bıçak çıkardı, bıçak yeniye benziyordu, oldukça gösterişliydi. Mavi pelerinin eteklerini yakaladı ve bir parça kesti. Ravallo, parçayı adamın goblin cesetlerinin kokusundan rahatsız olduğunu ve burnunu korumak için kestiğini düşünüyordu. Düşündüğü gibi değildi, ilk parça Sufthor'un, ikinci parça ise Ravallo'nun gözlerini karanlığı bürüdü.
 
Karanlık Sufthor için sorun değildi. Ancak bu şekilde esir alınmak, işte bu sorundu! Sufthor'un evine dönmesi lazımdı, tek hedefi orasıydı. Şimdi ise, yüce Gümüş Kılıç'ın yirmi dokuz yıllık kült şifresini öğrenebilmiş bir adam tarafından esir alınıyordu. Tüm bu yaptıklarından sonra, hayır, emeği boşa gidemezdi. Bu yüzden boş bir zaman kollamaya başladı. Böylelikle olay çıkaracaktı. Evet, ortalığı dağıtacaklardı!
 
Bir süre sonra uyuyakalmıştı taşındıkları at arabasının içerisinde Ravallo. Gözlerinde bulunan bez çekilmişti. Gördüğü rüyanın etkisiyle homurdanıyor veya küfürler savuruyordu. At kişnemeleri bir kadın sesine karıştı. ''Latte Kaynon!'' diye bağırmaktaydı kadın. ''Seni görmek ne büyük bir şeref!'' Ravallo uyanmıştı ve konuşmaları dinlemekteydi. ''Ses bir yerden tanıdık geliyor yahu!'' dedi kendi kendisine. ''Bizim huysuz ihtiyarla, kara oğlan neredeler?''
 
Ayak sesleri Ravallo'nun kulaklarına daha yakından gelmekteydi şimdi. ''Onları esirler gibi taşıdım şüphe çekmemek için. Karşı tarafa katılan insanlar arasında yerim yok artık. Taraf değiştirenlerin yürüyüşünde en sonda yürümem çok işime yaradı! Çok fazla şey yürüttüm onlardan.'' At arabasını ve arabanın önünde beklemekte olan beyaz ve siyah atı göstermekteydi. ''Daha fazla şey yürüttüm, onlar beynimin içinde! Gümüş Kılıç'a ve birleşik ordularımıza yardım edecek bilgiler. Düşmanın savaş taktikleri, saldıracakları noktalar, gereksiz görüp terk edecekleri bölgeler.''
 
Ravallo Gümüş Kılıç lafından sonra rahatlamıştı ve bu konuşanların kimler olduğunu anlamıştı. Onları esir alan adam, Gümüş Kılıç'ın kurucusu Granbenom Kaynon'un tek oğluydu. ''Kadın şüphesiz ki bizim küçük Alisa,'' dedi gülümseyerek. Kapı kolu yavaş yavaş döndü ve Sufthor ve Ravallo'nun yüzünü aydınlatan bir ışık doldu içeriye. ''Tahminlerimde haklıymışım! Alisa!'' diye bağırdı ve arabanın kapısının altında bulunan basamaklara basarak aşağıya indi.
 
Sufthor birisinin "Alisa!" diye bağırmasıyla yerinden sıçradı. İlk başta nerede olduğunu hatırlayamadı. Sonra bir at arabasında olduğu gördü. Ravallo yanında değildi. Aşağıdan konuşma sesleri geliyordu. Oldukça da tanıdıktı hatta. Basamakları atlayarak geçti ve aşağı indi. Tam orada Alisa'yı gördü. Ve Ravallo'nun gülümseyerek konuştuğunu. Bir de onları esir alan adam vardı.
 
Sufthor çekingence yaklaştı ve adama sordu. "Şey, acaba kim olduğunuzu öğrenebilir miyim?" Adam cevap veremeden Ravallo konuşmaya balıklama daldı. "Gümüş Kılıç'ın kurucusu Granbenom Kaynon'un tek oğlu tabii ki de seni şapşal!" diye bağırdı. O an Sufthor taşları gediğe yerleştirdi. Adam onları esir gibi götürüp, buraya getirmişti. Ve tabii Alisa da vardı. Sufthor ona bakınca hep içinde bir şeyler kıpraşırdı ancak henüz buna bir isim koyamamıştı.
''Civilizations have the morality and ethics they can afford.''

 — Larry Niven & Jerry Pournelle, ''Lucifer's Hammer''

''These colonies in nature can reach at least two million individuals at a time, last for decades, and occupy a hundred cubic meters of space. It was a wonderful achievement to see a fragment of this world captured all around you, so that you almost had the experience of being inside the ant colony when you were in that room.''

 — Robert Trivers, ''Natural Selection and Social Theory'', p. 162

''... Bu amaç doğrultusunda nükleer santraller hedeflenecekse, yapılması gereken şeyler vardır. Çünkü nükleer elektriğe geçiş bir hobi değil, bir akademik egzersiz hiç değil, temel bilimlerden yaygın endüstriyel alt yapıya açılacak bir uygulamadır.''

— Ömer Faruk Ağa Yarman 1993

Çevrimdışı Rüzgar Adam

  • **
  • 54
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Gümüş Kılıç
« Yanıtla #2 : 06 Ağustos 2012, 00:21:09 »
İkinizin güzel bir çalışma ortaya çıkacağını umuyorum başarılar.
Ölürken bile beni göremeyeceksin Rüzgar Adam Görülemeyen Adam

Çevrimdışı TheSpell

  • ***
  • 826
  • Rom: 16
  • Dovie'andi se tovya sagain.
    • Profili Görüntüle
Ynt: Gümüş Kılıç/Bölüm 3
« Yanıtla #3 : 07 Ağustos 2012, 15:48:03 »
Bölüm 3: Gümüş Mayina Müzesi Kılıçları

Ravallo evin salonunu gezmeye başlamıştı. Buçukluk Polas'ı masanın üzerindeki harita ile oynarken gördü. ''Büyümüş,'' diye geveledi. Polas onu fark etmemişti. Cüce çantasını uygun gördüğü bir yere fırlattı. Alisa, Sufthor ile konuşmaktaydı ve konuşma bayağı samimiydi. ''Alisa!'' diye bağırdı Ravallo. ''Diğer kara elfimiz nerelerde?'' Alisa ilk önce cevap veremedi, biraz düşündükten sonra Mavzubanis'den bahsettiklerini anlamıştı. ''Yukarıda,'' dedi bir eli merdivenleri gösterirken. ''Patlayıcılar üzerinde çalışıyor.''
 
Sufthor sonunda Alisa ile rahat bir konuşma yapma fırsatı bulmuştu. Tam bu anda da ihtiyar cüce konuşmalarını bölmüştü. Eski dostuna kötü bir bakış attı ancak Ravallo bunu fark etmiş gibi görünmüyordu. Alisa'ya "O zaman gidip Mavzubanis'e geldiğimizi söyler misin?" dedi. Alisa'nın yüzünde gözle görülür bir hayret ifadesi oluşsa da Sufthor'un isteğini yaptı. O merdivenlerde gözden kaybolur kaybolmaz Sufthor cüceye doğru koşmaya başladı. Üzerine atladı ve boğuşmaya başladılar. "Seni öldüreceğim!" dedi yalandan bir ciddiyetle. Bu arada buçukluk Polas kıkırdamaya başlamıştı. Bir kara elfle bir cüce, kimin aklına gelirdi ki!
 
''Öhk!'' gibi garip bir ses çıkardı cüce. Polas masanın üstüne çıkmış sloganlar atmaktaydı. ''Üstümden kalk!'' dedi nefessiz kalan Ravallo. ''Ben yaşlı bir cüceyim yahu! Nasıl genç bir kara elf ile mücadele edeyim?'' sesi neşeliydi. Sufthor ayağa kalktı ve elini cücenin geniş ve büyük ellerinden birine uzatmıştı. Huysuz cücenin sol eli kara elfin sağ elini yakalamıştı ve terleyen bir boğuşmadan sonra tekrar ayaktaydılar. Cüce şapşal ifadesiyle gülümserken masanın üstünde durmakta ve iki elini yukarıya kaldırmış olan buçukluğu gördü. ''Baban nerede evlat?'' diye sordu. Polas boş boş bakındı. Ağzından dökülen cümle şaşırtıcıydı. ''Masanın altında!''
 
Sufthor da gülümsüyordu. Cüce ile olan boğuşmaları arkadaşlıklarını daha da sağlamlaştırmıştı. Yüzündeki sırıtma sanki oraya yapıştırılmış gibi dururken, Polas'ın hayret verici cümlesini duydu. Sırıtma yüzünden çıkarıldı, dudakları küçük bir "O" şekli aldı. Merdivenden de sesler geliyordu. Arkasına dönüp bakınca Mavzubanis ve Alisa'nın bir konuşmaya dalmış olduklarını gördü. Mavzubanis ile her ne kadar arkadaş olsalar da kıskançlık belirtileri kendini göstermişti. Ancak bir şey söylemedi ve önüne döndü. Karşısında Siryus'u buldu. Öncelikle şaşırsa da, yanına gitti ve arkadaşına sarıldı. Sonunda Gümüş KIlıç tamamlanmıştı. Sufthor şu anda daha önce hiç olmadığı kadar mutlu olduğunu hissetti.
 
''Masanın altında ne işin vardı ufaklık?'' diye sordu cüce buçukluğa. ''Ufaklık mı?'' diye karşılık verdi Siryus ciddiyetle. Siryus ve Ravallo neredeyse eşit boydaydılar. ''Hazine falan mı arıyordun? Belki elmas? Altın olabilir mi? Ah! O da mı değil? Başka ne olabilir ki?'' cüce gülümsedi ve sonunda eski dostuna sarıldı. Hazine konusu gözlerinin önüne Madkant Loncası'nda iken yaşadığı tecrübeleri ve gördüğü değerli eşyaları getirmişti.
 
''Goblin ve orklar yüzünden bir ay boyunca, evet tam bir ay boyunca masa altında saklandım,'' minik gözleri ona yuva olmuş masanın altına kaydı. ''Belki halen korkuyorum, belkide yuvamı çok seviyorum, başka bir ihtimal oraya alışmış olmam.''
 
Sufthor bugün gülümsemekten hiç bıkmayacaktı. Tüm eski dostları ile yeniden buluşmuştu, aralarında adlandıramadığı bir bağ olduğunu hissettiği kız ile konuşma fırsatı bulmuştu, ve muhtemelen hep beraber bir göreve çıkacaklardı. Eski günlere dönmek gibisi yoktu.
 
"Yemekler hazır!" diye seslendi Alisa. Sufthor şaşırdı. Yemek yiyeceklerini hiç düşünmemişti ancak karnı açtı. Goblin dövüşünden beri ağzına bir lokma bir şey sokmamıştı ve zor bir yolculuk geçirmişti. Herkes birbiriyle konuşarak o uzun masanın bulunduğu odaya doğru ilerlediler. Alisa yeniden seslendi. "Unutmayın, önünüzdekileri bitireceksiniz sadece. Bugünlerde bunları bile bulmak çok zor." Sufthor ayrı geçen zamanlarda Alisa'nın biraz daha otoriter bir tavra sahip olmaya başladığını anladı.
 
Birbirinden çok farklı ırkların oluşturduğu grup, yemek masasına oturdu ve gerek yiyerek, gerek konuşarak harika vakit geçirdi.
 
Mavi pelerinini çıkarmıştı Granbenom'un oğlu ve onun yerine arkasında Gümüş Kılıç işlenmiş peleriniyle oturduğu sandalyede çok havalı durmaktaydı. Elinde tuttuğu kadehi başka bir kadehe vurdurdu, masadaki sesler kesilmedi, ikinci kez vurdu yine kesilmedi. ''Lanet olsun! Biraz susar mısınız?!'' diye atıldı. Bütün yüzler ona dönmüştü. Herkes dillerini yutmuş gibiydi, tek çıt dahi çıkmamaktaydı. ''Evet. Çok güzel. Burada neden toplandığımızı unutmamamız gerek. Ve daha fazla ses yapmayı kesin. Yoksa sabahı göremeyiz!''
 
Herkes suspus olmuş Granbenom'un oğlunun söyleyeceklerini dinliyorlardı. Adamın gerek ses tonunda, gerek hareketlerinde her türden ırkı etkisi altına alan, kendisini dinlemeye iten bir şeyler vardı. Hiç kimse ne yemek yiyor, ne bir şeyler içiyordu. O ara bir çiğneme sesi geldi. Herkes sesin geldiği yere döndü. Ravallo başını öne eğmiş, yavaş yavaş bir şeyi çiğniyordu. Kimseden çıt çıkmadığı için, ses kolaylıkla duyulmuştu. Ravallo herkesin ona baktığını görünce inanılmaz bir hızla arkasına döndü ve ağzındakini tükürdü. Alisa hariç herkes kahkalara boğulurken, Alisa da hayret ifadesi ile bakıyordu. Buranın bakımı ona aitti ve cüce yerleri kirletmişti. Tam onu azarlamak için ağzını açacaktı ki kurucunun oğlu bir elini kaldırdı. Ve herkes yeniden sustu. Ravallo bile yüzünü ona dönmüş merakla dinliyordu. Ve sonra kurucunun oğlu yeniden konuşmaya başladı.
 
Latte Kaynon sandalyede doğruldu. Kendisini pür dikkat izleyen gözlere bir bir bakmaktaydı. Polas'ın gözlerinin içindeki heyecanı görebiliyordu. Siryus'un gözlerinde ise korku ve tedirginlik hüküm sürmekteydi. Latte konuşmaya başladı. ''Taraf değiştirenler ile dolaştığım süre içinde çok fazla şey öğrendim. Goblin ve ork komutanlarına içki içirip onları konuşturmak çok eğlenceli. Düşmanla o kadar yakın oldum ki, beni taraf değiştiren insanların komutanlarından biri yaptılar. Goblin kralı Zannobag ve ork kralı Vangostagap'ın tüm planlarını ezberledim diyebilirim. Yarın gece bu saatlerde, gecenin en koyu olduğu vakitte Mayina bölgesinde bulunan büyük müzeye saldırı düzenleyecekler. Gece saldıracaklar çünkü; gündüzleri oranın yüz metre yakınına bile yaklaşamayacaklarını biliyorlar,'' dedi. Kadehine Alisa tarafından doldurulmuş olan şaraptan bir yudum aldı. ''Gece gelecekler, siyah kıyafetler giyecekler, görünmeyecekler ve müzede bulunan tüm sanat eserlerini çalacaklar. Plan değişmediyse daha büyük bir ordu ile gelmeyecekler. Hedefleri eserleri çalıp savaşa katılmamış olan yerlerde satışa sunmak. Bunların karşılığında ya altın alacaklar, yada silah ve teçhizat.''
 
Herkes pür dikkat Latte Kaynon'a odaklanmıştı. Söyleyecekleri, çıkacakları görev için çok önemliydi ve bunları öğrenmeden geçmemeleri gerekiyordu. "Bir şey sorabilir miyim?" dedi Polas. Her ne kadar heyecanlı ve meraklı olsa da bu tür işlere aklı yatkındı, ve basit olaylardan çok önemli şeyler çıkarabilirdi.
 
"Tabii ki, Polas." diye karşılık verdi Latte.
"Büyük bir ordu ile gelmeyecekler dedin, kaç kişi gelecekler? "
"Kesin bir sayı yok elimizde. Ancak müzeyi soymaya yetecek kadar kişi getireceklerine eminim. Aptal olsalar bile, o kadar da değiller."
 
Herkes yeniden sus pus oldu. Gümüş Kılıç aptallardan oluşmuyordu, hepsinin aklı arı gibi çalışıyordu. Muhtemelen herkesin aklında birer ikişer bu saldırıyı sabote etme taktikleri bulunuyordu. Sonra Polas yeniden konuştu. "Peki bizim planımız ne?"
 
Latte gülümsedi, şarabından bir yudum daha aldı. ''Şarapsız olmuyor, kafam fazla çalışmıyor,'' dedi ve tekrar içten bir gülümseme gönderdi. ''Görevimiz soygunu engellemek, müze kapanırken orada olmak ve tüm geceyi müze içerisinde geçirmek. Herkes görevi anlamıştır zaten,'' dedi masayı kontrol ederek. Kafalar bir aşağı, bir yukarı sallanmıştı. ''Sevindim,'' diye fısıldadı.
 
Aklına bir şey daha gelmişti. ''Ah bir şey daha var!'' diye atıldı Latte. ''Müzede iki görevli bulunmakta, gece nöbetini tutan elfler. Gündüzleri bildiğiniz gibi insan bekçiler güvenliği sağlamakta. Volseyus elfleri,'' diye söylendi. ''Elesgard ve Sarilsiya. Volseyus'a yapılan baskından, daha doğrusu köyde yapılan katliamdan sağ kurtulan iki elf. Bu biraz beni şüphelendiriyor. Goblinler ve orklardan kurtulabilen çok az canlı bulunur, gerçi Elesgard ömür boyu taşıyacağı bir iz ile cezalandırılmış, görevliler karşısında dikkatli olmalıyız. İki olan gözümüzü dörde çıkarmalıyız.''
 
Masada bulunanlar anladıklarını belirterek başlarını bir aşağı bir yukarı salladılar. Sonra da sessizce içmeye ve kalanları yemeye devam ettiler. Yoğun bir sessizlikle geçen birkaç dakikanın ardından, Latte yeniden konuştu. Sesinde biraz dalgınlık vardı, anlaşılan yavaş yavaş sarhoş oluyordu ancak bünyesi zayıf biri olmadığı da belliydi. "Pekala. İsteyen gidip uyuyabilir. İsteyen de sabaha kadar burada kalıp konuşmayı seçebilir. Yalnız içkileri fazla kaçırmayın. Yarınki görev çok önemli. Ve yarın, BÜTÜN gün dinleneceksiniz. Bütün gün. Anlaşıldı mı?" Kafalar yeniden aşağı yukarı sallanmaya başladı.
 
Latte biraz daha bekledi. Kimin gidip kimin gitmeyeceğine bakıyordu anlaşılan. Bir süre sonra kimse yerinden kıpırdamayınca, konuşmaya başladı. Ve o gün eski dostlar geçmişten bahsettiler. Canları sıkılana, uykuları gelene kadar geçmişten bahsettiler.

Çevrimdışı Daarlan Gardan

  • ***
  • 723
  • Rom: -1
  • to hell with gatech
    • Profili Görüntüle
Ynt: Gümüş Kılıç
« Yanıtla #4 : 07 Ağustos 2012, 18:41:45 »
                                                          Gümüş Meclis Kılıçları


''Lanet göz bandı!'' diye söylendi müzenin giriş kapısını kapatırken. ''Neden bunu takmamı zorunlu tutuyorlar ki? Gece burada kimseler olmuyor!'' Kapıyı kapatıp sürgüledikten sonra alarmı devreye geçirmek için özel bir odaya girdi, düğmelere basmaya başladı. Müzenin ışıkları söndü, ara koridorlarda bulunan loş ışıklar dönüş yolunu aydınlatacaktı. Sol gözü kördü, goblin askerleri ona tüm hayatı boyunca taşıyacağı bir eser bırakmışlardı. ''Sarilsiya müzenin diğer bölümlerini kapatmıştır,'' diye düşündü. Göz bandını indirdi, her zaman kötü bir görüntü oluşmaktaydı ve yine oluşmuştu. Aynanın önünden geçerken kendisine acıdı ve gözünü gizlemenin en doğru şey olacağını düşündü. Bandı tekrar gözüne geçirdi, Sarilsiya ile buluşacağı ana nöbetçi bölgesine doğru yürümeye başladı.
 
Sarilsiya yapması gerekenleri yapıyordu. Acelesi olmadığı için yavaş yavaş, sakin sakin ışıkları kapatıyordu. Bitirdiğinde, dışarı çıktı ve loş ışığın altında yürümeye başladı. Bir süredir geceleri bu müzenin bekçiliğini yapıyordu. Eğlenceli bir iş olmasa da, yapacak bir şeyi olmadığı için vaktini alıyordu ve bu iyiydi. Elesgard'ın onu beklediği yere yaklaşmıştı. Sessiz adımlar atarken kulağına bir gürültü ilişti. Aniden durdu ve keskin kulaklarıyla dinlemeye başladı. Homurtular geliyordu ve ses gittikçe yükseliyordu. Vakit kaybetmeden Elesgard ile buluşacakları yere koşmaya başladı. O da bu sesleri duymuş olmalıydı. Bunun tek bir açıklaması vardı: saldırı. Bu kelime Sarilsiya'yı ürpertti. Volseyus'a yapılan baskını hatırlamıştı. Rahatsız edici düşünceleri kafasından atmaya çalışarak, homurtular eşliğinde Elesgard'ın yanına gitmeye devam etti.
 
Eles homurtuları çok geç duymaya başladı. Sesler bir atın uzun mesafe koştuktan sonra çıkardığı seslere benziyordu. Müzenin ana kapısının önünden geldiğini fark etti, dışarıda bulunan dükkanların ışıkları birbir sönerken bir cücenin müzenin kapısına baltasıyla vurduğunu gördü. ''Deniz suyuna benzer çorba satan elf dükkanları bile buradan daha geç kapanıyor!'' diye bağırmaktaydı. Eles uzun bir süre Mayina'da cüce görmemişti, müttefik kuvvetlerinin güvenliğinde bulunan şehrin diğer bölgelerine pek gitmezdi, fakat gittiği yerlerde de hiç cüce görmemişti. Cücenin arkasında gölgeler birikmekteydi, bir tanesi cüceden kısa boyluydu, biri cüceyle aynı boydaydı, diğerleri daha uzundu. ''Hey içerideki! Kapıyı açsana be oğlum!'' Elesgard kapıya ve kim olduğunu bilmediği şahıslara baktığından arkasından gelen ayak seslerini duymamıştı. Sarilsiya elinde fener ile o bölgeye gelmişti.
 
Sarilsiya da kararsızdı. Bir cüceyi müzeye almakta kararsızdı. Ayrıca müze onların kontrolündeydi, eğer bir şey olursa suç onların olacaktı. Eles'in yanına gelmeden hemen önce, tek gözlü elfin kontrol paneline gitmiş ve uzun salonları loş ışıktan da kurtarmıştı. Aynı zamanda bir fener de almıştı. Yanına vardığında Elesgard şaşırmış görünüyordu. Sarilsiya'nın geldiğini duyunca hemen arkasını dönmüş, ona eliyle işaret etmişti. Ve şimdi buradalardı. Kararsız bir şekilde kapının önünde durmuş, bir cüce ve onun arkasında yavaş yavaş belirmeye başlayan cisimleri içeri alıp almayacaklarını düşünüyorlardı.
 
Ravallo her zamanki gibi huysuzdu. Lanet olasıca elfler ve kapıyı açmaları gerektiği ile ilgili bir şeyler mırıldanıyordu. Ravallo'nun baskıları ile bir yere varamayacaklarını anlayan Latte, kapıya doğru ilerledi. İhtiyar cüceyi nazikçe itti ve konuşmayı devraldı. Sesi sakin ve dostça çıkıyordu. "Kapıyı açmanız gerekiyor. Buraya baskın yapmaya değil, sizi korumaya geldik. Kararsızlığınızdan sıyrılın ve bizi içeri alın." Ses tonu rahatlatıcı idi, ancak elfler hala kararsız görünüyordu. Bir süre kapıyı açmaları için beklediler. Sonuç yoktu. Hala elflere kızmakta olan Ravallo tam bağırmaya başlayacaktı ki Sufthor eliyle cücenin ağzını kapattı. Keskin duyuları sayesinde iki elfin adeta fısıldayarak konuştuğunu duymuştu. Söylediklerinden bir anlam çıkmasa da, ara ara yükselip alçalan ses tonlarıyla bir tartışmaya girdikleri açıktı. Bir kaç dakika daha beklediler. Sonunda kendi sabrının da yavaş yavaş tükenmeye başladığını hisseden Latte, sesini daha da yükselterek konuşmaya başladı. "Eğer bizi şimdiden içeri almazsanız, çok daha kötüsü sizi bekliyor. Gecenin ilerleyen saatlerine doğru bir goblin ve ork birliğinin saldırısına uğrayacaksınız! Evet, aynen Volseyus gibi! O yüzden aptallaşmayı bırakın ve bizi içeri alın sizi lanet olasıcalar!"
 
Elesgard huysuzlanmaya başlamıştı, bu konularda cüceler kadar huysuz ve sinir bozucuydu. Elini kirli sakallarına sürdü ve konuşmaya başladı. ''Kapıyı bir daha açamam. Bu benim elimde olan bir şey değil. Düzenek böyle. Adınız neyse efendim?'' Latte ellerini müzenin kapı camına dayadı. Alaycı bir gülüş sergiledi ''Latte. Latte Kaynon.''
 
Elesgard bu soy ismini bir yerden hatırlıyor gibiydi. ''Tabi ya!'' diye söylendi içinden. Sarilsiya'nın duyamayacağı sessizlikte bir kaç küfür savurdu, inandığı veya inanmadığı tüm tanrılara dua edebilirdi o an. Çünkü karşısındaki ismin eski, birleşik krallığın ve şehrin askeriyeden sorumlu insan bakanı Granbenom Kaynon'un oğlu olduğunu anlamıştı. ''Sayın Kaynon,'' dedi sakinlikle. ''Dediğim gibi bir düzenek bulunmakta. Kapıyı açarsam bizi içeriye atarlar, sizlerinde başı yanabilir.''
 
Adamın konuşmaları Latte'ye samimi gelmeye başlamıştı. ''Peki biz içeriye nasıl gireceğiz?'' diye sordu Polas'ın ayağına işediğini fark edemediği anda. Botlarında bir ıslaklık sezdi fakat bunun müzenin çatısından damlayan yağmur damlacıkları olduğunu düşündü. Adamın müzenin çatısına baktığını gören Elesgard donuk sesiyle ''çatıda bir geçiş bulunmakta, havalandırma boruları yardımıyla içeriye girebilirsiniz. Lütfen benden kapıyı açmamı istemeyin,'' dedi. Elesgard eline aldığı feneri kapıya doğrulttu ve konuştuğu adamın yüzünü hafızasına işledi. ''Gidelim Sarilsiya.''
 
Latte çatıdaki damlalar mı diye bakarken Elesgard'ın önerisini duymuştu. İyi bir fikirdi fakat cüceden yine çekecekleri vardı. Mutlaka söylenirdi. "Pekala," diye mırıldandı işlerine geri dönen elflerin arkasından. Bu arada da Polas'ın yaptığı şeyi fark etti. Ayağını hızlıca geri çekti ve Polas'ı ensesinden yakaladı. Yukarı kaldırıp yüzüne yaklaştırdı ve sahte bir ciddiyetle "Öyle olsun küçük adam. Düş önümüze. Tehlikelere karşı bizi ilk uyaran sen olacaksın." dedi. Sonra da buçukluğu yere indirip hafifçe itti. Gümüş Kılıç üyeleri kahkalarını tutmaya çalışıyorlardı, ve böyle bir gruba göre oldukça garip bir görüntü, bir tezat oluşturuyordu. Böylelikle eski dostlar çatıya çıkmanın yolunu bulmaya çalıştılar.
 
Elesgard'ın yüzünde oluşan, hiçbir duygu belirtisi göstermeyen ifadeyi daha önce hiç görmemişti Sarilsiya. Görmek de istemediğini hafızasının bir köşesine not etti. Çünkü ileride anlayacaktı ki, ne zaman bu ifadeyi görse Elesgard karmaşık duygular içinde olacaktı ve bu duygular, onun karar verme yetisini söküp alacaklardı.
 
Grup müzenin çevresini dolaşıyor ve girecek bir bölüm arıyorlardı. Hiçbir yerde böyle bir yer olmadığını öğrendiklerinde Ravallo'nun yüzü buruşmuştu. ''Dinamit veya roket satan bir yer yok mu yahu?'' diye söylendi. Polas'ın yüzü karanlık tarafta kaldığı için çok zor seçilmekteydi. ''Buraya nasıl tırmanacağız?'' diye atıldı Alisa. Latte zamanın çok geç olduğunu havaya bakarak anlamıştı. ''Umarım onlara dışarda yakalanmayız,'' diye söylendi.
Tüm bunlar olurken Sufthor, Polas'ı gözlüyordu. Sakince genç buçukluğun yanına gitti. Bir süre bekledi. Polas'ın onun geldiğini bile anlamadığını fark ettiğinde, konuşmaya başladı. "Bir şeyler mi düşün-"
"Şuradaki havalandırma boruları işimize yarayabilir."
 
 Latte yukarıdan gelen bir ışığın aydınlattığı borulara doğru ilerlemeye başladı, oldukça geniş görünüyorlar. Elini havalandırma borusuna doğru kaldırdı ve kendisini yukarıya çekti, borunun içinde bir merdiven vardı ve bu hayatlarını kurtaracak bir şeydi. ''Gençler!'' diye bağırdı borunun içinden Latte. ''Ah sesim! Sesime ne oldu!'' Latte ilerliyor ve ilerledikçe metalik sesler çıkıyordu. ''Peki, oyuna gerek yok! Gelin! Tırmanın!''
 
Grup yavaş yavaş tırmanmaya başladı. Tıpkı Latte'nin tahmin ettiği gibi, sadece Ravallo homurdanıyordu. "Cüceler yüksek yerleri sevmez." diye mırıldandı kendi kendine ihtiyar cüce. Latte ve grubun geri kalanı ilerledikçe acayip sesler çıkıyor, bir bakıma etrafta bulunan herkese 'biz buradayız aptallar, gelin!" diye bağırmakla eş değer oluyordu.
 
Latte kafasını kaldırdı ve esen rüzgar saçlarını savurdu. Hemen arkasından gelen Alisa bastı kiremitlerin üstüne. Ravallo yolculuğun başından beri söylenmekle uğraşıyordu. Müze bölgede bulunan en yüksek yapılardan birisiydi, hemen karşıda bulunan caddenin sonunda Mayina Meclisi ise en yüksek binaydı. Ravallo'nun ilgisini meclis çatısında gerçekleşen hareketlenme çekti, meclis binasının tepesinde bulunan bayrak çekilmiş ve yalpalaya yalpalaya yürüyen bir goblin tarafından başka bir bayrak indirilen bayrağın yerine çekilmekteydi. Latte ''olamaz!'' diye haykırdı. Goblin dudaklarına borusunu götürdü ve üflemeye başladı. Çıkan ses sağır edici denebilecek kadar kötü ve ürkütücüydü. Başta meclis binası olmak üzere her binadan çıkan goblinler müzeye doğru akın etmekteydiler.
''Civilizations have the morality and ethics they can afford.''

 — Larry Niven & Jerry Pournelle, ''Lucifer's Hammer''

''These colonies in nature can reach at least two million individuals at a time, last for decades, and occupy a hundred cubic meters of space. It was a wonderful achievement to see a fragment of this world captured all around you, so that you almost had the experience of being inside the ant colony when you were in that room.''

 — Robert Trivers, ''Natural Selection and Social Theory'', p. 162

''... Bu amaç doğrultusunda nükleer santraller hedeflenecekse, yapılması gereken şeyler vardır. Çünkü nükleer elektriğe geçiş bir hobi değil, bir akademik egzersiz hiç değil, temel bilimlerden yaygın endüstriyel alt yapıya açılacak bir uygulamadır.''

— Ömer Faruk Ağa Yarman 1993

Çevrimdışı Thomasward

  • **
  • 352
  • Rom: 1
    • Profili Görüntüle
Ynt: Gümüş Kılıç
« Yanıtla #5 : 07 Ağustos 2012, 22:39:26 »
Başta yanlışlıkla son yazılan bölümü okudum fakat okumaya hikayenin en başından bir bakayım dedim etkileyici bir hikaye olmuş.Bunu söylemek haddim değil ama neden her karakterin eline ya pala ya da balta tutuşturuyoruz buna bende alışkınım elim ona yatkın ama bir süreden sonra silahları farklılaştırmaya başlayınca dövüş şeklinde değişiklikler fazla olucak ve bu farklılıklarda size hikayenizde daha fazla zevk vericek diye düşünüyorum ama bunu bence kendime saklamalıyım çünkü siz benden bir hayli iyi yazıyorsunuz ama hikaye gerçekten akıcı ve sürükleyici olmuş. Şimdi biri bana ''Taktığı şeye bak karakterin elindeki palaya takıyor demeden tüyeyim.''
Bunun dışında beğendim diyebilirm o kadar.

Çevrimdışı Daarlan Gardan

  • ***
  • 723
  • Rom: -1
  • to hell with gatech
    • Profili Görüntüle
Ynt: Gümüş Kılıç
« Yanıtla #6 : 08 Ağustos 2012, 02:25:38 »
Başta yanlışlıkla son yazılan bölümü okudum fakat okumaya hikayenin en başından bir bakayım dedim etkileyici bir hikaye olmuş.Bunu söylemek haddim değil ama neden her karakterin eline ya pala ya da balta tutuşturuyoruz buna bende alışkınım elim ona yatkın ama bir süreden sonra silahları farklılaştırmaya başlayınca dövüş şeklinde değişiklikler fazla olucak ve bu farklılıklarda size hikayenizde daha fazla zevk vericek diye düşünüyorum ama bunu bence kendime saklamalıyım çünkü siz benden bir hayli iyi yazıyorsunuz ama hikaye gerçekten akıcı ve sürükleyici olmuş. Şimdi biri bana ''Taktığı şeye bak karakterin elindeki palaya takıyor demeden tüyeyim.''
Bunun dışında beğendim diyebilirm o kadar.
Güzel ayrıntı, ilerleyen bölümlerde fazla esinlenme olacak ama kahramanlarımız yeni silahlarına kavuşacaklar, o zamanki dönemin çok gerisinde kalan savaş aletleriyle mücadele vermekteler şu an. Bunu bende düşünmüştüm hikayeyi daha uzun soluklu yapmak için öyle bir ekleme düşünmedik. Biri çıkıp ''aah bak yine aynı şey, kılıca, sopaya isim vermişler,'' derse kendisi ve diğerleri okumayı bırakabilirler ve dediğin gibi değişim olacak mutlaka, pala yerine daha farklı bir kesici alet gelecektir.
''Civilizations have the morality and ethics they can afford.''

 — Larry Niven & Jerry Pournelle, ''Lucifer's Hammer''

''These colonies in nature can reach at least two million individuals at a time, last for decades, and occupy a hundred cubic meters of space. It was a wonderful achievement to see a fragment of this world captured all around you, so that you almost had the experience of being inside the ant colony when you were in that room.''

 — Robert Trivers, ''Natural Selection and Social Theory'', p. 162

''... Bu amaç doğrultusunda nükleer santraller hedeflenecekse, yapılması gereken şeyler vardır. Çünkü nükleer elektriğe geçiş bir hobi değil, bir akademik egzersiz hiç değil, temel bilimlerden yaygın endüstriyel alt yapıya açılacak bir uygulamadır.''

— Ömer Faruk Ağa Yarman 1993

Çevrimdışı TheSpell

  • ***
  • 826
  • Rom: 16
  • Dovie'andi se tovya sagain.
    • Profili Görüntüle
Ynt: Gümüş Kılıç
« Yanıtla #7 : 11 Ağustos 2012, 17:25:21 »
Yeni bölümü en kısa zamanda tamamlamaya çalışacağız. Haber vereyim dedim :)

Çevrimdışı Thomasward

  • **
  • 352
  • Rom: 1
    • Profili Görüntüle
Ynt: Gümüş Kılıç
« Yanıtla #8 : 11 Ağustos 2012, 17:28:12 »
Sağol ve kaleminize kuvvet.

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Gümüş Kılıç
« Yanıtla #8 : 11 Ağustos 2012, 17:28:12 »