Kayıt Ol

Hızır'ın Çırağı -11-

Çevrimdışı Kanashii Uchiha

  • **
  • 103
  • Rom: 9
  • Melek sesli iblis ve kan damlaları...
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hızır'ın Çırağı -10-
« Yanıtla #75 : 23 Ocak 2012, 04:49:07 »

Yazımından beri bayadır zaman geçmiş bir hikayeydi Hızır’ın Çırağı.Elbette bir yönlendirme olmasaydı,
onu bulmam bir miktar zaman alabilirdi. Ama iyi ki yönlendirilmişim.

Rahatlıkla tavsiye edebileceğim ve Türk Mangası olmaya aday gösterebileceğim bir hikayeydi bence. Her okuduğum bölümle daha fazla bağlandığımı belirtmeden edemeyeceğim. Yorum yapmadan da elbette durmak imkansızdı.
Fakat;  ben , bir 8’nci sınıf öğrencisine ders verir edası ile yorum yapmaktan hoşlanan biri olamadım hiç. Bu nedenle ayrıntılı yorumlar yapmayı yeğledim her daim. Ama bunu yaparken, çekindiğim süreçlerde olmuştur elbette. “Neysem oyum” diyen hikayeler okuyup, olduğum gibi yorumlar yaptım pek çok zaman. Doğrularıma yol verip, yanlışlardan ders almayı  bilerek; bir beceriksizin ruh hali ile okudum tanıştığım her yeni hikayeyi. Zaten öykücünün işi de beni; yeni kahramanlarla, yeni halisülasyonlar da, bambaşka zamanların bambaşka evrenlerine götürmek değil miydi?

Bu nedenle yorumlarımda kusurlu bir yanım varsa  şimdiden affola. ^^

Çırak ve Spiral Diyar – Giriş

Hayli farklı bir dünya da, hayli ilginç karakterlerin egemenliğinde devam eden bir kurgu bu!
Kısa gelen ve tasvirin betimlemenin eksikliğiyle sarmalanmış olsada kısa ama yaratıcı ve çekici olmuş giriş bölümü.Kendini tekrar eden kelimelerin karmaşasıyla, bazı yerlerde biraz içerlemiş gibi dursa da, genele baktığımızda dikkat çeken yönleri de var ve  akıcı bir şekilde kendisiyle beraber sürüklüyor okuru.

İlk Bölüm

Vücudunun aldığı spiral şekil ve yolculuk ediş tarzını kıskandım açıkçası, deneyebilmek isterdim. Satırlarında ki amatör ruhu gözlemlediğim cümle bozuklukları olduysa da sıkılmadım okurken. Tasvir eksikliği ve daha derinden bir şeyler öğrenebilme umuduyla ve de merakla okudum bu ilk  bölümü.

Sayıları neden yazıyla değil de rakamla vermeyi tercih ediyorsun bilemiyorum. Fakat söylemeden edemeyeceğim  “5 Garson” yerine “beş garson” olması sanki daha bir hoş, daha bir nahif gözüküyor. Bu bölümde dikkatimi çeken bir şeyde virgül eksikliği oldu.Neden cimri davrandın ki onları kullanırken. Anlam kaybı derinliği bozuyor. Oysa ki bu kadar yaratıcı bir zeka, üç beş virgülün ihanetine mağlup olmamalı bence!

Bazı yerlerde konuya giriş yapmak için acele etmiş gibi görünsen de;
-Ey yazar ! ilerleyen bölümler de bunu aşacaksın hissediyorum. Zaten Lilyum ile başlamıştım ben seni okumaya.Bu ondan daha eski bir öykün değil mi? Yanılmıyorumdur umarım. Demem o ki bahsi geçen hikaye deki “ilerlemiş tarzını” göz önünde tutarak okumaktayım bölümlerini. Tahmin ediyorum aralarda yorum yapan diğer rıhtım sakinleri de ufak tefek hatalarından bahsetmişlerdir. Bu nedenle eskileri çok fazla karıştırmayı düşünmüyorum. 

Bölüm 2

Giriş + 2 Bölüm boyunca bazı cümlelerin kendi içlerinde ki uyum o kadar stil sahibi ve o kadar sevimli durmuş ki, yazıyı okuyanı içine çeken sihirli noktanın bu olabileceğini bile düşündürdü bana .Her ne kadar aralarında uygun zamanlamayla kullanılmış olması gereken   noktalı virgüller ve virgüllerden yoksun olsa da,  sıralı cümlelerle renklendirmeyi doğru yönde yapman, bölüme hareket katmış.

Seçilen ana karakterler kurguyu “sıradanlaşma” hastalığına yakalanmaktan kurtarırken; hikayenin olduğu kadar anlatıcısının da ilginç bir kişiliği  olduğunu vurguluyor kendince.Seçimlerinin radikalliği yönünden de tebrik etmek istiyorum seni. Şu an diğer bölüme geçerken, “daha karşıma kimler çıkacak acaba?” diye sormaktan alıkoyamıyorum kendimi. o.O

Lisefi de tanımak istiyordum bu bölümde aslında. Kaç yaşındadır? Nerede yaşar? Nelerle uğraşır? Mesela geldiği dünyadan da biraz bahsedebilirdin sanki ..

Bölüm 3

Modern zamanların “Lisef Harikalar Diyarında”sıyla tanıştım bu bölümde. Ve Hızır’ın çırağı bana beyaz kocaman tavşanı anımsattı bir anda. (:  Lisef’i yüzü uyku mahmurluğunun esaretinden kurtulamamış, en şapşal ve en masum haliyle canlandırdım gözümde. Ve Naruto’ ya benzeyen kocaman mavi gözleri ve sarı sarı saçları olduğunu ekledim hayalime ister istemez.

Alemlere akan Leonan beni gülümsetti; ilahi Wanderer  ^^

Bölümler uzadıkça okuduğum şeyden tat almaya başladım.Sıcak çikolata dikkatli ve iyi bir seçim olmuş. İskender’in olaya karışması ise  “işte bu” dedirtti bana . Lisef ve yanındakilerin karşısına çıkacak en farklı ve  hiç aklıma gelmeyecek bir karakterdi B.İskender. Beklenmedik ve riskli girişimler bence, fakat işe yaramış ve ani saldırıyla beraber gelişi akıcılıktan sürükleyiciliğe ilerletmiş öykünü.

Bölüm 4

Bu bölümün bende en yankı uyandıran noktası, adını İkidir  duyduğum SÖZGEÇ ‘i kafamda bir yere oturtamamış olmamdı. Şeklini şemalini bir şeye benzetemediğimden ve tasvirini yazının içinde göremediğimden sadece merakla satırları kurcaladım. Tabi ki yoktu. Olsaydı ... Olsaydı...

Yeşil ışık parçacıkları Peter Pan’ı  ve Thinkerbeli anımsattı bana. Doğru yolda mıyım bilemiyorum.  Peki ya yazar doğru yolda mı ? Vermek istediği bu muydu acaba? Merak ettim.

Uzun bölümler olması hoşuma gidiyor. Kelime tekrarları ise hızla azalıyor. Aynı paragrafın içinde birden fazla aynı kelime/kelime grubunun tekrarı akıcılığını boğuyor maalesef Wanderer.

Sıfat tamlamaları kullan. Evet onlardan yoksun yazıyorsun nedense. o.O
 Genç adam , yaşlı hoca, yorgun delikanlı, ilginç kitapçı,  vs... Aklıma gelen sıradan tamlamalar bunlar, özellikle düzenlemedim. Örnekti sadece. Sende bunlara yer ver. Kahraman isimlerini ardı ardına kullanmak yerine, onları detaylı tamlamalarla da ifade edebilirsin.

Okurken 4’ncü bölümün bende uyandırdığı olumsuz ve yorucu hissi oluşturan yetimhane olayının ortaya çıkışıydı. Daha verimli bir noktayla bağlanabilirdi. Zekice bir kurgulamayla geçmiş düzenlemesini daha özgün yapabilirdin diye düşünüyorum aslında. Bir ara H.P gibi diye düşünsem de önyargının insanları baltalayacağına inandığımdan düşüncelerimi bir kenara teptim ve devam ettim.
 En hoşuma giden nokta ise Ab-ı Hayat’a düşen İskender oldu şüphesiz. ^^

Hmm Kamar (Mavi olan) süper seçilmişti. Bayıldım.
Fakat Ollilian ‘ıda görmek isterdim. Bayan olabileceğini düşünüyorum ama ... ? o.O

Bölüm 5

 Sabrın sonuna bu bölümde selametle adım attım. Yetimhanede oluşu sebebiyle Lisef’i daha ufak hayal etmiştim ben.

Okuyan Adam da Hasanla tanışmak güzeldi. Bir ara Hassan Sabah’a mı bağlayacaksın diye sevindiysem de sonuçta onunla alakası olmadığını gördüm. Karakterlerini tanıtmıyorsun, sadece dizi özeti gibi anlatıyorsun. Oysa bolca kendi yorumunu ve Lisef’in yorumunu katmalı; onları, çevrelerini ve tepkilerini anlatmalısın. Kurgu sürükleyici bir şekilde devam ediyor, yaratıcılık had safhada ama kısa oluyor çünkü sadece olayların akışını içeren özetlere yer veriyorsun.
Dilerim diğer bölümlerde karakter analizlerine daha sık ve daha derin yer verme imkânı yakalamışsındır.

Bölüm 6

Geçiş bölümü olduğunu olaydan ve ilerleyişten hissettiren bir bölümdü. Ayrıntıcı anlatım yine eksikliğini hissettirse de, fark ettirmeden Hızır’a bir adım daha yaklaşılmış oluşu güzeldi.
Aaaa nereye gidiyoruz ?
Hızır’a tabi; hooop geldik!!! gibi bir hataya düşmeden, sağ gösterilip sol vurulmuştu. Özellikle sevdiğim bir nokta oldu bu.

Yazıda cümle bozuklukları yer alıyordu yine. Düzeleceklerse bir an önce düzelmeliler, alışkanlık olmadan kökleşmeden. Sonra onları ortadan kaldırman çok zor olacak. İmla kurallarına bir an önce el atmalısın.

Bölüm 7

Tamam, kabul. Yüklem ve zaman hataları vardı, tekrarlarda vardı hatta içeri girme aktivitesi anlatılırken gereksiz bir boğma durumu meydana gelmişti; ama birde güzel yan vardı ki, konuşma satırları cümlelerden ayrılmıştı bu bölümde. Bu bana gelecek bölüm için devam etme isteği ve umut vaat etti açıkçası. Gelişmenin iyisi kötüsü olmaz  ^^ 

Cümlenin içine kakalanılmış diyaloglar gözlerimi zorladığından mıdır, yoksa ekrandan okurken satırlar birbirine karıştığından mıdır, artık her nedense hiç sevmem cümle içindeki diyalog cümlelerini. Hele o tırnak işaretini kaybettiğim anlarda iyice iş çığırından çıkar. Kim ne diyor?, Hangi cümle adamın lafıydı?, Şu son konuşan kimdi? diye başa döner, iki kez daha okurum. Bu arada okuduğum noktanın da tadı kaçar tabi. İlk verdiği his kaybolur, büyüde bozulur. Tırnak işaretleri mühim. Birde aralarda cümle arası mimiklere niye yer vermiyorsun sayın yazar?  Hangimiz karşımızdaki vatandaşla bir paragraf okur gibi konuşuyoruz? *.*
 Birtakım cümleleri gereksiz uzattığında şık olmayan bir görünüm oluşuyor.Tabi bu gereksiz uzatımlar, sebepsiz yere ek ve bağlaçların kullanımına, cümlelerini bağlamak için isimleri tekrar tekrar kullanmana ve kafanda ki cümleyi satırlara dökerken zorlanmana yol açıyor. İşte bu noktada da dikkatin dağılıyor. Bence bu tip hatalara düşmemek için yazım esnasında, tıkandığın yerlerde biraz ara vermeli; kafanı boşalttıktan ve kosantrasyonunu yeniledikten sonra yazına geri dönmelisin. 
Örnek; “Sonunda gesinti alçaldı, alçaldı, alçaldı ve tam olarak istenilen noktaya indiğinde Lisef yan tarafta Kamar’ın da kendisinden bir kaç saniye sonra da olsa yere konduğunu gördüğüne sevindi.”

Bölüm 8

Bu bölüm ‘o’ ya adanmış gibiydi. Kısalığı geçiş bölümü olmasından olabilir. Ama bana rahatsızlık değil, adeta huzur veren bir bölüm oldu bu. Kısalığını bile görmezden geldim okurken. Gökkuşağının altında ki o tepe, Kamar’ın yağmurda ıslanmayışı, kapının üzerinde ki güzel cümle; gökkuşağını böyle kısa ve güzel betimleyişin;  kapıdan yayılan ışık huzmesinin Hızır’ı barındırması, oldukça etkileyiciydi. Diğer bölümlerde yer alan  o masalcı tarz ve  çocuksu ifadeler bu bölümde yoktu. Olsaydı yakışmazdı zaten. Onlar olmaları gereken yerlerde güzeller.   

Bölüm 9

Benzetmeleriyle keyif veren bir bölüm oldu 9. Kişilerin iç dünyalarını yansıtması yönünden de hoşa giden olgularla karşılaştım bu bölümde. Bölümün başlangıcında ki konuşma sahnesinde yer alan Hızır’ın cümleleri özenli ve güzeldi. Tarzı, görünümü, şekli tam kıvamındaydı. Tebrik ederim. Başlangıç noktası havada asılı kalmıyor ya da  Hızır’ın tavırları bu kadar yaratıcı bir hikayeyi basitleştirmiyordu.

Wanderer; vermek istediğin duyguyu yakalamakta zorlanmıyorum. Farklılığın kıstaslarını yakalıyorsun, ama cümleler ... onlar önemli. Bunu çok söyledim , başının etini yedim belki de biliyorum. Fakat tüm bunlar ortadan kalktığında, inan çok hoş bir kalem çıkacak ortaya. Ben buna inanıyorum. Güzel fikirlerin, mahir bir zekan var çünkü.

Bu arada yalnızlığa yapılan vurgular, göndermeler çok hoşuma gitti. Kamar’ın cool ve güçlü görünümününde bir bedeli olmalıydı elbette. İnsanlığa uzak görünümü ve gücüne istinaden, derinlerde ki yumuşak noktaları yalnızlık duygusuna atıf yaparak şekillendirmen hoşuma gitti. Kaleye takılan isim ve arkasından gelen muzip Kamar tavrı benim ona biraz daha ısınmamı ve yakın hissetmemi sağladı. ( *Bkz. Kamar Fanı* )


Bölüm 10


Başlarken vurdun beni bu defa! Tek düzelikten uzak bu giriş cümlesi kısa ve özdü. Övgüyü hak ediyordu doğrusu. Ayrıca bu bölüm uzunluğuyla da göz dolduruyordu. Fakat en önemli ayrıntı olan “Ejdercik”lerin beni benden aldı. (: 

Kimin neye ve neden düşman olduğunu açıklayacağın , dört elementin sırlarına değineceğin, bölümlerin yakın olacağını hissediyorum. Ancak bayadır ara vermişsin hikayene umarım bir devamı olur.

Zamanın olsa ve bu bölümü yeniden düzenlesen aslında o kadar şık durur ki anlatamam. Değişik ve yeni şeyler aktarmak istemiş ama aynı zamanda da bağlantı noktaları geliştirmeye çalışmışsın. Fakat bölümün zorluğundan ve cümle bozukluklarından olsa gerek, bazı yerler karma karışık olmuş. Sanki anlatmak istediklerini harmanlayamamış gibisin.

Gelişim evrelerinden geçerek ilerlediğini gördüm bu bölümde. Zaman sende ki seni kaybettirmeden olgunlaştırıyor satırlarını. Bundan 10 yıl sonra, neleri nasıl yazacağını düşünüyorum da.... Bekleyip göreceğiz, usanmadan. 

Son Söz: Olillian‘ı halen merakla beklemekteyim.   

Eline/emeğine ;  klavyene ve zihnine sağlık sevgili Wanderer .
 
Tutunabilecek her şeyin yok olduğunda var olursun...Gerisi sadece suretlerin karmaşası!

Çevrimdışı Wanderer

  • ****
  • 1503
  • Rom: 28
  • Uzun günler ve hoş geceler dilerim.
    • Profili Görüntüle
    • Blog Sayfam - Yolsuz Yolcu
Ynt: Hızır'ın Çırağı -10-
« Yanıtla #76 : 23 Ocak 2012, 13:25:51 »
Selamlar Kanashii Uchiha;

Uzun ve dolu dolu bir yorum görmek ne kadar büyük bir zevk veriyor bilmem bilir misin? Gerçekten gecenin o saatinde okuduğunu görmek gözlerimi doldurdu. "O okurken sen nasıl uyursun?" diye sordum kendime.

İlk bölümlerle ilgili yorumlarına(negatif yöndekilere.) tamamen katılıyorum. Kelime tekrarları, rakamları yazıyla değil de sembolle belirtmek, cümleleri gereksiz gereksiz uzatıp kafa karışıklığına sebebiyet vermek...vs Hepsinde sonuna kadar haklı olduğunu her geriye dönüp okumamda fark ediyorum. Bir buçuk yıl olmuş ilk bölümü yazalı... İnsan geçmişe hep 'vay be ne küçükmüşüz!' diye bakar hani. Ben öyle düşünmeyi sevmesem de, yazılar beni ele veriyor malesef...

Son sınıf lise öğrencisi olmam yüzünden hem eski bölümleri düzenleme işi, hem de yeni bölüm yazma işi malesef aksıyor ve tabii ki bu 'en sevdiğim' öyküyü öyle basit bir boş vakitte yazmak istemiyorum. Eski bölümleri henüz düzenleyemiyor olsam da, yeni bölümün 'pek yakında' olduğunu söyleyebilirim.

Yorumlarınızı tekrar tekrar, ismi geçen bölümlere dönüp baka baka okudum. Gerçekten dikkate değer eleştirileriniz var.

Zaman ayırıp okuduğunuz, emek harcayıp yorumladığınız için çok teşekkürler. Kaliteli okuyucu bulmak sevindirici. :)
May the force, be with you.

Çevrimdışı Wanderer

  • ****
  • 1503
  • Rom: 28
  • Uzun günler ve hoş geceler dilerim.
    • Profili Görüntüle
    • Blog Sayfam - Yolsuz Yolcu
Hızır'ın Çırağı -11- "Çifte Kılıçlar Hikayesi"
« Yanıtla #77 : 08 Mayıs 2012, 00:53:15 »
Hızır'ın Çırağı

Dikitlerden birinden bir damla su, yerdeki birikintiye düştü. Yukarıdan düşen damlanın aşağıdaki birikintiyle buluşma sevincini yansıtan ses mağara boyunca yankılandı. Ifellia uyuyordu.

Bir damla daha yankılandı duvarlarda. Bir kehaber, diğerlerinden ayrıldı. Her biri ışık saçıyordu. Dört farklı renktelerdi. Topluluktan ayrılan yeşil renkteydi, Ifellia'ya doğru yaklaştı. Önce ayak ucunda sessizce uçtu, uçarken parıltılı toz taneleri saçıyordu fakat bu parçacıklar kehaberin bir karış aşağısına düşmeden zayıflayarak kayboluyordu. Kızın ayak ucunda durdu, bir sağa bir sola uçuştu, sanki bir şeye karar veriyormuş gibiydi. Sonra ayak uçlarından, kızın kafasına doğru uçmaya başladı. Uçarken kızın giydiği
kahverengi keten benzeri fakat keten olmayan kumaşın kokusunu duydu. Kağıt, ya da yeni basılmış bir kitabın kokusu gibiydi bu koku. Mağaraya girerken pantolonu çok fazla aşınmış ve sırrı henüz çözülememiş taşların kokusu sinmişti. En sonunda kızın kafasının, dalgalı saçlarını görebileceği bir açıda durana kadar uçtu.

Ifellia yavaş yavaş gözlerini açtı, ilk gördüğü şey sadece bulanık, yeşil bir ışık kütlesiydi. Sonra o ilk uyanmışlık anı geçti ve kendisine yarım kulaçtan daha yakında uçuşan kehaberi gördü.

Bir damla su birikintiye kavuştu.

Ifellia hiç korkmadı, hissettiği tek şey huzurdu. Gülümsedi, "Anlatacak mısın?" kehaber ufak bir ateş kıvılcımı çıkarttı. Çatırdayan dal parçalarının sesine çok benzeyen bir ses duyuldu. Bir damla daha birikintiye kavuştu. Kehaber bir an, ufak bir an havada hiçbir şey yapmadan süzüldü.Sonra Ifellia'ya yaklaştı, yaklaştı ve yaklaştı. Ta ki kanatlarını çırparken çıkarttığı hafif esintiyi kız yüzünde hissedene kadar. Kehaberin kanatlarından yayılan tozlar Ifellia'nın gözlerine düştü. Kızın gözlerine düşen her zerre orada parıldamaya devam etti ve ejdercik, Çift Kılıçlar'ın hikayesini, bildiği en harika yoldan anlatmaya başladı. Tozlar Ifellia'nın gözlerinde birikince, hikaye aklında canlanmaya başladı.

*** *** ***

Grikunduz, Lisef'in gözlerine bakmaya devam ederken "Tikk-e Yilci." dedi. Lisef anlam veremediği bu kelimeye 'hı?' deyip şaşkın şaşkın bakacaktı ki, Grikunduz elini omzunun üstüne götürüp avucunu yukarıya açtı. Yukarıda dolanan kitaplardan birisi şimşek hızıyla başının bir karış yukarısına kadar geldi, oraya gelince durdu ve süzülerek Grikunduz'un avucuna kondu. Lisef etkilenmişti.

Tam ortasında kehribar kakılı olan bir kitaptı bu. Kitap masaya koyuldu. Grikunduz eğilip, kehribara hafifçe üfledi ve taş sarı bir renkle parıldadıktan sonra kitabın kapağı eski bir tapınağın sırlarını koruyan kapısı gibi sükunetle açıldı.

"Bu nedir?"

"Anlatıcı kitap. Bir elin parmaklarından daha az nüshası var, şanslıyız ki bu civarın en gözde kütüphanesinde bulunuyorsun."

Kitabın sayfaları önce hafif hafif, sonra daha büyük bir güçle parıldamaya başladı. Sonra bu parıltı daha da arttı bütün odayı içine alacak kadar çoğaldı ardından ışık o kadar parlaklaştı ki Lisef bir an sadece yoğun, sarı bir rengin beynini patlatırcasına gözlerinden içeri girdiğini hissetti. Sonra nesneler, görüntüler şekillenmeye başlandı ve kendilerini Çift Kılıçlar hikayesinin içinde buldular.

*** *** *** **

Çifte Kılıçlar Hikayesi


Bir bilinmez zaman rüzgarı baharın ilk gününün kokusuyla birlikte esti. Toprak, sırlarını yemyeşil ortaya çıkardı. Toprak sır saklayamaz. Güneş en tatli haliyle ışıldarken unutulan efsaneler hayal dalgalarında belirdi. Güneş  hayallice ışıldar.

İnsanoğlu biraz Habil biraz Kabil'di. Hileler ve cinayetler, ihanetler ve masumiyete en yakın olanların ölümüyle sonuçlanan çıkar savaşları, arzular... Arzulara yenilirken en büyük zaafı insanoğlunun, isteğinde haklı olduğunu düşünmesiydi.

Yenilgiyi kabul etmek değildi arzuların kazanmasını sağlayan. Savaşın varlığını, ufak da olsa bir mücadelenin gerekliliğini reddetmesiydi insanoğlunun. İstediği şeyin kendine vereceği zararı unutup, yarar görebileceği yalanıyla koşmasıydı günaha. Kimse kendi vicdanında yumuşatmadan işlemez günahı.

*** *** *** *** *** **

Sarum'un yetimi, bir demirciye yakışan kaslı kolları, is kül ve sıcaktan kararmış suratı ve boynunda, çocukluğundan beri taşıdığı madalyonuyla kapıda belirdi. Otuzlu yaşlarına ulaşmasına rağmen herkes onu Sarum'un yetimi olarak bilirdi. Demirci Sarum, yetim çocuk Davut'u yanına çırak olarak almıştı. Davut bazen şehrin yakınındaki sıcak suyun fokurdayarak çıktığı yerlere gider, yalnız başınayken suya girer, sıcak suda rahatlamaya çalışır ve düşünürdü.

Şimdi de daha önce keyif çatarken aklına gelen bir fikri gerçekleştirmeye gidiyordu. Sabah kargalar yeni uyanmış, alacakaranlık yerini aydınlığa bırakmışken, demirci dükkanının tahta kapılarını açtı. İçeriye girdiğinde üç adım ilerleyip sağdaki üzeri örtülü 'şeyin' üzerindeki çarşafı çekti. Karanlıkta parıldayan bir cevher bulmuştu, sıcak su kaynaklarının birinin dibinde. Ustası cevheri gördüğünde "Dünya'nın merkezinden kopmuş gibi duruyor evlat." demişti. Gerçekten de öyleydi fakat Sarum'un yetimi onun nerden geldiğiyle değil, neye dönüşeceğiyle ilgileniyordu.Ocağı yaktı, cevheri eritip kalıba döktü, bu güne kadar öğrendiği her şeyi ortaya döktü.

Ülkenin bu tarafında, krallar bir demirciye ödül vereceği zaman kılıç kabzası verirlerdi. Davut'un ustası her savaştan önce gösterdiği gayret sayesinde bunlardan bir sürü kazanmıştı! Bunları duvara asmışlardı ve yaptıkları özel kılıçlar için kullanıyorlardı. Aralarından birine, kralın baş büyücüsünün nesneleri hafifletmeye yarayan büyüler okuduğu kırmızı bir mücevher kakılmıştı, en özel parça buydu. Tabii mücevherle ilgili bilmediği bir şey vardı. Asla bilemezdi, asla öyle sonuçlansın istemezdi... Gerçi hiçbir zaman da nasıl sonuçlanacağını bilmedi, Davut sadece hayatının en harika kılıcını yaptı. Kılıcın üstüne kendisinin 'havalı' bulduğu, o an aklına esen ya da kim bilir, rüzgar tarafından fısıldanan şu sözcükleri yazdı.

"GECEDEN KARANLIĞI ÇALDIM."

Gece boyunca yeşil yeşil parıldayan kılıçla çalıştı, kılıcı farklı yüzeylerde denedi fakat kayaya bile vursa kılıçta çizik dahi oluşmuyordu. Kılıç mükemmel dengeli, tahta bir sopa kadar hafif, fakat fil kadar güçlüydü. Üzerinde denediği kaya ikiye ayrılınca Davut şaşkınlıkla ağzını açtı, eğilip kayaya dokundu fakat ani bir acıyla elini geri çekti. Tam olarak anlayamamıştı ama, kılıç bir şekilde bir nesneye saldırıldığını anlayıp büyülü bir şekilde ısıyla kesmişti. Kılıca dokundu, gece ayazında dışarıda bırakılmış demir kadar soğuktu.

Ertesi gün kralın adamları geldi, Davut'u ve Sarum'u götürmeden önce "Yanınıza, kralımıza hediye etmek üzere en güzel kılıçlarınızı alın." denildi.Davut suratında kocaman aptal bir gülüşle gidip yeni yaptığı kılıcı aldı, Sarum ise herhangi güzel bir kılıcı.

Kılıç Kral Alp'e sunuldu, özellikleri tanıtıldı. Kral kılıcı o kadar beğendi ki beline taktı, yanından ayırmamaya başladı. Kılıç bir çok kere hayatını kurtardı, bir çok krala karşı eşi bulunmaz bir hazine olarak gösterilip hava atıldı. Fakat kılıcın güzelliği kralın yaşlanıp ölmesini engelleyemedi.

Kral ölünce en büyük oğlu tahtı ve kılıcı aldı. Kılıç artık taht, taç gibi, kralın kral olduğunun anlaşılmasını sağlayan etkenlerden biriydi. Fakat en önemli etken kralın kanı ve Gök Tanrı'nın ona bahşettiği hükmetme hakkıydı.

Yeni Kral Kubay kılıcı her gece hizmetkarlarına verirdi ve hizmetkarlar her sabah kılıcı kuşanmasına yardım ederlerdi. Artık kılıç, politika, diplomasi, ticari tavizler gibi saçmalıklar yüzünden kınından fazla çıkmaz olmuştu. Kılıcın ününü bütün ülke, hatta bütün doğu ülkeleri  duymuştu.

Bir gün komşu ülkelerden Çianya'nın kralı, Tianzi, bir muhafızından o kılıcı getirmesini istedi. Muhafız, ülkenin baş kentinin sokaklarında gezerken hırsızlık, yan kesicilikle geçinen tayfadan çok yetenekli birini buldu ve göreve kendisinin yerine onun gitmesini istedi.

Karşılığında ömrü boyunca rahat bir yaşam süreceğini duyan hırsız Ziong kabul etti. Saray atlarından siyah bir at aldı ve Muan Krallığı'na doğru yola çıktı. Krallığın baş kentinde sarayı bulması zor olmadı. Günah mı işliyordu, karanlık bir planın parçası mıydı yoksa sadece büyük bir tehlikeye atılan küçük bir hırsız mıydı bilmiyordu. Hatta bunları düşünmüyordu bile. Tek düşündüğü şey geri döndüğünde alacağı altınlar, okşayacağı kadınlar, kafasını koyacağı kuş tüyü yastıklar, giyeceği ipeklerdi.

Açık bir pencereden içeri girdi, talih ondan yanaydı, ortalık bomboştu. Hizmetkarın odası korunmuyordu. Duvardaki kılıcı gördü, gidip asılı olduğu çivinden ipi kaldırdı, kılıcı eline aldığı anda içini dehşet ve korku saldı. Koşarak açık duran pencereden atladı.

Üç hafta sonra kılıcı muhafıza teslim edene kadar endişe ve korkudan kurtulamadı. Alnında biriken soğuk terler geceleri onu yeşil alevlerde yandığını gördüğü kabuslara sürükledi. Muhafız kılıcı alıp bir kese altın uzatmak üzereydi ki Ziong arkasını dönüp koşarak uzaklaştı. Lanetlendiğine inanıyordu.



Ertesi gün Kral Tianzi yeni klıcını kuşanmış bir şekilde tahtına oturduğu sıralarda, Kral Kubay kılıca sahip çıkamadığı gerekçesiyle hizmetkarını zindana attırmakla meşguldü. Kılıcı neredeydi? Nasıl arayacaktı? Diğer ülkenin krallarından biri mi almıştı? Eğer öyleyse bu bir savaş sebebiydi. Bunları düşündüğü sırada büyücüsü gelip kulaklarına sinsice fısıldadı. Bir önceki kralın gençliğinden beri kraliyet baş büyücüsü aynı kişiydi. Kral yaşlanmış, hastalanmış, zamana yenik düşüp taht, taç ve kılıcı oğluna bırakmıştı fakat büyücüde hiçbir yaşlanma belirtisi yoktu. Sadece, gözleri birer balığınki gibi irileşmiş ve sürekli etrafı kolaçan eder olmuştu.

"Kralım..." dedi. "İsterseniz kılıcın bir yenisini yaptırabiliriz! Üstelik büyülerle güçlendirdiğimiz zaman bir öncekinden çok daha etkili bir kılıcınız olur ve eskisini çalan kişiye haddini bildirirken, dostlarınız ve düşmanlarınız Kral Kubay'ın ve Muan Krallığı'nın bir kılıcı kaybetmekle güçsüz kalmayacaklarını, aksine daha da güçleneceklerini görsünler!"

Kral kabul etti. Bu seferki kılıcı gökyüzünden düşen ve düştüğü yere üç adam boyunda bir çukur açan bambaşka bir elementten yaptılar. Kabzasını ise Başbüyücü'nün özel olarak tılsımladığı mavi bir mücevher süslüyordu. Kılıcın üzerine ise büyücünün emriyle

"GÜNDÜZDEN AYDINLIĞI ÇALDIM." yazıldı.

 Kılıcın yapıldığı taş hakkında halk arasında bir sürü efsane dolaşıyordu. Söylentilerin uydurma olduğunu söyleyenler olsa da; gerçekten var olmayan hiçbir şey efsaneye dönüşemez.

İki hafta sonra Kral Kubay yeni kılıcını kuşanırken bir baharat tüccarı saraya geldi. Kral'ın eski, geceleri yemyeşil parıldayan efsanevi kılıcını Çianya Kralı Tianzi'nin belinde gördüğünü söyledi. Üstelik tüccarın dediğine göre Tianzi:

"Kılıç benimse tahta da ortağım demektir. Bunu bütün Doğu Krallıkları bilir!" diyerek böbürleniyordu.

Kral hiddetle bağırdı, öyle sinirlendi ki bir muhafız göndermek yerine bizzat gidip emirleri kendisi verdi. Muan Krallığı savaş hazırlıklarına başlarken, taht salonundaki tüccar yeşil bir buhara dönüşüp kayboldu.


Savaş başlamak üzereydi.


*** *** *** ***

Güneş batarken Hunyean vadisinde iki ordu karşı karşıya geldi. Aptal bir kılıç ve soyluların kavgaları yüzünden ölmek üzere olan binlerce insan karşı karşıya nedensiz bir nefretle birbirilerine bakıyorlardı. İki tarafın da zırhları deridendi, iki tarafın da silahları uzun, iki elle kullanılan kılıçlar ya da hafif mızraklardı. İki tarafın büyücüleri de patlayan, ateşler saçan bir sürü bombayı yanlarında getirmişlerdi.

Hava karardıkça Tianzi'nin kuşandığı çalıntı kılıç parlaklaşmaya başlıyordu. Kubay'ın kılıcı ise en az gece kadar karanlık görünüyordu. Çelik ya da demir gibi parlak değildi, kömür kadar kara bir kılıçtı.

Krallar, yanlarında ülkelerinin önde gelenleriyle birlikte ortada buluştular. Savaştan önce birbirilerine karşı güç gösterisi yapmak ya da teslim olmaları karşılığında canlarına zarar gelmeyeceği konusunda zırvalıkları konuşacaklardı. Kim haftalarca yürüdükten sonra savaşmadan teslim olurdu ki? Kubay, sinirli bir şekilde atını sürerken Tianzi ise gayet sakin görünüyordu. Atlar, arada yirmi adım mesafe kalana kadar ilerleyip durdu. Bir an savaş alanında sadece atların kişnemesi ve metallerin sürtüşme sesi duyuldu. Sonra Tianzi kimsenin beklemediği bir teklifte bulundu. Çaldığı kılıcın gücünü bir çok kere test etmişti ve ona çok güveniyordu.

"Teke tek dövüşmeyi teklif ediyorum. Kralların savaşı, insanların canının yanmasına gerek yok."

Aslında insanlarının canını pek önemsiyor değildi, fakat çalıntı kılıcıyla Kubay'ı öldüreceğine öyle çok inanıyordu ki, hiç asker kaybetmeden Muan Krallığı'nı ele geçirmek gibi bir hayale kapılmıştı.

Kubay ise büyücüsünün sözlerine güveniyordu. Bu kılıç da en az diğeri kadar hafifletilmişti, üstelik bunun da büyülü güçleri vardı ve ordusu zayiat vermeden bu savaşı kazanabilirse kolaylıkla Çianya Krallığı'nı ele geçirebilirdi. Hem, reddedip korkak sayılmak da istemiyordu. Doğrusu kendi bileğine, ordusuna güvendiğinden daha çok güveniyordu. Bu Hırsız Kral'ı kendi elleriyle cezalandırmalıydı.

"Kabul ediyorum." dedi Kubay.

Aynı anda atlarrından indiler, yanlarındakileri gönderdiler. Ordular haberi alınca büyük bir gürültü başladı, iki taraftan da kendini kahraman zanneden barbarlar bağırıp çağırıyorlardı.

"Ne yapıyorsunuz ha?"

"Burada dikilip izlemeye gelmedim ben!"

"Kan akacak, şan şöhret kazanılacak diye geldim!"

Krallar, orduları sakinleştirdi. Pelerinlerini çıkarıp, kılıçlarını kuşandı. İkisi de kalkan kullanmıyordu, ikisi de kılıçlarının marifetlerine güveniyorlardı. Alınlarından soğuk terler akarken birbirilerinden yirmi adım uzaklaştılar. Ordularını coşkulandırıp, kendilerine cesaret vermelerini sağladıktan sonra birbirilerine doğru koşmaya başladılar. Tianzi iki eliyle havaya kaldırdığı kılıcını bütün gücüyle indirirken, Kubay da kılıcıyla kendini korumak için Yeşil Kılıç'a vurdu.

Sonra iki kılıç birbirine kenetlendi. Birisi yemyeşil parlarken diğeri karanlık sislerle kaplanmaya başladı. Bir kaç saniye süren bu olay boyunca iki kral da bütün gücüyle karşıdakini yitmeye çalıştı. Kabzalardaki kırmızı ve mavi mücevherler şimşek gibi parıldamaya başladı ve tüm kasları gerilmiş halde ikisi de kırmızı gözlerle birbirilerine bakarken aniden yeşil bir yıldırırım kralların üstüne düştü ve iki kral da ortadan kayboldu, kılıçlarsa yere dimdik saplanıp kaldılar.

  Kralsız kalan iki ülkenin orduları daha ne olduğunu bile anlayamamıştı ki, iki kılıç arasında kılıçların üstünde oluşan sihirli bir girdap orduları içine çekmeye başladı. Kaçmaya çalışanlar ilk önce girdaba girip kayboldular, olduğu yerde kılıcını ya da mızrağını yere saplayarak duranlar bir kaç saniye bile dayanamadılar. Girdap yeşil, kırmızı, mavi ve siyah renklerden oluşan spiral dehşetiyle iki orduyu da yuttu. Geriye sadece bir avuç insan kaldığında kaçmanın ya da direnmenin anlamsızlığını fark etmişlerdi. Kılıçlarıyla birlikte spirale doğru koştular, hangilerinin hangi ordudan olduğunu bilmiyorlardı, sadece zorunlu müttefiktiler.

Güya yerde saplı duran sihirli kılıçlara, ya da insanların daha sonraları efsanelerde anlatacağı adıyla, Çifte Kılıçlar'a saldıracaklardı ama bu girişim de faydasız oldu. Havadan çok toprağın solunmaya başlandığı şiddetli rüzgarda onlar da havalanıp spiral dehşette kayboldular. Gecenin karanlığında, savaş alanında sadece sağa sola fırlamış sahipsiz kalkan ve kılıçlar, her yana dağılmış toz, ortadaki girdap ve girdaptan etkilenmeyen tek kişi, dalgalanan yeşil cübbesiyle, Maun Krallığı'nın başbüyücüsü duruyordu.
May the force, be with you.

Çevrimdışı mit

  • *
  • 5540
  • Rom: 96
  • Kronik Anakronik
    • Profili Görüntüle
    • Yorgun Savaşçı'nın Günlüğü
Ynt: Hızır'ın Çırağı -11-
« Yanıtla #78 : 09 Mayıs 2012, 12:22:02 »
Hızır'ın Çırağı'nı okumayı özlemişim.

Öncelikle büyük bir mutlulukla şunu belirtmek isterim; eskisine göre çok daha iyi ve derli toplu yazmışsın bu yeni bölümü. Verdiğin uzun ara yaramış sana. Cümleler daha oturaklı, anlatılan olaylar daha bir göze ve akla hitap eder olmuş. Özellikle Çifte Kılıçlar ile ilgili kısımları oldukça beğendim.

Kalemine sağlık ve geriye hoş geldin.
Jackal knows who you are,
Jackal knows where you are.
Try to hide if you dare.
Do your best, i don't care.

Çevrimdışı Elis

  • *
  • 7
  • Rom: 0
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hızır'ın Çırağı -11-
« Yanıtla #79 : 11 Mayıs 2012, 19:29:39 »
"Sonunda!" diyerek başlamak istiyorum. :D Keyifle okuduğum, her bölümünü  merakla beklediğim bir öykü bu. Eleştiri yapılacak pek bir şey kalmamış, kalemine saglık. Uzun aralar vererek yazmış olman beni her ne kadar meraklandırıp heyecanlandırsa da geriye dönüp baktığımda buna değmiş diyebiliyorum. Gerçekten çok beğendim, tebrik ederim. Alice harikalar diyarı tadını aldım, bilindik şeyleri hatırlatan öykülerden sıkılmama rağmen bunda hiç öyle bir şey hissetmedim. Tebrik ederim, çok çok iyi bir yazar olmanı diliyorum ...

Çevrimdışı Galaxie

  • **
  • 375
  • Rom: 17
    • Profili Görüntüle
Ynt: Hızır'ın Çırağı -11-
« Yanıtla #80 : 26 Mayıs 2012, 02:49:08 »
Merhabalar Wandereeeer sonunda okudum bitirdim hikayeni :D

Öncelikle bilmeni isterim ki okumamı istediğinden elime bir not defteri alıp farkedebildiğim şeyleri not ede ede ilerledim. Ama biliyorsun ben bu konuda bir otorite değilim. Yaptığım yorum ve eleştiriler acemilikten öteye gidemez. O yüzden yanlış bir şeyler söylersem ya da ileriye gidersem şimdiden "Afedersin" demek istiyorum.

İlk bölümler acemi olmasına rağmen çok güzel. Zaten bu konuda benden çok daha fazla bilgiye sahip insanlar eleştirileri yapmış. Kelime tekrarları, noktalama hata ve eksiklikleri vb... Ben aynı şeylere tekrar tekrar değinmeyeyim.

Anladığım kadarıyla bir çoğunu da düzeltmişsin ama şöyle bir şey kalmış, çok dikkatimi çektiğinden en azından bir tanesini paylaşmak isterim;

Alıntı
Biliyor musun Kamar, herkesin sevip ama kaçtığı şeylerden kaçmamayı öylesine seviyorum ki.

Sevip ama kaçtığı? Sevdiği ama kaçtığı, sevmesine rağmen kaçtığı gibi olsa daha güzel olmaz mı. Bunun gibi cümlelerin var. Ah bir düzenlemeden geçirsen yazılarını ne güzel olur...


8.Bölümün sonunda şöyle bir şey var;

Alıntı
Bu ışık kütlesinin tam ortasında ise tüm ihtişamıyla duran tek bir kişi vardı, Hızır.

Ve 9.Bölümün başı;

Alıntı
"Ne yani, Hızır sadece bir ışık kütlesi mi?"

Şimdi zaten 8.bölümde Lisef'in bakış açısından bakıyorduk. Işık kütlesinin ortasında duran bir kişi var da biz mi bilmiyoruz? Işık kütlesi zaten Hızır değil mi? Işık kütlesinin ortasında durmayı bir kenara bırakırsak ışık kütlesinin bir kişi olduğunu şıp diye nasıl anladı? Madem anlamadı neden "tüm ihtişamıyla duran kişi"yi gördük onun gözlerinden? İhtişamdan kastın kişi mi ışık mı? Ortada Lisef'in kişi diye tanımlayacağı bir şey var mı yok mu? Bu noktayı tekrar bir gözden geçir bence.

Bir diğer nokta, Lisef ilk bölüm ve ilk bölümden de önce giriş bölümünde hancıya olan tavırları olsun düşünceleri olsun çok olgun biri gibi gelmişti bana. Ben de yetişkin izlenimi uyandırmıştı. Yaşını öğrendiğimde çok şaşırdım. Sanki ilk bölümlerde biraz daha çocuksu olsaydı daha mı iyi olurdu?

Bir ara hikaye Harry Potter'a doğru gidiyor diye çok korktum. Yanlış anlaşılmasın HP en sevdiğim serilerden biridir. Ama HP özentisi olmasını istemedim işte. Ama çok güzel bir yön aldı. En çok sevindiğim şey de bu oldu.

Bazı yerlerde o kadar uzun cümleler ve uzun betimlemeler var ki... Tasvir çok güzel bir şey ama abartılınca okumayı gerçekten baltalıyor. Başlarda bölümlerinin kısa olmasında şikayet edilmiş. Acaba o yüzden mi uzatmak istedin? Güzel olduktan sonra kısa olmasının ne önemi var? Kısa ama çok güzel bölümlerin de var. Bazen cümlelerin okumamı öyle zorlaştırdı ki kopmamak için çaba sarfetmem gerekti.

Lisef bazı şeyleri geç idrak ediyor gibi. Ya da yazarımız geç değiniyor. Bir olay ortasında hop mekan ya da kişiyle ilgili bir şeyler giriyor. Bu da hikayenin içine girmemi zorlaştırıyor. Bir de Lisef fazla gerçekçi bir karakter. Yani artık efsunlu bir dünyanın içinde. Alışsın biraz. Her şeye düz mantık bakmasın. Biraz hayal gücü lütfen :D

Bölüm aralarına serpiştirdiğin resimler de çok güzel. Yalnız bazıları açılmıyor. Onlara bir el atsan ne güzel olur.

Gelelim olumlu eleştirilerime. Kurgun bir kere o kadar güzel ki... Seçtiğin karakterlerin (Hızır, İskender vs), yarattığın karakterlere verdiğin isimler, nesnelere verdiğin isimler çok yaratıcı ve güzel. Efsunlu sözlerin (özellikle bölümlerin birinde vardı sanırım 10.bölüm) çok güzel. Karakterlerini de çok beğendim. Ayrı ayrı kişilikleri çok güzel anlatmışsın. Merak edilesi olmuş hepsi. Bir de henüz yazmadığın ileriki bölümlere göndermeler yapıyorsun ve bu hem tad katıyor hem de merak uyandırıyor.

Son bölümdeki hikaye çok hoşuma gitti. Yan hikayeler en çok tad katan şeyler bana göre. Bu da efsanemsi masalımsı çok güzel bir şey olmuş. Yalnız merakta bıraktı beni. Kokusu çıkar yakında umarım.

İlk bölümlere göre kendini çok geliştirmişsin ve bu çok bariz görülebiliyor. Tasvirlerin çok güzel (benim hiç bir zaman yapamadığım şeyler :D ) Eh daha ne olsun. Dün başladığımda açıkçası "Ohoo, benim bunu okumam bir haftayı bulur." diye düşünmüştüm. Ama bak bitti. İşte burada yazarın hüneri devreye giriyor.

Sonuç: Sana özendim ve çok beğendim. Yazmaya devam et, çok çok çok büyük bir merakla devamını bekliyorum.

Başarılar :)

Çevrimdışı grikunduz

  • **
  • 369
  • Rom: 6
  • Est solarus oth mithas
    • Profili Görüntüle
    • HayalGezer
Ynt: Hızır'ın Çırağı -11-
« Yanıtla #81 : 30 Mayıs 2012, 18:17:34 »
Evet sonunda mesajını alıp gelme fırsatı buldum. Stephen King'in Kule kitabının sonunda dediği gibi
Spoiler: Göster
"eğer seriyi okuduysanız bunu da okuyun. Çünkü her zaman en sonuncular en güzelleridir." (Ya da böyle birşey)
olmuş sanki. Hikayenin en sağlam bölümüydü. Savaşı tetikleyen bir büyücü merakları arttırıyor.  Ancak ikinci kılıcın o kadar kolay yapılmış gibi yazılması hoşuma gitmedi. Yani her demire bir parça mücevher takarsan dünyanın en güzel kılıcı olur gibi bir izlenim oluşmuş.
Ama dilin konusunda denecek söz yok. Irmak gibi akıyor. (imladan pek anlamadığım için o konuda bir şey diyemeyeceğim) Son olarak keşke başına ufak bir özet koysaydın da bazı şeyleri hatırlamaya çalışırken kafamız karışmasaydı. (Lisef'in kim olduğunu hatırlayamadım ya :D) Devamını bekliyorum. :)

Kayıp Rıhtım Arşiv Forum

Ynt: Hızır'ın Çırağı -11-
« Yanıtla #81 : 30 Mayıs 2012, 18:17:34 »