Kayıt Ol

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Laughing Madcap

Sayfa: [1] 2 3 4
1
Kurgu İskelesi / Sabah Haberleri
« : 16 Kasım 2015, 13:19:53 »
Henry Scott Lloyd kahvesinden bir yudum aldı ve gözünün ucuyla kendisini çeken kameranın üzerindeki uyarı panosuna baktı. Reklamların bitmesine bir dakikadan az bir zaman kalmıştı ki bu Henry için oldukça uzun bir süreydi. Spikerlikte yirmi ikinci yılına girmişti; bu onu çoğu meslektaşından ve şu anda çalışmakta olduğu Kanal 6’nın tamamından daha tecrübeli yapıyordu.

“Yayına 30 saniye! Bay Lloyd, herhangi bir şeye ihtiyacınız var mı?”

Amanda Heyes, haberci olmak için iş başvurusunda bulunup patronlarına kahve getirmek gibi sıkıcı işleri yapmaya zorlanan sayısız hevesli stajerden birisiydi. Henry gülümseyerek cevap verdi.

“Amanda, bana Henry demen dışında, bir isteğim yok. Bu kameralar öyle göstermiyorsa bile Bay kelimesi kesinlikle beni yaşlı gösteriyor.”

Amanda gülümseyerek başıyla onayladı ve stüdyodan dışarı çıktı. Bu sırada Henry kahvesinden bir yudum daha aldı ve kravatını düzelterek karşısındaki kameraya doğru döndü. Kameranın arkasında, suratında dünyanın en canı sıkılmış insanını bile hayat dolu gösterebilecek bir ifadeyle Alex duruyordu. Elini havaya kaldırmış, beşten geriye sayarken Henry suratını buruşturdu. Birlikte çalıştığı herkesin adını hatırlamaya özen gösteriyordu ve bir süredir sabah haberlerinde karşısında duran bu genç kameramanın soyadını hatırlayamamıştı.

Panonun kırmızı renkteki “Yayında” uyarısı ve kulaklığına fısıldanan küçük bir hatırlatma ile kendine gelen Henry gülümsedi ve kameraya bakarak konuşmaya başladı.

“Bugün 23 Ekim 2077, saatlerimiz 09:30’u gösterirken sabah haberlerine kaldığımız yerden devam ediyoruz.”

Bu sırada uyarı panosunun hemen altındaki suflör ekranı titreyerek açıldı ve okuyacağı metin yavaş yavaş yukarı doğru kaymaya başladı. Ekran, Alex’in tam kafasının üzerine denk geliyor ve yazılar sanki Alex’in düşünceleriymiş gibi duruyordu. Kameramanın genelde takındığı surat ifadesi de düşünülünce bu durum Henry’e hep komik gelmişti.

“RobCo Endüstrileri’nde araştırma ve geliştirme çalışmaları yapan bir bilim adamı, William Shaw’un dün akşam yapmış olduğu basın açıklaması ülke genelinde geniş yankı buldu. Bay Shaw, gündelik işlerimizde sıklıkla kullandığımız Mr. Handy gibi robotların üretiminden ve bilgisayarlarımızın yazılımından sorumlu RobCo’ya, yıllar önce hükümetin, sınırsız maddi destek karşılığında askeri çalışmalarda bulunmasını teklif ettiğini fakat Robco’nun kurucusu Robert House’un bunu kabul etmediğini ifade etti. Bay House’un hep söylediği gibi artık savaşların değişmeşi gerektiğini ve bilimsel gelişmelerin askeri alanlardan çok sosyal hayata yönelik olması gerektiğini dile getiren Bay Shaw, bunun dışında çarpıcı bir iddiada daha bulundu.”

Trent! Alex’in soyadı Trent’ti. Henry’ye “Tanıştığım kişiler arasında bunu duyup da kelime oyunu yapmayan ilk kişisiniz” demişti; Henry de dilinin ucuna kadar gelen “Yeni trend sensin o zaman!” espirisini yapmak yerine kapalı durmayı tercih eden çenesine teşekkür etmişti. Derin bir nefes alıp, habere devam etti.

“Bay Shaw, hükümetin kendilerinden sonra kapılarını çaldığı ve çoğumuzun çoktan belgelerinin altına imza attığımız Vault-Tec firmasının göründüğü kadar iyi niyetli olmadığını iddia etti. Olası bir savaşta halkı korumak üzere devasa sığınaklar üreten Vault-Tec’in, biyolojik silahlar ürettiğini ve canlı insan denekleri üzerinde deneyler yaptığını ifade eden William Shaw, Vault-Tec belgelerine imza atarken bir kere daha düşünülmesi gerektiğini söyledi.”

Henry bir süre duraklayıp omuz silkti ve gülümseyerek ekledi.

“Eh, bunun için biraz geç kaldınız Bay Shaw çünkü sıradaki haberimiz tam da bununla ilgili. Vault-Tec’in yaptığı açıklamaya göre, sığınaklara yapılan başvurular son iki haftada rekor-“

Suflör ekranında yavaşça yukarıya doğru kayan yazılar durdu. Henry,sol kulağına takılı olan kulaklığa yapılan uyarı ile duraksamıştı ve yayın odasından gelen yeni haberi daha iyi duyabilmek için sol elinin işaret parmağını kulaklığa iyice bastırdı.

“Evet... Sevgili seyirciler.. Yayınımıza önemli bir haber nedeniyle ara vermek zorundayız. Batı yakasında bir nükleer patlama yaşandığına dair-“

Henry’nin kaşları çatıldı ve soru soran bakışlarını kamera yerine, stüdyonun arka kısmındaki camlı bölgeye, yayın odasının bulunduğu bölgeye kaydırdı. Yayın odasından gelen haberler kısa ve netti; Alex’in kafasının üzerindeki uyarı panosunun ve suflör ekranının kapanması ise kafasındaki sorulara nispeten yanıt olmuştu.

“Sayın seyirciler, ülkenin batı yakasından birden çok nükleer patlama haberi geldi. O bölgedeki istasyonlarımız ile bağlantıyı kaybettik. Tüm bu gelişmelere karşın hükümetin sessizliği düşünülürse... Görünen o ki Bay House, savaş... savaş asla değişmiyor.”

Birlikte çalıştıkları sekiz ay boyunca ilk kez Alex’in suratında can sıkıntısı dışında bir ifade oluşmuştu. Henry, yayın odasından gelen koşuşturma ve bağırışlar dışında bir şey duyulmayan kulaklığını yavaşça çıkartırken kamera yerine Alex’e bakıp gülümsedi. Genç kameramanın yüzü büyük bir ihtimal korkuyla karışık bir heyecan ifadesine bürünmeye çalışmıştı ama pek başarılı olmuşa benzemiyordu. İfadesiz bir şekilde görmeye alıştığı suratın böyle eğreti bir hal alması, içinde yükselen berbat hissiyata rağmen Henry’nin suratında, bir saniyeliğine de olsa, gülümsemeye yol açmıştı. Midesinde filizlenip yukarı doğru tırmanan ve şimdi de kalbini bir sarmaşık gibi sarmaya başlayan o berbat his, gülümsemeyi sildi. Henry başıyla stüdyonun çıkış kapısını işaret edemeden Alex oturduğu tabureden fırlayıp çıkışa doğru koşmaya başlamıştı. Tecrübeli spiker bunu yadırgamadı; bundan 20 sene önce olsaydı o da aynı şeyi yapardı. Ama Henry Scott Lloyd, Kanal 6’nın sabah haberleri spikeriydi ve izleyicilerine veda etmeden hiç bir yere gitmeye niyeti yoktu. Halen televizyonun karşısında oturan kişilerin gördüğü son şeyin, 50’li yaşlarını çoktan tüketmiş bir adamın çığlık çığlığa koşuşturması olmamalıydı. Hem, çok büyük bir ihtimal, artık her şey için çok geçti. Kolundaki saati kontrol edip ciddi bir ifadeyle kameraya dönen Henry, konuşmaya devam etti.

“Bugün 23 Ekim 2077. Saatlerimiz 09:46’yı gösterirken yayınımızı sonlandırıyoruz. Sizlere veda etmeden önce şunu söylemek istiyorum ki, bu bir tatbikat değil. Ve Katherine... Umuyorum sirenleri ilk duyduğunda hemen sığınağa koşmuşsundur. Umuyorum şu anda televizyonun başında, beni izlemek yerine sığınağa ulaşmışsındır. Eğer halen ekran başındaysan...”

Henry asla romantik birisi değildi ve eşi Katherine asla ondan romantik olmasını beklememişti. Aralarında, sadece bir bakışla iletilebilen sağlam bir sevgi bağı vardı. Son anlarında bile olsa, kocasının hiç değişmeyeceğini gösterircesine kameraya gülümsedi ve kollarını iki yana açtı.

“Bugün eve biraz geç gelebilirim... “

Spoiler: Göster
Not: Fallout 4'ü alabilecek ya da oynayabilecek durumum yoktu. Ben de yazdım. Pişman değilim.

2
Çizgi & Anime / One-Punch Man
« : 02 Kasım 2015, 18:49:20 »

Hepimiz izlediğimiz filmlerden/çizgi filmlerden ya da okuduğumuz çizgi romanlardan etkilenip "süperkahramancılık" hayallerine kapılmışızdır. Belki halen kapılıyorsunuzdur. Aranızda "Param olsa ben Batman olurdum ya" diyen Karabüklü arkadaşlar var mesela, biliyorum.

İlk önce web comic olarak yayınlanan, tutunca da mangası çıkan, o da beğenilince animesi yapılan One-Punch Man'in de hikayesi bu "Ben kahraman olucam!" haykırışı ile başlıyor.

Kodummu oturturum!

Görüntüsünden zekasına, hayat standartlarından tarzına kadar her şeyiyle vasat birisi olan Saitama'nın hikayesini anlatıyor anime. Zamanında vasat bir işi varken bir gün bunalıp, "çocukken süperkahraman olmak istiyordum, şu hale bak. Bi dakka ya, ben süperkahraman olucam!" diyen Saitama işini gücünü bırakıp kendini bu işe adıyor ve 3 senelik zorlu bir antrenman süresinden sonra tüm bu vasatlığına tezat olacak şekilde çok büyük bir güce sahip oluyor. Öyle ki kimse karşısında duramıyor, tüm düşmanlarını tek yumrukta paramparça edebiliyor.

Özetle büyük gücün büyük can sıkıntısı getirdiği bu animede, Saitama'nın kendini tekrar hayata bağlayacak, heyecanlandıracak bir rakip arayışını izliyoruz.

Dalga geçeyim derken çığır açmak

Tür olarak bir "seinen parodisi" diyebileceğimiz bir tarza sahip olsa da bahsi geçen "aksiyon dolu, bol vurdulu kırdılı" bu tarzın çok da esaslı bir üyesi olmuş One-Punch Man. Yani komedisinin kalitesinin yanında dalga geçtiği öğeleri de çok iyi işlemiş ki bir dövüşü 7 sezona yayan türdaşlarının yanında, ilaç gibi geldi.

Çizimler ise şahane. Gerçekten, mangası da okuduğum kadarıyla tadından yenmiyordu ve animede de bunu çok iyi başarmışlar. Sade, net ve bir hayli komik.

Komedi unsuru ise genelde göndermeler ve karakter üzerine. Yani izleyicileri eğlendirmek ya da güldürmek amacıyla bariz oluşturulmuş şakalar yerine anlık, durum komedisi tercih edilmiş ve bu aksiyon dolu sahnelere mükemmel bir şekilde yedirilmiş. Türdaşlarının aksine savaş sahnelerinde sıkılmak yerine aksiyona kapılıp heyecanlanabiliyor ve bu heyecanın tam ortasında birden kahkahalara boğulabiliyorsunuz.

Kel mel ama çalışıyor

Saitama; işinde gücünde, her gün karşılaşılabilecek normal bir adamken kahramanlığa soyunan, kendi deyimiyle "eğlence olsun diye kahramanlık" yapan, dünyanın en güçlü ama en düz insanı. Kendisine saatlerce ne kadar güçlü olduğunu anlatan rakibine verdiği tepki bir nevi özet olabilir.

Spoiler: Göster


Tabi asla yenilmeyen, durdurulamayan ve tek yumrukta herkesi deviren bir karakter, izleyiciyi sıkmadan ne kadar ilerleyebilir ki? İşte burada diğer karakterler devreye giriyor. Ailesinin intikamını almak için daha güçlü olmanın yollarını arayan yakışıklı cyborg "Genos" olsun, halkın kahramanı gönül adamı "lisanssız sürücü" (bisikletli) olsun, Saitama ile karşılaşana kadar kendisini kimsenin hareketlerini göremeyeceği kadar hızlı sanan "Sonic" olsun, birbirinden saçma düşmanlar olsun, hepsi de animeyi gümbür gümbür sürüklüyor.

Sonuç?

Açılış müziğine yakışan bir aksiyona ve kapanış müziğine yakışan bir duygusallığa sahip olan One-Punch Man; izlemesi bir hayli eğlenceli, oldukça başarılı bir anime olmuş. Şimdilik 5 bölüm çıkmış olmasına rağmen beni kalbimden vurdu. Kurgusal olarak öyle müthiş bir derinliği yok, sonuçta aksiyon-komedi tarzı bir anime. Fakat iddia ettiği aksiyon kısmını da komedi kısmını da çok iyi başarmışlar.

Kaliteli bir "süperkahraman" hikayesinin olmazsa olmazı olan "karakterin geçmişi, amacı ve yaşadıkları" konularını çöpe atıp öylesine bir kahramanı işlemek ve bunu böylesine güzel başarabilmek... İzleyiniz efendim.

Not: İçimdeki %50'yi spoiler vermemek için zor tutuyorum.

Edit:Bu da iyiymiş;
Spoiler: Göster

3
Oyunlar / Rebel Galaxy
« : 24 Ekim 2015, 00:27:19 »

Spoiler: Göster
Özet geç, durumum yok okuyamam diyenler için fragmanı tavsiye edebilirim. Gerçekten oyunu, havasını ve müziklerini çok güzel özetliyor.


Star Wars, Star Trek ya da Battlestar Galactica’nın bizler üzerindeki sayısız etkilerinden birisi de bir uzay gemisinde yaşama/uzay gemisi kullanma hayali olsa gerek. Bu yüzdendir ki farklı dönemlerde ve farklı tarzlarda ama ana fikri bir uzay gemisi kontrol etme olan sayısız oyun piyasaya sürüldü. X-Wing, Homeworld, Freespace, Freelancer, Sins of a Solar Empire; bu asla eskimeyen uzay gemisi sevdasının ürünlerinden bir kısmı sadece.

Bu konuda tam anlamıyla bir başyapıt çıkmadığından mıdır, çoğunun kısa sürede oyun yüklenirken yaşanan heyecanı yitirmesinden midir bilinmez bu tarz oyunlar çıkmaya ve biz uzay gemisi sevdalılarını bir süre daha oyalamaya devam ediyor. Bu furyanın son ürünü ise, Rebel Galaxy.

Aile Bağları

Oyun mükemmel bir müzik eşliğinde, kısa bir tanıtım videosuyla başlıyor. Teyzeniz (ya da halanız) Juno’nun gençliğinde yasal olmayan işler için kullandığı uzay gemisi Rasputin’i size bırakması ve sizinle buluşmak için yine pek yasalara bağlı olmayan tiplerle dolu bir uzay istasyonuna çağırması ile oyuna giriyorsunuz. Sonrası teyzenizi ( ya da halanızı) bulma çabalarınız, türlü tehlikeler atlatmanız ve uzay gemisi ile beraber size bırakmış olduğu bir yapay zeka modülünü kullanmanız,araştırmanız ve geliştirmeniz ile devam ediyor.

Oyun genel olarak düzümsü bir yol izliyor. İster görev yaparak (şunu taşı, şu düşmanları temizle, şuraya baskın yap gibi klasik görevler), ister ticaret yaparak (belli başlı malların farklı istasyonlarda farklı fiyatlarda olması, bu istasyonlardaki farklı durumlara göre bu ekonomik sistemin değişimini takip etmek gibi durumlar) para biriktiriyorsunuz. Sonra bu paraları geminizi geliştirmek ya da daha iyi bir gemi almak için kullanıyorsunuz. İstasyonlardan aldığınız görevler dışında ana hikaye, dediğim gibi teyzeniz ( ya da... anladınız) ve bahsetmiş olduğum yapay zeka etrafında dönüyor.

Oynanışın düz değil de düzümsü bir yol izlemesi ise şöyle. Diyelim ki bir uzay korsanını ortadan kaldırma görevi aldınız. Adam size  “Al sen şu parayı, beni görmedin koçum.” diyebilir ve siz cevap olarak “Ölmeye hazır ol!” ya da “[Parayı alır]Bir şey görmedim, duymadım.” diyebilirsiniz.  Bu şekilde basit seçeneklerle oyun farklılaştırılmaya çalışılmış ama bir rol yapma oyununda olduğu gibi seçeneklerinizin oyunun gidişatına herhangi bir etkisi yok.


Kahrol düşman, al sana iyon topu!

Savaş....Savaş asla değişmez. Ne yazık ki savaşsız da olmuyor. Öyle ya da böyle, oyun belirli bir noktadan sonra daha iyi silahlara sahip olmanızı istiyor çünkü hemen hemen yaptığınız tüm görevler sırasında savaşmanız gerekiyor. Neyse ki savaş sistemi çok fazla karmaşık ya da zor değil. Hatta oyun genel olarak fazla karmaşık ya da zor değil. Bir iki kez warp’a girip çıkıp, istasyonlara yanaştıktan sonra sanki gerçekte Battlestar sınıfı bir gemiyi, dikiz aynalarına bakmadan geri geri park edebilecekmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Eh, bu da oyunun en önemli bağlayıcılığı olan “uzay gemisi kullanma” hissini bir hayli baltalıyor.

Savaşlar da keza öyle. Sanki komutanızdaki mürettebatın koşuşturmacasıyla değil de tek başınıza o koca filoları yok ediyormuşsunuz gibi geliyor. Vader’ın hakkı Vader’a şimdi, savaş sahneleri görsel açıdan oldukça doyurucu. Ama hissiyat? İşte o konuda biraz yavan.


Amaan sıkmaya baş-JUMP!

Oyun, simülasyon oyunlarının bir türlü çaresi bulunamayan “bir süre sonra sıkmaya başlaması” illetinden muzdarip. İster ana hikayeye devam edin, ister yan görevlere koşturun, oyunun tüm olayı para kazanmak ve bu paralarla daha iyi gemi/silahlar satın almak. Oyun dünyasına herhangi bir etkiniz olmuyor, oyun dünyası zaman içinde kendi kendine değişse de sizin yaptığınız hiç bir şeyin oyunda herhangi bir etkisi yok. İstediğiniz kadar uzay korsanlarının kökünü kurutun, değişen sadece paranız ve uzay korsanların size karşı tutumu oluyor. Daha düşman oluyorlar. Oyunun başında da gördükleri yerde saldıran bu grubun daha da düşman olması gibi bir durum var, evet. Askeriyeyle arayı iyi tuttunuz diyelim, değişen bir şey yok. Öyle sıkıştığınız noktada yardıma gelmiyorlar, sadece haritada "dost" olarak görülüyorlar.

Askeriye ve uzay korsanlarından bahsetmişken, oyunun bir başka “düzümsü”lüğü de bu farklı topluluklara karşı tutumunuza göre görevlerin değişmesi. Eğer korsanlara yakın tutum sergiler de halka/askerlere pislik yapma peşinden koşarsanız, görevler de bu yönde değişiyor. Tabi ismen değişiyor, konsept hemen hemen aynı.

Galaksinin bir noktasından başka noktasına warp teknolojisinin izin verdiği kadarıyla gidip gelirken artık sıkılmaya başlamışken, ana hikayenin bir noktasından sonra işler değişiyor. Jump sürücüsü alıp, başka bir galaksiye sıçramanız için bir sektör haritası karşınıza çıkıyor ve diyorsunuz ki, işte bu be, oyun yeni başlıyor.

Sonra yanıldığınızı farkediyorsunuz. Farklı bir galakside, ama daha güçlü silahların ve gemilerin satıldığı, daha zor görevlerin olduğu aynı konseptin ve hikayenin peşinde koştuğunuzu görünce, biraz üzülüyorsunuz. Belki oyundan çıkıyorsunuz. En iyi ihtimal oyunu silmek yerine, biraz unutmak üzere bir kenara koyuyor, günler sonra tekrar geri dönüyorsunuz.

Son söz

Yukarıda da bahsettiğim gibi, bir strateji oyununun hikayesini ya da rol yapma oyununun etkileşimini barındırmayan, sizi serbest bırakan ama aynı şeyleri yapmaya zorlayan bütün uzay simülasyonu oyunları gibi Rebel Galaxy de bir süre sonra sıkıyor. Hikayesi ve hatta oynanışı "Sid Meier’s Pirates!"a bir hayli benzeyen bu uzay simülasyonunun en büyük farkı müzikleri sanırım. Ne yazık ki toplamda yaklaşık 10 müzik kullanılmış olması da, oyunun en büyük artısını diğer özellikleri gibi “sürekli aynı şeyin tekrarlanması” kategorisine sokuyor.

Uzay simülasyonları konusunda bir yenilik getirmiyor olsa da ilginç bir şekilde sıkıldığınızda 5 saattir başından kalkmamış olduğunuzu farkediyorsunuz ki bu da farklı bir yönü. Eğer siz de büyüyünce Viper pilotu olmak istiyorsanız, Freelancer’a saatlerinizi harcadıysanız, Homeworld oynarken farklı kamera açılarıyla gemilerinizi saatlerce izlediyseniz; buyrun Rebel Galaxy’e!

Sonuç itibariyle uzay simülasyonları konusunda bir değişilik yok; saatlerce başından kalkmayıp bir anda silinebilecek, eğlenceli ama sürükleyici olmayan, görsel olarak güzel ama zevkten dört köşe yapmayan, oynanış olarak basit ama gerçeklikten uzak, klasik bir uzay simülasyonu.

Düzeltme: Müzikler konusunda çok mühim bir detayı atladığımı farkettim. Oyunu açtığınızda karşınıza çıkan ayar menüsünde, müzik dosyası oluşturup istediğiniz müzikleri koyabiliyorsunuz. İstasyon içi, ana ekran, ambiyans ya da savaş müzikleri olarak ayrı ayrı seçebiliyorsunuz. Yani öyle "müzikler tekrar ediyor kendini yea!?" diye atlamamak lazımmış.  :(

4
Televizyon / Daredevil
« : 25 Temmuz 2015, 20:36:14 »

Matt Murdock, küçük yaşta bir trafik kazası geçirir. Bu kaza onun görme yetisini elinden alsa da diğer hisleri oldukça kuvvetlenir. Şimdi ise Hell's Kitchen'da gündüzleri avukat geceleri Daredevil olarak şehrinde adaleti sağlamaya çalışmaktadır.

Evet, bu hikayeyi hepimiz biliyoruz. Çizgi romanlardan olmasa bile Ben Affleck'in muhteşem (!) Daredevil'ını hangimiz unutabiliriz? Peki bu Daredevil'ın olayı ne, neden bu kadar sevildi?

Öncelikle dizi kurgusal anlamda karanlık. Çizgi romanlarındaki kadar olmasa da Matt Murdock'ın talihsizliği, acıların çocuğu durumunu bir nebze gösterebilmişler. Onun dışında Hell's Kitchen yozlaşmanın kol gezdiği bir şehir ve bunu da başarılı bir şekilde yansıtabilmişler. Uyuşturucu, mafya çatışması, insan trafiği, vahşice adam öldürme gibi şeylerden bahsediyorum. Bu ortamı, hemen hemen her bölümde görsel olarak da hoşumuza gidecek şekilde sunmaları ise pastanın kreması olmuş adeta. Kullanılan renkler, kamera yöntemleri gibi etkileyici durumların dışında, dövüş sahneleri de oldu bittiye getirilmeden, profesyonelce ele alınmış. Bir kahramnın 6 dakikalık kavga sonunda nefes nefese kalıp, yorgunluktan yere yığılması öyle çok sık rastlayacağınız bir şey değil sonuçta.

Bu karanlık ve şiddet dolu ortama bir iki hoşluk, üç beş Marvel yapıtlarına gönderme, dozunda komiklikler şakalar eklenince, gayet olmuş.

Bunu hep dile getiriyorum, Marvel ve ürünlerini sevmiyorum. Daredevil, Marvel familyasında hoşuma giden sayılı çizgi roman kurgularından birisiydi. Fakat işin ekran boyutunun bu kadar güzel olacağını hiç beklemiyordum. Flash, Gotham, Arrow, Supergirl gibi yapımlar bunun yanında ilkokul piyesi gibi kaldı.

Ve son olarak, elbette;
Spoiler: Göster

5
Düşler Limanı / Zarlar
« : 15 Temmuz 2015, 15:52:16 »
Takvimler temmuz ayının ortasını gösterse de iklimin bunu pek umursamadığı günlerden bir günde, yağmur usul usul yağıyordu. Sokaktaki bir çok kişi bu geçici yağmurdan kendilerini korumak için sağa sola koşuşturuyorlar, ellerindeki gazete ya da çanta gibi eşyalarla ıslanmamaya çalışıyorlardı. Bir tanesi hariç, herkes hareket halindeydi.

“Eggs’n Beans” tabelasının altında duran adam bir süre yağan yağmuru izledi. Gözlerini gökyüzünden ayırmadan yavaş hareketlerle ceplerini karıştırdı ve cebinden bir sigara paketi çıkarttı. Bakışlarını gökyüzünden indirip yolun karşısına sabitleyen adam kendi kendine konuşmaya başladı.

Aslına bakarsanız kendi kendime konuşmuyorum, sizinle konuşuyorum. Sigara ister misiniz? Oops, pardon. Fiziksel olarak imkansız sanırım. Neyse, ne diyordum? Hah evet, bir süredir beni izlediğinizin farkındayım. Bir selam vermesem çok ayıp olurdu. Evet evet, size söylüyorum. Şaşırmış durmayın, şu anda bile ağzımdan çıkan her harfi takip ediyorsunuz.  Merhaba! Nasılsınız? Bir saniye şu çakmağı bulayım da...

Adam ceplerini hararetli bir şekilde karıştırırken yoldan geçenler adama garip garip bakıyorlardı. Sonunda çakmağını bulup ağzına yerleştirdiği sigarayı yaktığında bakışlarını tekrar yolun karşısına dikti.

Adım Jacob. Ve bu da, derin bir nefes aldığı sigarasını gösterdi, benim merdivenim. Eveeet, bazılarınız bu göndermeyi kaptı bile. Vay be, sizinle daha önce konuşmalıymışım. Buna inanabiliyor musunuz, temmuzun ortasında iliklerimize kadar ıslanacağız! Eve dönüş yolunda bir dinlenme molası vermek hiç de fena olmaz herhalde. Tamam, dur bakalım.

Sigara paketini bulduğu cebinden iki tane zar çıkartan adam yere çömeldi ve zarları attı.

2-6.  Butler’s Butt’a o zaman... Haydi beni takip edin.

Adam sallana sallana, yağmurun tadını çıkartarak ilerlemeye başladı ve bir kaç ötede bulunan küçük bir bara girdi. Arkalarda, tuvalete açılan kapının yanına yerleştirilmiş küçük bir masaya oturdu ve bekledi. Çok geçmeden sakalları bir hayli uzun, hafif göbekli, bol siyah giyinimli, klişelerle bezeli bir adam masaya yaklaştı.

“Hey adamım, sana ne getire- Ah pardon Jacob. Saçların yağmurdan berbat olmuş, tanıyamadım. Yaptığın şeyi yap da ne istediğini söyle.”

Jacob zarlarını çoktan çıkartmış ve masanın üzerine atmıştı bile.

“Hmm... 4-4. Dur tahmin edeyim. Guiness?”

Jacob gülümseyerek başını hayır anlamında salladı.

“Viski, duble.”

Adam bir kere daha tahmininin tutmaması nedeniyle başını salladı ve bara doğru yöneldi. Bu sırada Jacob bakışlarını giriş kapısına doğru dikti.

Bunun adı Alfie. Ve evet, klişelerle dolu gerçekten de. Motorcu gibi giyindiğine bakmayın, hayatında hiç motor kullanmamış. Ortama ayak uyduruyor sadece. Adının uzun hali Alfred ve bu mekan onun. Butler’s Butt. Dediğim gibi, klişe ama uygun. Kendimi burada rahat hissediyorum. Pek müşterisi olmaz zaten, kendisi de bana ve bu garipliklerime pek karışmaz. Bu zar olayını çözmeye çalışıyor, kompleks bir sistemim olduğuna inandırmış kendisini. Her seferinde gelen zarlara göre ne isteyeceğimi tahmin etmeye çalışıyor ama şimdiye kadar bir kere bile doğru tahmin edemedi. Neden mi? Size bir sır vereyim ama aramızda kalacak. Kaç kişisiniz bilmiyorum ama aranızda anlaşın işte, bunu kimseye söylemeyin. Adam öne doğru eğildi ve fısıldadı. Sistemim falan yok! Zarları atıyorum ve aklıma gelen ilk şeyi söylüyorum!

Jacob kendinden memnun bir şekilde geriye yaslandı, yüzünde şapşal bir sırıtış vardı.

Şapşal mı, aşk olsun! Pek yakışıklı olduğum söylenemez, aynı şekilde pek güldüğüm de. Tecrübesiz bir sırıtış diyelim ona. Neyse, zar olayı diyorduk.

Jacob’ın kendi kendine konuşmasını zerre umursamayan Alfie elindeki viski bardağını masaya bıraktı ve geri dönüyordu ki, bir an duraksadı. Neden sonra Jacob’ın karşısındaki sandalyeyi çekip oturdu.

“Sahiden bu zar olayı ne? Biliyorum işine karışılmasını sevmiyorsun ama 12 yıllık bar serüvenimde tanıdığım en iyi delisin. İşin garibi, çoğu arkadaşımdan daha düzgün birisin. Bir tek bu zar olayı var çözemediğim. Sırrını falan anlat demiyorum ama neden zar?”

Jacob zarları eline aldı ve bir süre duraksadı. Sonra kafasını kaldırıp Alfie’ye baktı ve zoraki bir şekilde gülümsedi.

“Teşekkür ederim Alfie, sen de tanıdığım en az rahatsız edici insansın. Sanırım sana anlatmamda bir sakınca yok.”

Bu sırada gözlerini Alfie’nin omzundan geriye doğru kaçırdı ve fısıldadı.

Ve tabi ki size de...

“Tanrı zar atmaz diye bir laf var, bilmiyorum duydun mu ama. Ne niyetle söylenmiş önemli değil ama şöyle bir durum var ki yaşananlar, burası, orası, geçmiş, gelecek, durumlar... Hepsi sabit. Yani kader denen bir senaryo örgüsünün içerisinde yüzüyoruz ve olan bitenler hep tanrının elinde. İşi asla şansa bırakmıyor, kısacası zar atmıyor.”

Alfie oturduğu sandalyede arkasına yaslanıp kollarını kavuşturdu. Bu duruşu ve surat ifadesi, pek anlamasa da gerçekten anlamaya çalıştığını gösteriyordu.

“Yani önümüzde bir menü var. Bir çok seçeneğimiz var. Hatta menüden bir şey seçmeme, kalkıp gitme, oturup öylece menüyü izleme, menüyü parçalama seçeneklerimiz de var. Biz de bunlardan birini seçiyoruz. Diyelim ki tekila seçiyoruz. Hem de üç tane istiyoruz.  Üçünü de içtikten sonra midemiz bulanıyor ve kusuyoruz. Bir seçim yapıyoruz ve sonuçlarına katlanıyoruz. Ama öyle mi gerçekten? Bara gelmeyi, tekila içmeyi, üç tane içmeyi biz mi seçiyoruz? Yoksa kaderimizde mi bu var? Örneğimin kusuruna bakma, kaderimizde tekila var, berbat bir ergen rock şarkısı ismi gibi oldu ama anlayabileceğin şekilde anlatmaya çalışıyorum.”

Alfie başını hafifçe salladı ve Jacob’ın devam etmesini bekledi.

“Seçimleri zarlara bırakırsan ne olur? Zarların nasıl geleceğini de tanrı belirliyor, evet. Kimin Afrikada doğup 12 yaşına kadar yaşamayı çok büyük bir başarı olarak göreceğini, kimin malikanesinde doğum gününde kendisine spor araba alınmadığı için babasına vazo fırlatacağını tanrı belirliyor. Seçimlerin önemli durduğu sabit bir kaderde, seçimleri zara bırakmak...”

Alfie’nin gözleri kısıldı ve öyle bir bakış attı ki, birazdan kulaklarından duman çıkacak gibiydi. Mavi ekran vermesine çok az kalmış gibi duruyordu. Jacob buna şaşırmamıştı ama kendisine kızdı. Kuyusunda rahat bir şekilde yüzüyordu aslında; kuyudan çıkıp okyanusa girmek bir an için rahatlatmış olsa da boşa kulaç atıyormuş hissi, özgürlük hissini okyanusun derinlerine gömüp boğdu. Kuyusuna dönüp, Alfie'yi rahat bırakmak en doğrusu olacaktı. Konuşmasını tam olarak doğru olmasa da Alfie'nin duymak isteyeceği şekilde, sıkkın bir ses tonuyla sonlandırdı.

“Seçim yapmadan önce zar atıyorum. Zarların seçimlerimi belirlemesine izin veriyorum. Benim yerime Şans Leydisi seçsin.”

Bir süre sessizlik oldu ve sonunda bu sessizliği Alfie’nin gülüşü bozdu.

“Biliyor musun, neredeyse senin deli olmadığını düşünecektim. Teşekkürler Jacob, artık eminim. Madem şans oyunlarına girdin, Rus ruleti de bir şans oyunu, seçimlerine öyle karar ver bakalım.”

Alfie yaptığı espriye kendi kendine gülerken, Jacob viskisinden büyükçe bir yudum aldı.

“Şans Leydisi ile dans etmek istiyorum Alfie, ona tecavüz etmek değil.”

Bir an sessizlik oldu ve Alfie tekrar gülmeye başladı.

“Vay be, bak bu çok iyiydi. Sen kitap falan yazsana?”

Jacob bir önceki seansında psikoloğunun da buna benzer bir öneride bulunduğunu hatırladı ve Alfie'ye de psikoloğuna söylediği şeyi söyledi.

“Ben daha çok konuşmayı seviyorum sanırım. Yazmak başkalarının işi.”

Gözlerini tekrar Alfie’nin omzundan geriye kaydırdı ve göz kırptı.

Değil mi?

6
Şişedeki Mısralar / Ölüm(süz)
« : 14 Temmuz 2015, 01:02:25 »
Yaşama kaygısından sıyrıldığında
İnsan yatar ölüm uykusuna
Artık bitti, hafifledim sanar da
Rahat bırakmaz onu göreceği rüya
Korku büyük yer kaplar ruhunda
İnsan razı olur yaşamaya
Zamana katlanmak zordur aslında
Ölümden sonrası puslu olmasa

***

Korkudan uyuyamaz olduğum zamanlarda
Tozlu bir kitap fısıldadı kulağıma
Bin yılda bir açan çiçeği bulduğunda
Ölümsüzlük bahşediliyormuş Xanadu'da

Buz mağaralarını aştığında
Gizli nehrin döküldüğü noktada
Büyük duvarların ardında
Hediyelerin en büyüğü verilecek sana

Bin yıl geçti buz mağaralarında
Güneşin bile dokunamadığı o soğukta
Gizli nehri buldum sonunda
Çıkışı arıyordum aslında

Kurtulmak için dua ettiğim zamanlarda
Bir soru yankılandı kafamda
Bin yıl geçti, zaman beni unuttu da
Aradığımı buldum mu acaba?

***

Ölüm korkusundan sıyrıldığında
İnsan kavuşmayı bekler ona
Artık bitsin der sonunda
Rahat bırakmaz onu yaşadığı bu rüya
Korku büyük yer kaplar ruhunda
İnsan razı olur sona
Zamana katlanmak zordur aslında
Sonsuzluk böyle acı olmasa

7
Oyunlar / Fallout 4
« : 15 Haziran 2015, 12:25:25 »

"... Son dakika haberi... Nükleer patlamalara dair teyit edilmiş haberler var... Aman tanrım! Askerlerimiz haklıydı.

Savaş... Savaş asla değişmez."


Dün E3'te tanıtılan Fallout 4'ün çıkış tarihi 10 Kasım 2015 olarak belirlendi. Collecters edition satın alanlara da Pip-Boy hediye edileceği söylendi.

Şuradan oynanış, şuradan eşya yaratma ve şuradan da Pip-Boy ile ilgili oyun içi videolar izlenebilir. Ben Bethesda'nın E3 konferansını toptan izleyecem diyenleri de şuraya alalım.

8
Kurgu İskelesi / Kadı Mahmut Efendi ve Biçare Ruhlar
« : 01 Haziran 2015, 17:23:10 »
Kadı Mahmut Efendi gerek zekasıyla gerek de adaletiyle nam salmış, döneminin pek zat-ı muhterem bir kişisiymiş. Merhametliymiş ve çevresine yardımcı olmaya gönülden bağlıymış. Öyle ki, vefatından sonra Allah, ona görevini devam edebilsin diye yeni bir hayat bahşetmiş. Kadı Mahmut Efendi, zamandan ve maddeden bağımsız bir halde yakaranların çığlıklarını duyar ve yardıma koşarmış. Haksızlığa uğradığını düşünen dertlileri rüyalarında ziyaret eder, kimi zaman da bizzat kendisini gösterirmiş.

İşte yine böyle bir günde Kadı Mahmut Efendi şiddetli bir inleme duyunca, hemen garibanın yanında belirmiş.

“Ey Mustafa oğlu Berke!” demiş, “Nedir derdin, niye böyle inlersin?”

Ağlamaktan göz pınarları kurumuş olan Berke başını kaldırmış ve hıçkıra hıçkıra ağlayarak derdini anlatmış.

“Sevdiğim kız kaşar çıktı Beybaba!”

Kadı Mahmut Efendi şaşırmış. Bir peynire nasıl gönlünü kaptırmış bu gariban diye düşünmüş.

“Annem hasta onun yanındayım demişti ama meğer Kerem’le sinemaya gitmiş!”

Berke ağlayarak, sızlanarak, hıçkırarak ve zaman zaman yerleri döverek anlatmış da anlatmış. Sonunda Kadı Mahmut Efendi mecnun bu diye düşünmüş, kısa ve öz bir cevap vermiş.

“Senin bu yaşadığın aşk değildir Berke Efendi! Aşkların en büyüğü O’na duyulan aşktır ve bu aşkın ızdırabı çölde içilen su gibidir!”

Berke gözlerinden yaşlar akarak uyanmış ve gördüğü rüyaya anlam verememiş. Neden sonra omuz silkip uyumaya devam etmiş. Bu sırada Kadı Mahmut Efendi başka bir sıkıntı hissedince, hemen oraya koşmuş.

Saçı sakalı birbirine karışmış harap ve bitap bir adam, yüzünü ellerinin arasına almış, kara kara düşünmekteymiş.

“Ya İlker, nedir bu halin? Nedir sıkıntın?”

İlker kafasını kaldırmış ve karşısında ak sakallı bu zat-ı görünce yüzü aydınlanmış.

“Allah senden razı olsun dedem, tam zamanında yetiştin. Borçlar belimi büküyor, bıçak kemiğe dayandı. Elde kalan son kırıntılar bunlar, şu altılıyı tutturmaktan başka çarem yok. Bir tüyo ver şu garibana!”

Kadı Mahmut Efendi şaşırmış ama gelmiş bir kere. Zararın neresinden dönülse kârdır diye düşünüp, vermiş cevabı.

“Kumarın ateşi koca ormanlar yakar da ısıtmaz, bir parça helâl koca cihanı doyurur. Gel vazgeç bu sevdadan, senin kurtuluşun göktedir!”

İlker kafasını sallayarak onaylamış ve önündeki bültene bakmış. Gülümseyerek ilk sıraya Gökbeyi’ni yazmış.

Tam da o anda öyle bir feryat kopmuş ki, bu uzaydan ve zamandan bağımsız muhterem zât bile irkilmiş. Hemen koşmuş feryat figan çığıran hatunun yanına. Hatun kişi saçını başını yolup da tepinirken, çıkmış karşısına.

“Hayırdır kızım, derdin nedir?”

Kadın bu sorunu çözebilecek kişinin bir erkek olduğunu pek iyi biliyormuş, bu yüzden de Kadı Mahmut Efendi’yi görünce ağlamayı kesmiş ve hemen derdini anlatmış.

“Amca bak şimdi. Bu elbise yüzde %20 indirimli ama buna benzer bir tane daha elbisem var. Şu elbise indirimde değil ama çok güzel. Hem de yeni sezon ürünü. Ne yapsam bilmiyorum. Sonuçta buna uygun ayakkabım da var ama şu da bu zamanlarda moda yani.”

Kadı Mahmut Efendi kafasını sallamış ve pek düşünmeden cevap vermiş.

“Zaman dediğin acımasız bir hırsızdır kızım, bugünün değerlisi yarının çöpüdür. Güzelliğin geçici, malın gidicir. Mühim olan içindir, asıl güzelliği gören gözlerindir.”

Kadın bu duyduklarını uzunca düşünmüş ve sonunda indirimde olmayanı almaya karar vermiş. İç astarı daha sağlam duruyormuş ve bu elbiseyi gördüğünde İrem kıskançlıktan çatlayacakmış.

Kadı Mahmut Efendi bu aciz kulların yardımına koşmuş da koşmuş, dertlerini dinlemiş, elinden geldiğince bir çözüm bahşetmiş. Bahşetmiş bahşetmesine de, Allah’ın basit bir kuluymuş sonuçta, doğa kanunlarından bağımsız kılınsa da Kadı Mahmut Efendi yorulmuş. Biraz dinleneyim de öyle devam edeyim diye soluklanmak istemiş ama haykırışların sonu kesilmiyormuş. Sonunda çok acil durmayan, fazla yüksek sesli olmayan bir yakarışa gideyim diye düşünmüş. Böylece bir nebze olsun dinlenecekmiş. Şöyle bir kulak kabartmış ve o tüm bağırış çağırışlar arasında, mırıldanırcasına yardım dileyen bir ses duymuş. Hemen gitmiş yanına ama bir de ne görsün, koskoca Atlas karşısında.

Kadı Mahmut Efendi, cihanı sırtlamış bu pehlivana ve dertli suratına bakınca dinlenemeyeceğini anlamış. Ama yine de gelmiş bir kere, yardım dileyeni eli boş göndermek olmazmış.

“Yiğit Atlas, anlat sıkıntını. Anlat ki bir çözüm bulalım.”

Atlas acıyla kapanmış gözlerini açmış ve Kadı Mahmut Efendi’yi bir süre izlemiş. O dertli çehresi asılmış ve kızarmış.

“Kadı Efendi kusuruma bakma, rahatsız ettim.” demiş utana sıkıla, gözlerini karşısındaki muhteremden kaçırarak. “Burnum kaşındı da...”

9
Televizyon / Person of Interest
« : 06 Mayıs 2015, 23:36:27 »

CBS’in 2011 yılından beri devam eden Jonathan Nolan tarafından yaratılmış bilim-kurgu/suç/drama dizisi Person of Interest; geçmişi bilinmeyen multi-milyarder bir dahi olan Harold Finch (Michael Emerson) ve eski CIA ajanı John Reese (Jim Caviezel)’in New York’taki suç dünyasına “ilgili üçüncü parti” olarak tanımlayabileceğimiz bir şekilde müdahele etmesini konu alıyor. Nolan ve suç dünyasına dışarıdan müdahele denince akla Batman gelmiyor değil hani ama bu noktada bilim-kurgu öğesi devreye giriyor.

Harold Finch ve arkadaşı Nathan Ingram, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra alarma geçen Amerikan Hükümeti için bir bilgisayar programı tasarlıyorlar. Dijital ortamdaki her türlü hareketinizi gözleyen bu yapay zeka hükümete karşı işlenecek bir terör suçunu önceden tespit edip hükümete haber veriyor. Fakat Harold dizi boyunca “Makine” olarak adlandırılan bu yapay zekanın günlük suçları da engelleyebilecek potansiyelinin farkına varıyor ve gizlice, hükümetin “alakasız” olarak gördüğü bu günlük suçları kendi başına engellemeye çalışıyor. Dizi de başlangıç itibariyle bu temelden yola çıkıyor. Sonrası, olaylar olaylar.
 
“İzleniyorsunuz. Hükümetin gizli bir sistemi var; her gün her saat sizi gözleyen bir makine. Biliyorum, çünkü ben yarattım. Makineyi terör eylemlerini saptaması için dizayn ettim ama o her şeyi görüyor. Sizin gibi sıradan insanları içeren vahşi suçları bile. Hükümetin alakasız olarak nitelendirdiği bu suçları bile. Onlar harekete geçmeyeceklerdi, o yüzden ben harekete geçtim. Ama müdahele edecek yeteneklere sahip bir ortağa ihtiyacım vardı. Otoriteler tarafından aranarak, gizlice çalışıyoruz. Bizi asla bulamazsınız ama kurban ya da fail, eğer numaranız çıkarsa... biz sizi buluruz.”
~Bölüm açılışında geçen konuşma, Harold Finch tarafından seslendirilmekte

Öncelikle Makine’nin işleyişi hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Bugün Facebook’ta doğum günü partilerimizi paylaşarak, twitter’da az önce tuvalete bıraktığımız şeylerden bahsederek, instagram’da yediğimiz yemeğin resmini paylaşarak internete kendimiz hakkında bir hayli bilgi yüklüyoruz. Buna telefon konuşmaları ve mesajlaşmaları da eklersek Makine’nin yaptığı şey kulağa pek imkansız gelmiyor. Kaldı ki yakın zamanda Amerika’da çıkan NSA krizi, Snowden itirafları ya da bizi de ilgilendiren tele-kulak mevzuları ile bu kurgu gerçeğe oldukça yakın geliyor. Zaten senaristler de bu iki odak noktasından yola çıkmışlar; o zamanlar bir söylenti olan hükümetin herkesi dinlediği/izlediği düşüncesi ve özellikle 11 Eylül’den sonra Amerikan Hükümetinin güvenlik konusundaki tutumu.

Bence dizinin vurucu noktasının bu işleyişle ya da kendi vatandaşlarını gizlice izleme etiğiyle bir alakası yok. Teşbihte hata olmaz; her şeyi gören, duyan ve bilen bir yapay zekadan bahsediyoruz. Harold Finch’in etik ya da fazilet gibi bir makine ile bağdaşlaşmayan olgulara sahip olması için, çocuk yetiştirir gibi özenle kodladığı, buna rağmen yaratıcısının bile tam anlamıyla güvenmediği bir yapay zekadan bahsediyoruz. Çünkü kabul edelim zekası ve öğrenme hızı bizi fazlasıyla aşan, her şeyi gören, duyan, bilen ve insan olmayan bir şeyden bahsediyoruz. İnsanoğlu bilinmeyenden, anlayamadığı şeylerden her zaman korkmuştur.

Harold Finch, Makine’sinin bir gün tüm insan ırkını alakasız görmesinden hatta daha kötüsü, değersiz görmesinden korkuyor. Buradan sonrası spoiler;
Spoiler: Göster
Yapılan flashbacklerde Makine’nin ilk günlerinde, Harold’ı gelişimine bir engel olarak gördüğü için defalarca öldürmeye çalıştığını görüyoruz. Ya da gizli işler çevirip yalan söylediğine, Harold’ın öğrettiklerine karşı çıktığına tanık oluyoruz. Yine zaman zaman izlediğimiz flashbacklerde bu eğitim sürecinden kesitler görüyoruz. Her türlü olasılığı olabilecek en hızlı şekilde düşünebilmesi için satranç oynamayı öğreten Harold, sadece bir kaç saat içinde oyunun üstadı olan Makine’ye oyunun sonunda asıl dersini veriyor;

“Satranç oynamayı sevmiyorum. Neden mi? Çünkü bu oyun hayatın değersiz görüldüğü vahşi bir dönemde ortaya çıktı. Herkes birilerinin diğerlerinden daha değerli olduğuna inanırdı. Şahlar. Piyonlar. Bence kimsenin hayatı başkasından daha değerli değil. Satranç sadece bir oyun. Gerçek insanlar basit birer satranç taşı değiller. Bazılarını, başkalarından daha değerli göremezsin. Beni daha değerli göremezsin. Kimseyi daha değerli göremezsin. İnsanlar kurban edebileceğin şeyler değiller. Çıkarman gereken ders şu; dünyayı bir satranç oyunu olarak gören herkes, kaybetmeyi hak eder.”


Oldukça ufuk genişletici, ders çıkartılabilecek konulara ve kurgulara sahip bir dizi olmasının yanında, drama-polisiye ve bilimkurgu dengesini de güzel bir şekilde sağlıyor. Sadece Harold’dan bahsettim ama diğer karakterlerin de kurguya katkıları ya da kendi hikayeleri oldukça kaliteli bir şekilde işlenmiş. Fakat onlardan bahsederek sizi spoilera boğmak istemiyorum.

Diziye yeni başlayan ya da başlayacaklar için söylüyorum; devam edin. İlk sezonlarda siyaset, bilimkurgu ya da dramla süslenmiş basit bir polisiye izliyormuş gibi gelebilir size ancak ilerleyen sezonlarda işin rengi değişiyor. Resim biraz daha büyüyor ve dizi gittikçe karanlık bir hale dönüşüyor.

Özetle; distopyaya ilerleyen kurgu, tik. Bilim kurgu, tik. Polisiye, tik. Karakter gelişimi, tik. İzleyin, izlettirin.

Not: Dizi bugün itibariyle 4. sezon finalini yaptı ve henüz resmi bir açıklama yapılmasa da 5. Sezonu olacak gibi duruyor.

10
Kurgu İskelesi / Silverberg Enstitüsü
« : 29 Nisan 2015, 00:43:45 »
Tarih: 22.04.2015
Kimden: Dedektif John Mcraven
Kime: Komiser Lee Morgan
Konu: Silverberg Enstitüsü arşivlerinden geriye kalanlar

Michael Silverberg (1892 – 1942), başarılı bir avukat olarak ün salmasının yanında Silverberg Enstitüsü’nün de kurucusudur. Üç çocuğunun üçünün de mevcut psikolojik problemlerini kontrol altında tutabilmek için malikanesine birkaç doktor getirmesiyle enstitünün temellerini atan Michael Silverberg, bir süre sonra çevredeki sorunlu kişilere ve bu kişilere yardımcı olacak doktorlara da kapısını açarak 1911’de Silverberg Enstitüsü’nü resmi olarak kurmuştur. Silverberg Enstitüsü hakkındaki dedikodulara rağmen 1942 yılına kadar aktif kalmıştır. 1942’de bilinmeyen bir sebepten dolayı çıkan ve malikaneyi yerle bir eden yangınla beraber kurucusu ve mali destekçisi Michael Silverberg’ün bu vahim olayda hayatını kaybetmesiyle (Cesetler tanınmayacak derecede deforme olmasına rağmen bu kazadan kurtulan kimse olmaması nedeniyle Michael Silverberg ve ailesi ölü olarak kabul edilmiştir.) enstitü aktif görevine ara vermiştir. 1996 yılında “Psikiyatri Platformu”nun mali destekleriyle beraber restore edilen ve tekrar aynı amaçla çalışmaya başlayan enstitüye, eski sahiplerinin anısına Silverberg Enstitüsü adı verilmiştir. 2011 yılına kadar aktif görevine devam eden enstitü, Ocak ayında bir hastanın şüpheli ölümü ile ilgili soruşturmalar ve şubat ayındaki sebebi bilinmeyen yangın sonrasında tekrar kapatılmıştır. Ekte, şüpheli ölüm dosyasını ilgilendiren görüşmeleri içeren kasetler ve bu görüşmelerin metinleri bulunmaktadır.


Ek-1.1;

Dr. Stan Lemning: Görüşme No: 22 . Ben Doktor Stan Lemning. Görüşmeyi yaptığım kişi Bay Henry Templeton.

(Sessizlik)

Dr. Stan Lemning: Başlayalım mı Bay Templeton?

(Sessizlik)

Dr. Stan Lemning: Peki. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

(Sessizlik)

Dr. Stan Lemning: Tedaviniz nasıl gidiyor?

(Sessizlik)

Dr. Stan Lemning: Bay Templeton, lütfen. Hiç bir şey söylemeyecek misiniz?

(Sessizlik)

Dr. Stan Lemning: En azından gülümsediniz, bu da bir gelişme.

(Sessizlik)

Dr. Stan Lemning: ... Peki. Bay Templeton, konuşmak istediğiniz herhangi bir şey var mı?

(Sessizlik)

Dr. Stan Lemning: Hastayı odasına götürebilirsiniz.

(Sandalyenin yere sürtme sesi ve demir bir kapının açılıp kapanma sesi)

Dr. Stan Lemning: Bay Henry Templeton ile yaptığımız dördüncü görüşmeden de bir sonuç alamadım. İlaçlarının dozlarının ayarlanması gerek.

--

Dr. Stan Lemning: Görüşme no: 35. Ben Doktor Stan Lemning ve karşımda Amanda McTuttle oturuyor. Bayan McTuttle, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Amanda McTuttle: Bana Amanda diyebilirsin tatlım.

Dr. Stan Lemning: Teşekkür ederim Bayan McTuttle ama böylesini tercih ediyorum.

Amanda McTuttle: Biraz ciddiyiz ha? Öyle olsun... Stan.

Dr. Stan Lemning: ... Soruma dönecek olursak, nasılsınız?

Amanda McTuttle: İyiyim elbette, kötü olmam için bir sebep mi var?

Dr. Stan Lemning: Elbette yok. Kendinizi iyi hissetmenize sevindim. Tedaviniz nasıl gidiyor, herhangi bir sıkıntınız var mı? Baş dönmesi, mide bulantısı, uyku hal-

Amanda McTuttle: Ah, evet. Tedavi görüyor olmam midemi bulandırıyor.

(Sessizlik)

Dr. Stan Lemning: Tedaviye ihtiyacınız olmadığınızı mı düşünüyorsunuz?

Amanda McTuttle: Hayır, tedaviye ihtiyacım olmadığımı biliyorum. Hasta değilim.

Dr. Stan Lemning: Tabi ki öyle. Sadece size yardımcı olmaya çalışıyoruz.

Amanda McTuttle: Zor durumdaki zavallı kadına yardım etmek istiyorsun sadece... Aaah, ne kadar da romantik.

Dr. Stan Lemning: Tam olarak öy-

Amanda McTuttle: Bu yardımların karşılığını nasıl ödeyebilirim? Şu deli ceketimi çıkartmama yardım et de, borcumu hemen şurda ödeyeyim. Altta mı olmak istersin üstte mi? Üstte diye tahmin ediyorum.

(Sessizlik)

Amanda McTuttle: Evet evet. Kontrol senin elinde olmalı değil mi? Korkma ısırmam. Ama tabi, ısırmamı istiyorsan o başka.

Dr. Stan Lemning: Bayan McTuttle, lütfen. Bu konuştuklarınız oldukça uygunsuz şeyler. Sadece yardımcı olmaya çalışıyorum.

Amanda McTuttle: Anlıyorum tatlım. O duyguyu iyi bilirim.

(Sessizlik)

Amanda McTuttle: Karşındakine değer verirsin. Onun o zor anlarına tanık olursun. Yardım etmek istersin. Kendini hiç düşünmeden, yolunu kaybetmiş o zavallıyı huzura kavuşturmak istersin. Karşılığında hiç bir şey beklemezsin. Yine de ödülünü alırsın. KODUĞUMUN DELİ CEKETİNİ GİYDİRİRLER VE SENİ TIMARHANEYE ATARLAR!

Dr. Stan Lemning: Sakin olun Bayan McTuttle. Kocanızı onu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak için öldürdüğünüzü daha önce de dile getirmiştiniz. Fakat siz de biliyorsunuz ki bunun iyi niyetle bir alakası yok.

(Sessizlik)

Amanda McTuttle: Sen iyi niyetli birisi misin Stan?

Dr. Stan Lemning: Öyle olduğuma inanıyorum.

Amanda McTuttle: Benim gibi bir “cani”ye yardımcı olmak istiyorsun çünkü.

Dr. Stan Lemning: Cani olduğunuzu düşünmü-

Amanda McTuttle: Ve bana yardımcı olmak için beni bu dört duvarın arasına kapatıp zorla ilaçlar veriyorsun. Uyurken boğazını kesmek gibi değil belki ama bu da başka türlü bir “iyi niyet” göstergesi.

Dr. Stan Lemning: Böyle düşünmenize üzüldüm. Ortada bir yanlış anlaşılma olduğunu, hareketlerinizin ve yaptıklarınızın yanlış anlaşıldığını düşünüyorsanız, bizim ve bu enstitünün size yaptıklarını yanlış anlıyor olabilme ihtimaliniz yok mu?

Amanda McTuttle: Kocam son anlarında gülümsüyordu. Ben gülümsemiyorum.

(Sessizlik)

Amanda McTuttle: İşin garibi Stan, sen de gülümsemiyorsun. Bu gece bir odama uğra istersen, ah nasıl da gülümsetirim seni.

Dr. Stan Lemning: Hastayı odasına götürebilirsiniz.

Amanda McTuttle: Bunu evet olarak algılıyorum?

(Sandalyenin yere sürtme sesi ve demir bir kapının açılıp kapanma sesi)

Dr. Stan Lemning: Pff..

--

Dr. Stan Lemning: Görüşme no: 55. Ben Doktor Stan Lemning ve görüşmeye katılan Bay M. Bergs Liver.

M. Bergs Liver: Merhaba.

Dr. Stan Lemning: Merhaba Bay Liver, bugün nasılsınız?

M. Bergs Liver: Her zamanki gibi. Mükemmel.

Dr. Stan Lemning: Çok güzel. Gerçekten, çok güzel. Bu yaptığımız üçüncü görüşme ve önceki görüşmelere göre sizi oldukça iyi gördüm.

M. Bergs Liver: Ne diyebilirim, doktorum çok iyi.

(Kahkaha)

M. Bergs Liver: İstersen sana tavsiye edebilirim. Çok iyidir.

(Kahkaha)

Dr. Stan Lemning: Teşekkür ederim Bay Liver, ihtiyacım olurs-

M. Bergs Liver: Bir dakika bir dakika... İhtiyacın olmadığını mı düşünüyorsun?

Dr. Stan Lemning: Eh, gayet iyi hiss-

M. Bergs Liver: Ben de gayet iyi hissediyorum. Gayet iyi de hissediyordum. Ama bak, buradayım. Aramızdaki tek fark sen masanın diğer tarafında oturuyorsun.

Dr. Stan Lemning: O ve sosyal davranışlarımız diyelim.

(Kahkaha)

M. Bergs Liver: Sosyal davranışlarımız mı? Sosyal davranışlarımız mı? Burada tanıyı böyle mi koyuyorsunuz?

Dr. Stan Lemning: Tabi ki sadece bu değil. Belirli kriterle-

M. Bergs Liver: Sözünü kestiğim için özür dilerim ama belirli kriterler mi? Kitabı açıp, beni bir takım kriterlere göre değerlendiriyorsun. Böyle mi yapmış, tik. Böyle mi düşünüyor, tik. Hayatı böyle mi, tik.

Dr. Stan Lemning: Aslında o kadar da basi-

M. Bergs Liver: Kabalığımı affet, sürekli sözünü kesiyorum ama saçmalıyorsun. Kusura bakma, gerçekten. Seni seviyorum, öncekilere göre çok daha iyisin. O yüzden bu düşüncelerimi seninle rahatça paylaşabileceğimi düşünüyorum.

Dr. Stan Lemning: Tabi ki Bay Liver, bana her şeyi anlatabilirsiniz.

M. Bergs Liver: Peki, başlıyorum. O kriterler dediğin şeyler saçmalık. İnsan hayatını, yaşamını ya da psikolojisini üç beş satır kriterlerle sınırlandırabileceğine gerçekten inanıyor musun? İnanmıyorsun. Bunu inkar ediyorsun ama inanmıyorsun. Bu üçüncü görüşmemiz ve seni daha iyi gördüm dedin ya. Bu üçüncü görüşmemiz ve ben seni çok kötü gördüm Stan.

(Sessizlik)

M. Bergs Liver: İşte bu, tam olarak bu. Değerlendirilmesi gereken şey bu. Genetik problemlerden bahsetmiyorum, o başkasının işi. Gerçek hastalıklar gerçek tedavilerle sonlandırılır. Ama burası hastane değil, burası laboratuvar farelerinin deneylerde kullanıldığı bir yer.  Boynunda asılı olan sarı karttan anladığım üzere, en fazla 2. Seviye hastaların var. Ve şu haline bak. Göz altı torbaları, dağınık saçlar, yamuk bağlanmış kravat ve ütüsüz gömlek. Karınla kavga etmeye başladın. Uyku problemlerin var.

(Sessizlik)

M. Bergs Liver: Ve bu daha başlangıç. Kırmızı kartı aldığında, 3. Seviye hastalarla görüşmeye başladığında, onlara uygulanan tedavileri gördüğünde neler olacak merak ediyorum. Bir taraftan da üzülüyorum. Biliyorsun, bu benim enstitüye kim bilir kaçıncı “ziyaretim”. Muhtemelen buradan tekrar çıkacağım. Geri döndüğümde ki o kahrolası kriter kitabı var olduğu sürece geri döneceğim, seni masanın bu tarafında otururken görmek beni çok üzer.

(Sessizlik)

M. Bergs Liver: İşte, o kritlerler falan değil olay. İşte tam olarak bu. Hayat tamamen normal bir insanı, başarılı ve “sosyal davranışları düzgün” bir insanı alır, evirir, çevirir ve buraya sokar. Bir yanlış adım, ayağın bir kere kaysın, yeterli. Biliyorsun, ben avukattım. Hukuk fakültesinden mezun olduğumda kendini on sene sonra nerede görüyorsun diye sorsalar, burası aklımın ucundan geçmezdi.Çocuklarımın olacağını söyleseler, kaderlerinin öyle olacağını en büyük kabuslarımda bile görmezdim.

(Sessizlik)

M. Bergs Liver: Ama sen yine de kriterlerime bağlı kalacağım dersen, tamam. Ben sadece yardımcı olmak istedim. Bunu haketmiyorsun Stan. İyi birisin. Geçen seferki doktorum beynime elektrik vermişti mesela, sen öyle birisi değilsin.

Dr. Stan Lemning: Benim için endişelenmene minettarım Bay Liver ama bu görüşme sizin hakkınızda olacaktı, benim değil.

M. Bergs Liver: Doğru diyorsun. Umarım hiç bir zaman senin hakkında bir görüşmeye katılmak zorunda kalmazsın.

(Sessizlik)

M. Bergs Liver: Ama endişelenme. Öyle bir durum olursa, adresini biliyorum. Karına iyi bakarım. Sonuçta bana o kadar yardı-

(Masanın devrilme sesi. Bağırışmalar ve boğuşma sesleri. Kaydın Sonu.)

--

Dr. Stan Lemning: Görüşme no: 71.

(Sessizlik)

Dr. Stan Lemning: Bugün nasılsın Bay Hartland?

Kevin Hartland: (Mırıldanmalar)

Dr. Stan Lemning: Biraz daha yüksek sesle lütfen.

Kevin Hartland: Ne önemi var ki diyorum.

Dr. Stan Lemning: İyi hissetmenizi istiyoruz sadece.

Kevin Hartland: O nedenmiş?

(Sessizlik)

Kevin Hartland: Bunların hepsi gereksiz. Kaç kere anlatacağım bilmiyorum. Bir simülasyon, bir illüzyonun içerisindeyiz. Ben bunu farkettiğim için burdayım. Göremiyorsunuz. Benim de görmemi istemiyorsunuz. O yüzden beynime bir şeyler sokuyorsunuz. İlaçlar veriyorsunuz.

Dr. Stan Lemning: Öyle düşünme-

Kevin Hartland: Yapma yahu? Öyle düşünmeyeyim. Böyle yapmayayım. Niye buradayız? Ne yapıyoruz biz? Bu koduğumun hastanesinden bahsetmiyorum. Dünyadan bahsediyorum.

(Sessizlik)

Kevin Hartland: Ben gördüm. Ben anladım. Labirentteki fareler gibiyiz. Peynire ulaşsak da bir şey değişmeyecek. Ama bunun nedenini sorguladık mı-

(Sert bir çarpma sesi)

Kevin Hartland: - seni buraya kapatıyorlar.

Dr. Stan Lemning: Lütfen Bay Hartland, bir kere daha masaya vurursanız sizi sakinleştirmek zorunda kal-

Kevin Hartland: Gerçekten mi? GERÇEKTEN Mİ? MASAYA VURMAMIN NE ALAKA-

Dr. Stan Lemning: Alın şunu.

Kevin Hartland: SI VARMIŞ Kİ? BIRAKIN BENİ! BIRAKIN! HEPİNİZ GÖRECEKSENİZ. ÖLÜM ANINIZDA GÖZÜNÜZÜN ÖNÜNDEKİ PERDE KALKACAK! İŞTE O ZAMAN-

(Boğuşma sesleri. Demir bir kapının açılıp kapanma sesi)

--

Dr.  Alex Connely: Ben Dr. Alex Connely. Bu Bay Stan Lemning ile yaptığım ilk görüşmenin kaydıdır.

Stan Lemning: Alex lütfen.

Dr. Alex Connely: Bay Lemning, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Stan Lemning: Alex, lütfen. Yapma. Bari onlardan biriymişim gibi konuşma. Sadece Stan diyebilirsin mesela.

Dr. Alex Connely: Üzgünüm Bay Lemning ama bunu neden yapamayacağımı en iyi siz anlarsınız sanırım.

Stan Lemning: Evet, bu bir numaralı derstir. Hastayla ilişkin seviyeli olsun.

Dr. Alex Connely: Bu sorunu çözdüğümüze göre devam edebiliriz. Bay Lemning, şu “lanet” konusundaki düşünceleriniz değişti mi?

Stan Lemning:  Ses tonundan bana inanmadığın ortada Alex. Kimse inanmıyor. Evet, buna “Silverberg Laneti” demiş olabilirim ama tabi ki bunun böyle büyülü bir şey olduğunu düşünmüyorum. Sadece... Sadece...

(Sandalyenin gıcırdama sesi)

Stan Lemning: Arşiv kayıtlarına bak. Tedavilere ve hastalar bak. Silverberg Enstitüsü’nün geçmişini biraz incele. Burada çalışanlara ne olduğunu araştır.

Dr. Alex Connely: Neden böyle yapacakmışım?

Stan Lemning: Lanetin ne olduğunu anlamak için. Burası lanetli Alex. Hepsini geçtim, şu halime bak. Bana ne yaptığına bak.

Dr. Alex Connely: Yaptıklarımızın sebebini hep dışarıda ararız. Bu bazen tanrı olur, bazen duyduğumuz bir ses. Senin durumunda ise, bu bina. Doğru mu anlamışım Bay Lemning.

Stan Lemning: Doğru ama eksik. Bu binada bir şeyler olduğu doğru. Ama sadece bina değil, birisi..

(Sessizlik)

Stan Lemning: Lütfen. Lütfen Alex, yalvarıyorum. Sana her şeyi açık açık anlatamam. Bu beni çok daha kötü bir duruma sokar, biliyorum. Ama buranın tarihini araştır. Sık sık gelen hastaları kontrol et. İsimlere değil, resimlerine bak. Lütfen.

Dr. Alex Connely: Üzgünüm Bay Lemning ama süremiz dolmak üzere. Bir dahaki sefere görüşmek üzere. Bay Lemning’i odasına götürebilirsiniz.

Stan Lemning: Alex, kendine dikkat et. Keşke anlatabilsem. Ama başıma ne gelir bilmiyorum. Korkuyorum. Resimlere bak.

(Demir kapının açılıp kapanma sesi.)

Dr. Alex Connely: Zavallı adam... Sıradaki hastayı, hmm bakalım...

(Kağıt sesleri)

Dr. Alex Connely: M. Bergs Liver, evet. Sıradaki hastayı getirebilirsiniz.

11
Kurgu İskelesi / Gölgeler Birliği
« : 19 Nisan 2015, 00:08:44 »
Güneş bu günlük görevini başarıyla yerine getirip dağların ardına dinlenmeye çekilmeye başladığında şehir sakinleri de ona uyarak dükkanları ve sokakları boşaltmaya başladılar. Çoğu evlerine dağıldı ama bazıları kazandığı paraları çarçur etmek, belki de bir iki bira içip kafa dağıtmak için hanlara hücum etti.

Bu hanlardan en gözdesi olan Mayalı Sakal yine ağzına kadar doluydu. Mayalı Sakal’ı diğer hanlardan ayıran en önemli özellik fiyatlarının çok uygun olmasıydı. Bu hem yerel halkı cezbediyor hem de yabancıların uğrak noktası olmasına sebep oluyordu. Görünüşe göre han sürümden kazanıyordu ve hanın sahibi Lorhan Greyflask bu durumdan oldukça memnundu. Cüce her zamanki gibi masaların arasında dolaşıyor, siparişleri alıyor ve müşterileriyle sohbet ediyordu. Hanın sahibinin barın arkasında durmak yerine masalar arasında dolanıyor olması da Mayalı Sakal’ı diğerlerinden farklı kılıyordu ve bunun sebebi sorulduğunda Lorhan müşterileriyle yakından ilgilenmenin bir aile geleneği olduğunu söylüyordu. Cüce elbette böyle söyleyecekti, bara boyunun yetişmediğini itiraf etmeyecek kadar gururluydu.

Han sahibi rutine dönüşen masalar arasındaki git gellerine bir an için ara verip az önce hana gelen grubu süzdü. Masada üç kişiydiler; ortada oldukça iri yarı bir adam oturuyor, kucağına aldığı kılıcını okşayarak etrafı seyrediyordu. Sol tarafında cübbeli ve asalı, tekin görünmeyen bir adam kıpırdamadan duruyor; sağında ise halinden oldukça mutlu görünen bir elf durmadan etrafı izliyordu. Lorhan kafasını sallayıp gruba yaklaştı.

“Mayalı Sakal’a hoş geldiniz yolcular! Size nasıl yardımcı olabilirim?”

Cübbeli adam şarap istediğini söyledi ve bunu üç kez tekrar etmesi gerekti, fısıldayarak konuşuyordu. Elf ise Lorhan’ı duymamıştı bile, garson kızlardan birisini süzüyordu. İri yarı adam bir süre Lorhan’ı süzdükten sonra konuşmaya başladı.

“Bize yiyecek ve içecek getir. Ve bugün için üç oda istiyoruz.”

Biraz duraksayıp etrafına bakındı ve devam etti.

“Şehir hakkında bize nelerden bahsedebilirsin, son zamanlarda ilginç bir gelişme yaşandı mı?”

Lorhan her zamanki içten gülümsemesini suratına güzelce yerleştirdi ve omzuna attığı bezi eline alarak oynamaya başladı.

“Tabi ki cesur savaşçı. Şu anda şehrin en gözde mekanı olan Mayalı Sakal’dasınız ve bizim önceliğimiz sizin memnuniyetiniz. Siz isteyin, biz ayarlayalım.”

Son cümleyi söylerken elfe dönüp göz kırptı.

“Şehir hakkında öyle eğlenceli bir şeyler yok, sizi sıkmayayım şimdi. Ha gelişmelere gelirsek...”

Bezi tekrar omzuna attı ve sakallarını okşayıp düşünmeye başladı.

“Hmm dur bakalım... Krallık büyük bir turnuva yapacağını duyurduğundan beri bir çok savaşçı şehre uğrar oldu ama turnuvanın katılımcıları önceden belirlendi; genelde tanınmış ve asil kişiler. Onun dışında... Hmm...”

Lorhan grubu süzdü ve masaya bir adım daha yaklaştı.

“Bunu benden duymadınız ama iki sokak ötede bir depo var, pazardaki sebze ve meyvelerin depolandığı yer. Oranın sahibinin fare problemi olduğunu duydum. Adamcağız elinden tüm mallarını alırlar diye yetkililere söyleyemiyor. Biliyorum sizin gibi maceracılar için çocuk oyuncağı ama o adamı bir bulun derim ben. Şu bazı önemli kişileri tanıyorum tiplerinden birisi, faydası dokunacaktır.”

İri yarı adam biraz hayal kırıklığına uğrayarak arkadaşlarına baktı ve omuz silkti.

“Teşekkürler hancı.”

Lorhan abartılı bir reverans yaptı ve grubun istediklerini getirmek için mutfağa doğru yöneldi. Han kalabalıktı ve oldukça gürültülüydü; bu yüzden kimse cücenin “kodumun yeni yetmeleri” dediğini duymadı.

**

Vakit iyice geç olunca yerel halk yavaş yavaş evlerine dağıldı, handa konaklayacak olanlar da odalarına çekilmeye başladılar. Lorhan ilgilenecek pek müşteri kalmadığını görünce bara yaslanmış, sıkılmış bir şekilde duran kadına seslendi.

“Han sana emanet Leila, ben bir iki saat yokum.”

Sakız çiğneyen kadın başıyla onayladı ve cücenin handan çıkışını izledi.

Cüce artık ezbere bildiği sokakları hızlıca geçti ve bir çıkmaz sokağa geldiğinde durdu. Beklediği gibi, sokağın ucunda bir karaltı vardı.

“Ay ışığında sevişmek ister misin?”

Cevap neredeyse anında gelmişti.

“Cücelerle sevişmeye bayılırım.”

Lorhan karaltıya yaklaştı ve oldukça pis görünümlü, elindeki hançeri hazır tutan adama başıyla selam verdi. Adam dişlerindeki tüm çürükleri göstererek gülümsedi ve kenara çekildi. Arkasında yakından incelenmedikçe belli olmayan bir kapı duruyordu; cüce duraksamadan kapıdan içeriye girdi.

Meşalelerle aydınlatan koridoru geçtikten sonra geniş ve süslü bir kapının önünde duran Lorhan derin bir nefes aldı ve kapıyı iterek açtı. Kapı oval bir odaya açılıyordu ve ortasında yuvarlak bir masa vardı. Masanın etrafındaki beş sandalyeden dördü doluydu; bir kişi de ayakta bekliyordu. Lorhan ayakta duran adamı görünce şaşırarak duraksadı ve burnundan soluyarak boştaki sandalyeye oturdu.

“Evet toplantımızı günlük raporları inceleyere- bu ne?”

Tombul parmağını kağıdın üstünde yazan iki kelimenin üstüne koymuştu ve solunda oturan kadına bakıyordu.

“Beğenmedin mi tatlım? Grubumuzun bir ismi olmalı bence ve durumumuz düşünülürse Gölgeler Birliği bence gayet havalı.”

Lorhan bir süre daha kadını izledi.

“Hayır. Grubumuzun bir adı falan yok. Gölgeler Birliği ne lan?”

Önündeki kağıtları toplayıp fırlattı ve karşısındaki dilenci kılığındaki adama döndü.

“Trey, bugün macera işinde yeni oldukları her halinden belli olan bir grubu fareli depoya yolladım. Bu demektir ki, bir iki gün içinde lağımlardaki fare stoğunu o depoyu tekrardan doldurmak için kullanacağız.”

İşaret parmağını hemen sağ tarafında oturan adama döndürdü.

“Maliq, haydut arkadaşlarına iki gün sonra ticaret yolundan çok değerli mallar taşıyan bir grubun geçeceğini duyduğunu söyle. Malın içeriğini duyamadın ama karavan muhafızları yerine bir grup maceracı tarafından korunacağını, hangi karavana saldırmaları gerektiklerini böylece anlayacaklarını söyle.”

Adam başıyla onaylamakla yetindi.

“Sally; şu kayıp kız numarasını naptın?”

Az önce aldığı tepkiden dolayı bir hayli bozulmuş gibi görünen kadın bir süre gözlerini kısarak cüceyi izledi.

“Çok endişeleniyorsun tatlım. Bizim kızlara söylentiyi yaymalarını söyledim, bir iki güne kalmaz hevesli bir grup zavallı kızı kurtarmak için terkedilmiş kuleye girer.”

Lorhan başıyla onayladı ve masada oturanlardan konuşmadığı son kişiye döndü.

“Şu ormandaki deli konusu?”

Adam görevini başarılı bir şekilde yerine getirmenin bilinciyle gülümsedi.

“Aynen planladığımız gibi, deneylerini rahatça gerçekleştirebileceği bir mağara ayarladık. Birilerinin dikkatini çekecektir.”

Lorhan memnuniyetle başını salladı ve huzursuz bir şekilde ayakta duran adama döndü.

“Büyük kötü kurdumuz yeni bir şey istiyor?”

Adam sonunda konuşma fırsatı yakalamanın verdiği rahatlıkla masaya yaklaştı.

“Bildiğiniz üzere ona haftada 20 koyun ve 5 inek veriyoruz. 25 koyun ve 10 inek istiyor.”

Cücenin ifadesiz bakışı üzerine durumu açıklamaya başladı.

“Son yolladığımız grup onu biraz zorlamış. Bunu kendisine yapılan bir hakaret olarak görüyor ve alıntılıyorum; mağaradaki değerli eşyaları bırakmak istemediği için bizzat gelip sizi parçalamak yerine yeni bir ödeme şekli istiyor.”

Lorhan tok bir kahkaha attı ve başını salladı.

“Bir ejderhayla iş yaparsan olacağı bu. Tamam, 25 koyun ve 10 inek yollarız, gerekli ayarlamaları yaparım. Ama madem çirkin oynamak istiyor, öyle olsun. Bir dahaki sefere ona yem olsun diye birilerini yollamayacağım. Onu gerçekten öldürebilecek birilerini yollayacağım. Sorunumuza kesin çözüm. Koca kıçımı kaldırıp gelemiyorum demiyor da değerli eşyalarını koruyormuş. Peh.”

Bir süre odadakileri süzen cüce elini hafifçe masaya vurdu.

“Tamam o zaman, gerekli ayarlamalar yapıldı. Bir dahaki toplantımızda bu konuştuklarımın sorunsuz bir şekilde halledilmesini istiyorum. Haydi bakalım.”

Ayağa kalkıp odadan çıkan cüce kendi kendine konuşuyordu, yine onu kimsenin duymayacağı bir şekilde.

“Gölgeler Birliği’ymiş... Aptallar Bandosu daha uygun be!”

12
Düşler Limanı / Gerçek Kesit
« : 16 Nisan 2015, 23:50:28 »
Geçenlerde düşünce merkezim, yalnızlık kalem, yarasa mağaram, yeteneklerimi keşfettiğim, icatlarımı gerçekleştirdiğim mekanım, her türlü felsefenin yetişebildiği, nice kitapların okunduğu engin ve dingin alanım olan tuvalette insanlık için küçük benim için büyük işler peşindeyken aklıma geldi de sevilen ve güvenilen bir insanım. Fakat beni seven bu insanlar topluluğunun hiç bir üyesini tanımıyorum.

Şimdi kalkıp bir psikologa gitsem de derdimi anlatsam, adam gevrek gevrek gülüp “Tebrik ederim kardeşim, 30 yaşında ergenliğe girmişsin.” dese, ben adamın ağzına diz atmak zorunda kalsam ve bu süreçte dizimi incitsem neler olurdu düşünebiliyor musunuz? Diz ağrısı çektiniz mi hiç? O yüzden düşüncelerimi buraya kusuyorum ve “Ee abi, deli deliyi çekermiş”leri memnuniyetle kucaklıyorum.

Her şey üşengeçliğin zirve yaptığı bir günde, arkadaşımla dışarıda kahvaltı yapmaya kararlaştırmamızla başladı. Gittiğimiz mekanda fazla sıcakkanlı bir abi vardı. Fazla ilgisini 35’li yaşları çoktan geçmesine fakat bunu asla kabul etmemesine bağlayıp önümdeki sucuklu yumurtaya abanmıştım; kahvaltı bitip de kahvelerimiz geldiğinde, kendine de bir kahve getirip yanımıza oturunca biraz kıllandım. Adam bol bol kahkaha atıyor arada da hayatımızı sorguluyordu. Bu durumun benimle değil de bana göre (haliyle) albenisi çok daha fazla olan kız arkadaşım ile ilgili olduğunu düşünmüştüm; alçak gönüllüyüm kahretsin.

Sonraki günlerde yolum bir şekilde aynı bölgeye düştü. Boş gezenin boş kalfası olarak mal gibi etrafı izleyerek yürüyordum. Sonra birden karşıma kahvaltıcı abi fırladı. “Ooo napıyorsun ya nasılsın?” diye sorunca içim rahatlamıştı, arkamda yürüyen kırk yıllık arkadaşına söylüyor olmalıydı. Fakat insan işte, refleks olarak arkamı döndüm ve kimsenin olmadığını gördüm. Abi beni kolumdan tuttuğu gibi mekanına oturttu ve hemen iki türk kahvesi söyledi. İki türk kahvesi söyleyince durumun vehametini anladım ama yapabileceğim pek bir şey yoktu. “Yenge nerde? Ehehe.” diye söze başladı. Yenge mi? Ulan ben senin daha adını bilmiyorum sen benim sosyal ilişki şemamı ne ara çıkarttın? Abi bir süre daha benim hakkımda bilgi edindi sonra da mekanın kalabalıklaşmasıyla masadan ayrılmak zorunda kaldı. Fırsatı bulunca ben de hemen kasaya sıvıştım, hesabı ödeyip uzaklaşacaktım. Ancak kasadaki genç bana kaş göz yapıyor, inatla masalara doğru bir bakış atıyordu. Dönüp baktığımda kahvaltıcı abinin sağ elini göğsüne koyarak bana göz kırptığını gördüm. Ben de işaret parmağımla onu göstererek mekandan uzaklaştım; ayaküstü Harlem havası yakaladık.

Spoiler: Göster

(Harlem Havası Temsili)

O günden beri bir daha bırak o sokağı, o şehre gitmedim. Kendi şehrimde sıcaklıktan yoksun fakat huzurlu bir şekilde yaşayacaktım. Olmadı.

Bir gün şans eseri Cuma namazına gittim. İmamın “Arkadaş 6 bin küsür yoklamada yoksun, sınav zamanı yaklaşınca geliyorsun” sitemiyle karşılaşmamak için arkalarda bir köşeye geçtim. Yanımda dedemin görse elini öpeceği yaşlıca bir amca vardı. Adam uzunca bir süre beni süzdü. Birine benzetmesi söz konusu olamazdı çünkü ben doğduğumda adamın çevresi çoktan kabristanları doldurmuştu. Heralde klimayı çalacak bu münafık diye bakıyor diye düşünüyordum ki adam elini cebine attı ve sonradan telefon olduğunu öğrendiğim bir şey çıkarttı. Nokia yetkileleri görse bu nostaljiye dayanamazlardı, hüngür hüngür ağlarlardı. “Evladım, şu mesajları siliver bir hele.” dedi.

Telefonun mesaj kapasitesi doluydu. İşin kötüsü, tüm mesajları silmeme rağmen mesaj kutusu yeniden doluyordu. Fabrikadan çıktığından beri bünyesindeki mesajları ilk kez silinen telefon neşe ile ötüyor adeta elimde dans ediyordu. Bu hareketlilik diğer tarafımdaki amcanın dikkatini çekmiş olacak ki bana yanaştı ve elimdeki telefona bakmaya başladı. Bankaların yolladığı sayısız mesaj sanal çöplükte yok olurken, telefonun sahibine göre bir yüz yıl kadar daha genç olan adam iyice kıpır kıpır oldu ve sonunda dayanamadı, elini cebine atarak kendi telefonunu çıkarttı.

Çok geçmeden önümde sahipleri kadar yaşlı telefonlar, etrafımda ise Azrail ile bilek güreşine tutuşmuş yaşlı güruhu, çocuklar gibi şendik. Yıllardır aradıkları teknik desteği sağlıyordum, artık rahatlıkla diğer tarafa gidebilirlerdi. Bu onları öyle rahatlatmış olacaktı ki sohbet etmeye başladılar, el şakaları birbirini kovaladı. Ben üçüncü telefonun hafızasını boşaltıyorken önümdeki saf, uzun eşek oynamaya başladılar. Bir süre sonra imam geldi. “Oo neye gülüyorsunuz, söyleyin biz de gülelim.” diye çıkıştı.Ön saflardan gözlüklü bir amca hemen ayağa fırladı,  bu sırada hırkasını iliklemeyi unutmadı. “Hocam arkadaş telefonlarımızdaki mesajları siliyordu da biz de sohbet ediyorduk.” İmam bir süre beni süzdü, sonra etraftaki neşeli kalabalığa baktı. Ben falakaya hazırlanmak için çoraplarımı çıkartıyordum ki, hoca cübbesinin cebinden bir akıllı telefon çıkartıp bana uzattı. İnternet ayarlarını bir türlü yapamamış. Önümdeki teknoloji yığınının model ortalaması birden yükselince biraz şaşırdım ama görev bilinci yüksek birisiyim, yeni teknolojiye hemen ayak uydurdum.

Spoiler: Göster

(Eğlenerek Cennete Gitmek Temsili)

Teknik problemlerle uğraşırken namaz vakti geçmiş, imam da iyi madem bugün erken çıkabilirsiniz diyince tüm cemaat çocuklar gibi camiden dışarı fırladık. Bir grup kahveye koştu, bazıları sınava hazırlanmam lazım diyip eve gitti. Ben az önce yaşadığıma anlam vermeye çalışarak evimin yolunu tuttum. Herşeyi geçtim az önce kırk yılın başında camiye gitmiş ve o ibadet ritüelini parçalamıştım. Bildiğin bir cami dolusu insanın Cuma namazını yakmış, iki gram sevap almaya gittiğim mekandan bir çuval dolusu günahla çıkmıştım. O yaşlı amcaya yardım etmek yerine elime tutuşturduğu telefonu kapıp kaçsam, toplamda daha az günahım olacaktı resmen.

Güvenilir ve sevilebilir bir imajım olabilir ama aldığım tepkiler bana biraz fazla geliyor. Otobüste yer verdiğim benden yaşça çok da büyük olmayan adamın bana sarılıp “çok büyük adamlar ol inşallah!” diyerek ağlamasının da, yolun kenarında elindeki şarap şişesiyle dans eden evsizin beni görünce şişeyi kenara fırlatıp beni elimden tutarak ve gözlerimin içine bakarak uzunca bir dua okumasının da faydasını görmedim. Zaten hiç öyle sevilen bir insan olayım çabam olmadı. Bir kerecik birisi çok sevsin istedim, o da hiç sevmedi. Bırak şöyle karşılıklı kahve içmeyi, sarılıp ağlamayı ya da el ele göz göze durmayı, telefonundaki mesajları silsem iyiydi.

13
Kurgu İskelesi / İş Görüşmesi
« : 28 Mart 2015, 17:50:09 »
Ne gün ama diye düşündü Alfred, apartmanın kapısından dışarıya, yağan şiddetli yağmur yüzünden üzerinde küçük dereler oluşmuş sokağa bakarken. Dışarıya çıkıp şemsiyesini açtı ve on yıllık emektar aletin kumaşının yırtılarak elinde can vermesine tanık oldu. Yağmurda ıslanmayı dert etmezdi ama iş görüşmesine gidiyordu ve üzerindeki takım elbise, sahip olduğu tek takım elbiseydi. Ana yola kadar koşup bir taksiye atlarken düşüncelerini tekrarladı; Gerçekten de ne gün ama...

Belki de yanılıyordu, sonuçta sabah CV’ sini yolladığı şirket 6 saat sonra onu mülakata çağırmak için aramıştı. Şimdiye dek başına böyle bir şey gelmemişti. Taksiden inerken şansının döndüğünü düşünme cürretinde bulundu ama bu umut dolu düşüncesi kısa sürdü; sağ ayağı su birikintisine girmiş, ayakkabısını ve çorabını sırılsıklam yapmıştı.

Şirketin büyük kapısından girmeden önce sağ ayağını bir iki kere salladı ama bir faydası yoktu. Omuz silkip içeri girdi ve oldukça geniş bir salon onu karşıladı. Karşısında danışma masası, sağ taraftaki asansörlerin önündeki güvenlik masası ve sol taraftaki bir kaç kapı dışında içerisi oldukça sade ve koyu renklerle döşenmişti. Bilmediği bir klasik müzik eşliğinde danışma masasının arkasında oturan siyah takım elbiseli ve gözlüklü kadına doğru kendinden emin adımlarla ilerlemeye başladı. Etkileyici göründüğünü düşünmek istedi ama attığı her adımda vıcıklayan sağ ayağındaki ıslak çorabı buna engel oldu.

“Styx Ulaştırma Şirketi’ne hoş geldiniz, nasıl yardımcı olabilirim?”

Kadın kadar içten olmasa da Alfred gülümsemeyi başardı.

“Ben iş görüşmesi için gelmiştim.”

Kadın önündeki bilgisayara bakıp, bir süre klavyeyi tıkırdattıktan sonra tekrar başını kaldırdı ve gülümsedi.

“Bay Alfred Armington, birazdan sizi şu taraftaki odalardan birisine çağıracaklar. Bu sırada kapıların önündeki koltukta rahatınıza bakabilirsiniz. İyi günler.”

Başını sallayıp teşekkür eden yarı ıslak adamın poposu daha koltuğa değmemişti ki kapılardan birisi açıldı ve içeriden üç kişi çıktı. İkisi oldukça şık ve siyah renkli takım elbise giymiş, ellerinde dosyalar olan adamlardı. Üçüncüsü ise kahverengi bir takım elbise giymiş, orta yaşlı bir adamdı. Etrafa boş bakışlar attıktan sonra çıkışa doğru ilerledi.

“Bay Armington sanırım? Lütfen, buyrun.”

Siyah renkli takım elbiseli olanlardan ince ve gözlüklü olanı, Alfred’i içeri buyur ederken kenara çekilmişti. Kel ve sakallı olan adam ise çoktan nispeten küçük ama içerisinde bir masa ve üç sandalyeden başka bir şey olmayan odaya girmişti. Alfred masanın bir tarafındaki tek sandalyeye otururken, kel olan ikili sandalyenin soluna oturdu. Bu sırada gözlüklü olan kapıyı kapatıp, elindeki dosyayı masaya bırakarak boştaki sandalyeye oturdu ve derin bir nefes aldı.

“Vay be, ne gün ama. Yağmur çok şiddetli sanırım.”

Alfred saçından damlayan suları eliyle silerek gergin bir şekilde gülümsedi.

“Şemsiyem yırtıldı da, kusura bakmayın.”

Sakallı adam kıpırdamadan öylece Alfred’i izliyordu, gözlüklü olan ise içten bir kahkaha patlatmıştı.

“Hiç önemi yok, gerçekten. Ben James Cormick ve bu da arkadaşım Henry Darkwood. Mülakata başlamadan önce, herhangi bir isteğiniz var mı? Çay, kahve?”

Eğer bu bir mülakat değil de sorgu olsaydı tam olarak iyi polis-kötü polis oyunu oynuyorlardı. James güler yüzlü ve yardımsever görünüyordu ama Henry’nin bakışları pek sert bir mizaca sahip olduğunu gösteriyordu. Soruya kibarca teşekkür ettikten sonra James’i dinlemeye devam etti.

“Peki, başlayalım o zaman. Hmm, 28 yaşındasınız ve son işiniz Rile-Wendy Kağıt Şirketi’nde kargo departmanında şoförlükmüş. Burada ekonomik sorunlar nedeniyle işten çıkartıldığınız yazıyor ki bunu şirketle yaptığımız görüşmede teyit ettik. Herhangi bir sağlık probleminiz yok, kötü alışkanlıklarınız yok, gayet güzel.  Lise mezunusunuz ancak bu çok da önemli değil. İlanımızda belirttiğimiz gibi aradığımız kişiler için herhangi bir diplomaya ihtiyaç duymuyoruz. Sonuçta bu taşıma işlemi için hangi bölümden mezun olmak gerekir ki, değil mi?”

James tekrar gülmeye başladı fakat Henry’nin bakışlarının ona kaymasıyla gülmeyi bıraktı.

“Evet neyse. Kağıt üzerinde bizim için herhangi bir sorun yok. Sizi dinleyelim Bay Armington. Neden Styx Ulaştırma Şirketi? Bu iş için uygun olduğunuzu düşünüyor musunuz?”

Alfred, kel olan adama bakmadığı sürece gerginliğini üzerinden atabileceğini fark edince tamamen James’e odaklandı ve konuşmaya başladı.

“CV’mde belirttiğim gibi uzun yıllar taşıma ve ulaştırma işinde çalıştım. O yüzden bu işi de başarabileceğimi düşünüyorum. İlanınızda ölülerin taşınmasından bahsetmişsiniz fakat bu benim için bir sorun teşkil etmiyor. Ölüleri mezarlığa ya da yakım merkezlerine taşımanın kağıt taşımaktan pek bir farkı olmayacak, sonuçta cansızlar değil mi?”

Alfred kendi yaptığı küçük şakaya gülemedi. Çünkü odanın havasını değiştiren çok ilginç bir şey oldu; Henry gülümsemiş, James’in suratı asılmıştı.

“Ah... Bay Armington... Size Alfred diyebilirim değil mi? Evet, Alfred, sanırım o kadar basit değil. Yani tabi yaptığımız işi ilana açık açık yazamazdık ama bir yanlış anlaşılma olmuş sanırım. Tamamen bizim hatamız, bunu bir şekilde düzeltmeliyiz tabi ki.”

Tek kaşı havaya kalkan Alfred bir açıklama beklercesine önce Henry’e sonra James’e baktı.

“Şöyle anlatayım Alfred, ilgi alanımız olan taşıma işi cansız bedenleri kapsamıyor. Biz burada ruhları taşımaktan bahsediyoruz.”

Karşısındaki adamın sanki on gündür tuvalete çıkmamış gibi bir surat ifadesi takınması Henry’i oldukça eğlendirmiş olacaktı ki, Henry güldü. Hem de sesli.

“Ruh taşımak derken?”

James önündeki dosyayı nazikçe kapatırken bir süre düşündü.

“Öldüğümüzde bedenlerimizden ayrılan ruhları düzgün bir şekilde gidecekleri yere ulaştırmaktan bahsediyorum. Ölüm anında, bildiğiniz üzere ruhumuz bedenimizden ayrılır. Bir şekilde ölümden sonraya ilerlemesi gerekmektedir. Bu yüzden ruhların-“

Alfred elini kaldırıp James’i susturdu.

“Ne demek istediğinizi anladım. Beni şaşırtan, ciddiyetiniz. Kamera şakası falan mı bu? Ruhları taşımak? Nasıl yani? Bir çanta, bir koliden bahsetmiyoruz.”

Büyük bir ihtimal bir kamera şakasıydı bu. Ya da mülakatın bir parçası; absürd bir durumda adayın tepkilerini ölçmek üzere uygulanan bir test. Bir tür akıl oyunu. Öyle olmalıydı, evet.

“Eh tabi ki, farklı konseptler ve yöntemler var ama temelde yaptığımız iş bu. Eğer kabul ederseniz, kısa bir eğitim sürecinden sonra aklınızdaki sorular tamamen cevaplanmış olacaktır.”

Henry oldukça eğleniyor gibi görünüyordu ki bu Alfred’in canını daha çok sıkmıştı.

“Peki ya kabul etmezsem?”

James yavaşça gözlüğünü çıkartıp masaya bıraktı.

“O zaman korkarım hafızanızı silmek zorunda kalacağız. Sizden önce görüştüğümüz beyefendinin bakışlarını hatırlıyorsunuzdur.”

Alfred ne düşüneceğini bilmiyordu. Şaşkındı, kahkaha atmak istiyordu, bu odadan çıkmak istiyordu, Henry’nin o iğrenç sırıtışına bir tane yumrukla son vermek istiyordu ama en kötüsü tüm bu konuşulanların doğruluğunu merak ediyordu. O yüzden oturuşunu düzelterek sessizliği bozdu.

“Ücret?”

Rahatlamış gibi görünen James yeniden gözlüğünü taktı ve cevap verdi.

“Başlangıç için ruh başına iki madeni para ödüyoruz.”

Evet, şimdi olmuştu. Alfred sonunda kahkaha attı.

“İki madeni para mı? Dalga mı geçiyorsunuz?”

Henry sıkkın bir şekilde James’e döndü.

“İşte tam olarak bundan bahsediyorum. Ölüm, ölümden sonraki yaşam, ruhlar, ruhları taşımak; bunların hiç birisine para konusuna verdikleri tepkiyi vermiyorlar.”

James arkadaşını sakinleştirircesine eliyle adamın omzuna dokundu ve tekrar Alfred’e döndü.

“Bu sembolik bir şey. Şirketin kurulduğu zamanlardan kalma bir gelenek. Madeni paraları muhasebeden bozdurup paranızı alabiliyorsunuz. Parayı dert etmeyin, böylesine önemli bir işin karşılığını cömertçe alacaksınız.”

Alfred istemsizce sağ ayağını sallamaya başladı. Bunun, ıslak çorabının çıkarttığı ses yüzünden sinirini daha çok bozduğunu farkedince sallamayı durdurdu. Bazen o kadar çok şey düşünürüsünüz ve aslında hiç bir şey düşünemezsiniz ya, Alfred kendisini az önce kapıdan çıkan boş bakışlı adamdan farklı görmüyordu. Sonunda düşünmenin bir faydası olmayacağını anladı ve derin bir nefes aldı.

“Peki. Kabul. Şimdi ne yapacağız?”

El çırparak ayağa kalkan James masadaki dosyaları topladı. Bu sırada Henry odadan çıktı ve doğruca salonun diğer tarafındaki asansörlere doğru ilerlemeye başladı.

“Ah bunu duyduğuma çok sevindim. Bu sıralar malum; savaşlar, hastalıklar, felaketler... İşimiz bir hayli fazla. Bu yüzden sizin gibi yeni ve azimli kişilere ihtiyacımız var. Lütfen beni takip edin.”

Beraber odadan çıkıp asansörlerden önünde güvenlik beklemeyen olanına doğru ilerlediler. Bu sırada Henry güvenlik görevlisiyle konuşmayı bırakıp yanlarına geldi. Alfred’in meraklı bakışlarını gören James, adamın sormasına fırsat vermeden yanıtladı.

“O asansör patronun odasına çıkıyor.”

Alfred daha fazla şaşırmam diye düşünüyordu ama bir kere daha yanılmıştı.

“Tanrının odası mı var?”

Henry bir kere daha o kaba kahkahasını patlattı ve Alfred’in omzuna vurdu.

“Uzun zamandır bu kadar gülmemiştim bak. Universal Şirketler Grubu’nun CEO’sunun ofisine çıkan asansörün böyle tek bir güvenlikle korunduğunu sanmıyorum. Biz bu şirketin genel müdüründen bahsediyoruz; Ölüm.”

James konuşmayı devam ettirdi.

“Çok ilgileneceğin bir asansör değil, emin ol. Aramızda patronu görmüş kişi sayısı bir elin parmağını geçmez. Hayatının sona erdiği anda gördüğün son şeyin patronumuz olduğunu düşünecek olursak, uzunca bir süre görmemeyi dilerim.”

Asansör hızlı bir şekilde üst katlara çıkarken kimse konuşmadı. Alfred’in konuşacak bir durumu yoktu zaten. Delirmek ile insanüstü bir bilince sahip olmak arasında gidip geliyor, bunca yıllık hayatında yaşadıklarını gözden geçiriyor ve bugün bir hayli ıslanmış olmasından şikayetçi olmasına şaşırıyordu. Asansörün kapısının melodik bir şekilde açılmasıyla tekrar kendine geldi ve “yeni iş arkadaşları”nı takip etti.

“İşte geldik. Bu önünde durduğumuz oda toplantı odası; iş ve şirket hakkında genel bilgileri anlatacaklar burada. Sonrasında muhasebeye uğrayıp işlemlerini başlatırsın. Bir iki haftalık eğitimden sonra da aktif olarak çalışmaya başlarsın. Şimdiden aramıza hoşgeldin.”

Alfred kafasında milyarlarca soru eşliğinde toplantı salonuna girerken içinden çıkamayacağı soruları bir kenara bırakıp düşünebileceği tek şeyi düşündü.

Ne gün ama.

14
Düşler Limanı / Eski Bir Hayat, Yeni Bir Gün
« : 10 Şubat 2012, 00:18:31 »
Yıllardır olduğu gibi saatler 08:00'i gösterdiğine acı acı ağlamaya başladı alarm. Kadir Bey'in gözleri sanki kirpiklerine kurşundan bir ağırlık bağlanmış gibi ağır ağır açıldı. Yatağında yavaşça doğrulup da, el yordamıyla bulduğu yatağının başucundaki gözlüğünü taktığında, saat halen çalıyordu. Emektar saatin bir iki dakika daha çalmasına izin verdikten sonra onu susturdu. Oldukça eski bir saatti bu; üzerinde dijital rakamlar olmayacak kadar eski fakat hareket eden horoz başını bulundurmayacak kadar modern bir saat.

Yataktan yavaşça kalkıp terliklerini giydikten sonra mutfağa yönelen Kadir Bey'i mutfakta kendisini Rıdvan bekliyordu. Rıdvan, uzunca bir süredir Kadir Bey'in hayatındaydı ve Kadir Bey, Rıdvan'dan nefret ederdi. Evliliklerinin son yıllarında karısının Kadir Bey'e bağırmak dışında bir işi olsun diye aldığı bir kedi olan Rıdvan'ın eskiden adı Melek'ti. Kadir Bey'in eşi Ayşe Hanım'a göre kedi, kar gibi beyaz tüyleriyle bir meleği andırıyordu ve adı da buna oldukça uygundu. Ayşe Hanım kansere yenik düşüp de bu evden ve dünyadan göçüp gidince Kadir Bey'in yaptığı ilk şeylerden birisi Melek'in adını Rıdvan olarak değiştirmek oldu. Kadir Bey'e göre bu, kediye daha uygun bir isimdi. Bu küçük şeytandan nefret ediyordu Kadir Bey ve şimdi, mutfaktaki kedi mamasının bulunduğu dolabın önünde yatan Rıdvan, aynı nefretle Kadir Bey'e bakıyordu. Kedi belki de Kadir Bey'in kendisine karşı olan hislerini biliyordu ya da belki de eski sahibesini özlüyor, aynı evde yaşamak zorunda olduğu Kadir Bey'in ona karşı iyi davranmadığını düşünüyordu.

Kediler böyledir işte; onları beslersiniz, temizlersiniz, ilgi gösterir ve oyunlar oynarsınız. Ama kedi, keyfi yerindeyse, belki, kendisini size sevdirir. Rıdvan'ın Ayşe Hanım'la bir çok ortak yönü vardı, bu yüzden bu kadar iyi dostlardı. Ama Ayşe Hanım artık yoktu. Keşke Rıdvan da olmasaydı.

"Merhaba."

Kadir Bey'in elinden geldiğince sevecen selamına öfkeli bir tıslamayla cevap veren Rıdvan, patisiyle dolabın kapağına vurdu. Kedi açtı. Kadir Bey kediyi ayağıyla kenara itip dolaptan mama poşetini çıkarttı ve kedinin mama kabını doldurdu. Kedi teşekkür bile etmeden kaba atıldı ve afiyetle kahvaltısını yapmaya başladı. İşte o an Kadir Bey kediyi camdan atmak istedi. Bu ve benzeri eylemleri bir çok kez yapmayı düşünmüş ama hepsinden vazgeçmişti. Neden bilmiyordu ama Kadir Bey, Rıdvan'dan kurtulmuyordu.

Sabah sabah Rıdvan'a bir kez daha öfke duyan Kadir Bey tuvalete gidip dakikalarca küçük abdestini yapmaya çalıştı. Önce Rıdvan, şimdi de büyümüş prostatı Kadir Bey'e sabahı zehir etmeye and içmişler gibi görünüyordu.

Saat 9 civarında Kadir Bey her zamanki gibi Karşıyaka İskelesine ulaşmıştı. Vapurdaki boş yerlerden birine oturup vapura binenleri izlemeye başladı. Bir kaç öğrenci, paltosuna sarılmış bir hamile kadın, sayısız işsiz, üç polis memuru ve annesinin elini sıkı sıkı tutan bir çocuk, Kadir Bey ile beraber vapurun açık kısmında oturuyorlardı. Kadir Bey bir süre öğrencilere baktı. Giyimleri, saçları, tavırları ve okula gidiş saatleri öğrenci olmadıklarını söylese de, isyankâr ruhlarına nispet sırtlarında onları yumruk kaldırdıkları sisteme bağlayan çantaları gerçek kimliklerini açık ediyordu. Yanlarındaki düşünceli hamileye nazaran pek düşüncesiz duruyorlar, yüksek sesle kahkahalar atıp yaşlarından büyük konular konuşuyorlardı ki Kadir Bey'in gözleri küçük çocuğa kaydı. Çocuk ve annesi tam karşısında oturuyorlardı. Kadın, Michelangelo'yu kıskandıracak bir şekilde hareketsiz duruyordu. Çocuk ise tersine, kıpır kıpırdı ve heyecanlıydı. Vapur hareket edip de dalgalarla boğuşa boğuşa ilerlemeye başlayınca çocuk daha da heyecanlandı ve beyaz köpükler savuran denizi zevkle izlemeye başladı.

"Merhaba."

Kadir Bey'in selamını onun yıllardır tanık olmadığı masumiyeti taşıyan bir gülümseme karşıladı. Çocuk denizi izlemeye devam etmeye başladığında Kadir Bey koltuğunun altına sıkıştırdığı gazeteyi çıkartıp ana sayfaya hızlıca göz attı.

Vapur, Alsancak limanına yanaşırken gazete tekrar sıkıştığı yere girmiş, çocuk ve annesi vapur'un ön kısmına ilerlemişti. Kadir Bey vapurun tamamen durduğuna emin olduktan sonra ayağa kalktı ve vapurdan ayrılarak kalabalığa karıştı. Kalabalık birer birer duraklara, dükkanlara ya da kafelere ayrılırken Kadir Bey bir ara sokağa girdi ve tarih kokan binaların arasındaki taze ekmek kokan fırına girdi.

"Merhaba."

Kadir Bey'in selamı az önce fırından çıkan ekmekler kadar sıcak bir gülümsemeyle buluştu. Kadir Bey elini cebine atmadan, fırıncının çırağı bir simidi poşetleyip Kadir Bey'in eline tutuşturdu. Ödemeyi yapıp çırağın cebine harçlık sıkıştırdıktan sonra fırından çıkan Kadir Bey, bir iki sokak ötedeki, tarihi binaların arasında mantar gibi türemiş modern mekanların arasında sıkışmış, kahvehaneden dönme bir kafeye gitti. Kafe, yıllara meydan okuyan bir binanın giriş katındaydı ve içindeki kişiler de aynı kendisi gibi yıllara meydan okuyordu. Sahibi Kemal Usta, yaşını kabul etmeyen bir giyimle masaların arasında dolaşıyor ve siparişleri alıyordu. Köşede oturan Rikkat Hanım, kısılmış gözleriyle etrafı süzüyor, kim bilir ne planlar yapıyordu.

İçerisi yaşanmışlık, pişmanlıklar ve toz kokuyordu. Kadir Bey bir masaya geçip simidini poşetten çıkartırken, bu toz kokusunun mekandan mı yoksa artık bitiş çizgisine yaklaşan bu yorgun topluluktan mı geliyordu, emin olamadı.

"Merhaba!"

Cana yakın, kalın sesli Kemal Usta, tavşan kanı çayı Kadir Bey'in masasına bırakıp Kadir Bey'in omzuna bir kez vurduktan sonra başka bir masaya doğru ilerledi. Kadir Bey'in selamına karşılık başıyla verdiği kısa selamı muhtemelen görmemişti ama bu garip değildi. Kemal Usta selam almaz, selam verirdi. Bu onun yaşam şekliydi adeta. Onu böylesine sinir bozucu derecede iyi yapan bir yaşam şekliydi bu. Kadir Bey'in asla anlamadığı bir yaşam şekli.

Çaylar, simit ve gazete bittiğinde vakit öğleni geçmişti. Hesabını ödeyip mekandan ayrılırken Kemal Usta arkasından "Elveda!" diye bağırdığında Kadir Bey biraz duraksadı.

Bu kelime ona niye bu kadar garip gelmişti ki durup dururken? Yıllardır duyuduğu "Görüşürüz"ün yerini aldığı için mi yoksa yıllardır Kadir Bey'in bilinçaltına yerleşmiş bir şeyin ortaya çıkmasını tetiklediği için mi? Kadir Bey kaşları çatık bir şekilde Kemal Usta'nın Kahvesi'nden ayrıldı ve deniz kenarına doğru yürüdü. Normalde bir kaç saat deniz kenarına dizilmiş banklardan birisine oturur ve güneşin batışını izlerdi ama bugün canı sıkkındı. Bu yüzden doğruca iskeleye gidip vapura bindi.

Vapur yorgun argın Karşıyaka İskelesi'ne ulaşıp da kıyıya yanaştığında, vapurdan son ayrılan Kadir Bey'di. Sabah iskelenin önündeki büfeden aldığı gazeteyi, vapurun boşalmasından sorumlu görevliye uzatıp "Elveda" dedikten sonra arkasında şaşkın bakışlı bir görevli ve emektar vapuru geride bırakıp geniş caddeye girdi.

Saat iş çıkışı saatiydi ve bu, zaten tıklım tıklım dolu olan geniş caddenin daha da bir kalabalık olması demekti. Kadir Bey, az önce indiği vapur gibi yorgun argın, boğuşa boğuşa insan denizini geçerek ara sokaklardan birisine daldı. Sokak boylu boyunca kırmızı-yeşil tabelalara sahip dükkanlarla doluydu. Kadir Bey'in durağı ise isim olarak da renk olarak da içerik olarak da diğer yerlerden farklı duran buna rağmen hiç de ilgi çekici olmayan Yorgo'nun Yeri'ydi.

Yorgo öleli yıllar olmuştu. İşin komiği burayı işletenlerin Yorgo'yla hiç bir akrabalığının olmamasıydı. Yabancı Yorgo, mekanını bir başka yabancıların eline bırakmıştı belki ama adı bu dünyaya kazık çakmıştı. Bu, öyle kimseye nasip olmayan ve Kadir Bey'in, fonda Müzeyyen Senar çalarken içtiği rakısına meze olan düşüncelerinin ana konusuydu.

Gece 11'e kadar Yorgo'ya eşlik etti Kadir Bey. Masalarına ara ara Orhan Gencebay, Volkan Konak, Arap Şükrü, Kör Niko ve daha niceleri oturup kalktı. Milyon yıllık insanlık tarihinde bir türlü ulaşılamayan dünya barışına ulaşılmıştı adeta.

"Fakat her şeyin bir sonu vardır." diyerek masadan kalktı Kadir Bey ve böylece ülkenin dört bir yanından gelmiş ama hemen hemen aynı şeyi söyleyen o gönül insanlarını ve tabi ki Yorgo'yu masada bıraktı. Bir hayat, gerçek gibi, ağır ağır solmuş ve sona ermişti. Yorgo'ya da, rakı masasına da olan buydu. Dünya barışı, tek bir kelimeyle bozulmuştu.

"Elveda."

Kadir Bey eve girdiğinde hafif sarhoştu ama bu Rıdvan'ın hiç umrunda değildi. Evin girişindeki yerini almış Kadir Bey'i öfkeyle bekliyordu. Bu görüntü Kadir Bey'in aklına rahmetli eşini getirmişti. Bu yüzden kedi ona "Nerde kaldın ayyaş herif, yemeğe bile gelmedin!" dercesine bakarken o hiç istifini bozmadı ve mutfağa girip çoktan boşalmış kedi maması kabını doldurdu.

Rıdvan yavaşça, sanki hala ona sinirli olduğunu belli edercesine tıslaya tıslaya kabına doğru ilerledi. Bir kaç lokmayı afiyetle midesine indirdikten sonra, "Bu konu daha kapanmadı." dercesine Kadir Bey'e bir bakış attı. Kadir Bey'in cevabı kısaydı;

"Elveda."

Pijamalarını giyip de sıcacık yatağına giren Kadir Bey, elini saate doğru uzattığında duraksadı ve omuz silkti. Yıllar sonra ilk defa bu gece, alarmı kurmak içinden gelmemişti. Gözlüğünü her zamanki yerine çıkartıp başını yastığa koyduğunda gözleri sanki kirpiklerine kurşundan bir ağırlık bağlanmış gibi ağır ağır kapandı.

Elveda.

Spoiler: Göster
Not: İmla hataları, esinlenmeler, metaforlar ve anaforlar içeriyor olabilir. Affola.

15
Korku & Gerilim Eserleri / Zifiri Karanlık Yıldızsız Gece
« : 20 Kasım 2011, 22:04:34 »

Geçtiğimiz yılın kasım ayında çıkan ve kitap satış sitelerinde çoğu listenin ilk sırasına yerleşen Stephen King'in kitabı Zifiri Karanlık Yıldızsız Gece, Türkçe çevirisiyle raflardaki yerini almaya hazırlanıyor!

“Her insanın içinde başka birinin, bir yabancının olduğuna inanıyorum…” diye yazıyor Wilfred James, dört zifiri karanlık hikâyenin ilki olan "1922"yi oluşturan itirafnamesinin ilk sayfalarında. James'e göre bu yabancı, karısı Arlette babasından kalan araziyi satmayı teklif ettiğinde ortaya çıkıyor ve korkunç bir cinayet ve delilik sürecini tetikliyor.

"Koca Şoför"de, polisiye roman yazarı Tess, bir imza gününün ardından evine dönerken yolda bir yabancıyla karşılaşıyor. Tecavüze uğrayıp ölüme terk edilen Tess intikam planları yaparken bir başka yabancıyla karşılaşıyor: İçindekiyle.

"Adil Uzatma", hikâyelerin en kısası, muhtemelen aynı zamanda en iğrenci ve kesinlikle en komiği. Şeytanla anlaşma yapmak, Dave Streeter'ı ölümcül hastalığından kurtarmakla kalmıyor, hayatı boyunca ruhunda biriken ıstırabı fazlasıyla dindiriyor. Darcy Anderson, yirmi yıldan fazla bir süredir evli olduğu kocası seyahatteyken, pil aramak için garaja gidiyor. Ayağı tezgâhın altındaki kutuya takılınca kocasının içindeki yabancıyı keşfediyor. Tüyleri diken diken eden korkunç bir keşif ve sona eren iyi bir evlilik. Zifiri Karanlık Yıldızsız Gece, Stephen King'in uzun hikâye formunun ustası olduğu gerçeğini, birçok başarılı filme esin kaynağı olmuş eserlerinde olduğu gibi, yeniden ortaya seriyor.

Altın Kitaplar'dan çıkacak kitabın çevirisini Canan Kim üstlenmiş. 24 Kasım 2011'de çıkacak olan kitabın tanıtım ve künye bilgileri için buraya tıklayabilirsiniz.

Sayfa: [1] 2 3 4