Kayıt Ol

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Fiddler

Sayfa: [1] 2 3
1
Bu konu uzun süredir kafamı meşgul ediyor. Burada da paylaşayım istedim.

Ben (ve bir nesil insan)  Harry Potter'ı Felsefe Taşı kitabıyla tanıdık, kitapları takip ederken filmlerini izlemeye başladık ve 2007'de 7. kitap çıktığı zaman ne kadar istemesek de "hikaye"nin bittiğine emindik. Rowling öyle demişti, başka türlü düşünmek için bir sebep yoktu.

Tek ihtimal büyük bir Harry Potter ansiklopedisi çıkmasıydı.

Sonra Pottermore geldi. Ansiklopediye en yakın şey oydu heralde. Açıklama ağız sulandırıcıydı. J.K Rowling, hikayenin arkaplanıyla ilgili 18 bin sözcük daha paylaşacaktı (aşağı yukarı felsefe taşı'nın dörtte biri demek bu); ama yeni bir Harry Potter hikayesi, o evrende geçen yeni bir öykü gelmeyecekti ve bence bu sorun değildi.

Sonra,, "Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?"ın film yapılacağını öğrendik. Rowling yazacaktı senaryosunu. Sonra 3 film olacağını öğrendik. Şimdi de Londra'da "Harry Potter ve Lanetli Çocuk" adında bir tiyatro oyunu olacağını öğreniyoruz. Ve bu sefer hikaye sadece Rowling'e ait değil.

7 eşsiz kitap olarak paketlenmiş ve mühürlenmiş o mükemmel Harry Potter dünyamı kapağı açılıyor, kanırtılıyor ve genişletilmeye çalışılıyor gibi hissediyorum, ve bir noktadan sonra o kadar genişlemeye kaldıramayıp yıkılacağından korkuyorum.

Bir süre sonra o kadar fazla öykü ve hikaye olacak ki o eski muhteşemliği solacak gibi hissediyorum.

Tadında bırakamayan tüm Ejderhamızrağı, tüm Buzyeli Vadisi, tüm Drizzt serileri gibi..

Ne düşünüyorsunuz?

2
Tartışma Platformu / Wattpad
« : 03 Şubat 2015, 11:28:15 »
Son zamanlarda iyice ayyuka çıktı. Her yerde, herkesten duyuyorum.

Dahası bazı öyküler de çok ciddi okuyucu sayısına ulaşmış galiba. Binlerce yorum olan öyküler var.

Tartışmaya açmak istedim, Kayıp Rıhtım Wattpad için ne düşünüyor? Sizce ne kadar etkili? Ne kadar kaliteli işler var?

Evet.

3
Güncel / Cadılar Bayramı İçin Korku Öyküleri
« : 31 Ekim 2014, 12:29:17 »
Böyle bir başlığımız hiç oldu mu bilmiyorum; ama yoksa olsun istedim.
Forumda ya da seçkide okuduğumuz ve aklımızda kalan korku öykülerini paylaşalım diyorum.
Böylelikle bu Cadılar Bayramı'nda korkmak isteyenler için alternatifler sunabiliriz.

Hemen aklıma gelen ilk öyküyü paylaşıyorum:

Alıntı
andreyfyodorovich'in 'GÜVEN' ADLI ÖYKÜSÜ kısa ve ürkütücü. Bu kadar kısa bir öykü için korkutma konusunda bir hayli başarılı. Bir çırpıda okunabilecek bir öykü, o yüzden müsait vakit bulduğunuz an kaçırmayın derim.

4
Düşler Limanı / Diz Üstü Çoraplar
« : 06 Kasım 2013, 02:29:35 »
“Gök mavisi Lacoste’um ve diz üstü çoraplarınla evde dolaşırken...”

- Alex Turner,
“Knee Socks” adlı şarkıdan



   Çocuk kızı düşünüyordu. Onun için kendisi “çocuk”, kız da “kız”dı. Yaşları tutmasına rağmen adam ve kadın olmalarını istemiyordu. Her şeyden önce kız açıkça onun adam olamayacağını belirtmişti. Çocuksa, kızı bir kadın olarak düşünemiyordu; çünkü kızın aklına getirdiği her şey küçüklüğünde yaşadığı duyguları hatırlatıyordu.

Kızı aramak istiyordu. Telefon açmak istiyordu. GSM operatörünü açığa çıkaran dört haneyi ve ardından tek nefeste söylenen üç haneyi daha tuşlamak istiyordu. Ardından gelen iki sıra çift haneyi ise yavaş yavaş çevirecekti. Telefonundan kızın numarasını silmek elbette işe yaramamıştı. Hafızasından silmesi içinse artık yeteneğini kaybetmiş Fransız yönetmenlerin yaptığı güzel filmlerde oynaması gerekirdi. Çocuk güzel filmlerde oynamıyordu.

Elle tutulur tek rolü çok bölümlü bir polisiye dizide bir bölümün cesedi olmaktı. Cinayetini saran sır perdesini aralamaya çalışan polisler vardı ve seksen yedi dakikalık dizide toplam dört dakika on sekiz saniye görünüyordu. Bunun iki buçuk dakikasında ölü taklidi yapıyordu. O sıralar kızla ilişkileri yeni başlamış, kız çocukla iftihar etmişti. Çocuk da uzun süre şansının yaver gidebileceğine gerçekten inanmıştı. Çocuk bundan emin değildi; ama galiba kızın en sevdiği şeylerin başında çocuğu inandırmak geliyordu. Çocuk ise en çok kızın fotoğraf çekmesini severdi.

Kızın yaptığı işi tam olarak bilmiyor, anlamıyordu. Büyük bir sosyal medya sohbeti dönüyordu çevresinde. Kız güzel telefonlarla güzel fotoğraflar çekiyor ve onları filtreliyordu. Bunları paylaşıyor ve binlerce kişi tarafından beğeniliyordu. Çeşitli markalar kıza fotoğraflarında görünmek için para ve ürün veriyordu. Kız da bunları zevkle kullanıp fotoğraflıyor, sürekli olarak çocuğa bir it girl teriminden bahsediyordu. Kız sokak köpeklerini de çok seviyordu.

Çocuk kızla tanışana kadar kendine önem verip vermediğini bilmiyordu. Dolayısıyla dış görünüşünün kıza güzel görünme çabası mı, onun yanına yakışma dürtüsü mü, yoksa öylesine içinden gelen bir havalılık mı olduğundan emin değildi. Kız bunu seviyordu ama, çocuğun giyimini. Özellikle de gök mavisi Lacoste’unu.

Kulaklarında aynı şarkı çınlayıp duruyordu. İnsana bir şeyler yapmasını öğütleyen şarkılardan değildi; ama arkada o şarkı çalarken harekete geçtiğinizi hayal ettiğiniz şarkılardandı. Her şeyin mükemmel bir eşzamanlılıkla işlediği bir mizansenle hayatınızdaki kilit bir sorunun çözüme kavuştuğu o üç dört dakikayı hayal ettiğiniz şarkılardan. Çocuk telefon numarasını çevirirken şarkı ona çevirmesini söylemiyordu. Sadece çevirirken arkada çalmak istiyordu. Çocuk bu isteği geri çevirmedi.

Numarasını gizlemişti; ama kızın kimin aradığını bileceğinden emindi. Şarkı öyle diyordu. Şarkıya güveniyordu. Fazlasıyla yağmurlu bir Salı akşamı, doğru yerde ve doğru zamanda güzel şeylerin olabileceğinden bahsediyordu şarkı. Olabilecekken olmamıştı; ama bu sadece bir şarkıydı. Eğer şarkıya rağmen başarabilirse yeni ispatlar türetecekti. Gök mavisi Lacoste’u ve diz üstü çoraplarıyla evde dolaşırken bir kez daha izleyebilecekti kızı. Dizlerinin üstünde yatmanın hayalini kuracak, dizlerinin arkasında parmaklarını dolaştırabilecekti. O çorapları ne kadar sevdiğinden ve ailesinin öğretemediği bu yeni dünyayı nasıl anlayabildiğinden bahsedebilecekti. Her şeyi yabancı dizilerde gördüğümüz gibi yapalım diyebilecekti. Burada bulamadıkları her şeyi internetten satın alabileceklerini, yüz dolardan pahalı olmadığı sürece gümrüğe takılmayacağını söyleyecekti. Artık eski fabrikalar yüksek tavanlı loft evlere dönüşüyordu ve onlardan birinde oturabilirlerdi. Daha önce duymadığı meslekler çok iyi paralar kazandırıyordu. Yönetici Eğitim Programları diye şeyler vardı ve bu yüzden bankalarda insanlar sırf İngilizce öğrendikleri üniversitelerden mezun oldular diye daha fazla maaş alıyordu. Her şeye paraları yetebilirdi ve sonunda en sevdikleri yemeğin suşi olduğundan bahsedebilirlerdi. Gerçekten de yemekten önce gidip bir yerde kokteyl içebilir, evde otururken fabrikadan çıkmış patchwork battaniyelere sarılabilirlerdi. Eğer kızla konuşabilirse ona takip etmeye başladığı blogları anlatabilirdi. Kendisini bir seyahat çantası alacağını söylerdi mesela. Haftasonu gittikleri yerlerde havalimanından çıkarken o çantayla görülürlerdi. İçine gök mavisi Lacoste’unu da koyardı ve kızın giymesi için bir sürü diz üstü çorap, o çoraplarla, o kostümüyle ilgili külotlu külotsuz bir sürü hayalini... Hepsini sığdırırdı ham deriden yapılma kahverengi seyahat çantasına. O şarkıyı her kim yazmıştıysa bir kıza çok aşıktı ve çocuk da kıza çok aşıktı; ama kız telefonu açmadı.

Saat 00:00’dı ve çocuk sıralanmış sıfırların arasında kaybolmuştu.

5
Bugün yapılan çılgın bir açıklamaya göre Warner Bros. Entertainment J. K. Rowling'le kapsamlı bir ortaklık anlaşmasına imza atmış ve bunun ilk adımı olarak da Harry Potter evreninde geçen yeni bir film serisi yapacaklarmış. "Hey hoy hoyt!" diye kızmaya başlamadan önce birkaç bilgi daha vereyim.

Warner Bros. Rowling'e ilk olarak "Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar" kitabını (Rowling'in gelirini hayır kurumlarına bağışladı, Harry Potter kitaplarında da adı geçen bir ders kitabı) filme uyarlamak istediklerini söylerek gelmiş. Rowling her ne kadar fikri beğense de Harry Potter konusunda çok tutucu ve muhafazakar olduğu için başka birinin yazacağı bir şeyin olmamasını istemiş ve Warner Bros.'a bir öneri sunmuş.

Harry Potter olayları başlamadan 70 sene öncesinde, New York'tan başlayan ve kitabın yazarı Newt Scamender'ın yolculuklarını takip ettiğimiz bir film. Anladığım kadarıyla Newt Scamender'ı "Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar"  kitabını yazmaya teşfik eden yolculukların bir filmi olacak. Senaryosunu da J. K. Rowling bizzat yazacakmış.

Ve bir şeyler bir şeyler daha...

Gelelim benim ne düşündüğüme: Bana kalırsa Rowling en son sahte bir ad altında çıkarttığı "The Cuckoo's Calling" kitabının (bu arada kitap D&R'larda şu an var) da gelirlerini bir hayır kurumuna bağışlaması, kendi yardım derneğini kurması ve adeta Harry Potter'ın ana kitap ve filmleri dışında bir para almamasıyla şimdiye kadar çoktan kanıtladı durumunu: Kadıncağız hiçbir şeyi para için yapmıyor. İstediği, keyif aldığı şeyleri yapıyor.

Böyle bir noktadan bakınca ben çok istiyorum bu yeni filmleri görmeyi. Hatta gönül isterdi ki yine kitapları çıksın, sonra filme çevrilsin; ama olsun. Rowling bir şey yapıyor ya, o da bana yeter.

Evet.

6
Aslında bakıp hemen sorumun cevabını bulabileceğim bir başlık vardıysa bu benim değil tamamen sitedeki arama motorunun yılan olmasının suçudur. Bulamıyorum işte bir türlü. Konuya geçiyorum:

Yakın zamanda Sherlock Holmes'leri başından sonuna okumak istediğimi farkettim. Yayımlandığı sırayla, Sir Arthur Conan Doyle tarafından yazılan özgün hikayelerin hepsini okumak istiyorum. Bugün "Kızıl Soruşturma"yı okudum; ama Kum Saati Yayınları'nın 2012 baskısı çok kötüydü. Arka kapakta yapılan "typo"dan tutun kitabın ilk sayfasında "Deniz Akkuş"u çevirmen gösterip iki sayfa sonra başka bir çevirmenin özgeçimişini yazmalarına kadar, verdikleri Giovanni Scognamillo önsözünün başka bir yayınevi için yazılmış olmasına kadar kötüydü. Çeviri kitabın baskısının korkunçluğu yanında şaşırtıcı şekilde iyiydi; ama yine de vasatın ötesine geçemiyordu.

Devam etmek istiyorum. "The Sign of Four" var sırada; ama güzel, huzurlu bir baskı, harika bir çeviri istiyorum. Bu dünyada, bir yerlerde Sherlock Holmes'ün harika baskıları olduğuna inanmak istiyorum. İşte bunu danışacaktım. Bana önerebileceğiniz, şu yayınevinden, şu baskıdan okuyun diyebileceğiniz Sherlock Holmes kitapları. Mümkünse tüm set, mümkün değilse şimdilik kronolojik sıranın ikinci kitabı "The Sign of Four".

Evet.

7
Kurgu İskelesi / Bir Köprünün Ortasında Buluşuyoruz
« : 15 Temmuz 2013, 02:09:34 »
   Bir köprünün ortasında buluşuyoruz. Arabalar geçiyor. Gece karanlık; ama yolun ortasındaki direkler, köprünün tellerine asılmış gazino LEDleri ve sayısız arabanın farı değil. Her yer ışıl ışıl. Kutlama yapıp yapmayacağımızı merak ediyorum.

   “Buluşmak için köprüyü seçmek zorunda mıydın?” diye soruyor. Sesi ifadesiz. Sesi duru.

   “Aklıma daha iyi bir fikir gelmedi. Rüzgar mı rahatsız ediyor?” diyorum. Kulaklarımda bir uğultu var. Onun kulaklarında da. Rüzgar rahatsız ediyor.

   Kafasını sallıyor. “Nasıl gedin buraya?”

   “Taksiyle,” diye kestirip atıyorum.

   “Köprünün ortasında inmene izin verdi mi?” diye soruyor.

   “Hallettim bir şekilde,” diyorum. Bu gecenin soruları cevaplama gecesi olmadığına karar veriyorum.

   Köprünün korkuluklarına doğru ilerliyoruz. Altmış metre altımda denize bakıyorum. Deniz de karanlık. Yakamoz görmek isteyeceğim yerlerde sahildeki bir gece kulübünün parlak ışıklarının yansımasını görüyorum. Rüzgar o kadar şiddetli ki; sanki saçlarımı uçurmuyor, çekiyor. Saç diplerimin, kafa derimin acıdığını hissediyorum. Cebimden bir sigara pakedi çıkarıyorum. Üzerinde ilk kez gördüğüm bir markanın amblemi var. Şeffaf jelatinin ipini bir tam tur döndürüyorum. Üstte kalan kısmı dört parmağımla kaldırıyorum, pakedi açıyorum. İçindeki parlak gri kağıdı çekiştiriyorum. Yarısı muntazam kesiklerle çıkıyor. Diğer yarısını bırakıyorum. Bir sigara alıyorum. Yanıma dönüyorum.

   “Sen de yakar mısın?” diye soruyorum.

   “Kullanmıyorum,” diyor.

   “Başkalarının yaktığı sigaraların ilk nefesi...” diyorum, “başkasının ilk nefesinde aldığın koku gibisi yok”. Sigaraya bu yüzden tekrar başladığımı hatırlıyorum. Sigara tutan elim havada kalıyor. Kafasını sağa sola sallıyor. Sigara kullanmıyor. Omuz silkiyorum.

   Cebimden çakmağımı çıkarıyorum. Sigarayı ağzıma koyuyorum, çakmağı çakıyorum; ama yanmıyor. Çok rüzgar var. Rüzgar saçlarımı çekiştiriyor. Sigarayı yakmayı tekrar deniyorum. Yakamıyorum. Yere çöküyorum. Yakamıyorum. Ceketimi kendime siper ediyorum. Yakamıyorum. Onu kendime siper ediyorum. Yakamıyorum. Tüm sigarayı ağzıma alıp çiğnemeye başlıyorum. Dişim ekşiyor, damağımda acı bir tat dolaşmaya başlıyor.

   Hiç konuşmuyor. Korkuluklara yaslanmış beni izliyor.

   “Seni bekletiyormuşum gibi hissediyorum,” diyorum. Onu bekletmek istemiyorum.

   “Sorun değil,” diyor. “İstediğin kadar zamanın var.”

   Rüzgar saçımı çekiştiriyor. Ağzımda lapaya dönüşmüş sigarayı yutamayacağımı farkediyorum. Derin bir nefes alıp dudaklarımı büzüştürüyorum. Bir “Puh!” sesiyle ağzımda ne varsa tükürmek istiyorum. Başaramıyorum. Tükürük, tütün, sigara kağıdı, filtre parçaları çeneme, ceketime, pantolonuma akıyor.

   “Tamam,” diyorum. “Hazırım.”

   Duygusuz yüz ifadesi ilk kez yumuşuyor. Gülümsüyor. Gözlerini benden uzaklaştırıyor. Karşıya, karanlık geceye bakmaya başlıyor.

   Altımdaki suya bakıyorum. Etrafımdaki ışıklara bakıyorum. Rüzgar saçlarımı çekiştiriyor. Gözlerimi kapatıyorum. Bir an rüzgar beni alıp götürecek gibi hissediyorum. Götürmüyor. Sadece saçlarımı çekiştiriyor. Korkuluktan ellerimi çekiyorum. Üç adım geri gidiyorum. Arabaların sesleri rahatsız edici geliyor. Umursamamaya çalışıyorum. Rüzgarın uğultusu arabaların gürültüsüyle kavga etmeye başlıyor.

   İçimden üçe kadar sayıyorum. Üç adım atıyorum. Üçüncü adımımda dizimi iyice kırıp zıplıyorum. Korkuluğa sağ elimi koyup kendimi ittiriyorum. Korkuluğu aşıyorum. Aşağıya, denize doğru ilerliyorum. Rüzgar uğulduyor. Rüzgar saçlarımı çekiştiriyor.

   Sonra denize ulaşamadan o geliyor, iki eliyle koltuk altlarımdan tutuyor beni. Denizin hemen üstünde süzülmeye başlıyorum. Kafamı kaldırdığımda gölge siyahı devasa kanatların çırpışlarını görüyorum. Yükseliyoruz. Köprü, deniz, gökyüzü uzakta kalıyor. Uçuyorum.

   Rüzgar saçlarımı okşuyor.

8
Peşin peşin özrümü dileyeyim. Nereye yazacağımı bilemedim. Kaynağım da Edebiyathaber.net

Eğer sizler de benim gibi gazetelerin kitap eklerini çok seviyor; ancak hangisi ne zaman veriyordu, hangisini takip edeyim diye bilemiyorduysanız, işte size bir liste. Hop, hangi gazete ne zaman kitap eki veriyor karşınızda:

Alıntı
Agos Kitap Eki – Her ayın ikinci cuması

Aydınlık Kitap Eki – Her hafta cuma günü

Akşam Kitap Eki – Her ayın ikinci haftası cuma günü

Birgün Kitap Eki – İki haftada bir cumartesi günü

Cumhuriyet Kitap Eki – Her hafta perşembe günü

Dünya Kitap Eki – Her ayın ilk cuma günü

Evrensel Kitap Eki – Her ayın son cuması

Milliyet Kitap Eki – Her ayın ikinci haftası çarşamba günü

Radikal Kitap Eki – Her cuma günü

Sabah Kitap Eki – Her ayın üçüncü haftası cuma günü

Star Kitap Eki – Her ayın ilk perşembe günü

SoL Kitap Eki – Her çarşamba günü

Vatan Kitap Eki – Her ayın on beşinde

Yeni Çağ Kitap Eki – Her ayın üçüncü haftası cumartesi günü

Yeni Şafak Kitap Eki – Her ayın ikinci haftası çarşamba günü

Zaman Kitap Eki – Her ayın ilk pazartesi günü

9
Tartışma Platformu / Yog Kanunu
« : 05 Mayıs 2013, 14:35:16 »
Uzun süredir bahsetmek istediğim bir şeydi, son zamanlarda burada da bazı başlıkları görünce daha iyi bir zaman bulamam diye düşündüm.

Yog Kanunu Nedir? (Yog's Law)

Bir gün kitap yazan bir hayranından kendisine gelen "Kitaplarınızı bastırmak için ne kadar para ödediniz?" sorusunun üzerine, yazar James D. Mcdonald'ın bulduğu bir slogandır. Yazarlık kariyerine yeni başlayan yazarlar için akılda kalması kolay olacak bir kural yaratma amaçlı olarak bulunmuştur. Yog Kanunu şudur:

"Para yazara doğru akar" (Money flows toward the writer)

Yog Kanunu'na göre herhangi bir zaman bir yayınevi kitaplarınızı basmak için sizden para istiyorsa ortada bir yanlışlık vardır. Eğer bir edebiyat ajansı telif ücretlerinizden bir yüzde üzerine çalışmak yerine her ay onlara para ödemenizi istiyorsa, ortada yine bir yanlışlık vardır.

Bu sayede geleneksel yayıncılık etiğine geri dönmeye yönelik de bir kampanya başlatılmış gibidir. John Scalzi, Neil Gaiman ve pek çok yazar kendilerine "kitap yayımlatmak için para vermek" konusunda gelen sorulara Yog Kanunu'yla cevap vermektedir ve kanun en basit bir şekilde "eğer kitabınızı yayımlatmanız için sizin cebinizden para çıkması gerekiyorsa, ortada bir yanlışlık var" düşüncesindedir.

İşte böyle şeyler.

10
Oyunlar / Don't Starve
« : 26 Aralık 2012, 19:43:22 »
Not: Forumda etraflıca bir arama yaptım oyunun daha önce başlığı açılmış mı, adı geçmiş mi diye; ama bulamadım. Eğer bir şekilde önceden konusu vardıysa tamamen nasıl böyle garip olduğunu anlayamadığımız "forum içi arama" şeysi yüzündendir.


DON'T STARVE

bedeniniz bir iblis tarafından hiç bilmediğiniz bir dünyaya gönderilmiş. Uyandınız, ne yapacağınızı bilmiyorsunuz ve hayatta kalmanız gerek... Ha unutmadan, bir de sakalınız sürekli büyüyor!


Oyunda Wilson adındaki bilim adamı / simyacı karakteriyle oynuyorsunuz. Dediğim gibi, bilmediğiniz bir dünyada uyanmanızla başlıyor oyun (her yeni oyunda harita da yenileniyor), üzerinizde hiçbir şey yok ve ölmemek için etrafınızdaki şeyleri kullanmanız gerekiyor. Çalılar, ağaçlar, çiçekler, böğürtlenler, örümcekler, kuşlar, domuz insanlar, mandalar ve daha pek çok şey var oyun çevresinde. Tüm bu şeyleri birden fazla şekilde kullanmanıza da izin veriyor. Örneğin topladığınız çalı çırpıyı en başta tavşan yakalamak için tuzak olarak kullanabilirsiniz, aynı zamanda gece olduğu zaman ateş yakmanız için de gerekecekler, eğer "bilim makinesi"ni kullanarak araştırırsanız çalılarla ip yapmayı öğrenebilirsiniz. Yapacağınız ip sonrasında mızrak ve çadır gibi çok ihtiyaç duyacağınız yeni eşyalar yapmanızda işe yarayacak.

Oyun temel olarak Minecraft'a benziyor; ancak Minecraft'ın 8-bit görselleri yerine burada 2D ve 3D karışık bir ortamla karşılaşıyor. Gerek çizimleri, gerekse müzikleriyle çok keyifli saatler yaşatabiliyor oyun.


Mandaları eğer yeterince etkili bir silahınız varsa öldürüp etlerini yiyebilir; veya yemek yedikten sonra bıraktıkları dışkılarını kullanarak başta yaktığınız ateşler için tezek ve yetiştireceğiniz yemekler için gübre olmak üzere farklı şekillerde kullanabilirsiniz

Oyunun anladığım kadarıyla belli bir sonu yok. Zaten adından da anlaşabileceği gibi (Don't Starve --> Açlıktan Ölmeyin) amacınız bu dünyada sağ kalmak. Sağ kaldığınız gün sayısına göre (ben henüz en fazla 13 gün dayanabildim) exp kazanıyor ve seviye atlıyorsunuz. Yeni seviyeler ise karakterinizi güçlendirmiyor; ancak yeni karakterleri kullanabilmenizi sağlıyor. Örneğin (kendi bilgim bu kadarına yettiği için) 13 gün dayanan biri 3. seviyeye çıkıyor ve "Willow the Firestarter" adında yeni bir karakter açılıyor (ilk karakterimizin tam adı Wilson the Mad Scientist idi). Bu karakterin Wilson'dan iki farkı. Birincisi, Wilson'ın aksine, Willow'un sakalı yok, ve haliyle gün geçtikçe sakalı uzamıyor. İkincisi ve daha önemlisi ise Wilson'ın aksine gece kendi kendine ateş yaratabiliyor ve meşale, kamp ateşi gibi bazı eşyaları yapmanıza gerek kalmıyor.


Oyunla ilgili sevdiğim bir başka özelllik işe 15 günde bir yeni güncelleme çıkarıyor olmaları. Örneğin, en son güncelleme, "Long Live The Queen" adıyla çıktı ve örümceklerin bir kraliçesi olduğu fenomenini getirdi. Eklemem gereken başka bir not ise oyunda kendi haritalarınızı da yaratabildiğiniz. Şu anda "ne yapalım haritayı" diye düşünenleriniz olabilir (muhtemelen Heroes III of Might and Magic oynamadıkları için); ama oyunu oynadıktan sonra "Ben de kendi haritamı yapmalıyım!" diye heyecanlanıyor insan.


Gelelim oyuna nasıl ulaşabileceğinize. Şu anda oyunu yasal olarak elde etmenin tek yolu Steam üzerinden satın almak. %20'lik küçük bir indirimleri var ve şu anki fiyatı 11$. Henüz erken-erişim beta sürecinde olan (early-access beta) bir oyun için büyük bir fiyat gibi görünebilir; ama benim gibi yıllardır bilgisayar oyunu oynamayan ve artık eskisi gibi oyunların yapılmadığını düşünen biri için bile son yıllarda gördüğüm en iyi bilgisayar oyunu oldu.

Ayrıca, bu parayı vermeden önce neler döndüğüne bir bakayım diyorsanız, ve web tarayıcı olarak Google Chrome kullanıyorsunuz, Chrome Web Store üzerinden oyunun demosunu indirebilir ve tarayıcınız üzerinde oynayabilirsiniz (ben öyle keşfettim oyunu). Demo versiyonun normal versiyona göre hiçbir eksiği yok ve en son güncellemede oynamanıza izin veriyor. Normal versiyonla aralarındaki tek fark demo'nun size 15 dakikalık bir oyun süresi vermesi. Bir oyunu en fazla 15 dakika boyunca oynayabiliyorsunuz bu versiyonda. Daha sonra tekrar yeni oyun açarsanız 15 dakikanız da tekrar başlıyor. Mutlaka demosunu bir denemenizi tavsiye ederim.

Buyurun bunlar da oyundan birkaç kare:





Buraya tıklayarak http://www.dontstarvegame.com adresinden oyunla ilgili daha fazla bilgi alabilir, videolar izleyebilirsiniz.

Son olarak, oyunu merak eden ve başlamak isteyenlere oynadığım kadarıyla birkaç başlangıç tavsiyesi vermek istiyorum. Bazıları için bunlar "spoiler" olarak algılanabilir ve her şeyi kendileri yaşayıp keşfetmek isteyebilirler; o yüzden "göster" kutusu içinde yazıyorum.

Spoiler: Göster

- Oyunda tıpkı Minecraft'taki gibi ilk geceyi geçirmeniz çok önemli. Eğer gece ateşiniz yoksa, ışık da yok, ışık yoksa gece canavarı gelip öldürüyor sizi. O yüzden ilk gece kamp ateşi yapamıyor olsanız bile meşaleniz olduğundan emin olun.

- Tavşanlara saldırmayın, yakalayamıyorsunuz. Tuzak yapıp içine yem olarak havuç koyacak, öyle yakalayacaksınız.

- Yukarıdaki madde nedeniyle bulduğunuz havuçları kendiniz yemeyin. Sonra bulmak çok zor oluyor. İlk gün yemek olarak böğürtlen "berry" ve tohum yiyin "seed". Bunları bekleyebilirsiniz akşam kamp ateşi kurduğunuzda pişirip yiyin; çünkü tüm yiyecekleriniz pişince daha doyurucu oluyor.

- Tohumlar (seeds) önemli. Yanınızda mutlaka pişmiş birkaç tane olsun; çünkü çok az da olsa canınızı da arttırıyorlar. Eğer bir örümcek ya da başka bir şey size saldırır da zarar verirse bunlar çok işe yarıyor.

- Olabildiğince hızlı şekilde balta yapmaya çalışın ki ağaçları kesebilesiniz. Odun toplamaya başlamadan kamp ateşi yakamıyorsunuz.

- Tavşan etlerini pişirdikten sonra hemen yiyin, yanımda dursun diyerek biriktirmeyin; çünkü bekleyince daha az doyurucu oluyor.

- İlk gün olmasa bile ikinci gün "çanta" yapın kendinize. Size fazladan 8 slot verecek eşya koymak için.

- Hiç değilse mızrak (spear) yapana kadar hiçbir şeye saldırmayın.

- Dal ve çalılarınız her zaman olabildiğince çok olsun. Her şeyde bir şekilde işe yarıyorlar.


Umarım oynayan herkes benim kadar keyifli vakit geçirir oyunda. Oynadıysanız, oynuyorsanız, gördüklerinizi yazın, paylaşın.

Keyifli oyunlar!



Hayatımda da ilk kez oyun başlığı açmış oldum.

11
Düşler Limanı / Çalar Saat Sabahın Beş'i
« : 27 Kasım 2012, 22:15:46 »
   Sen bir çalar saatsin ve ben sarhoşum diye düşündü adam.

   Saatler boyunca yatağında bir o yana, bir bu yana dönmüş; ama bir türlü uyuyamamıştı. İki haftadır sık sık karşılaştığı bir sorundu bu. Bir türlü uyuyamıyordu. Bunu bilerek, ertesi gününü daha uzun,  daha dolu geçiriyor, yatmadan önce içiyordu; ama hiçbir şey değişmiyordu.

   O gün de yeterince uykusu gelmiş olduğuna inanarak girdiği yatakta bir türlü gözlerini kapatamamış, sağına, soluna dönmüş, yastığını ters çevirmiş, sağ bacağını pikeden dışarıya çıkarmış, geri sokmuş, yüz üstü dönmüş, sırt üstü dönmüştü. Onu kandıran uykunun geldiği gibi gittiğini farkedince yanında, komodinin üstündeki saate bakıp, sabaha karşı beşe yaklaştığını görmüş, oflayarak diğer yanına dönmüştü.

   İşte tam o anda "Uyumaya çalışıyorum. Biraz sessiz olur musun?" diye bir ses duydu kulağının dibinde. Şaşkınlıkla yatakta doğruldu. Etrafına bakındı. Kapının aralığından antreye, solundaki pencereden dışarıya baktı. Hiçbir şey yoktu.

   "Buradayım" diye ikinci bir ses geldi. Bu sefer sesin hemen yanından geldiğinden emindi. Kafasını çalar saatin olduğu komodine döndü tekrar.

   "Biraz sessiz ol. Sayende kaç gündür adam gibi uyuyamıyorum" dedi ses. Çalar saatten geliyordu. Kolları hala dört buçuğu biraz geçe gösteriyordu; ama nasıl oldusa çalar saatin içinden iğneleyici, düzgün diksiyonlu bir ses konuşuyordu adama.

   "Affedersiniz." dedi adam, ne demesi gerektiğini bilemeyerek.

   "Sorun değil. Hadi uyu!"

   Kafası karışmış bir şekilde saatten diğer yana döndü, dirseğini yastığın altına aldı. Duvarı izlemeye başladı.

   "Bacağını sallama!" dedi aynı ses.

   "Pardon. Farkında değildim."

   Adam şimdi kaskatı durmaya çalışıyordu yattığı yerde. Ses çıkarıp çalar saati rahatsız etmek, onun tekrar konuştuğunu duymak istemiyordu. Birkaç dakika nefes alış verişlerine bile dikkat ederek bekledi.

   "Yok. Uykum kaçtı. Çok sağol." diyerek tekrar konuştu çalar saat.

   Adam dayanamayarak tekrar çalar saatten yana döndü.

   "Kusura bakma; ama sen bir çalar saatsin." dedi.

   "Sen de bir insansın." diye karşılık verdi çalar saat beklemeden.

   "-ve ben sarhoşum." diye tamamladı adam sözünü.

   "Sarhoşsun."

   Adam bir süre çalar saatin gözlerinin içine bakmak istedi; ama neresine bakması gerektiğini anlayamadı. Çalar saati kız kardeşi almıştı bir ay önce. Adamın uyanamamasından yakınırdı hep. Ne telefonunun, ne saat yedide bir radyo kanalını açan o dijital saatlerin işe yaramadığını görmüş, bu büyük, yuvarlak, gümüş çalar saati getirmişti. Tepesinde iki koca, gümüş çan vardı ve kurduğu saatte inanılmaz bir gürültü çıkarıyordu. Uyandırabiliyordu adamı.

   "Çok başarılısın" dedi çalar saate.

   "Anlamadım?"

   "Ben hiç uyanamazdım. Sen geldiğinden beri uyanabiliyorum... Gerçi, şu son iki haftadır kurmadım ama."

   "Teşekkür ederim. İstediğin zaman buradayım. İşim bu."

   Adam gözlerini kapattı. Birkaç dakika sonra tekrar açtı.

   "Uykum kaçtı. Belli ki o konuda da iyisin." dedi gülümseyerek.

   "Sen de hiç fena değilsin! Uyutmuyorsun beni ne zamandır."

   "Özür dilerim." dedi adam.

   "Aman, sorun değil. Benim de uykum kaçtı. Ee, anlat bakalım."

   "Neyi?"

   "Kendini. Kimsin? Ne yaparsın? Neden uyuyamıyorsun?"

   Adam bir süre baktı çalar saate. Gözlerinin tam 12'yi gösteren nokta olması gerektiğine karar verdi. Yatakta doğruldu, bağdaş kurdu.

   "Ressamım ben." dedi. "Çizerim daha doğrusu. Çocuk kitaplarına resimler çiziyorum."

   Hiçbir zaman kendini bir ressam olarak görmemişti aslında. Yaptığı şeyin, yapmayı sevdiği şeyin çizmek olduğunu düşünürdü hep. Kız kardeşi eskiden çok üstüne giderdi kendi için bir şeyler çizmesi konusunda. Kendi resimlerini yapmasını, sergiler açıp insanlara göstermesini isterdi. Belki sonra derdi adam, belki yaşlanınca... belki bu bana yetmezse artık...

   "Sen ne yapıyorsun?" diye sordu çalar saate, sorduğu anda sorunun saçmalığını farkederek.

   "Pek de akıllı değilsin ha? Ben çalarım, tiklerim, ilerlerim. Bir yandan da işte... Ne bileyim, burada dururum. Yılda iki kez bir saat ileri-geri giderim. Başka da pek bir hareket yok hayatımda."

   "Hiç fıkra biliyor musun?"

   Hiç sevmezdi adam fıkraları aslında; ama çalar saatiyle nasıl konuşması gerektiğini bilmediğinden, aklına gelen ilk soruları soruyordu.

   "Çok bilmem; ama kısa fıkra koleksiyonum var benim" diye cevapladı çalar saat onu. "Koleksiyon dediysem, öyle büyük değil; ama sıkıntıdan kendime böyle bir uğraş edindim. Dünyanın en kısa fıkralarını biriktiriyorum. Duymak ister misin birini?"

   Adam kafasını salladı.

   "Bir sadistle bir mazoşist küçük bir adaya düşmüşler. Mazoşist sadiste sürekli 'Bana işkence et! Bana işkence et!' diyormuş, sadist ise cevap veriyormuş: 'Hayır!'".

   Kısa bir sessizlik oldu.

   "Anladın mı?" diye sordu çalar saat. "Mazoşist canının yanmasını istiyor; ama sadist onun istediği şeyi yapmayarak zevk alıyor... Yani aslında o da ister işkence etmeyi; ama biliyor ki işkence etmeyerek aslında daha fazla- aman boşver. Espirisini anlatınca tüm tadı kaçıyor zaten."

   "Başka bir tane daha anlat." dedi adam.

   "Hayır." dedi çalar saat keskin bir sesle. "Ne içtin sen? Ağzın fena kokuyor."

   "Şarap."

   "Kırmızı mı beyaz mı?"

   "Kırmızı."

   "Ucuzdu galiba..."

   "Niye aşağılar gibi söyledin onu?"

   "Neyi?"

   "Ucuzdu galiba dedin ya. Kaliteli şarap alamıyormuşum gibi."

   "Evet. Alabilirsin halbuki."

   "Alabilirim. Param var."

   "Çok paran yok aslında. Bir süredir iş de yapmıyorsun. Pek para kalmadı hesabında. O yüzden en ucuz şarabı aldın bakkaldan. Tadı için almıyordun zaten."

   Adam gözlerini uzun uzun dikti yine çalar saate.

   "Nereden biliyorsun bunları?"

   "Hakkında bazı şeyler biliyorum. Çoğunu... hepsini değil ama."

   "Dişlerimi fırçalamamı ister misin?"

   "İyi olur."

   Adam ayağa kalktı. Birkaç saniye oda etrafında dönüyor mu diye kontrol etmek için ayakta bekledi. Dönmediğini farkedince yavaş adımlarla banyoya doğru gitti. Diş fırçasını ıslatmak için musluğu açmışken çalar saat seslendi arkasından.

   "Şurada aynı evi paylaşıyoruz. Yatmadan önce dişlerini fırçalamayı alışkanlık haline getirsen ne iyi olurdu aslında!"

   Aynadan yüzüne baktı adam dişlerini fırçalarken. Üzerindeki tişörtü çıkartıp göğsüne baktı. Sağ omzunda eski bir çürük yeşile yakın bir renk almış, neredeyse ten rengine dönmüştü. Sol kaburgalarının hemen ardında dikiş izleri duruyordu. Boştaki eliyle dokundu izlere. Hala sızlıyordu dokununca. Ağzındaki diş macununu lavaboya tükürürken cevap verdi çalar saate.

   "Evi paylaştığımız yok. Sen bu evin bir eşyasısın. Satın alındın."

   Havluyla ağzını kurularken çalar saatin kalbini kırıp kırmadığını düşündü. Banyonun ışıklarını söndürüp yatak odasına geri döndü.

   "Bir eşya olabilirim; ama senin eşyan değilim. Sen satın almadın beni. Ben gelene kadar beni istediğini bile sanmıyorum."

   Adam yatağa tekrar oturdu.

   "Burada olduğun için mutluyum yine de. Çok işime yaradın."

   "Seni sadece işine yarayan şeyler mi mutlu eder?" dedi çalar saat. Yine o üstten bakan ses tonu vardı.

   "İşime yarayan şeyler de mutlu eder diyelim."

   "Peki bir işe yaramıyor olsam mutlu edemez miydim seni?"

   Adam düşündü.

   "Kız kardeşim aldı seni. Yine de mutlu olurdum herhalde."

   "Kız kardeşin sana işe yaramaz bir hediye alsa mutlu olur musun?"

   Adam güldü. Kız kardeşinin sıklıkla yaptığı bir şeydi bu. Yurtdışı gezileri sonrasında, adamın doğumgünlerinde, yılbaşlarında hep en saçma hediyelerle gelirdi. Çoğu zaman çerçeve getirirdi adama. Dünyanın en kötü hediyesi! Onlarca çerçevesi olmalıydı kız kardeşinden gelen. Çerçevelerin nerede olduğunu düşündü bir an. Çıkarıp içlerine fotoğraf koymalıyım diye düşündü. Çalar saatin yanındaki kırmızı kısa Marlboro paketinden bir sigara çıkardı, hemen yanında duran sarı, silindir, Clipper çakmağı aldı, çaktı ve sigarasını yaktı. Paketi diğer eline alıp çalar saate uzattı.

   "Sağ ol kullanmıyorum." dedi çalar saat.

   Adam kullanıyor olsa bile çalar saatin sigarayı nasıl içebileceğini düşündü. Yanıt bulamadı.

   "Eskiden neredeydin?" diye sordu. "Buraya gelmeden önce yani."

   "Bit pazarından aldı kız kardeşin beni. Söylemedi mi?"

   "Hatırlamıyorum. Oraya nasıl gittin peki?"

   "İkinci dünya savaşı sırasında İstanbul'a kaçan bir aileyle geldim buraya. Varşova'da harika bir konakta yaşıyorlardı. Sekiz odalı. Yok denecek paraya sattılar. Burada iki odalı küçük bir evi anca alabildiler. Artık kaç haftadır kırmızı et yemiyorlardıysa, bir gün beni satıp parasıyla kuşbaşı aldılar. O günü hiç unutmam- Şaka şaka. Yok heyecanlı bir hikayem. Bir saatçinin elindeydim, sonra bir ailenin, sonra bir çocuğun, sonra bir büyüğün, sonra bit pazarında bir adamın."

   "Sesin birine benziyor; ama çıkaramıyorum" dedi adam. Gözlerini kapatıp sesin sahibini aradı. "Geleceğe Dönüş filmlerini izledin mi hiç? Ya da Red Kit... ya da Şirinler..."

   "Hayır. Doksanlarla aram iyi değildi".

   Sessizce oturdular bir süre. Adam sigarasını bitirdi, eline döktüğü küller ve izmarit için bir küllük aradı. Yatağın diğer yanında, yerde buldu küllüğü, ellerini silkti.

   "Hala çok garip geliyor bir çalar saatle konuşuyor olmak." dedi arkasını dönmeden.

   "Ben de her gün birileriyle sohbet ediyor sayılmam; ama ne fark eder. Aynı gün ikimiz için de yirmi dört saat!"

   "Ne bileyim... sonuçta sen yaşamıyorsun."

   "Sen de yaşıyor sayılmazsın son zamanlarda." dedi çalar saat.

   "Nefes alıyorum."

   "Ritm tutuyorsun."

   "Çalışıyorum."

   "İçimde kaç farklı çark çalışıyor biliyor musun?"

   Abartılı hareketlerle kol ve bacaklarını oynattı adam. "Hareket edebiliyorum hiç değilse."

   "Şimdi bel altı vurmaya başladın işte!"

   Adam çalar saatin eğer hareket edebiliyor olsa kollarını kavuşturup arkasını döneceğini düşündü. Gücendirmişti onu.

   "Bozulduysan özür dilerim."

   "Bir kez bile bozulmadım ben. Hala ilk günkü gibi işliyorum. Bir keresinde bir adamın içimi açtığı doğrudur; ama sırf nasıl çalıştığımı merak ettiği için. Bir de yağlamıştı çarklarımı. O da gerektiğinden değil ha!"

   Güldü adam. "Yaptığın işi takdir ettiğimi daha önce de belirtmiştim" dedi.

   "Evet; ama ben takdir, teşekkür, iltifat ve özürlerin bir kereye mahsus olmaması gerektiğini düşünürüm. Çoğu insan için bunlar fazla kolay. Yolda önüme bakmadan yürüyüyordum ve sana çarptım, hop özür dilerim! Bitti. Rahatım. Bugün giydiğin kıyafet ne kadar da yakışmış. Bir iltifat. Sadece bir kez! İnsanlar böyle şeyleri duymayı sever. Söylemesi de o kadar zor şeyler değil. Neden tek kullanımlık oluyor ki?"

   Adam aynı şeyleri bir insandan duysa bu kadar mantıklı bulup bulmayacağını düşündü.

   "Haklısın." dedi. "-ama şunu da düşün. Diyelim ki o kızın kıyafetine iltifat ettin. Sonra bunu tekrarladın, bir daha iltifat ettin, sonra bir kez daha. Akşam olduğunda bir de bakmışsın savcılığa başvurmuş taciz ettiğin için."

   Saat ikna olmamış mırıltılar çıkardı.

   "-Ya da özrü düşünelim. Yanlış bir şey yaptığını biliyorsun ve yanlışı yaptığın adamdan özür diledin. Karşındaki de kabul etti. Sonra sen tekrar tekrar özür diledin. Adam her defasında kabul ediyor özrünü; ama git gide gözünde değerin düşüyor. Birini çok takdir ediyorsun, onu o kadar yüceltmiş oluyorsun ki artık kendiyle eşit görmemeye başlıyor seni... veya onca teşekkür ettikten sonra ortada büyük bir şey yokken karşındakine borçlu hissetmeye başlıyorsun kendini."

   Çalar saat birkaç saniye sustu. Adam tartışmadan galip gelmiş olmanın keyif verip vermediğini tarttı. Çalar saat tekrar konuştu:

   "Asıl ilginç olan şey senin bu varsayımsal örneklerinde iltifat ettiğin kişiyi doğrudan bir 'kız', özür dilediğin kişiyi de 'adam' olarak belirtmiş olman. Bence bunun üstüne yoğunlaşmalıyız."

   "Lütfen hiçbir şeye yoğunlaşmayalım."

   Bir süre durdular. Adam çalar saati izledi. Perdelerini izledi. Pencerenin dışından, yan apartmanın duvarlarını izledi. Çalar saatse hiçbir şeyi izlemedi. Saniyeleri saymaya devam etti tik-tak ederek.

   "Senin sesinden niye rahatsız olmuyorum acaba?" diye sesli düşündü adam.

   "Bir yerden tanıdık geldiğini söylemiştin. Belki ondandır."

   "Hayır o sesini değil."

   "Hangi sesimi?"

   Adam parmağını dudaklarına götürerek susmasını işaret etti. Tik. Tak. Tik. Tak.

   "Yeni mi farkettin? Artık hiç uyuyamazsın."

   "Herhalde. Salona mı koysam seni acaba?"

   "Rahatsız olduğun insanları hep uzaklaştırır mısın kendinden?"

   "Senin insan olmadığın konusunda anlaşmıştık diye hatırlıyorum."

   "Yine konuyu değiştiriyorsun. Hep konuyu değiştiriyorsun. Gerçi ben de değiştirmiştim galiba. Özellikle o özür ve iltifat olayında."

   Adam başını salladı. "Acıktın mı?" diye sordu. Çalar saat cevap vermedi.

   "Acıktın mı?" diye yineledi adam. Yine cevap gelmedi.

   Bu kadarmış diye düşündü adam. Ayılmış olmalıyım diye düşündü. Ayılmıştı ve artık çalar saatin konuştuğunu düşünmüyordu. Bu durumun hoşuna gitmediğini farketti. Uykusu yoktu, tik-tak sesleri her zamankinden gürültülü geliyordu ve konuşacak biri olmasını aslında sevdiğini farketti. İki haftadır kimseyle konuşmamıştı.

   "Acıktın mı?" diye tekrar sordu umutsuzca.

   "Hayır dedim ya!" diye patladı çalar saat bir anda.

   "Demedin!"

   "Deminden beri kafamı sallıyorum görmüyor musun?"

   "Sen hareket etmiyorsun..."

   Çalar saat durumun farkına vardığını gösteren bir şaşkınlık nidası attı. Yine sustular.

   "Bazen unutuyorum hareketsiz olduğumu..." dedi çalar saat. "Sanki eskiden olduğum yerde saymıyordum gibi geliyor. Saymak... Herhalde kendimle ilgili her şeyi saymaya, ilerlemeye bağlıyorum... Sahi, bana kaça kadar sayabildiğimi sorsana."

   "Kaça kadar sayabiliyorsun?"

   "Yirmi dört. Hahaha. Anladın mı? Çünkü benim için yirmi beş yok! Niye her seferinde espirilerimi açıklıyorum?"

   "Aslında altmışa kadar sayabilmen gerekmez mi?"

   "Sen sayabildiğin sürece gerek yok."

   Yine durup birbirlerine baktılar. Adam çalar saate baktı ve çalar saatin de ona bakıyor olduğunu varsaydı.

   "Hareket edebiliyor olmayı ister miydin?"

   "Evet. Emin değilim. Bana soracak olursan zamanımızın büyük bir kısmını sahip olmadığımız şeylerin özlemiyle geçiriyoruz; ama ona sahip olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmediğimiz için sahip olduktan sonra bu kadar çabuk bıkmamıza da anlam veremiyoruz. Bu özlem, şaşkınlık, mutsuzluk, kızgınlık, özlem döngüsü de devam ettikçe bizi sonu gelmez bir depresyona sokuyor. Anlatabiliyor muyum?"

   "Hayır."

   "Yani şimdi bir anda hareket etmeye başlasam, gezebilsem, dolaşabilsem belki çok güzel olurdu; ama belki de benim varoluşum hareket etmeye göre yaratılmamış ve o yüzden de hiç hoşuma gitmeyecek. Özlemini duyduğum tek şeyin aslında onu içimde büyüttüğüm kadar güzel olmadığını görürsem ne yapacağım? Hayalini kuracak yeni bir şey bulmam gerekecek ve yine aynı şeyler."

   "Bence fikirlerini anlatmak için yanlış sözcükler kullanıyorsun. Özlem diyorsun; ama kaybettiğimiz birine duyduğumuz özlemi düşün. Hiç kimsenin ölen biri geri döndüğü zaman mutsuz olacağını sanmıyorum."

   Çalar saat yine hareketsiz duruyordu; ama adam hareket edebiliyor olsa kurduğu cümleler boyunca onun kafasını hışımla sallıyor olacağını düşündü.

   "Tam da bundan bahsediyordum. Özlediğin birinin geri gelmesini neden istersin? Onunla yapamadıklarını yapmak, söyleyemediklerini söylemek için, daha çok yanında olabilmek için..."

   Adam kafasını salladı.

   "Ama burada iki soru var. Birincisi, neden tüm bu yapamadıklarını, yapabiliyor olduğun sırada yapmadın? İkincisi ise kafandaki şeyleri gerçekleştirdikten sonra ne olacak? O, seni rahatlatma görevini yerine getirmiş olarak geri mi dönecek geldiği yere?"

   Adam ayağa kalktı. Çalar saatin saçma düşüncelerinin dayanılmaz bir raddeye geldiğini düşündü.

   "Belki de zamanları yoktu, zamanları yetmedi yapmak istediklerine. Sırf bu yüzden, erken gittiğini düşündükleri birini özleyemezler mi?"

   Çalar saat de sesini yükseltti.

   "Hep aynı şeyi söylüyorsunuz. Erken gitmişmiş. Her şeyi saat cinsinden ölçerek hayatına devam edemezsin ki?"

   "Dedi çalar saat!"

   "Ben dediğim için bu kadar önemlidir belki. Hiç hayatı matematik hesaplarıyla ölçmek zorunda olmadığını düşündün mü?"

   "Eğer hayat ne kadar sevdiğinle ölçülür gibi kişisel gelişim zırvalarına gireceksen yemin ediyorum kırarım seni!"

   "Hayır tabii ki! Ölçmemekten bahsediyorum..."

   "Nasıl yani?"

   "Bir haftanın yirmi dört saatlik yedi gün yerine, yirmi sekiz saatlik altı gün de olabileceğini farketmiş miydin hiç? Yine haftada kırk saat çalışarak; ama her gün daha çok eğlenip daha çok uyuyarak, haftasonlarını yarım gün daha fazla geçirerek de aynı zamanı dilimleyebileceğini? Neden zaman konusuna bu kadar takılıyorsun?"

   "Yine konuyu değiştiriyorsun. Daha fazla konuşmak istemiyorum." dedi adam tersleyerek. Arkasını döndü.

   "Değiştirmiyorum. Sadece diyorum ki şu anda geçirdiğimiz saniyeye gelene kadar olan her şeyi açıkça bilebilirken sırf bir saniye sonrasını bilmiyorsun diye zamanı suçlamak çok saçma. Hayat dediğin şey için neyin geç, neyin erken olduğu önemli değil ki. Neyin gerçekleşip neyin gerçekleşmediği de önemli değil. Hatta herhangi bir şeyin hayat için önemli olduğunu sanmıyorum."

   "Susar mısın artık?"

   "Susunca da tik-taklarımdan rahatsız oluyorsun."

   "Salonda uyuyacağım o yüzden."

   "Uyuyamayacaksın."

   "Neden?"

   "Çünkü hala kız kardeşinin ölümünden kendini sorumlu tutuyorsun."

   Adam arkasını döndü. Çalar saati eline aldı ve odadan dışarıya, koridora doğru fırlattı. Çan ve cam kırılmasının çınlayıcı sesiyle yere düştü çalar saat.

   "Bu gerçekten çok olgun bir davranıştı!" dedi çalar saat.

   Adam çalar saatin susması için ne kadar parçalaması gerektiğini düşündü. Yanına gitti. Çalar saatin kırık parçalarına baktı.

   "İşte hareket etmek de böyle bir şey..." dedi.

   "Çok komik."

   "Niye susmadın?"

   "Sesimin kafanın içinden geldiğini farketmedin mi hala?"

   "Kırılınca susarsın diye ummuştum."

   Adam çalar saatin kırık parçalarının yanına bağdaş kurdu.

   "Senin yüzünden ölmedi kız kardeşin."

   "Arabayı ben kullanıyordum."

   "Ve kazayı o kadar iyi planladın ki o öldü, sadece sen kurtuldun. Öyle mi?"

   "Tabii ki planlamadım."

   "O zaman niye kendini suçluyorsun?"

   "Daha dikkatli olmalıydım çünkü. Benim hatam yüzümden öldü."

   "Olmalıydın değil... Olsaydın... Belki de ona bir şey olmazdı. Belki de ertesi gün ikiniz birden ölürdünüz. Belki bilmemkaç yaşında kolon kanserinden ölürdü, belki yarın ölümsüzlüğü bulurlardı, derin bir oh çekerdiniz. İnsanların yarısı suçu hep kendilerinde aradıkları için mutsuzdur, diğer yarısı ise hep başkalarında..."

   "Daha iki hafta oldu. Üzgün olmaya hakkım yok mu?"

   "Üzgün olmaya hakkın var; ama kendini zaman hesaplarının arkasına gizlemeye hakkın yok. Öleli iki hafta oldu diyorsun, az geliyor; ama başka bir hesapla baktığında, kız kardeşin öldüğünden beri üç yüz kırk iki bin yedi yüz yirmi altı kere nefes alıp verdin. O kadar da az değil bence."

   "Hani sadece yirmi dörde kadar sayabiliyordun?"

   "Yalan söyledim. Hayat yalancıdır. Alış buna."

   Alışmanın nasıl bir şey olduğunu düşündü adam. Bir insanın yeni bir durumu kendine kabullendirebilmesi için nasıl şekillere girmesi gerektiğini, nelerden fedakarlık etmesi gerektiğini düşündü. Alışmak denen şeyin gerçekleşmesi için anıların, duyguların, düşüncelerin ne kadar hissizleşmesi gerekeceğini hesaplamaya çalıştı. Kızkardeşinin gerçekten onun yüzünden ölüp ölmediğini hesaplamaya çalıştı. Hesaplamaya çalıştığı için kızdı kendine, ve düşüncelerini dillendirmediği için içi rahatladı. Çalar saate hesaplamalarından bahsetseydi yine çıldırtırdı onu.

   "Alışmaya çalışacağım." dedi çalar saatin kırık parçalarına dönerek. "Özür dilerim seni kırdığım için."

   "Önemli değil. Zaten bir daha konuşacak değiliz." diye cevap verdi çalar saat sıkkın bir sesle.

   "Benim yüzümden  mi?"

12
Düşler Limanı / Bazen Herkes Duysun Diye
« : 06 Ağustos 2012, 07:18:24 »
Şunu söylemek istedim sadece:

Bazen sırf herkes duysun istiyorum diye söyleyemediğim cümlelerim oluyor. İçimde çok büyükler o cümleler, ve yeterince çok kişi yoksa yakınımda söyleyip büyüklüklerini almak istemiyorum. Yıllardır biriktiriyorum ben onları. Belki bir gün şair ederler beni.

Bir de eskiden cümle değil "tümce" derdim ben. Tekrar "tümce" demek istiyorum. Küçük bir Türkçe militanı olmak için değil, cümlelerin kafamdaki saçma sapan bağımsız bağsız sözcük ve harfleri "tüm"lüyor olması, aşağı yukarı tümce bir şeye çeviriyor olması çok hoşuma gidiyor.

Ben eskiden blog tutardım böyle düşünce akışlarımı akıştırıp yatıştırabilmek için. Sonra mutlu oldum, eskisi gibi yazamadığımı sandım. Yanılmışım. Eskiden böyle yazamıyormuşum meğersek. Benim mutluluğum ve beni mutlu eden şey aslında önümdeki engelleri bir bir kırıyormuş. Ama çok geçti bunu farkettiğimde. Londra'ya geliyordum ve İngilizcem iyiydi, o yüzden kapatıp ingilizce bir blog açtım. Dikkat ettiyseniz ingilizce sadece benim İngilizcem olduğu zaman ilk harfi büyük yazılıyor, benim İngilizcem benim için çok büyük, çok önemli çünkü. Çok iyi olduğu için değil, benim için değeri büyük olduğu için. Neyse. Sonra o ingilizce blogu devam ettiremedim; çünkü ısınamamıştım. Şimdi de geri dönemiyorum bloglara. Neden bilmiyorum. Çok isterdim.

Hiç okumamış olsaydım hayatım daha kolay olurdu dediğim bir sürü kitap var; ama hiçbiri komünizmle alakalı değil. Zaten ideolojilerle aramda yoktur. Salinger'ı okumasaydım derim mesela. Ergenliği hala anlamıyor olsaydım, ya da ailelerin garip ve karmaşık dinamiklerini. O zaman rahatım yerinde olurdu, baba olursam nasıl bir baba olurum diye düşünmezdim. Çocuğum nasıl olurdu diye düşünmezdim.

Sait Faik okumamış olsaydım ya da. Ne güzel olurdu. Diyebilirdim "Ben de Çok Güzel Öyküler Yazabilirim!" diye. Hepsi de büyük harfle başlardı; ama işte nereye yazıyorsun? Sait Faik zaten bilmem kaç yıl önce yazdı. Şiir mi? Cemal Süreya okumasaydın keşke be kardeşim.

"Bak bunlar ellerin senin bunlar ayakların 
Bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur 
Bunlar da saçların işte akşamdan çözülü 
Bak bu sensin çocuğum enine boyuna 
Bu da yatak olduğuna göre altımızdaki 
Sabahlara kadar koynumda yatmışsın"


Yazmıştı adam zamanında. Okuduğun anda bildin iyi şiir yazamayacağını. Hoş Attila İlhan da zamanında söylemişti bunu sana; ama Cemal Süreya çok ağır konuştu.

Bilingual sözcüğü çok güzel bir sözcük. Çift dillilik anlamına geliyor. Elif Şafak anlamına geliyor. O anlama gelmeye başlıyorum; ama arada kalmak bunaltıyor. Fikirlerimin yarısı İngilizce yarısı Türkçe geliyor, kafam dönüyor. Bu arada size bir sır da vermek zorundayım: Dünya sizin bakmadığınız zamanlarda dönmeyi bırakıyor. Kaç zamandır dönüp duruyor zaten, sıkılmıştır artık. Hak vermelisiniz.

Konudan konuya zıpladığım için özür dileyerek güzel şeylerden de bahsetmek zorundayım:

Şu an bu dünyada sadece kırmızı saçlı bir kızın sahip olduğu, benim yazdığım benim çizdiğim aptalca bir öykü var ve bu beni çok mutlu ediyor. Hindu kökenli Jaya adında bir kadın söylemişti bunu bana Mart ayında. Hiç de sevmiyorum o kadını; ama çok haklıydı. Demişti ki ne yazıyorsak aslında kafamızda tek bir kişiye yazıyoruz. Onun beğenisini almak istiyoruz. O yüzden bundan önce bundan sonra benim yazacağım herhangi bir şeyi tek bir kişinin beğenmesi yeterli, ve bu rahatlatıcı bir duygu.

Aşık olmak güzeldir.

Postmodern dünyaya bazen sinir olmamak mümkün değil. Aşık olmanın güzel olduğunu düşünen milyarlarca insan vardır elbet; ama sırf postmodern yaşamımız yüzünden "aşık olmak güzeldir" diyemiyoruz artık. "Aşık olmanın o kozmosa meydan okuyan naifliğinden fevkalade bir tatmin duyuyorum" dediğimiz zaman alkışlanıyoruz, ya da "Aşkın bedende yarattığı kifayetsiz dalgalanma kuantumumuzu okşuyor" dememiz herhangi bir yerde ödül almak için yeterli olabiliyor; ama "aşık olmak güzeldir" diyemiyoruz.

Kadınlar "seviştik" demek yerine "onun erkekliği içimde kabarırken dişiliğime sarıldım" diyor, erkekler "öpüştük" demek yerine "dudakların ağzıma kazındı artık" diyor. Ne konuşuyor bu insanlar?

Ama yine de postmodern dünyayı seviyorum o ayrı.

13
Radyo Kulesi / Rüyagezer Günlükleri
« : 10 Temmuz 2012, 01:21:22 »



Alıntı
11 Temmuz Çarşamba gecesi saat 22:00'da başlamak üzere, üç hafta boyunca küçük bir sinema programı yapacağım. Yaklaşık olarak birer saat olacağını varsaydığım programda her hafta sinema içerisinde farklı konulardan konuşacağım. Bir şey bilip, bildiğini aktarmaktan çok, duyduklarımı, gördüklerimi, okuduklarımı paylaşmak, tartışma olacak asıl amaç. Umarım keyifli olacaktır.

Daha ayrıntılı bilgi vermek gerekirse, hiçbir şeyi yarıda bırakmış olmak istemediğimden şu anda 3 bölümde başlayıp bitecek bir program olarak hazırladım. Eğer 3 bölümün sonunda ben de dahil herkesin keyfi yerindeyse, ve daha fazlası isteniyorsa bir üç bölüm daha devam etmeyi planlıyorum.

Programda işin hem mutfağı (teknik konular, kamera arkası konuları vs.), hem sanatı hem de genel olarak izlence keyfi üzerine pek çok şeye değinesim var. Her haftanın konusunu da önceden paylaşacağım. Her ne kadar genel ölçekte sinemadan konuşacak olsak da, gerek bazı haftaların kendine özgü konuları, gerekse kişisel zevklerimizle çoğu zaman fantezi ve bilim-kurgu sinemasının bahsi geçecek.

Gelelim, bu çarşambanın, yani ilk haftanın konusuna:

SÜPERKAHRAMAN SİNEMASI!
"Henüz vizyona giren The Amazing Spider Man, geçen ay gördüğümüz The Avengers, merakla beklediğimiz, ay sonunda gösterime girecek olan The Dark Knight Rises ile birlikte süperkahraman filmleri açısından dolu dolu bir yaz geçiriyoruz... Acaba geçmişte süperkahraman sinemasından hangi filmler aklımızda kaldı, hangileri izlenmeye değerdi, hangileri vasattı? Neden bazı süperkahramanlar sayısız yeniden çekimde gişe rekorları kırarken diğerleri bir türlü kar getiremedi? Bu filmler nasıl çekildi, nasıl yapıldılar? Ve elbette, gelecekte ne süperkahraman filmleri göreceğiz?

Herkesi bekliyorum efendim.

14
Sinema / "Fil Mezarlığı" Yapım Günlüğü
« : 12 Haziran 2012, 21:41:29 »
Merhabalar,

Bazılarınızın bildiği üzere Yüksek Lisans bitirme projem olarak Yekta Kopan'ın son öykü kitabı "Kediler Güzel Uyanır"dan "Fil Mezarlığı" adlı öyküyü bir kısa filme uyarlıyorum. Filmi 4 Eylül'de teslim edeceğim ve değerlendirilmesi için yanında kallavi bir "Yapım Dosyası" (senaryoya başlangıçtan filmin son pazarlama ve dağıtımına kadar tüm süreçleri tüm kağıt işleriyle belirttiğim koca bir dosya) ve bir de "Yapım Günlüğü" vereceğim.

Yapım Günlüğü benim süreç boyunca kişisel olarak öğrendiğim şeyler, karşılaştığım sorunlar, yarattığım çözümler hakkında sürekli olarak güncellediğim bir blog. Burada geçirdiğim süre boyunca pek çok kişinin sinemaya merakı olduğunu ve bu işle uğraşan, okulunu okuyan insanlar olduğu kadar, sadece merak eden, işin perde arkasında neler döndüğünü bilmek isteyen insanlar da bulunduğunu farkettim. Bu yüzden bir yandan http://elephantgraveyardfilm.tumblr.com/ adresinden Yapım Günlüğü'nü yazarken, olabildiğince eş zamanlı olarak aynı şeyleri burada da paylaşmak istedim. İlgilenenler için.

Eğer ilginizi çekiyorsa yukarıda verdiğim Tumblr adresinden takip edebilirsiniz önümüzdeki 11 hafta boyunca yazdıklarımı. Çoğu şeyi burada da paylaşmaya çalışacağım. Storyboardlar, videolar, görseller vs. pek çok şey koymaya çalışacağım. Umarım bazılarınızın işine yarar.

Ayrıca, Tumblr adresinde yukarıda sol üst köşede "ASK" linkine tıklayarak filmle, yapımla vs. ilgili kafanıza takılan her şeyi sorabilirsiniz (buradan da).

İyi günler.
Orçun.

15
Pazuzu / Yapması Zor Bir Duyuru
« : 30 Nisan 2012, 05:36:40 »
Her şeyden önce şunu söylemek istiyorum ki; bu duyuruyu yapmak benim için çok zor oldu. Epey bir süredir de, bu duruma gelmemek için, kurtarabilmek için çeşitli arayışlar içerisindeydim; ama çözümü bulamadım.

"Pazuzu" oyununu başlatırken her şeyi doğru hesapladığımı düşünüyordum. Meşgul olduğumun farkındaydım. Zaman ayırmak konusunda sıkıntılar yaşayacağımın farkındaydım; ama kendime dedim ki "kendini zorlarsan başarabilirsin". Yanılmışım.

Son haftalarda artık işler öyle bir hale geldi ki; oyunla ilgili hiçbir şey yapamaz durumdayım. Ne yeni evrensel senaryoları koyabiliyorum, ne yeni oyuncunun başlığını açabiliyorum, ne hamleleri devam ettirebiliyorum. İşlerin bu duruma gelmesinde pek çok hatam olduğunu gördüm. Birkaç kez uyarılmış olmama rağmen oyuncu sayısını idare edebileceğimden fazla tutmuş olmam; tek başıma idare edebileceğimden daha dallı, budaklı, karmaşık bir oyun haline getirmem ve elbette ki oyun için harcamam gereken zamanı çok çok çok küçümsemem...

Siz oyuncuları ve herhangi dışarıdan oyunu takip eden insanları yüz üstü bıraktığım için ne kadar mahcubum anlatamam. İnanın en az sizler kadar ben de heyecanlıydım oyun için; ama olmadı işte. Son zamanlarda gittiği gibi büyük aralıklarla, haftada, iki haftada bir hamlelerle devam etmektense açık sözlülükle durumu anlatıp oyunu bitirmenin daha anlamlı olacağını düşündüm. Hatta birkaç gündür hiç değilse "Faye Laraye" hikayesini bir sonuca bağlayıp öyle bitirmenin yollarını aradım; ama onun için bile zaman yok.

Asıl duyuru kısmına gelecek olursak, maalesef an itibariyle Pazuzu oyunu noktalanmıştır. Forumdaki, sitedeki ve öykü seçkisindeki etkinliklerime devam edeceğim; ama Pazuzu için yolumuz bu kadarmış. Oyuncularımın her biriyle oynamak, emin olun ayrı bir keyifti benim için. Umarım keyfimiz karşılıklı olmuştur.

Bu durumla ilgili söylemek istediğiniz herhangi bir şey varsa (kızgınlığınız da dahil) lütfen bu başlıkta paylaşmaktan çekinmeyin. Ayrıca "Faye Laraye", "Bay C.", karakterleriniz vs. oyunla ilgili yarım kalmışlık nedeniyle cevabını alamadığınız; ama merak ettiğiniz şeyler varsa, onları da yine burada yazabilirsiniz. Hepsini açıklayabilirim.

Bir kez daha hepinizden özür diliyorum.

Sayfa: [1] 2 3