Kayıt Ol

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - laklak luna

Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 10
16
Kurgu İskelesi / Ynt: Ölümü Sevmek
« : 11 Mayıs 2010, 18:37:19 »
Aslında Dawn iyi biri. Popülerliği onun suçu değil. Gerçekten. ;D
Teşekkür edecek bir şey yok yahu görevim bu. :D

17
Kurgu İskelesi / Ynt: Ölümü Sevmek
« : 05 Mayıs 2010, 19:42:19 »
Kızıl Gölge: Bekliyorum yorumunuu. ^.^

neutron: Yorumun için ne kadar teşekkür etsem az, beğenmene çok sevindim.
Sen Dawn'a baştan sinirsin zaten. aksadsasd :D
Devamını henüz yazmadım ama yazında koyacağım hemen. *-*

mrbe__123 : Eh azıcık merak edin. :D
nobody: neutron'a da dediğim gibi yazınca koyacağım. (:

Hepinize teşekkürleeer. :*

18
Kurgu İskelesi / Ynt: Ölümü Sevmek
« : 04 Mayıs 2010, 00:31:34 »
Beğenmene sevindiim. (:
Kopya vermem. :D

19
Kurgu İskelesi / Ynt: Ölümü Sevmek
« : 03 Mayıs 2010, 19:31:47 »

berre: Bölümü beğenmene çok sevindim. (: Tim konusunu çok takmaya gerek yok. ;D

nobody: berre'ye dediklerimi sana da iletiyorum. ^.^
Nick'ten kastın ne anlayamadım yalnız?
Ve destansıyls yeri göğü inleten için de ayrı teşekkür ettim. ^.^
Ahaha olsun hepimiz bir şeylerden kopya çekerek yapmıyor muyuz zaten her şeyi? (:

LeqalMc: Çok teşekkür ederim okuduğun için. Beğendiğin için de tabii. (: Elimden geldiğince kahramanları okuyucuyla yaşatmaya uğraşıyorum becerebildiysem ne mutlu bana. ^.^

20
Kurgu İskelesi / Ynt: Ölümü Sevmek
« : 02 Mayıs 2010, 20:01:00 »
4.

“Ne? Ne oldu Erin, lanet olsun, konuşsana bitanem!”
 
Kendimi her zaman oscarlık bir oyuncu olarak nitelendirmişimdir. Tanrı vergisi yetenek işte. Gülümsememek için kendimi tuttum ve rolüme devam ettim.

“Erin, hemen şimdi zırlamayı bırakıp ne olduğunu söylemezsen gideceğim.” Sabırsız bir tonda konuşmuş olmamla biraz kendini toplamıştı. Mavi lensli gözlerini ovuşturmamak ve göz makyajını daha fazla bozmamak için sadece gözlerinin altını pembe peçetesine silerken “Josh!” dedi.

“Josh ne?”

Tekrar hıçkırmaya başlamadan önce bana acı acı baktı ve “ ÖLDÜ!” diye bağırdı. Açıkçası nasıl şoke olmuş olacağımı planlamamıştım, nasıl tepki vereceğimi düşünmemiştim ve kendimden o anı yaşamış olmama rağmen böyle bir tepki de beklemiyordum ama yaptığım şey aynen şu oldu; Bir an ağzım açık kalakaldım. Gözlerimden aşağı istemsiz yaşlar süzülürken elimi yanağıma götürdüm ve saçlarımı okşayan rüzgârdaki matem havasını hissettiğim anda Erin’in on katı beter ağlamaya başladım. Ve o ağlayan konumundan teselli eden konumuna geçmiş oldu.
“Yapma böyle, Dawn! Dawn kendine gel, o biz ağladığımızda hep güldürürdü, hiçbir zaman üzülmeyelim isterdi. Tatlım kendine gel!”

Kendimi kaybetmiştim, evet. Döktüğüm gözyaşları gerçekti, evet. Ve aslında sabah içime akıttığım gözyaşlarımdı bunlar, evet.

Yerlere oturuyor olmama ve Erin’in bluzumun ıslanacağını söylemesi umurumda değildi. Tüm gardırobum ıslansa şu anda kılımı bile kıpırdatmazdım. Bir insan öldüğünde, hele ki bu benim neredeyse-ex-aşkımsa onun dışında başka hiçbir şey urumda olamazdı. Olamıyordu işte. O an onu ne kadar sevdiğimi ve sonsuza kadar gitmiş olmasını kabullenemeyeceğimi anlamıştım ve bu canımı yakıyordu. Onun yüzünü her sabah okulda göremeyecek olmam ve dokunuşunu hissedemeyecek olmam canımı yakıyordu. Onun o ben-çok-maçoyum-dostum tavırlarını göremeyecek olmak bile canımı yakıyordu. Ve bunun verdiği acı o kadar büyüktü ki, buna dayanamıyordum. İşte bu yüzden deli gibi ağlayıp çırpınırken olduğum yere serilmiş ve uyandığımda kendimi revirde bulmuştum.

***

Gözlerimi kırpıştırdığımda bulanıklık yok oldu ve tepemde dikilen dört yüzün endişeli bakışlarını gördüm. Endişeli derken, ciddi endişeli. Yani o yapay yüzlerde gördüğüm en gerçek ifade. Neyse, biraz daha dikkatli beklediğimde Erin’in zırlamasını duyabiliyordum. “O da mı yoksa, Taaanrıığm?” diyerek ve ağzını büzerek ağlıyordu. Yattığım yerden zorlukla dikildim ve etrafıma bakındım tekrar. Şimdi kokuları da algılayabiliyordum. Burnuma gelen o iğrenç hastane kokusunu özellikle. Tiksinerek burnumu kırıştırdım ve Erin’in yanına gidip oturdum. Bana soran gözlerle bakarken yapmalaşmış ağlamasına da devam ediyordu. Nefesimi topladım ve “Erin, bitanem, haydi tuvalete gidelim, cenaze bugün kalkar. En azından onu güzel uğurlayalım, ha?”
Başını salladı ve gözlerini mendile sildikten sonra titrek bir sesle “İzin alıp eve gidelim olmadı, halimi burada görürsem bayılabilirim.” deyip burnunu hafifçe çekti. Ben de başımı sallayıp onayladım ve ayağa kalktım. Ama kalktığım gibi de oturdum. Başım aniden fıldır fıldır dönmeye başlayınca yani. Basketbol takım kaptanı Tim durduğu yerden uçarcasına geldi ve ellerimi tutarak “İstersen seni taşıyayım Dawn.” dedi endişeli bir sesle. Onun hemen peşinden de Erin’in sesi duyuldu; “Ahh, bayılacağım sanırım, biri beni taşıyabilir miii?”

Tim’e gülümsedim ve Erin’in bu durumda bile böyle davranabilmesine sinir olarak “Çok memnun olurum canım.” dedim. Çocuğun yüzü resmen aydınlandı. Evet, yeni sevgilime de karar vermiş bulunuyorum. Erin orada yakınmalarına devam ederken Tim beni güçlü – ve bayağı kaslı – kollarıyla kaldırdı. Ne yalan söyleyeyim, kendimi daha iyi hissetmiştim.  Kafamı göğsüne yasladığımda kalbinin atışını duymak içimde bir şeyleri alevlendirmişti sanki. Elimde olmadan ellerimi boynuna doladım ve iç geçirdim.

Onun kalbini istiyorum.

Ne? Onun kalbini mi istiyordum? Bunu ben düşünmüş olamazdım, hayır! Bunu ancak o katil düşünebilirdi! Yoksa çok mu abartıyordum? Yani ben bunu kalbini söküp çıkarmak istiyorum anlamında kullanmamıştım sonuçta. Sanırım giderek psikopatlaşıyorum, Tanrı’m…

Tim ağır ama büyük adımlarla revirden çıkarken Erin’in de kendini futbol takımından Jeremy’ye taşıttırdığını gördüm göz ucuyla. “Tanrı’m, ne kıskanç ama.” Tim’e bakıp güldüm, içimden geçenleri söylemesi hoşuma gitmişti aslında. Yine de onu şimdi onaylayamazdım, hemen arkamızdan gelirken olmazdı. Pek de sinirli olmayan bir sesle “Öyle deme…” deyiverdim. Aslında sesim daha çok alay eder gibiydi de, bu önemsiz bir ayrıntı.

Nihayet okul koridoruna çıkabildiğimizde normalden fazla ses olduğunu fark ettim. Ve bu kesinlikle benim sessizlikten çıkan kulaklarımın aniden alışamaması durumu falan değildi. Şöyle bir etrafa baktığımda ağlayan birkaç kız – ki bunlar büyük ihtimalle Josh’ıma aşıktılar – gördüm. Bunlardan kimisi inek, kimisi şişman, kimisi erkek Fatma, kimisi de aramıza katılmaya çalışan yeniyetmelerdendi. Tabii aralarında okulun önde gelen seçkinleri de vardı. – Ama onların üzüntüsüne ne kadar güvenilir bilinmez. Josh’ın peşinden ağlayan insanların çeşitliliği beni gerçekten şaşırtmıştı. Sonuçta o eziklere hep haddini bildirir, gerekirse zor kullanırdı. Buna rağmen insanların ona saygı duyduğunu ve onu benimsediğini görmek beni bir nevi mutlu etmişti. O ağlayan insanlara gülümsemek içimden gelmese de daha ağır basan Josh’ın hatırası bunu yapmamı sağladı. Tabii kafamı Tim’in göğsüne gömdükten sonra.

 Kafamı kaldırmadan önce Tim bayağı bir hareket etti, bir şeyler yaptı, birileriyle konuştu. En sonunda derin bir uykudan uyanırmış gibi ya da bir tembel hayvanın uyanması gibi – başımı kaldırdım ve etrafıma bakındım. Tim kafasını eğdi gülümsemeye çalışan yüzüyle. “Günaydın, Cinderella.” Kızgın bir yüzle ona baktım ve “Cinderella değil o bir kere.” dedim. Bana şaşkın şaşkın baktığında “Uyuyan Güzel.” deyip somurttum. Anlamış gibi kafasını sallayarak “Doğru, doğru. Çok özür dilerim. Ama sonuçta bir prensessin yani, bunu tutturdum.” deyince düşünür gibi yapıp “Sanırım evet.” diye cevap verdim. Ela gözlerindeki bitkin matlıkla güldü. Bir an onu ne kadar yorduğumu düşünüp kendime kızdım. “Ayy, Timmy! Çok özür dilerim kaç saattir kucağındayım kim bilir.” dedim pişman bir sesle. Beni duymamış gibi yaptığında dürtükledim. “Sadece sessiz ol canım.” cevabını alınca kafamı tekrar gömdüm.

Etraftaki diğer çocuklarla konuştuğundan bir arabayı ödünç alıp beni evime bırakacağını, arabasının tamirde olması yüzünden küfrettiğini duydum. Tabii bunlar elimde olmadan o ve Josh arasında bir kıyaslama yaparken bir fon gibi kulağıma ulaşıyordu.
Evet, Josh’la onu kıyaslıyordum. Elimde değildi, çünkü ciddi ciddi benzerlikleri vardı. Ama mesela Josh ölü gibi beyazken Tim daha esmer bir ten rengine sahipti. Ayrıca sivilceleri yoktu ve Josh’tan bir sene daha büyüktü. Çevresindeki insanlar genellikle zeki, disiplinli ve kendine güvenen, okulla ilgili her işe el atan insanlardı. Josh daha serseri takılırdı. Hem zekilikle de alakasızdı. Belki “Üç kere yedi kaç?” deseniz yüzünüze aval aval bakardı. Ama kalbi çok temizdi. Kesinlikle kabadayılığı, içkisi, sigarası vs. dışında kötü bir alışkanlığı yoktu. Bana karşı da hep nazik davranmıştı. Öldüğü güne kadar.

Nefesimin daraldığının hissetmeye başlamıştım hemen. Ve gözlerim de kararıyor gibi oluyordu işte. Onun öl- Bunu telaffuz etmek bile içime öyle bir acı düşürüyordu ki… Bir an Tim’in kollarında olduğum için kendimden utandım. Resmen olmam gerektiği gibi davranıyordum. Bu beni öldürüyordu.

Tim aniden ayaklandı ve içsel gevezeliğim kesildi. Arkadaşına teşekkür ederken beni tutan ellerinden birinin hafif gevşediğini hissettim. İki saniye sonra şıngırtı çıkaran soğuk madde kazağıma değdi. Kafamı kaldırıp “Gidiyor muyuz?” diye sordum sanki telefondan konuşuyormuşum gibi kulağa cızırtılı gelen sesimle. Kafasını sallayıp “Onbeş dakika sonra sıcak yatağında yatmış dinleniyor olacaksın. Bu büyük adam da sana kas gücünü gösterip çorba yapacak.” Kafamı tekrar gömdüm. Bu çocuk bana kesinlikle Josh’ı hatırlatıyor. Daha kötüsü, içimdeki ses bana pişman olmam gerektiğini söylediği halde onu dinlemiyorum!

***

Kafamı deri koltuğa iyice gömmüş, ayaklarımı toplamış yatıyordum arka koltukta. Tim de önde sessiz sessiz arabasını sürüyordu. Arada bir şarkıyı mırıldandığını duyuyordum ama umurumda değildi doğrusu. Birkaç defa derin nefes alıp konuşacakmış gibi oldu ama sonra tekrar sustu. Ben de sesimi çıkarıp onu sıkıştırmaya üşendiğim için aramızdaki sessizlik uzadı da uzadı. Ta ki eve varıncaya kadar. “Geldik sanırım, burasıydı değil mi?” Başımı istemeyerek ve hantal hantal kaldırdım. Küçük-sevgi-yuvam karşımdaydı. Tim’in evimin yerini bilmesine şaşırmam gerekiyordu ama okulun en popüler insanı olunca bilinmeyen bir şeyinizin kalması neredeyse olanaksız olduğundan pek garipsemedim. “Hı hı.” derken başımla da onayladım. Tim ise sesimi duyar duymaz benim ağır hareketlerimin aksini uygulayarak fişek gibi arabadan çıktı, kapımı açtı ve beni kollarının arasına aldı bir kez daha. “Umarım çantamı almışsındır. Anahtar içinde.” dedim kafamı gömerek. Belli belirsiz bir onaylama sesi duydum. Sonra beni tek koluyla sıkı sıkı tutarken diğeriyle bagajı açıp eşyalarımı oradan çıkardı. Onları da tek koluna alınca bagajı seslice kapattı. Evle olan mesafeyi beni de taşımasına rağmen kısacık bir zaman zarfında kapattı, kapıyı açtı ve en sonunda sıcak, güvenli ve bir derece huzurlu olan evimdeydik.

“Gel bakalım.” deyip beni üst kattaki odama bıraktı. – Odama kadar her yeri bilmesine biraz şaşırmadım değil. – Eşyalarımı da bir köşeye koyup odamdan uçarcasına çıktı ve iki saniye sonra merdivenlerden gelen sesi duydum. Çorba yapmak için zerzevatı nereden bulacağını bilmediğini düşünüyordum ama sormadığı için konuşmadım. Yaklaşık yarım saat kadar uyudum sanıyorum çünkü göz açıp kapamalık bir süre içinde beni sarsan ellerini hissetmiş ve “Dawn, uyan.” diyen yumuşak sesini duymuştum. Uyanınca ellerim gözlerime gitti ama lenslerim olduğunu hatırlayıp son anda ovuşturmaktan döndüm. Çatlak bir sesle “Ne zaman kalkıyormuş cenaze?” dediğimi uzak bir yerden işitiyordum. “Şimdi değil. Sen ilk önce çorbanı iç bakalım.” Kafamı gönülsüzce sallayıp getirdiği tepsidekileri mideye indirmeye başladım. Ne kadar acıktığımı o anda fark ediyordum. Kısa bir süre içinde leziz – gerçekten bir erkeğin elinde çıktığına inanması zor olan – kremalı mantar çorbamı ve iki dilim ekmeğimi bitirmiştim. Tim o sırada armut koltuğumda oturmuş odamı gözlüyordu sanırsam. Ne yalan söyleyeyim yemek yerken gözüm kör olmuş, başka şey görmez olmuştum.

“Bitti.” dedim ve ağzımı sildim peçeteyle. “Çok teşekkür ederim Tim. Gerçekten bugün bana çok yardımcı oldun. Ayrıca çorba da çok lezzetliydi.” Gülümsedi. “Dostlar bu günler içindir.” Şu anda başka biri olsa direk çıkma teklif edebilirdi ama o bunu yapmamıştı. Evet, gözümde bir artı daha kazanmış oldu. “Şey, saat kaç oldu?” Bir an durdu ve kolundaki saati düzeltme çabalarının ardından “Sekiz buçuğu biraz geçmiş.” diyerek beni bilgilendirdi. “Ailen merak etmez umarım? Benim için azar işitmeni istemem. Ölüm haberi onlara da gitmiştir büyük ihtimalle, geç kalırsan korkabilirler.” Umursamaz bir tavırla omuz silkti. Her konuda iyi olan bir insanın böyle davranması garibime gitmedi değildi hani. Yani omuz silkmesi ya onları takmadığı, ya da onarlın onu takmadığı anlamına gelirdi, değil mi? Çok fazla üstüne gitmedim yine de. Belki de bunun sebebi beni yalnız bırakmamak istemesiydi. “Annemler geldi mi?” diye sordum emin olmak için. Başını salladı ve “Birkaç saat önce geldiler. Sen uyuduktan hemen sonra. Şu ölüm olayını konuştuk. Yarın sabah cenaze kalkıyormuş.” Gözlerimi istem dışı bir noktaya odaklamıştım ve halimi bozmadan başımı salladım. Sonra konuyu değiştirmek için “Kaç saat uyudum ki?” dedim, sanki bir daha bu konu açılmayacakmış gibi… “Bilmem ki, herhalde iki falan. Bu arada lenslerini çıkarmayı unutma, uzun süre takarsan ne olacağını benden daha iyi biliyorsun.” Gülümsedi ve ben de gülümsedim. Sonra yatağımdan çıkıp lavaboya gittim ve lenslerimi çıkarırken kendime bakmamaya özen gösterdim. Gözüme çarptığı kadarıyla cadıya dönmüştüm. Aynaya bakmadan saçımı hale yola sokmanın içi olacağını düşünerek bir fırça kaptım ve hızlıcana tarayıp bulduğum ilk tokayla dağınık bir topuz yaptım. Şimdi daha iyiydi büyük ihtimalle. Üstümü başımı da düzeltip makyajımı çıkardıktan sonra ancak dönüp aynaya baktım. Kendime notum: Ortalama üstü.
Hole çıkınca merdivenden aşağıya baktım. Alttan sesler geliyordu çok hafif. Bir ara babamın tok sesini de duyar gibi oldum. Sonra odama gittim ve yatağımın üstüne oturdum. Tim ise duruşunu bozmamıştı. Bir süre ona bakınca fark ettim ki aşırı çökmüş duruyordu. “Hadi artık eve git Tim. Babam seni bırakır. Halin çok feci, aynaya bakmadın mı hiç bugün?” Buruk bir şekilde gülümseyip “Beni boşveer, sen iyi ol o bana yeter.” deyip göz kırptı. Kızgın bir hale bürünerek ve kaşlarımı çatarak “Hayır efendim. Hemen şimdi gidip lavaboda yüzünü yıkıyorsun, sonra da babam seni evine bırakınca deliksiz bir uyku çekiyorsun, anlaşıldı mı ?” Şu anda kimse benim fikrimi değiştiremezdi, bunu yüzümden okumuş olacak ki “Emredersiniz leydim.” diyerek ayağa kalktı. Yalpaladığı gözümden kaçmamıştı. Hemen ayağa dikildim, yanına gidip koluna girdim. Bugün en çok yaptığımız şeyi yapıp birbirimize gülümsedik ve ona lavaboya kadar eşlik ettim sonra da.

O çıkana kadar aşağı inip babamdan onu eve bırakmasını isteyip gitmeden önce yemesi için bir şeyler hazırladım. Çıktığında yine kapıda duruyordum. Kolundan tutup aşağı indirdim ve zorla bir şeyler yedirttikten sonra kocaman teşekkürlerle ve yanağından minik, masum bir öpücükle uğurladım. Babam gelince içimde kötü bir his vardı. Nedenini bilmiyordum ama o ani gelen kötü hisler var ya, onlardandı işte. Bunun boş bir kuruntu olduğunu düşünerek kendimi rahatlatmaya çalıştım. İşe yaramadığını görünce gidip piyanonun başına oturdum ve yatağıma gidene kadar çaldım, çaldım…

Lütffen yorumlarınızı esirgemeyin. Umarım hoşunuza gitmiştir. (:

21
Kurgu İskelesi / Ynt: Ölümü Sevmek
« : 01 Mayıs 2010, 00:53:03 »
İki gün deim bir hafta geçti. :D Yarın koyuyorum yeni bölümü, izci sözü. [izci olmamama rağmen. :D ]

Nobody; Çoooooo...k teşekkür ederim en başta. (:
Kendini asla küçümseme, eminim ki çok iyi yazıyorsundur.
Anlatımım beğenmene çok sevindim, her ne kadar kendimi profesyonel olarak görmesem de teşekkür ederim, cidden havalardayım. :^)

Heheh. ;D Kendi okulundaki Dawn da umarım iyi bir kalbe sahip olabilir. (:

22
Kurgu İskelesi / Ynt: Ölümü Sevmek
« : 25 Nisan 2010, 14:35:03 »
Beğenmene çok sevindim, çok sağ ol yorumun için de. (:
Yeni bölümü iki gün içinde koymayı planlıyorum bir aksilik çıkmazsa, ölmez sağ kalırsak. ;D

23
Kurgu İskelesi / Ynt: Ölümü Sevmek
« : 23 Nisan 2010, 20:35:17 »
En kısa zamanda koyacağım. *-*

24
Kurgu İskelesi / Ynt: Ölümü Sevmek
« : 15 Nisan 2010, 20:19:11 »
Ne diyeyim, sağ ol canım. ;D

25
Kurgu İskelesi / Ynt: Ölümü Sevmek
« : 11 Nisan 2010, 11:44:05 »
Yazar ne bileyim biraz daha iddialı ya, garip hissettim. ;D

26
Kurgu İskelesi / Ynt: Ölümü Sevmek
« : 10 Nisan 2010, 22:58:08 »
saçmaladığımı pek sanmıyorum ben kendimce :D çünkü gerçekten dikkat etmedim :D pardon demem lazımdı :D yazara saygı değil mi ama ? :D

Yazar mı? Ben mi? Sevindim ha. ;D Kibar olmak böyle bir şey olsa gerek. Çok sağ ol. Hiç gerek yok pardona falan ama, rahat ol, bu konularda çok kuğulumdur. :D

eed bnim sorularımı cvpladı umarım gerisi hemen gelir :D

Mutlu oldum o zaman. (: En kısa zamanda gelecek. :melk

27
Bütün albümü dinledim ve bence en iyileri We Are the Gothic Archies, Smile! No One Cares How You Feel ve Scream and Run Away. (:

28
Kurgu İskelesi / Ynt: Ölümü Sevmek
« : 09 Nisan 2010, 22:35:20 »
Vay anasını, severek yazdığım bölümler hepsi de. :D
Pardona falan gerek yok, saçmalama. (: Rica ederim. ^-^

29
Kurgu İskelesi / Ynt: Ölümü Sevmek
« : 08 Nisan 2010, 19:55:36 »
Çok teşekkrüler okudüğun için. Beğenmene sevindim. (:
LEns koleksiyonu ne yalan söyleyeyim benim de yapmak istediğim bir şey. ;D
Dawn nedne gülümseyebiliyor hemen açıklayayım; Eğer ilk bölüme bir daha göz atarsan Dawn'ın ucube olmadığını düşünmesini sağlayan, kendini diğerleri gibi görmesine yardımcı olan şey bu umursamaz tavrıydı. Ayrıca eğer çok fazla kafaya takarsa delirebilir bile. Bu yüzden çok düşünmüyor bu konuda. Umaırm yardımcı olmuştur. (:

Hangi bölümler mesela, söyleyebilir misin? Merak ettim, uzun süredir yazdıklarıma bakmıyorum. ;D

Edit: mrbe__123; beğenmene çok sevindim. Umarım soruyla ilgili yaptığım açıklama senin de aklındaki soru işaretini yok etmiştir. (:

30
Kurgu İskelesi / Ynt: Ölümü Sevmek
« : 06 Nisan 2010, 19:37:51 »
Hepinize çok teşekkür ederim ilginiz için. (: Aslında 4.. bölümü bitirip koyacaktım ama daha fazla beklemenizi istemedim. İyi okumalar, lütfen yorumlarınızı esirgemeyin. (:

3.

Eve geldiğimde normal olarak soluk soluğaydım. Tüm yol boyunca azıcık bile yavaşlamamış, topuklarımın kırılması tehlikesine rağmen koşmuştum. Eve girdiğimde kapıyı arkamdan sıkıca kapadım ve kilitledim. Ve uçarak yukarı çıktım. Üstüme kuru bir şeyler giydiğimde ise banyoya gidip saçlarımı kuruttum ve turunç saçlarım kabarana kadar kuruduğunda ellerimle şekil vermeye çalışarak aşağı, mutfağa indim. Uzuun zamandır – en fazla bir saat – özlemini çektiğim sıcak çikolatamı hazırlamak için suyu ısıtıcıya koydum ve salona gidip televizyonu açtım. Açtım ama… İzlemiyordum aslında. Aklıma şu salak çocuk takılmıştı. Gerçekteni kimdi bu çocuk? Neden bende böyle hisler uyandırıyordu? Bilmiyorum, bilmiyorum! Bilmek de istemiyorum! Lanet olasıca şirin şey, bu kadar gıcık ve pısırık olmasan ne olurdu! Hey, ben ne dedim? Şirin mi? Hayır, onu sevemem. Onu sevecek olamam. Cümle kurmamı bile engelleyen bir özürlüyle olmaz!

“Dawn, biz geldik tatlım!”

Çelişkilerle dolu içsel konuşmam sevgili annem tarafından kesildi. Koltuktan kalktım ve ısıtıcıdaki suyu büyükçene bir bardağa dökerken “Hoşgeldiniz o zaman.” dedim.  Annem yanıma geldi ve “Ah, tatlım dışarıda feci bir hava var. Baksana, içim dışım ıslandı!” İç geçirip “Anne, ben de 15 dakika kadar önce dışarıdaydım. Hatırladın mı, ben okuyorum.” Annem mırıldanarak onayladı ve yukarıya, büyük ihtimalle küçük kardeşimi giydirmeye gitti. Derin bir nefes alırken bardağımı da masadan aldım ve yukarı, odama çıktım. Ne yapacağımı biliyordum, bir resim çizecektim. Beni bugün ancak bu rahatlatırdı. Koltuğuma oturmadan önce mp3’ümü aldım ve rahatlatıcı, sakin bir müzik açtım. Düşünmemi engelleyecek ve çizmemi kolaylaştıracak…

Ve elim işe koyuldu. Bir resim için karalamaya başladığımda artık beynim elimi değil, elim beynimi yönetiyordu sanki. Beni zihnimin içindeki en derin parçaya sürükler ve oradan bulduğu şeyi kâğıda dökerdi mükemmel bir şekilde. Yani ben suçsuzum. Yaklaşık bir buçuk saat sonra ortaya çıkan şey hakkında suçsuzum. Onu ben çizmedim, o gözleri ben çizmedim. Bugün okuldan çıktıktan hemen sonra, istemeden çarptığım o çocuktaki gözler. Menekşe rengiyle süslenmesi gereken gözler. Elimde olmadan deri bir iç çektim. Soğumaya yüz tutmuş sıcak çikolatamda bir yudum aldım ve o gözlere baktım.

O gözlere bir daha bakmamayı dilerdim ama…

***

Tekrar kendini kurtarmak için mücadele etmeli. Tekrar bir hayatı yaşamak için bitirmeli. Tekrar… Adımlarını sıklaştırıp bir köşeye dönüyor. Orada ilerlerse hızlı kap atışlarını bulacak. Taptığı o sese ulaşırsa, tekrar güneşin doğuşuna bakabilecek. Ama… O çoktan ölmüş kalbi taşırken bedeninde her saniye ölmenin acısını yaşayarak. Gökyüzü aydınlanıyor mavi bir ışıkla ve gözlerine yansıyor. Şeytani gözlerine… Ölümü kabullenmeyecek o. Ölümsüzlüğü tatmak için kabullendi tüm acıları. Her şeyini şeytana sattı.

Ve verandaya atladı. Gözleri aniden büyüyen çocuğa alaycı bir şekilde güldü. Bu seferki kurbanının ölü vücudunu görürken sevinecekti. Onun yalvarışlarını duymak daha bir haz verecekti. “Nereden buldun evimi? Kimsin sen lanet herif?!” Gülümsemesi yüzünden silinmeden ilerledi. Çocuğu yere attı tek hamleyle. Boğazını sıkarken bir hayvan gibi hırladı. Zevk içinde ellerini tatlı sesin geldiği yere koydu ve bastırırken onun çığlıklarıyla mutlu oldu. Birkaç dakika sonra… O yoktu. Artık onun kalbi vardı. Ve kalp artık onun değildi. Kırmızı kan parlarken onu ceketinin içine koyarak oradan uzaklaştı. Yine o kazanmıştı.


“YİNE!” Kesik kesik nefes alabiliyordum. Bu seferki diğerlerinden daha berbattı. Ölümünü gördüğüm, hissettiğim ve bundan zevk aldığım kişi… Bunu düşünmek bile gözlerimin yanmasına sebep oluyordu. Futbol takımının yıldızı, beni deli gibi seven çocuk artık yoktu. Josh artık yoktu. Onun ölü bedeni küçük evinin verandasında biçimsiz bir şekilde duruyordu. Ve ben gidip yardım edemiyordu. Gidip babama “Çocuk ölüyor, katili yakalayın, polislere haber vermeliyiz!” diyemiyordum. Ellerimi yumruk haline getirmiştim hissettiğim acıyı bastırmak için. Nasıl bir insan bunu yapabilirdi? Nasıl gidip de başka birinin kalbini sırf iki gün daha yaşayabilmek için sökebilirdi? Ağlamamalıydım. Ağlarsam ailemi uyandırabilirdim. Ve bu hiç hoş olmazdı.
Ne yapacaktım, ne yapmalıydım? O katili bulmak için ne yapabilirdim? Dostum orada ölürken hatta ölüyken ne yapabilirdim?! Biraz önce ağlamamak için sıktığım ellerimi şimdi sinirle bacaklarıma vuruyordum. Bir yararı dokunmayacaksa neden o canavarın yaptıklarını görebiliyordum ben?! Bu kadar kötü birimiydim ki, korku filmlerinden fırlama bu sahneleri görüyordum… Kafamı yastığıma koyduğumda elimde olmadan yanağımdan bir damla yaş süzüldü. Sonra iki, sonra üç ve artık hesaplamıyordum. Kafamı yastığıma gömmüş ağlıyordum. Ağlamaktan başka ne gelirdi ki elimden? Yarın boş bir umutla Josh’ın geri geleceğini düşünmekten başka…

Uyuyamayacağımı biliyordum. Uyursam yine o kâbusa dönebilirdim. Josh’ın cansız şekilde yerde yattığı ve o katilin yüzündeki alaycı gülümsemesiyle ona baktığı…
Yataktan kalktım. Yüzümü pijamamın kollarıyla sildim. Kendimi toparlayamazdım belki ama en azından birazcık daha kâğıtlara dökersem hislerimi rahatlayabilirdim. Kalemimi aldım, kâğıdımı aldım ve kontrolü elime bıraktım.

***

Sabah uyandığımda saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Ama hava daha aydınlanmamıştı. Büyük ihtimalle en fazla yarım saat uyumuştum çünkü terden sırılsıklam bir şekilde uyanmıştım. Gördüğüm şey her neyse hatırlamadığım için çok mutluydum açıkçası. Kafamı zorlukla masamın üstünden kaldırdım ve yanağıma bir şey bulaşmış mı diye masamın kenarındaki aynayı aldım. İlk bakışta yatağımda biri varmış gibi geldi, buna yemin edebilirdim ki Josh oradaydı. Arkama döndüğümde ise yoktu. Nefes nefese gidip ışığı açtım ve içimdeki korkunun geçmesi için derin derin havayı içime çektim. İşe yaradı gibi olduğunda aynaya tekrar baktım korkarak. Bir şey yoktu. Kafayı iyice yemiştim en sonunda işte! Aynayı kaldırdım ve yanağıma bulaşmış kara lekeleri ovuşturarak geçiştirmeye çalıştım. Lanet olasıca lekeler çıkmıyordu işte! Banyoya koştum ve hemen sabun sürüp iyicene suyla yıkadım. Şimdi daha iyiydi işte.

Masaya geri döndüğümde nende bilmiyorum bir beş dakika kadar öylecene bekledim. Sonra yavaşça hareket ederek masaya ellerimi koydum, başımı ve gözlerimi aşağı indirdim ve çizdiğim şeye baktım. Bakmaz olaydım. O gözler. O kana susamış, vahşi gözler. Bana neyi hatırlatıyorlardı ki? Daha önce gördüğüme yemin edebilirdim bu gözleri gördüğüme. Tabii ki de görmüştüm! Rüyamda düzensiz olarak 2 – 3 gecede bir görüyorum ya işte! Bir iki saniye daha baktıktan sonra çizdiğim şeyin gerçekliğinden korkarak çizimlerinin arasına koydum masanın alt tarafındaki gözü açıp. Evet, en azından daha iyiydim. Ama hala… Bu gerçeği düşünmek bile korkunçtu işte. Şimdi ne olmuştu zavallı Josh’a? Ruhu neredeydi? Böyle vahşice katledilmeyi hak etmiyordu ki o… Gözlerim tekrar dolmaya başlayınca hemencecik kolumun yeniyle sildim ve ayağa kalktım. Madem erken uyanmıştım gidip saçımı başımı düzeltebilirdim biraz. Belki bugün gözlerime lens takardım, yeşil mi, gri mi? Hımm… Bugün menekşe rengi fena olmazdı aslında.

Kendimi onaylayarak ve iç gevezelik yaparak ilerliyordum holde. Dikkatsiz kafam ki neredeyse annemin zilyonluk vazosunu düşürüp kıracaktım. Son anda garip bir şekilde elime yapıştı vazo. Aman her neyse… Kırılsa babam aynısından iki tane daha alırdı herhalde geçen doğum gününde antika taştan heykeli kırdığında yaptığı gibi.

Banyoya girdiğimde bir saniye daha orada olmak istemediğim bir halde buldum kendimi, savaş alanından çıkmışım hani. Hemen elime silahımı aldım ve vahşice tarak girmemiş saçlara daldım. Yaklaşık 15 dakika kadar süren mücadeleden kurtulmuştum ve ben başarmıştım ayıptır söylemesi. Şimdi tarağı geçirdiğimde hoop diye kayıyordu. Gülümseyerek elime düzleştiricimi aldım. Seviyesini ayarladım ve ısınmasını beklerken aynanın yanındaki dolaptan lens kutucuklarımı aldım. Onları sevdiğimi söylemiş miydim? Neyse, lenslerimi aldım ve teker teker denedim hangisi menekşe moru olan diye (Aralarında her renk bulunan güzel lenslerimle bu olay biraz uzun sürdü.). Bulduğumda dikkatlice diğerini de yerleştirdim temizledikten sonra.  Saçlarımı da düzleştirdiğimde kendime bakıverdim şöyle bir. Gerçekten bir meleğe benziyordum. Narin ve temiz yüz hatlarımı seviyorum işte!

Saçlarımı geriye atıp banyodan çıktım, odama girmeden önce holde asılı olan pek de sevdiğim guguklu saate bakmadan edemedim. Hö? Gerçekten saat 5.43 müydü yani? Saat neredeyse 6 olmuştu ve ben rahat 2.30 saattir uykusuz geziyordum. Bu akşam eğer becerebilirsem 2 saat erkenden uyumam gerekecekti.  Zaten yarın Cumartesi olduğundan sorun yoktu aslında. Yine de ani randevulara hazır olmalıydım!

Tatlı gardırobum! Bugün için en güzel şey siyah giyinmekti. Siyah ve şık. Hımm… Dar, siyah kot pantolonumu, yakası açık olan ve üstünde mor hafif desenler bulunan tek kolu düşük ve her hava şartına uyum sağlayabilen uzun bluzumu ve alttan da siyah, anneannemin bırakmış olduğu – ki kendisi çok şıkmış zamanında – safi deri çizmelerimi çıkardım. Takı takmamayı ama hafifi bir makyaj yapmayı da aklıma koymuştum hızlı hızlı giyinirken. Makyaj masama geçtiğimde biraz düşünceliydim. Acaba tamamen siyah giyinmese miydim? Anlarlar mıydı ki? Ama neyi anlayacaklardı ki. Eğer ben her zamanki gibi suçsuz moduma bürünürsem – ki öyleyim – benden her zamanki gibi şüphelenmezlerdi. Olanları görmek benim suçum değil ya! Puuf…

Hafif pembe far sürdüm ve sürme çektim. Bugün en azından on tane çıkma teklifi almazsam adım da Dawn değil. Gülümsedim aynadaki yansımama ve aşağı inmeden önce gözaltlarım belli olmasın diye kapatıcı sürmeyi de ihmal etmedim. İnip kahvaltıyı hazırladığımda annemler daha yeni uyanmıştı, ufaklık ise hala uyuyordu dünkü gezintiden yorgun düşmüş olacak ki. Uykulu uykulu esnedim elimde olmanda ve bunu okulda yapmamayı kendime tembihledim. Babam buzdolabını açıp sütü çıkardı ve direk kafasına dikti, annemse onu azarlamaya başladı. Ben de bunu değerlendirerek hızlıca kahvaltılık gevreğimi bitirdim ve “Ben bugün yürüyerek gideceğim, hepinizi öptüm!” deyip onların cevabını beklemeden çantamla şemsiyemi aldım, montumu giydim ve evden çıktım.

Yol boyunca ne içsel gevezeliğimden yaptım ne de kendimi üzecek şeyler düşündüm. Sadece kulağıma mp3’ümü taktım ve şöyle en bangırından bir şarkı açıp dinlemeye başladım. Okula geldiğimde kaç milyonuncu kez dinlediğimi bilmiyorum ama aşırı konsantre olmuş olacağım ki Erin’in salya sümük bağırarak geldiğini fark etmemişim. Geldi ve beni sarsarak neredeyse yere düşürecek şekilde sarıldı.

Ve işte rolüm başlamıştı.

Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 10