Kayıp Rıhtım Arşiv Forum
Kayıt Ol

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Wanderer

Sayfa: [1] 2 3 ... 6
1
Kurgu İskelesi / His
« : 24 Temmuz 2012, 17:21:41 »
[ You must login or register to view this spoiler! ]
His

"Kar - 4 kaçtı, tekrar ediyorum Kar-4 kaçtı!"

Deneklerden biri ne tarafa yürüdüğünün bile farkında değil gibiydi ve sağa sola çarpa çarpa açık alanda koşuyordu. Hemen peşine takılan personeller de profesyonel birer yüz ifadesiyle deneğin peşinden koşuyorlardı. Denek, yarı ölü bir insandı. En azından birkaç  gün önce öyleydi.

Personelin üniforması koyu mavi omuzlarla başlayıp göbeklerine doğru açık maviye dönüşen bir renkten oluşuyordu. İkisinin de ya aynı rütbeye sahip oldukları ya da rütbe sisteminin olmadığı bir yerde çalıştıkları belliydi. Biri, deneğin üzerine doğru koştuğu binanın, arkasından dolaşırken, diğeri takip etmeye devam etti.

Deneğin ayağı ufak bir taşa takıldı ve yere düştü. Böylece binanın arkasından dolaşan görevli de geri döndü ve birlikte, yerde çırpınan deneğe ufak bir tüp sakinleştirici sıvı enjekte ettiler. Sonra görevlilerden biri, kol büyüklüğünde ortasında yuvarlak bir düğme olan, metal bir parça çıkarttı. Ortadaki düğmeye basınca metal çubuk iki kutbundan açıldı, iki parçaya ayrılıp genişleyerek bir sedyeye dönüştü. Deneği bu sedyeye koyup arkalarını dönüp sokağın karşısına geçtiler ve gittiler. Onları izleyen iki kişiyi hiç görmemiş gibi davrandılar, belki de görmediler bile. Fakat yaptıklar iş gizli bir hükümet deneyiydi ve gizli tutulmalıydı. Bir işi gizli tutmanın en kolay yolu da, o işi gözler önünde yapmaktı.

Onları izleyenler yazın serin bir akşamüstü birlikte yürüyen sevgililerdi. Şehirden uzaktaki bu otoyolda, sadece yolu aydınlatan lambaların direkleri ve ağaçların hışırtısından başka kimsenin olmadığı bu yere, huzurlu ve güvende hissettikleri için sık sık geliyorlardı.  Kız sarışın, yeşil gözlüydü, yunan asıllı bir aileden geliyordu. Sevgilisi ise uzun, kıvırcık saçlı, kendisi kadar genç biriydi.

"O neydi öyle? Resmen adama 'denek' dediler." dedi Defne. İkisi de hala hayret içindeydi.

"Bir de, Kar-4 dediler sanırım, burada neler oluyor böyle?" dedi gözlüğünü düzelterek, "Hadi buradan gidelim artık." 

"Bence dönüp bakmalıyız." diye üsteledi Defne. "Bu kadar ilgi çekici bir olay karşısında nasıl böyle kayıtsız ve korkak olabilirsin?"

"Korkak mı? KORKAK MI? Sadece seni korumaya çalışıyorum, ne olduğunu anlamadığımız insan bozması bir adamı bayıltıp, uzay filmlerinden fırlama bir çeşit sedyeye koyup götürdü herifler. Bir de rengi geçmiş mavi üniformalar filan... Buradan uzaklaşmamız lazım Defne!"

Artık bağırıyorlardı ve ellerini, kollarını hararetle sallayarak konuşuyorlardı birbirleriyle.

"Uzaklaşmak mı?"

"Evet tabii ki uzaklaşmak! Her gün bahsettiğin şu berbat bilim-kurgu öykülerinden bıktım! Dünyanın Merkezine Seyahat'mış da, Yüzüklerin Efendisi'ymiş! Gerçek hayatta böyle şeyler yok artık anlasana!"

Defne'nin kırılmaya başladığını göremiyordu.

"Daha az önce gördüklerimizden sonra bile mi inanmıyorsun?" derken yeşil gözleri doldu, parıldadı. "Adamlar yarım metrelik metal parçasının ortasındaki düğmeye dokundu ve bir sedyeye dönüştü! Belki de... Belki de hepsi gerçektir!"

"Saçmalama artık, hadi gidelim Defne, böyle saçmalıklara inanmanı anlayamıyorum."

"Hayır! Ben karşıya geçip, o adamların peşinden gidiyorum ve ister burada kalır ve diğer insanlar gibi sürünün parçası olursun..." Konuşmaya devam ederken arka arka yürüyerek caddeye çıktı. "Ya da benimle gelir ve bu harika..."

"Defne!"

Son sürat gelen bir araba yeşil gözlü, masalsı kıza çarparak lafını kesti. Her şey birdenbire olmuştu kıvırcık saçlı gencin hayret edebileceği kadar bile zaman olmamıştı. Sadece bir an bağıran ve onunla birlikte gelmesini isteyen Defne, algılanamayan bir korna sesi, kızın bedenine çarpan araba, arabanın üstünden fırlayarak yere çarpan ve kanayan bir beden, Defne.

Koşarak kızın yanına gitti, çarpan araçsa oradan uzaklaştı. Defne yerde, ağzının kenarından kanlar akarak yatıyordu. Yardım dileyecek birilerini bulmak için kafasını kaldırdı ama kimseyi göremedi, hiç kimseyi. Sonra aklına biraz önce gördükleri garip adamlar geldi. Defne güçsüz bir sesle, sanki son bir şarkı söyler gibi fısıldadı "Mehmet..." diye. Mehmet, kızı incitmeden yerden kaldırdı, kucağına aldı ve umutsuzca o garip adamların gittikleri yöne doğru koşmaya başladı.

2
Düşler Limanı / Son Beste
« : 13 Nisan 2012, 19:18:11 »
Son Beste

Bir zamanlar şarkılarını bestelerken sırtını bir ağaca verip oturan bir besteci vardı. Lir çalan bu besteci, bazı melodilerin ruhu dinlendirmek için, bazılarınınsa ruhu canlandırmak için olduğunu söylerdi ve bazılarıysa ikiye ayrılan ruhu tekrar birleştirebilecek kadar etkiliydi.  Ruh, müzikle beslenirdi, müzik ruhla bestelenirdi.

Ruhunu müzikle beslediğini söylerdi ama kalbinden beslenen ruhunu sadece birinin gözlerine baktığı zaman tatmin edebilirdi. Zamanı tatmin edebilir miydi? Zamanı tatmin etse, sevdiği kızla geçirdiği zamanları da uzunca yankılanan bir melodi gibi duyabilir miydi?

Kafası karışmıştı. Aşkla ilgili düşünmek karıştırmıyordu kafasını ama o kızla ilgili düşündüğünde hep böyle olurdu. Karışıklık ve dağınıklık onun yüreğinin iki temel taşıydı.

Sırtı yine bir ağaca dayalı, bir karış havada aklı, elinde liriyle notaları deniyordu. İstediği tizlikte bir tele dokununca da hemen yanındaki kağıda kaydediyor, gülümsüyordu sürekli. Her akşam, kasabadakiler toplanır ve hep birlikte besteci Alher’in şarkılarını dinleyerek eğlenirlerdi . O da gelirdi akşamları. Dudaklarını kırmızıya boyamadığı zamanlar pembesiyle bile gayet çekiciydi. Kadınların kirpiklerinin uçlaırnı boyadığı o ‘şeye’ de hiç ihtiyaç duymazdı, gözleri yeterince güzeldi. Saçları ne adi bir süpürge kadar düz ne de pis kokan bir koyunun tüyleri kadar kıvırcıktı. ‘Melodisi’ insanda yaşama sevinci uyandıran bir nehrin kıvrılarak uzaklara gitmesi, köpürerek aşağıya akması gibiydi.

Alher bütün şarkılarını ona yazmıştı. Zafer türküleri de onun için olmalıydı, neşe dolu şarkılar da. Yalnız ağıtlar hariç. Hiçbir ağıt bu güzelliğe yaklaşmamalıydı, hiçbir üzüntü bu güzelliğe dokunmamalıydı ona göre. Oysa bazıları, mesela köyün en yaşlısı Targut’a göre ağıtlar ancak böyle güzelliklere yazılmalıydı. Çünkü yaşlılar güzel şeylerde yeni bir umut değil, bitecek bir şarkı görürlerdi. İnsan ömrünün şarkısı bittiğinde yalnızca gözyaşları alkışlardı.

O gece, güneş ufuktaki sonsuz yeşilliklerin arkasında kaybolup, doğudaki nehir mor renge döndükten saatler sonra, dolunay tepeye çıkınca herkes yine şehir meydanına toplandı. İlk gelenler en yaşlı olanlardı çünkü yapılacak hiçbir işleri yoktu. En genç olanlar hep en son gelirdi. Alher, sahnede (yan yana koyulmuş iki ahşap masa) ismini bile söylemeye çekindiği o kızı beklerdi. O kız gelene kadar konser başlamazdı, o kız gelene kadar insanlar kendi aralarında sohbet eder, sahnedeki adam yalnız kalırdı. O kız geldikten sonra, insanlar onun müziğini dinlerken bile, yalnızdı o.

Sonra kız gelir, müzik başlardı. Alher ilk başta gözlerini kapatıp çalmaya başlardı, müziğin ahengi gecenin karanlığını dalgalandırarak ilerlerken yavaş yavaş gözlerini açardı, fakat seyircilerin hepsini bulanık gösterecek netlikte bir kızdan başka hiçbir şey göremezdi. Kız geceleri siyah giyinirdi, böylelikle beyaz yüzü daha belirgin, kaşları daha çekici bir hale gelirdi. Soğuk gecelerde kıyafetinin üstüne dudaklarıyla uyumlu kırmızı bir şal alırdı, Alher’in aklını başından alırdı.

Şarkılar ve alkışlar bittikten sonra kalabalık dağılırdı. Alher ve ‘kız’ baş başa nehrin üstündeki taş köprüye giderlerdi.  Orada aşka dönüşme ihtimali için, için için yalvarılan bir arkadaşlıkları vardı. Bütün geceyi birlikte geçirip, güneşin doğuşunu seyrettiği zamanlar bile olmuştu. Kız’ın ailesi yoktu, Alher’in ailesinin  ‘gece neredeydin?’ diyeceği.  

Böyle bir geceydi yine, son notanın ardından sessizlik kalabalığı dağıtmış, alkışlar kesilse bile o geceki melodi herkesin kafasında uykuya dalana kadar onlarca kez daha çalmış, insanlar büyülenmişti.  Köprüde tüm müziklerden daha güzel bir müzik dinliyorlardı. Yaratıcının elinden çıkan en harika şeyin yaşam kaynağını. Su.

Şırıltılar, kızın sesinde parçalara ayrılıp küçülürken kız hiç beklenmedik bir şey söyledi. “Benim için bir şarkı bestelesene?”



Alher o an kızı omuzlarından sarsıp “Senin için bestelemediğim tek bir şarkım bile yok ki!” diyebilirdi. Tabii ki demedi. Çünkü öykülerde bile olsa işler öyle yürümezdi, cesaret yalnızca korkunç canavarlar, alevlerini esirgemeyen ejderhalar karşısında gösterilirdi. Kırılgan bir kızın masumiyet maskesi cesaretten bile daha etkili bir silahtı. Alher sadece “Peki, nasıl bir şey olsun?” diyebildi.

“Bilmem, nasıl istersen. Bestelediğin şeyleri dinlemek iyi hissettiriyor.”  

Her aşık erkeğin düşüneceği saflıkta Alher de aynı şeyi düşündü. “Seviyor! Kesin o da beni seviyor!” O gece ayrıldıklarında, eve giderkenki karanlıkta tek duyduğu şey kendi ayak sesleri ve ağustos böcekleriyken tek düşündüğü şey seyirci karşısına çıkmaktı. Binlerce kez aynı kişiye konser vermiş olsa da bu özel bir andı. İlk kez sahneye çıktığı an kadar heyecanlıydı. Sahnede rezil olmaması gerekiyordu, hem bütün kasabanın hem de kızın beğeneceği bir şarkı bestelemeli, mükemmel sözler yazmalıydı.

Eve vardığında yatağına yatıp tavanı seyretti. Tavanın gıcırdaması bir ilham kaynağı olabilir miydi?  Rüzgâr, Midas’ın eşek kulaklarını ispiyonlayan rüzgar ona yardımcı olabilir miydi? İspiyonculardan nefret ederdi. Nefret... Nefrette de aşkta da insan aynı tutkuyu duyuyordu.

Aklına önceden tanıdığı İspanyol bir kaptan geldi. “la pasión” demişti denizci. “Bütün gün evin dışında ne yaşadığının önemi yok, önemli olan her akşam aynı tutkuyu eve getirebilmek, aynı ateşte yanmaya devam edebilmek...” Bunu söyleyen denizci üç yıldır karısını görmemişti bile.

Bir mum yaktı, çalışma masasındaki bütün kağıtları yere fırlattı. Boş bir kağıt ve lirini yanına alıp sabaha kadar çalıştı. Sabah güneş doğarken göğe çekilen meleklerle birlikte uyudu. O meleklerin içinde İlham Perisi de vardı. Yeni yazdığı şarkıyı bugün sahnede söylemeyecekti, sahneden sonra özel bir konser olacaktı bugün. Bugün herşey harika olmalıydı, bugün melodi onu sevdiğini söylemeliydi.

Hava karardığında yine ilk gelenler, takma dişleri olan insanlardı. Sonra çocuklar, gençler, orta yaşlı insanlar derken her geceki tablo tamamlanmıştı, biri hariç. Dudaklarını kırmızıya boyayan kız yoktu. Beklediler, gelmedi. Bu ilk defa oluyordu fakat gösteri devam etmeliydi. Alher en neşesiz, en duygusal şarkılarını çaldı o gece. Konser bittiğinde insanların gözyaşları, alkışlarından fazlaydı.

Alher, lirini aldı ve kızın evinin önüne gitti.Işık yoktu. Kapıyı çaldı, açan yoktu. Köprüye mi gitmişti acaba? Koşarak nehre yaklaştı, fakat köprüyü gördüğü anda onun için her şey anlamsızlaştı. O gayet iyi tanıdığı kızın siluetinin yanında bir erkek vardı. Hayır hayır yanında değildi, iki silüet birbirine karışmıştı. Sarılıyorlar mıydı? ‘İmkansız.’ diye düşündü. Biraz daha yaklaştı ve imkansız olmadığını gördü. Liri sıkıca kavradı, sesini duyurabilecek kadar yaklaşmıştı. Bestelediği son şarkıyı, son, mükemmel, kızın isteği üzerine yazmış olduğu şarkıyı okumaya başladı. Sarılan iki silüet birbirinden ayrıldı, kız suçlu suçlu saçını düzellti, köprüdeki diğer silüetle birlikte şarkıyı dinlemeye koyuldu.

Apollo bile bu kadar harika çalamazdı, yeryüzünün duyduğu en harika müzikti bu. Kalpsiz bir ejderhayı bile uysallaştırıp sevgi dolu hale getirebilirdi. İhanete uğramışlığın etkisiyle Alher’in sesi daha da yanık bir hale gelmişti. Ağustos böcekleri, rüzgâr ve hatta şırıldayan su bile susup onu dinlemeye koyuldu. Son şarkıyı, son melodiyi. Aşkın şerhini.

Şarkının sonu, bir güvercinin dala konuşu kadar hafif ve bir ağaç kabuğunun tecrübeleri kadar sakindi. Fakat şarkıyı söyleyen için aynı şeyleri söylemek doğru olmazdı. “İşte duydun!” diye bağırdı. “Senin için bestelediğim son şarkımı... Fakat bana ihanet ettin!”

Kız ihanetini inkar etti. Verdiği umutları da öyle... Ona göre sadece arkadaştılar ve Alher hayal dünyasında yaşıyordu. Evet, geceler boyu köprüde baş başa konuşmuşlardı ama bunların aşk ya da umut dolu konuşmalar olmadığını söylüyordu.

Alher daha fazla dayanamazdı. Belki ihaneti bile kaldırabilecekti ama kız ortada ihanet bile olmadığını söylerken daha fazla müzik yapamazdı.
Lirini suya attı. Lir suya daldığı an tabiat sessizliğini bozdu, nehir azgın azgın akmaya başladı, ağustos böcekleri sanki hiç susmamışlardı. Suya fırlattığı şey liri değil hayatıydı. Müzik hayat demekti, müzik sadece onun için yapılırdı. O ihanet etmişti, her şey bitmişti. Başka tek kelime bile etmedi, arkasını döndü, kendini azgın sulara bıraktı...

Lir’ik bir ölümdü onunki, ya da kim bilir belki de her fırsatta övdüğü doğaya dönüş. Kendini sulara teslim ederken anladığı tek bir şey vardı, hiçbir güzelliğe güven olmazdı.



Muhammed Alperen İmamoğulları

3
Düşler Limanı / Aşk ve Pencere
« : 20 Ocak 2012, 00:59:30 »
 Havanın soğuğuna aldırmadan kaldırıma oturan bir genç vardı. Kaldırım taşının tam karşısında diğer Nizip apartmanları gibi, vakti geldiğinde damından salçası, balkon demirlerinden kuru dolmalıkları eksik olmayan bir bina ve bu binanın dördüncü katında, şu bahsi geçen kaldırım taşının soğuğuna katlanılmasının tek sebebi yer alıyordu.
 
Bu binanın dördüncü katında, her sabah saat yediyi dört geçe okul servisinin dördüncü koltuğuna oturan, lise dördüncü sınıfa giden bir kız vardı.
 
 Beşinci kaldırım taşının, beş derece soğuğunda, beş adam boyu gölgesi olan, dördüncü kattaki kıza beş yıldır yanık olan genç oturuyordu.
 
Doksanlı yıllardan kalma ir adet sokak lambası, birkaç sokak köpeği vardı.  Sokak lambası göz mü kırpıyordu, oğlanın gitmesi için küfür mü ediyordu bilinmez ama konu aşk olunca, sokak köpeği insana sevgi kelebeği gibi görünürdü. Oğlanın oturduğu kaldırımdan dört, bilemedin beş metre ötede bir fırın vardı ki bu saatlerde ahali eline tepsisini alır, yemeğini fırında pişirtmeye gelirdi. Lahmacunların, tepsi yemeklerinin kokusu rüzgarda birbirine karışa karışa oğlanın burnundan girip, midesindeki boşluğu bir levyeyle ikiye ayırırcasına guruldatıyordu.
 
Hiçbir şeye aldırmadan, üşümüş, kızarmış ellerini ceplerinden çıkardı. Bir elinde kalem, bir elinde de buruşuk bir not defteri vardı. Tükenmez kalemle süslenmiş karton kapağında, zamanla yıpranan "Şiir Defteri" sözcükleri zar zor seçiliyordu. Özensizce yazılmış, hata yapılan yerleri hunharca karalanmış sayfaları birer birer geçti boş bir sayfa bulana kadar. Kalemini çenesine dayadı uygun sözcük aklına gelene kadar ve gözlerini dördüncü kata dikti sevdiği balkona çıkana kadar. Onu sevmeyen sevdiği, gölgesine bile muhtaç olduğu sevdiği. Gölge... Gölgeler... Sokaktan geçenlerin gölgeleri... İşte bu! İlham denilen şey bu kadar basitti aslında, çenesinden çekti kalemi, deftere dökmeye başladı içindeki bütün elemi.
 
Her köşe başında cisimsiz gölgeler,
Sahibinden çekinilen, senden düşmeyen gölgeler
Anlamaya cesaretim yok, sahibini gölgenin,
Ne diye kafamı kaldırıp yerden, başkalarını göreyim,
Bu, senin gölgeni izliyor olma ihtimalim...

Şiirine başlık koymamıştı. Hiçbir şiirinde de başlık olmazdı. "Başlığı aha karşımda!" derdi kendi kendine. Bütün şiirlerini bu kendisine kin güttüğü besbelli olan sokak lambasının altında; balkona, pencereye bir kez olsun çıkmayan sevdiğinin evinin önünde yazardı. Fırın, gencin sağ tarafında kalıyordu, sol tarafında ise belediyenin çöp tenekelerinden bir çift duruyordu. Meçhul birisi, meçhul bir sebepten ateşe vermişti onları; rüzgar vurdukça küller uçuşuyordu. Genç hiçbirine aldırmadı, ne rüzgara ne soğuğa ne de lambaya.
 
Lamba, lamba, lamba... Bu gece kafasına neden bu kadar takılmıştı bu huysuz ışık? Etrafında uçuşan böcekler bile daha dikkat çekiciydi sanki. Bu lambanın ışığı altında olan olayları düşündü. İhtimal, direğinin dibinde bu kadar uzun oturan tek kişi kendisiydi. Hiç ilginç bir olaya rastlamamıştı, sadece mahalle sesleri.
 
Evet, mahalle sesleri. O kaldırım taşında uzun süre oturduğu zaman duyduğu sesleri böyle adlandırıyordu işte. Genelde de bir kadına, muhtemelen evin annesine ait olurdu bu sesler. Şu sıralarda evin beyi ya da oğlu fırından yemeği alıp eve gelmiş olurdu.
 
"Ayşe, sofrayı silkele kızım!"
"Arif, balkondan turşu çıkarıver!"
"Akşam ezanı okunmadan evvel evde olacaksın demedim mi sana? Nerede benim terliğim!"
 
İkindi vakti yağmur yağmıştı, toprak hâlâ o aşk kokusunu kaybetmemişti. Gözlerini mahalle sesleri eşliğinde balkona dikti. Küçük bir çocuk balkona çıktı, elinde plastik bir su şişesi vardı. 'Kardeşi...' diye düşündü. "Elif'in kardeşi."
 
Gencin bir kulağında bir kulaklık vardı. Cebindeki müzikçalarında her türlü şarkı kayıtlıydı. Sarı Gelin türküsünden, Metallica albümlerine kadar çok geniş yelpazede şarkılarla doluydu. 'Karışık Çal' seçeneği her daim aktif olduğundan, kulaklık kendisine hangi müziği sunarsa onu dinliyordu. O sırada bir şarkı bitmiş, diğeri başlıyordu. Yusuf Islam/Cat Stevens - Thinking 'Bout You.Şu an dinlediği kısmın, şarkının başının Türkçesi 'Ellerini tuttuğumda, seninle birlikte milyarlarca mil öteye gidebilirim..." gibi bir şeydi.  Onun ellerini hiç tutmamıştı.
 
When I hold your hand I could fly a zillion miles with you.

Küçük kız, nereden aklına estiyse, bu saatte balkondaki çiçekleri sulamaya çıkmıştı. Elindeki şişeyi saksıların üzerinde dolaştırıyor, hızla döktüğü suyun etrafa çamurlar saçmasını umursamıyordu. Sonra bir ses duyuldu, fakat sesin sahibi görünmüyordu.Genç, kulaklığı kulağından çıkarmayı akıl etse de, müziğin bu ana çok uygun olacağını düşündü. Bu saatte sesleri duymak çok kolaydı, herkes evine çekilmiş akşam çaylarını içiyor, yahut yemek yiyorken, bütün arabalar park etmiş, herkes evindeyken ortalıkta fazla gürültü olması düşünülemezdi.
 
"Sümeyye!" diye bir ses duyuldu önce. Sonra balkona bir melek çıktı sanki. Esmerliği akşam karanlığında daha anlamlı, siyah saçlar toplanmış, koyu renk bir hırka almış sırtına...
 
 Kaldırımda oturan genç, ağzı bir karış açık bakarken, kulağındaki şarkı devam ediyordu. Sözleri anlamıyordu, sadece birkaç cümlenin anlamından haberdardı ama melodi hoşuna gittiği için dinliyordu.
 
Elif'i anlamıyordu, gözleri büyüleyiciydi  ve onu ne için sevdiğini kendisi de bilmiyordu.
 
"Bu soğukta balkonda ne işin var! Üşüteceksin yine yataklara düşeceksin de sana kim bakacak sonra? Ben mi? Geç içeri hadi geç ablacım geç güzelim..."
 
Sümeyye sarı saçlı, küçük, şeker bir kızdı. Balkon demirlerine yapıştı. "Gitmiycem işte, hepsini sulamadan olmaz!" diye diretmeye başladı. Ablası tatlı sözle yola gelmeyeceğini anlayan kardeşine bağırmaya hazırlanıyordu ki sokak lambası sönük kalmaktan sıkıldı, ışık verdi. Sümeyye "Aaaa... Abla bak!.." dedi. Kaldırımda oturan çocuğa bakıyordu. "O deli yine gelmiş!"
 
Deli mi? Elif şimdiye kadar hiç balkona çıkmamıştı. Gencin aşağıda, beş yıldır her fırsatta gelip oturduğu kaldırım taşında bekleyen gözleri bir kez olsun balkonda görmemişti onu. Fakat Sümeyye kah sofra silkelemek, kâh can sıkıntısından, geçen arabaları izlemek için hep çıkardı balkona. Bazen uzun uzun gence bakar, sonra içeri girerdi. Böyle durumlarda genç, kalkar giderdi. Bunca yıllık göz göze gelmişliğin ardından, tahminen sekiz yaşında olan bu çocuk tarafından, hayatının aşkına "Deli" olarak tanıtılmak adalet miydi şimdi?
 
Elif, bir elinde defter, bir elinde kalemle, uzun bir mont giymiş, yolun karşısında duran kıvırcık saçlı çocuğa baktı. Deli değil, Yusuf'tu bu.
 
Sümeyye, arkasında duran ablasından bulduğu güçle bağırdı. "Deliii, deliii, kulakları küpeli!"
 
 Yusuf yerin dibine girmişti.
 
"Aaablaa gitsin buradan bu! Pis deli!" Elif daha ne olduğunu bile anlayamadan, Sümeyye balkondaki patates çuvalından bir patates alıp Yusuf'a doğru fırlattı. Çelimsiz çocuğun attığı patates yolun ortasına bile ulaşamadı. Bu akşam sessizliğinde komşu kızının bağırdığını duyan ahali balkonlara, pencerelere çıkmış, 'mahalle sesleri' kesilmişti. Yusuf daha fazla rezil olmayı göze alamayacaktı, üstelik Elif de Sümeyye'yi kucağına alıp içeri girmişti. Böyle mi olacaktı aşkını bu balkonda görüşü?  Ayağa kalktı,elindeki defter-kalemi cebine özensizce koydu, fırına doğru yürümeye başladı. Bir kulağı hâlâ boştu ve balkonlardaki fısıltıları duyuyordu. "Kimmiş bu çocuk, ne demiş? Deli miymiş? Geçen de gördüydüm ben bunu, yine orda  oturmuş bir şeyler karalıyordu, deli galiba." fısıltılarını daha fazla duymak istemiyordu. Boynundan sarkan, boştaki kulaklığı da kulağına taktı. Şimdi ikisini birden takmış, dışarıdaki sesleri kesmişti. Sadece, artık sonu gelen şarkıyı duyuyordu. 
 
Whatever they say, whatever they do
I'll always love you...

Sıradaki şarkıya geçmeden önce yalnızca birkaç saniyelik sessizlik oldu.
 
Muhammed Alperen İmamoğulları

4




15. yüzyılda yaşayan sanatçı, çalışmalarını bir ayna karşısında yazarak kaydetme alışkanlığı kazanmıştı. Bu sayede başkalarının anlayamayacağı bir dil oluşturmuş, kendisi okumak istediği zamanlarda ise bir ayna yardımıyla bunları okumuştu.

Sanat eseri uzmanları, sanatçının yazılı eserlerinde yaptığı bu ufak hileyi, resimlerinde de denediler ve işte ortaya resimlerde gördüğünüz sonuç çıktı. Hürriyet haber bu resimleri, Darth Vader'a benzetmişti. Ayrıca bu yüzlerin, tanrıyı ve korkuyu ifade ettiğinden bahsediliyor.




Kaynak :
Alıntı
http://www.hurriyet.com.tr/dunya/7824515.asp

5
Tartışma Platformu / Gözden Düşme - Tükenme Meselesi
« : 27 Ağustos 2011, 09:31:00 »
Kara Kule serisine de başlamamla birlikte kafama takılan o ki, bir çok fantastik edebiyat eserinde bir kuruluş oluyor. İyiliği güzelliği doğruluğu savunan barış ve doğruluk için yaşayan insanlar. Fakat henüz okuduğum herhangi bir seride bu kuruluş, bu ışık evlerinin, nur yuvalarının sonunu, bitip saygı görmemeye başladıkları zamanları anlatmayan bir tane kitap yok.

Okuduğum bütün yazarlar bunu ana tema olarak belirlemişler. Her zaman unutulmaya yüz tutmuş, efsaneleşmiş, bitmek üzere olan saygı görmeyen hatta çoğu zaman aşşağılanan insanlar var. Örnek mi istiyorsunuz? Jedi Şovalyeleri, Solamniya Şovalyeleri ve Silahşorler.

Ben biraz biraz rahatsız olmaya başladım bu durumdan. Hep köhnemiş bir düzen, nereye baksak ya saygı görmeyen ya türünün son örneği ya da kendi güçlerini adam akıllı kullanamayan kahramanlar var.

Benim fikrim o ki, artık yazarlar biraz daha parlak dönemlerden bahsetmeli. Ne bileyim bir şeyler de kötülük pislikle başlayıp iyi biteceğine, iyilik güzellikle başlayıp kötülükle bitsin. Ya da iyiler ezici bir galibiyet kazanırken kötülerin iç dünyalarından filan bahsederek farklı bir şeyler denensin.

Bunlar sadece ucuz fikirler, benim tek sorunum, tüm o 'her şeyin sonu, her son yeni bir başlangıçtır' muhabbetlerinin biraz baymaya başlaması. Belki farklı serilere yöneldikçe bu durum değişecektir fakat şimdilik hafif hafif rahatsız olmaya başladım ben.

Bu durum hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Sizce bir şeylerin tükenme noktasında yaşayan kahramanlarımız mı daha sıcak geliyor sizlere yoksa yenilmez iyilerin olması daha mı iyi olurdu? Veya iyilerin her zaman kazanması da sıkar mıydı bir süre sonra??

6
Kurgu İskelesi / Lilyum
« : 17 Ağustos 2011, 08:54:07 »
Lilyum

Giriş

Gündüzleri hiç ışık almayan taştan bir odanın içindelerdi. Duvarlarda ateşin aksi oynaşırken, odunların çıtırtıları rüzgârda uçuşan yaprakları andırıyordu. 
   
Şömine şekil olarak antik romanın saraylarına benziyordu. Sık aralıklarla dizilmiş sütunların arasından insanın eli sığmazdı. Yani dışarıdan müdahale imkânsızdı. Zaten, benzerlerinin aksine bu şömine yerden biraz yüksekte, duvara yapışıktı. Yanına ulaşmak için üç uzun merdivenden yürümek gerekirdi.

Merdivenlerden iki adım uzaklıkta, şöminedense beş adım uzaklıkta iki adet döşemeli iskemle ve bir ahşap masa bulunuyordu. İskemlelerde oturanlar şömineye dönüklerdi ve dirseklerini masaya dayamışlardı.

 Mobilyalar, cilalarının verdiği parlaklıkla ateşle birlikte ışıldayıp ateşle birlikte yeniden dinginleşen odayla uyum halindeydiler. İskemlelere oturan kişi bakınca şömine öyle görünüyordu ki, sanki şöminenin bir başka tarafı daha vardı, bir başka yerden görünen. Sanki şömine dairesel bir yapının onlara bakan kısmıydı.

“Şimdi ne olacak?” diye sordu diğer iskemlede oturana. “O gitti, şimdi kendini ne kadar mutlu hissederse hissetsin çok çaresiz olduğunu düşünecek. Şimdi ne olacak?”

Eğer diğeri cevap vermese soruyu soran bir kere daha ‘şimdi ne olacak?’ diyebilirdi. Fakat diğeri cevap verdi.

“Hepimiz öleceğiz.”

Soruyu soran, yeşil bir tunik giymişti. Cevap veren ise mavinin koyu, uzaklardaki bulutlarla aynı rengi paylaşan bir tunik giyiyordu. Yeşil tunik giyen, ateşe doğru bakan gözlerini yanındakine çevirdi.

“Ölüm… Şu ölüm denilen şey, sence gerçekten de kurtuluş mu?”

Mavili biraz düşünüyormuş gibi yaptı, aslında cevabı en başından beri hazırdı. Sonra zekice görünen çatlak bir gülüşle sırıtarak yanıt verdi.

“Evet… Sanırım. Baksana insanlara, her şeyin yitip tükendiği yaşamdan tek çıkış noktaları o, ölüm.” Devam etmeden önce derin bir nefes aldı, az öncekinden daha ciddi hatta aklı başında bile görünüyordu. Arkadaşının gözlerinin içine baktı.

“İşin kötüsü ne biliyor musun? Hayatın içinden çıkıp gittiklerinde, her şeyin günden güne tükendiği bu dünyadan ayrıldıklarında gerçekten de her şeyleri yitirilmiş olacak. Kalplerine korku salan ölüm, içinden geçilmesi gereken yaşam tünelinin ağzı sadece. Tünelden çıktıklarındaysa, ellerinde hiçbir şey kalmamış olmasına rağmen yine de tükenip gitmeye devam edecekler, edeceğiz.”

Yeşil giyen korkmuş değil, endişelenmiş görünüyordu. Mavi giyen devam etti. “Şimdi, tek bir soru olmalı. Madem ki her şey tükenecek, sen biteceksin, ben biteceğim. Söyler misin, bizim tükenişimiz ateşin tükenişi gibi mi olacak, yoksa suyunki gibi mi?”

Ateş bir kez daha çatırdarken uzak, çok uzak bir yerde kuru yapraklar hışırdayarak uçuştular.

7
Kurgu İskelesi / Oligarşi
« : 14 Ağustos 2011, 05:17:12 »
Oligarşi

Giriş

Kuşların ötüşünü tavandaki pencereden yansıyan ışıkla birlikte iliklerine kadar hissediyordu.

Yüzyıllardır girme izni olmadan buraya giren herkes bir ömür gibi gelecek uzun süreler boyunca içeriye hapsedilmişti.  Aslında burada kimse yokken girmenin hiçbir anlamı yoktu çünkü mekânı değerli kılan tek şey içeride konuşulanlardı.

Kapıya dayanmış açmaya çalışmaktan yorulmuşken, bulunduğu yerin seslerini dinlemeye başladı. Ufak bir birikintiye damla damla düşen suyun sesiydi duydğu.  Adeta kutsal bir mekân addedilerek konuşulanların asla dışarıya çıkmadığı bu yerde duyulması en normal sesti aslında bu. Bir kaç demet halinde içeriye giren güneş ışığını bir bulut örtünce iyice karamsarlığa büründü. Dayandığı kapının öbür tarafından işittiği sesler onunla alay edip dalga geçerken, onun tek düşünebildiği burada konuşulanları dinlemek için bir dahaki girişinde ne yapabileceğiydi.

Lavaboların altlarını, yan yana duran kapıların üstündeki tavanla birleşmeyen duvarların üstünü, aynaların önündeki rafları ve pencere kenarını göz ucuyla tararken zamanının tükendiğini biliyordu.

Kendi cinsi için kendinden vazgeçmeyi planlıyordu. Hayatının en büyük fedakarlığını yaparak belki kendi arkadaşları tarafından bile aptal ilan edilecekti ama bütün işi bittiğinde bir karşı sistem kurmayı ve incelediği sistemden öğrenebildiği bütün bilgileri gelecek nesillere gizlice aktararak bu yapıyı çökertmeyi değil, çalışma biçimini öğrenek kendi lehine kullanabilmeyi amaçlıyordu.

Birkaç dakika sonra kapıyı açıp kendisine bakan karşı cinsin mensuplarının aşağılayıcı kahkahalarıyla birlikte, umursamaz görünmeye çalışarak çıktığı kapıya dönüp bir kez daha baktı. Kapının üstündeki tabelada, "Kızlar Tuvaleti" yazıyordu.


Mehmet Berk Yaltırık
Muhammed Alperen İmamoğulları

8
Düşler Limanı / Degiş-Tokuş
« : 10 Ağustos 2011, 20:04:25 »
Bazen, kontrol edemiyorum kendimi. Düşünceler, öylesine hızlı, öylesine kontrol dışı doluşuyorki beynime, kendim hakkımda düşünmek istemediğim şeyler düşünüyorum işte. Kibirleniyorum, bazen öyle göğe fırlamaya hazır tohum gibi, istesem tüm dünyayı avuçlayıp parçalayacakmış gibi hissediyorum.

Sanki dünya ismini verip yutturmuşlar cehennemi gibi geliyor bazen. O cehennem ağzımın içi oluyor, ağzımı açsam kavuracağımı hissediyorum, o güçle dolarken muazzam bir gücün pimini taşıyormuş gibi hissediyorum kendimi. Gençlik dedikleri zehre yavaş yavaş batarken, o cehennem gerçekten ağzımın içinde oluyor bütün benliğimi sarıyor.

Sonra karşısına geçiyorum o kuvvetle,  çekirdeğimden fırlamak için bir damla gülümseme istiyorum ondan, dudaklarının arasından damlayan cennetin kokusu bastırıyor içimdeki cehennemi, o güç, o kuvvet kalmıyor geriye. Küller kalıyor, buz gibi, anlamlı. Huzur bu diyorum, yanmamak, senin aşkınla sönmek. Seni seviyorum diyorum. Gülümsüyor. Cennet dolmaya başlıyor içime, küllerin arasından o çınar ağacının yaprakları görünüyor, gözlerinden çıkan cennetin ışığını yansıtıyor küçük yaprak parçası ve tam kanmışken ona, gülümsemesini kesmeden, gözlerimden çekmeden cennetin ışığını, ‘Üzgünüm’ diyor. ‘Ben başkasını seviyorum… Seninle olmaz. İçinde cehennem kalmış senin, küller hala o ateşin külleri’ diyor.

Bak diyorum, bak! Kalbimi açarken dönüyor arkasını, gitme diyorum, bak burada yaşam var, utluluk var, cehenneme aldırmadan arsızca büyüyen bir cennet doğuyor içime…

Dinlemiyor beni, çekip gidiyor. Benim cehennemimden kahverengi küller kalıyor geriye toprak niyetine, onun cennetindense yalancı bir gülüşün tablosu düşüyor benim yeni arsız cennetimin göğünü süslemeye.

Kendimde gördüğüm alçak kibir onun cennet gözlerine yuvarlanırken, onun gözlerinde gördüğüm saflık benim bencil ruhumu süslemeye başlıyor. Kalbim o cehennemi tekrar arzuladığını söylerken ruhum cennete kanmamakta direniyor. Ölemiyorum.

 

 Öylesine bir değiş tokuş işte bizimki, yaşanmamış saniyeleri bu sayfaya dökecek bir ticaret, cehennemimi benden çaldığı için kızmaya kıyamadığım, cennetini içime yerleştirirken şeytanlaşan garip bir yaratıktan bana kalan bir hatıra sadece.

 

                                                                                    Muhammed Alperen İmamoğulları


9
Güncel / Ramazan!
« : 01 Ağustos 2011, 01:57:02 »

Eminim bir çoğunuzun evinde sahur sofraları hazırlanmaya başlamış, ilk orucun heyecanı bir yana, ayların sultanını evlerinize konuk edecek olmanın neşesi içinize dolmuştur. :)

Herkese hayırlı, huzurlu, bereketli Ramazanlar arkadaşlar. Umarım herkes bir parça olsun 'huzur' yaşar. :)

10
Harry Potter / Hortkuluk Meselesi
« : 21 Temmuz 2011, 16:16:08 »
Spoiler Alert.

İnternette şöyle bir muhabbet dönüyor efendim;

Bildiğiniz üzere bir hortkuluk yoketmek için basilisk dişi gerekiyor.

Yani bir hortkuluk basilisk dişiyle yok ediliyor.

Harry Potter kardeşimizin kendisi bizzat bir hortkuluk.

Peki ya sizlere Harry'nin Sırlar Odası'nda basilisk tarafından ısırıldığını hatırlatsam ne dersiniz? Neden hortuluk imha olmadı?

11
Ejderha Mızrağı / Margaret Weis'den Selam Var!
« : 08 Temmuz 2011, 15:22:53 »
Arkadaşlar, az evvel Margaret Weis facebook hesabında online idi. Berbat bir ingilizcem var fakat bunu ona söylediğimde 'Better than my Turkish! diyerek mazur gördüğü için, sizden de mazur görmenizi isteyeceğim.

Kayıp Rıhtım diye bir web sitesi var, kurguyla ilgileniyorlar biliyor musunuz? Bu konuşmayı orada yayınlayabilir miyim? Dedim ve bana 'Herkese selam söyle!' dedi.


Muhammed Alperen İmamoğulları
Helloo!
 Vaov It's incredible!

Margaret Weis
Hi!

Muhammed Alperen İmamoğulları
I'm your fan, from Turkey
How are you?

Margaret Weis
I'm good! Just starting writing.

Muhammed Alperen İmamoğulları
I'm sorry my english is bad.
but I want to tell something

Margaret Weis
Better than my Turkish!

Muhammed Alperen İmamoğulları
ahah
I have a dream.
I wan to be a writer in the future
want*

Margaret Weis
Good!

Muhammed Alperen İmamoğulları
Please give me some advice
I love Fantastic Fiction
I'm reading your Dragonlance books, they are great

Margaret Weis
I will tell you what an author told me. Keep reading. Keep writing. Keep your day job!

Muhammed Alperen İmamoğulları
I love Tas!

Margaret Weis
Thank you!
Me, too!

Muhammed Alperen İmamoğulları
Nice to meet you


Margaret Weis
Good to meet you.

Muhammed Alperen İmamoğulları
[ You must login or register to view this spoiler! ]

Margaret Weis
Thank you!

Muhammed Alperen İmamoğulları
I'm writing some texts
and I have a text in English
If I send you that, can you read this for me?

Muhammed Alperen İmamoğulları
Please...

Margaret Weis
I'm sorry, but on the advice of legal counsel I don't read manuscripts from other authors.

Muhammed Alperen İmamoğulları
Hmm I understand
thanks anyway
And, I have a question for you
Do you know Kayıp Rıhtım?
It's a website for about Fiction


Margaret Weis
Yes, I know it!

Muhammed Alperen İmamoğulları
they are very famous in the Turkish fiction fans
They are love you and your books

Margaret Weis
That is so great!

Muhammed Alperen İmamoğulları
Can I publish this dialog in that web site?

Margaret Weis
Sure! Tell everyone "hi"!

Muhammed Alperen İmamoğulları
I'm a member, and I want to share my hapiness
Thank you!

Margaret Weis
Thank you!

Muhammed Alperen İmamoğulları
Good bye! And see you
I hope to talk you again, in the future
When I will be a author
Bye bye

Margaret Weis
Goodbye! Thank you for brightening my morning!

Muhammed Alperen İmamoğulları
Hah! It's my pleasure

[ You must login or register to view this spoiler! ]

12
Kitaplar / Soru-Cevap Başlığı
« : 23 Haziran 2011, 01:52:29 »

Böyle bir başlık olmadığını sanıyorum, varsa özür dilerim.

Olay açık ve net, bilmeyen soracak bilen cevaplayacak. İlk olarak ben sorayım.

Ancak sormadan önce;
1-Soracağınız sorular lütfen sadece 'soru sormak için' olmasın.
2-Soracağınız sorular eğer olayın gidişatı ile ilgili bilgi içeriyorsa lütfen spoiler kutusu
kullanınız.
3-Sorularınız ilgisiz alakasız konulardan dalga geçmek için olmamalıdır.
4-Lütfen soru sorarken 'sataşma' unsuru barındırmayan cümleler/ifadeler seçiniz.

İşte benim sorum;

[ You must login or register to view this spoiler! ]

Şimdiden teşekkür ederim, şimdilik sorum sadece bu. :)

13
Güncel / Ay Tutulması
« : 15 Haziran 2011, 23:26:48 »
Şu anda ay tutuluyor arkadaşlar. Uzun bir tutulma olacakmış kırmızı renge büründü ay.

14
Güncel / Google Doodle : Gitar!
« : 09 Haziran 2011, 23:35:28 »
[ You must login or register to view this spoiler! ]
Lester William Polsfuss'un doğum günü münasabetiyle Gitar olarak kullanabileceğimiz bir Doodle yayınladı. Sizlerle internette bulup çalmaktan büyük keyif aldığım, kendimi gitar üstadı zannetmeme sebep olacak bazı notalar paylaşmak istedim. Lütfen sizler de bildiklerinizi buradan paylaşın. :)


[ You must login or register to view this spoiler! ]

Benim en çok keyif aldığım The Godfather oldu. İnsanın içi bir hoş oluyor gerçekten :D Kesinlikle elektro gitar öğrenmeye karar vermiş bulunuyorum. :)

15
Gediksavaşları Efsanesi / Kelewan Elfleri Komünist mi?
« : 28 Mayıs 2011, 20:17:34 »
Gediksavaşları Efsanesi, dördüncü kitap olan Sethanon'da Karanlık'da, Pug elfler tarafından eğitilirken şöyle bir ifade geçiyor, sayfa 13'de.

Alıntı yapılan: Sethanon'da Karanlık
Düşünceleriyle bu kadim elf sihrinin dokusunu okşuyor, bu ormanda yaşayan her canlının, topluluğun yararına kullanılmak üzere biraz değiştirilen, ama asla zorla alınmayan örgün enerjilerini hissediyordu.

Bazılarınız fazla zorladığımı düşünecektir ama, işaretlediğim yerler özellikle ortak mülkiyet anlayışına uyuyor. Komünizmde de aynı şey yok mudur? İnsanlar çalışır, devlete verir, devlet eşit olarak paylaştırır.

Elfler, elf ormanındaki canlılar verir, efsunörücüler alır, topluluğun yararına kullanılmak üzere biraz değiştirerek örgün bir enerji meydana getirirler.

Benim fikrim, elflerin komünizmi temsil ettiklerinden yana. Bu konuda daha önce yazılıp çizildi mi bilmiyorum, ufak bir araştırma yaptım fakat göremeyince bu başlığı açmayı uygun buldum.

Fikirlerinizi, özellikle de karşıt görüşlerinizi bekliyorum. :)

Sayfa: [1] 2 3 ... 6