Kayıt Ol

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Denaro Forbin

Sayfa: [1] 2 3 ... 32
1
Ütopya/Distopya / Beni Asla Bırakma - Kazuo Ishiguro
« : 08 Ekim 2016, 21:30:24 »

Klonlanma Trajedisi: Beni Asla Bırakma

"Bir gün, belki de çok yakında, nasıl olduğunu hissetmeye başlayacaksın."

Genelde kitabı okuduktan sonra varsa uyarlandığı diziyi/filmi izleyen biri olarak, bu kitapta bir istisna gerçekleştirdiğimi söyleyebilirim. Never Let Me Go adlı 2010 yapımı filmi izleyince senaryo beni bir hayli etkiledi ve filmi bitirdikten sonra aklımdaki tek düşünce, bir an önce kitabını okumalıyım oldu. Böylesine etkileyici bir kurguya imza atan yazarı bir an önce tanımalıydım. Elbette araya farklı kitaplar girdi ve bir süre ertelemek zorunda kaldım. Şimdi ise, artık okumuş olmanın derin mutluluğu içindeyim.

Filmin, kitaptan keskin hatlarla ayrılmadığını ve kitabın havasını son derece iyi bir şekilde muhafaza ettiğini söylemek gerek. Mark Romanek yönetmenliğinde sinemaya uyarlanan yapımın oyuncu kadrosunda ise Carrey Mulligan, Andrew Garfield, Keire Knightly gibi isimler bulunmakta. Öncelikle kitabını okumanız şartıyla filmi gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Bunun haricinde, bu yıl bir Japon televizyonunda yayımlanmaya başlayan bir dizi uyarlaması olduğu bilgisini de ekleyeyim.


1954 Nagazaki doğumlu Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo İshiguro‘nun kaleme aldığı Never Let Me Go, 2005 yılında Man Booker Prize Ödülü‘nde adaylık elde etme başarısını göstermiştir. Ayrıca Time‘in 1923-2005 yılları arasında İngilizce Yazılmış Olan En İyi 100 Kitap listesine de adını yazdıran eser, ülkemizde Şubat 2007’de, Mine Haydaroğlu‘nun özenli çevirisiyle, Yapı Kredi Yayınları‘ndan yayımlandı.

Temelde bir bilimkurgu kitabı olan Beni Asla Bırakma, gerek yayınevinin yayın politikası, gerek kitabın konuyla uzaktan yakından alakası olmayan sevimsiz ve saçma kapağı, gerekse de tanıtım ve reklam bültenlerindeki konusu itibariyle ilk bakışta hiç de bir bilimkurgu eseriymiş gibi durmuyor. Her ne kadar Türkiye’de bilimkurgu pek revaçta olmayan bir tür olsa dahi, sırf daha fazla satmak adına bu kitaba bilimkurgu diyemeyen Yapı Kredi Yayınları’nın bu davranışını etik bulmadığımı da belirtmek istiyorum. Kitabı gerektiği gibi basan, işin ekonomik boyutunu ikinci sıraya koyan bir sürü küçük yayınevi varken, ülkemizin en büyüklerinden biri olan YKY’nin bunu yapmış olması gerçekten abesle iştigal.


Ishiguro’nun düşlediği gelecekte bizleri gökdelenlerle çevrili şehirler, uçan uzay araçları, robotlar veya farklı uygarlıklar beklemiyor. Tam tersine, insanın ta kendisi bekliyor. Ama insan kavramının tamamen değiştiği ve anlamını yitirdiği bir gelecek bu. Hatta bir hayli rahatsız edici olduğunu da eklemek gerek.

Birinci tekil ile kaleme alınan romanın anlatıcısı Kathy H. adında bir kadın. Günlüklerden oluştuğunu düşündüğümüz bir anlatımsal süreç Katyh’nin ağzından okurla buluşurken, Hailsham isimli bir yere konuk oluyoruz. Bu yerdeki bir nevi okul benzeri bir malikanede geçen anılarını paylaşan Kathy, bunu son derece sakin bir şekilde yapsa da, daha ilk sayfalardan bir tekinsizlik hissine kapılıyoruz.

Yatılı bir okulda eğitim gören çocukların değişik yönlerden ele alınmış yüzlerce farklı dramatik senaryosuna hepimiz aşinayızdır. Ama yapmanız gereken en güzel şey, bu kitabı okumadan önce aklınızdaki tüm yatılı okul senaryolarını silmeniz olacaktır. Çünkü Ishiguro bu temayı daha önce hiç kullanılmayan bir yönden ele alıyor ve belki de en dramatik olanına imza atıyor.

Hailsham’de kalan çocukların dış dünyadakilerden çok önemli birkaç temel farkları bulunuyor. Bunlardan şüphesiz en önemlisi ve aynı zamanda kitabı da bilimkurgu sınırları içine sokanı ise, onların birer “kopya” oluşu. Peki bu tam olarak ne demek? Klonlama teknolojisinin normal bir şekilde kullanıldığı ve bunun sonucunda da insan üretiminin gerçekleştirildiği bir gelecek tasviriyle tokadı daha ilk anda yüzümüze vuruyor Ishiguro.


Kitapta bizi sağlık yönünden nirvanaya ulaşmış bir toplum karşılıyor. Teknolojinin de yardımı ile birçok sağlık probleminin kolaylıkla giderilebildiği, insanların yaşamının ölümcül hastalıklarla yok edilemez hale geldiği ütopya. Fakat yine de bu, Beni Asla Bırakma’nın bir distopya olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hem de oldukça keskin bir distopik gelecek bu. İnsanlardan kopyalanan klonların, insanların organ ihtiyacını karşılamak üzere adeta birer damızlık gibi yetiştirilmeleri son derece üzücü. Böyle bir kurgunun bir yazar tarafından düşünülüp, dramatik yanı güçlü bir senaryoya dönüştürüldüğü fikri bir okur olarak cezbediyor bizi. Ishiguro’nun o maharetli ellerinde senaryo alıp başını gidiyor elbette ve Kathy H.’in anlattıklarını büyük bir merakla okumaya devam ediyoruz.

Bu çocukların aileleri ve gelecekleri yok. Yaşadıkları bu ne idüğü belirsiz hayatta tam olarak neye hizmet ettiklerinden bile habersizler. Dışarıdaki dünya içinse bu çocukların hepsi potansiyel bir organ bağışlayıcısı. Birçok yönden tamamen insani özelliklere sahip bu klonlar zamanı geldiğinde birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü organ bağışını yapmaktalar. Bunların tamamından sağ çıkmayı başarabilen neredeyse olmadığı için, bir süre sonra misyonlarını tamamlayıp ölecekleri gerçeği iç burkmaya yetiyor. Nihayetinde bir insanın hayatı için diğer bir insanın hayatını feda etmek mantıksız gözükse de, dış dünyanın, klonları insan sınıfında görmüyor olması bu düşüncenin zihinlerde belirmesini engelliyor.


Çoğunluğun iyiliği için belirli bir azınlığın feda edildiğini görüyoruz Ishiguro’nun bu yapıtında ve bu tema da aslında kitabı başlı başına distopik bir eser yapmaya yetiyor. Yalnızca organ bağışında kullanılmak suretiyle kopyalanan bedenler, günleri geldiğinde bir bir feda ediliyorlar. Tıpkı kendi dünyamızda olduğu gibi, Ishiguro’nun yarattığı bu alternatif gelecek portresinde de insanlar kendilerine biçilen rolü oynuyorlar. Klonlanmış ve kaderleri önceden birileri tarafından çizilmiş olan o masum canlılar da etraflarına örülen duvarı yıkıp çıkamıyorlar. Hüzünlü bir kabullenilmişlik hakim üzerlerinde.

Kathy, Tommy ve Ruth’un hikayesine tanıklık ettikten sonra dünyaya artık daha farklı bir gözle bakacağımız bir gerçek. Bizlerin de, kaderlerini kabullenmiş olan o çaresiz klonlardan bir farkımızın olmadığını fark ettiğimizdeyse, soğuk bir duş etkisi hissedeceğiz ve kitabın etkisi katlanarak artacak. Ne zaman olacağını bilmesek de, bizler de ölümü bekleyen, beklerken de bir şeyler üretmeye çalışan veyahut yaşama tutunmaya çabalayan birbirimizin kopyalarıyız.

Nihayetinde Beni Asla Bırakma’nın herkese göre bir kitap olmadığını söylemek lazım. Okura kahramanlık veya olay örgüsü bazında çok fazla bir şey vaat etmiyor yazar ve hatta hikayesini de olumlu bir şekilde bitirmiyor: yazdığı son ile karanlık bir camın ardından insan vicdanını izlemeyi tercih ediyor.

Son olarak, eğer kaybettiğiniz bir şey varsa, onu Norfolk’da aramayı deneyebilirsiniz.*

*Bu cümle, kitap okunduğunda daha iyi anlaşılacaktır.

2

Düşsel Bir Sorgulayış: Sınırsız Rüyalar Diyarı

“Bir takım nedenlerden ötürü, kendi içimde, başka birine verilmiş olması gereken bir rolü oynadığımı düşünüyordum.” -Blake.

Ülkemizde ilk olarak 1995 yılında İrem Sağlamer çevirisiyle, “Sınırsız Rüyalar Diyarı” adıyla Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanan kitabın orijinal adı The Unlimited Dream Company. Bu ismin yanlış bir çeviri olduğunu söylemek mümkün. Fakat yayınevinin kitabın içerisinde bulunan yazarın kısa özgeçmişinde kitap ismini doğru bir şekilde, yani “Sınırsız Rüyalar Şirketi” olarak yazdığını görmekteyiz. Buradan yola çıkarak da, kitap basılma aşamasındayken editörün bir yanlışlığa imza attığı yorumunu yapmak yanlış olmaz. Her ne olduysa, son anda olduğu aşikar.

Alışıldık bilimkurgulardan çok farklı olan bu kitabın Ballard okurlarını pek zorlamayacağını düşünsem de, ilk defa Ballard okuyacak olanlara da önermediğimi belirtmeliyim. Yazarı daha iyi tanımak için Beton Ada ya da Gökdelen adlı romanları çok daha iyi bir tercih olacaktır.

“Genç anneler, küçük çocuklarıyla süper markete girip çıkıyorlar, benzin istasyonundan arabalarına benzin alıyorlardı. Elektrikli eşya mağazasının vitrininin görüntülerine bakıyor, sanki gizli kapaklı bir ilişki içindelermiş gibi çamaşır makinelerine ve televizyonlara bedenlerini sergiliyorlardı.”

Ballard‘ın bilimkurgu türünün sınırları içerisine katabileceğimiz bu gizemli kitabı bir uçak kazası ile açılıyor. Çaldığı Cessna marka uçak ile, Shepperton isimli kasabada nehre düşen uçağın içinden canlı olarak çıkarılan uçma sevdalısı Blake’in birinci tekilden anlattığı hikaye ilk başlarda çok karmaşık gözükse de, ilerleyen her sayfa ve her yeni bölümle birlikte çok farklı kulvarlara evriliyor ve taşlar bir bir yerine oturmaya başlıyor. Finale gelindiğindeyse ortaya çıkan tablonun beni tatmin ettiğini söyleyebilirim.

Blake uçağın içinden çıkarılır çıkarılmasına fakat kendisi ölüp ölmediğini bilmemektedir. Roman boyunca da bu durum devam eder ve Ballard hedefine ulaşır: okurunu şüpheciliğe iter. Blake’e gelen esrarengiz güçler sayesinde bizler de son derece şaşkın bir şekilde ona eşlik eder ve büyülü kasabadan bir türlü dışarıya çıkamayız.

Blake aslında ölmüş müdür? Yoksa Blake haricinde herkes ölü müdür? Uçak kazasının ve kasabanın, Blake’in cinsel yönelimlerindeki değişime ne gibi bir etkisi vardır? Son derece erotik hayaller kuran ve kasaba üzerinde süzülen Blake bu yanılsamalardan nasıl kurtulacaktır, kasabayı terk ederek mi? Peki ya kasabayı terk edemiyorsa?


Bu ve daha fazlasını soran yazara cevap vermek ne yazık ki zor. Yine de, Ballard’ın “sınırsız” bir toplum yaratma isteğini görmezden gelemeyiz. Blake aracılığıyla bu fikrini açığa kavuşturuyor ve Shepperton’da her şeyin mümkün olabileceğini söylüyor. İnsanların ve diğer canlıların uçabildiği, herkesin cinsel anlamda rahatça doygunluğa ulaşabildiği, huzur ve refah içerisinde yaşayabildiği sınırsız bir rüyadır aslında kitapta resmetmeyi amaçladığı şey. Bu dünyadaki ahlaksızlıkların öbür dünyanın erdemlilikleri olabileceği fikri ise, kitabın bir nevi özeti niteliğinde.

Ballard’ın, düş gücü yüksek bir yazar olduğunu, romanlarında ve öykülerinde çok farklı kurgularla okurlarını sarstığını söyleyebiliriz. Sınırsız Rüyalar Diyarı da yine klasik Ballard anlatılarından olmasına rağmen, gizemini finaline dek korumasıyla birlikte öteki yapıtlarından bir nebze de olsa ayrıldığını söylemek doğru olacaktır.

“Mağazanın yanında otomobil tamirhanesi vardı, ön avlusu kullanılmış arabalarla doluydu. Güneş ışığının altında, ön camlarında numaralarla duruyorlardı. Her şeyin etiketlenip, numaralanması gereken sayısal bir evrenin ileri muhafızları; ayağımın altındaki her taşın ve kum tanesinin, her hevesli gelinciğin kaydedilmiş olduğu bir kıyamet günü kataloğu…”

Günümüze dek tek baskıda kalan bu kitaba ulaşmak şu anda ne yazık ki mümkün değil. Yeni baskısı olmadığı için kitap ismi de zaten bu şekilde kalmış durumda. James Graham Ballard kitaplarının telifinin başka bir yayınevine geçtiğini de hesaba katarsak, önümüzdeki yıllarda bu kitaba ulaşmamızın yeniden mümkün olması düşük bir ihtimal sayılmaz.

Kitabı arayıp bulanlara, okumak için kitaplığında bekletenlere ve en önemlisi de, “hala rüyaları olanlara”, keyifli okumalar dileklerimle diyor ve Anthony Burgess’in kitap hakkındaki övgü dolu sözleri ile yazımı noktalıyorum:

“Fikir son derece özgün, aynı zamanda tüm insanlığın rüyası olacak kadar da temel. Duygulandırıcı, heyecan verici, incelikle yazılmış bir yapıt.”

3

Usta Yazarların Kaleminden: Yamuk Bakan Öyküler

2011 yılında MonoKL Yayınları’ndan çıkan bu derleme, 4 önemli bilimkurgu yazarını bir araya getiriyor. Kitap, Fatoş Akkoyunlu‘nun çevirileri ile, 4 öyküden oluşuyor. Arka kapakta da yine tanıdık bir isme rastlıyoruz: Slovaj Zizek.

Robert Sheckley, Isaac Asimov, Arthur C. Clarke ve Arthur Conan Doyle‘un isimlerini gördüğümüz bu derlemenin içinde yer alan 4 öykünün 3’ü bilimkurgu. Doyle’un öyküsü klasik bir Sherlock Holmes polisiyesi olmasından mütevellit, o öyküden bahsetmeme kararı aldım. Konumuz bilimkurgu olduğundan, diğer öyküler hakkında minik tanıtım yazıları yazmak yeterli olacaktır.

Öykülerin belli bir teme çerçevesinde bir araya getirilmediğini söylemek gerek en başta. Sheckley’nin öyküsü cebimize bir paralel evren bileti koyarken, Asimov dev bilgisayarı Multivac’la ve fıkralarla ilgili bir öykü sunuyor bize. Clarke ise din ve bilimi çarpıştırarak bir sonuç elde etmeye çabalıyor. Nihayetinde 3 farklı temadan 3 değişik bilimkurgu öyküsüyle karşı karşıyayız.

Dünyalar Deposu (Robert Sheckley)

Amerikalı bilimkurgu yazarlarının içinden öykücü kimliğiyle sıyrılan ve bu alanda oldukça başarılı işlere imza atmış olan Robert Sheckley’e ülkemizde birçok bilimkurgu öykü derlemesinde rastlamak mümkün. Bunlardan en sonuncusu ise bu kitapta karşımıza çıkıyor.

Sheckley’nin bu kısa öyküsü, insanın gizli arzularını keşfetmesi üzerine kurulu. Bay Wayne de, diğer herkes gibi, gizli arzularının peşine düşer ve bunu gerçekleştirmek için de, Tompkins’in sahibi olduğu Dünyalar Deposu’na gitmek zorundadır. Eşini, işini ve hatta çocuklarını seven Bay Wayne, ağır şartlar karşılığında yeni bir paralel evreni mi tercih edecek yoksa arzularına karşı gelip, dünyada yaşamaya devam mı edecek? Yanıt, okurunu sorgulatmayı başaran Sheckley’nin öyküsünde gizli.

Şakacı (Isaac Asimov)

Bu öyküyü daha önce farklı öykü derlemelerinde okumuştum. Fakat yine de, tekrar okumaktan kendimi alamadım. 1984 yılında Cep Kitapları’ndan çıkan Dünya Hepimize Yeter isimli Asimov öykü derlemesinde “Fıkracı” ismiyle ilk kez Türk okurlarla buluşan öykü, sonrasında ise, 1995 yılında Altın Kitaplar’dan çıkan “Uzayın Bekçileri” ismindeki bir başka Asimov öykü derlemesinde “Fıkra Anlatıcısı” adıyla yeniden çevrilmişti. Bu derlemedeki ismi ise “Şakacı”.

Asimov’un sade dili ile akıp giden ve başta eğlenceli görünmesine rağmen finale doğru karamsarlaşan bir öykü.

Noel Mayerhof, Asimov öykülerinde sıkça karşılaştığımız Multivac adlı dev bir bilgisayara 2 soru sormayı amaçlamaktadır. Bunun için de, fıkralarla ilgili sorularını yöneltmeden önce bilgisayarı yavaş yavaş bu sorulara hazırlar. Multivac’a çeşitli fıkralar anlatarak makinenin bunları özümsemesini, mizahı çözümlemesini bekler. Bir gün Multiac’a fıkra anlattırken arkadaşı Trask onu duyar ve aralarına bu konuya dair sohbet başlar.

Mayerhof, dünya üzerindeki tüm bu fıkraların nereden çıktığını soracaktır ve amacı da, Multivac sayesinde çok merak ettiği bu sorusuna doğru cevap bulmaktır. İkinci sorusu ise biraz ilginçtir; zira Mayerhof, bu sorunun cevabını bilmenin insanların hayatında o andan sonra ne gibi değişiklere yol açacağını merak etmektedir.

Son olarak, Asimov’un, dünyanın mizahsız kalmaması gerektiğini vurgulayıp, hayatın mizahla birlikte çok daha iyi olduğu mesajını verdiğini söylemek mümkün.

Tanrı’nın Dokuz Milyar Adı (Arthur C. Clarke)

Clarke’ın bu meşhur öyküsünde, din ve bilimin kesiştiğini ve bunun sonucunda ufak bir çatışma gerçekleştiğini söylemek yanlış olmayacaktır. 1953 yılında kaleme alınan öykü, aynı zamanda en iyi kısa öykü dalında Hugo Ödülü’nü kucaklamayı başarmıştır.

Tibetli din adamları Tanrı’nın bütün isimlerini bulmak için Amerikalı bir bilgisayar şirketinden yardım ister. İki mühendis Tibet’e kadar gidip bu cihazı kuracak ve din adamlarına teslim edeceklerdir. Mühendislere göre son derece saçma olan bu istek, dünyanın muhtemel kaderi ile ilgilidir. Umduğunu bulamayan Tibetli din adamlarının vereceği tepkiden korkan George ve Chuck isimli mühendisler, bir plan üzerinde çalışmaya başlarlar.

İflah olmaz bir ateizm taraftarı olduğunu bildiğimiz Clarke’tan, yer yer dini sorgulatan, bilimin sınırlarının ne olması gerektiğinin altını çizen ve her şeyin bir sonu olması gerektiğini belirten ilginç bir öykü.

2011 yılında okurla buluşan bu kitaptan tam 13 yıl önce 2 farklı kitapta daha karşımıza çıkmıştı bu öykü. 1998 yılında Ve Yayınları’ndan çıkan 5 yazarlı öykü derlemesi “Son Soru” ve yine aynı yıl Sarmal Yayınevi’nin bastığı bir Arthur C. Clarke öykü derlemesi olan ve öykü ile aynı isme sahip “Tanrı’nın Dokuz Milyar Adı” isimli kitaplarda yer alan öykünün 3 çevirisi de farklı isimlerce yapıldı.

Kızıl Saçlılar Derneği (Arthur Conan Doyle)

Yazının başında da belirttiğim üzere, bir polisiye. Sherlock Holmes severlerin büyük ihtimalle daha önce okumuş olduğu bir öykü. Doyle’un en sevilenlerinden biri olan bu öyküyü henüz okumamış olanlar ve merak edenler ise kitabı edindikten sonra meraklarına son verebilirler.

Yakın bir tarihe kadar baskısı kolaylıkla bulunabilen kitaba artık ulaşmak ne yazık ki kolay değil. Bulduğunuz taktirde, keyifli okumalar dilerim.

4

Teknolojinin Sömürgesindeki İnsanlık: Yakın Geleceğin Mitosları

“Belki de bizlerin zaman anlayışı daha az zeki atalarımızdan devraldığımız ilkel bir zihinsel yapı.” -J.G. Ballard.

Steven Spielberg yönetmenliğinde sinemaya da uyarlanan Güneş İmparatorluğu’ndan sonra Türkiye’de yayımlanan 2. Ballard kitabı Yakın Geleceğin Mitosları’dır. İçinde 10 adet öykü barındıran kitap, Ballard’ın öykü derlemeleri arasında önemli bir yere sahiptir. Birbirinden güzel öykülere tek tek, kısaca değineceğim.


1. Yakın Geleceğin Mitosları: Kitapla aynı ismi taşıyan öykü, gelecekte Ozon Tabakası’nın delinmesini ve bu durumun insanlar üzerinde yol açtığı hastalıkları konu ediniyor. “Uzay Hastalığı” adı verilen bu sıra dışı hastalık, Ballard’ın eşsiz kaleminden ilginç bir anlatımla aktarılıyor.

“Belki de merkezi sinir sistemi için uzay hiç de çizgisel bir yapı değil, ileri bir zaman koşulu için bir model, kavramaya çalışmakla hata ettikleri sonsuzluğun bir metaforuydu…”

2. Harika Vakit Geçiriyoruz: Hep istenen ve özlenen bir düştür hayatın bir tatil olması. İşte Ballard da bu öyküsünde bu konuya eğilim gösteriyor. Tüm yorgunluklarınızdan ve dertlerinizden arınmak için gittiğiniz tatil süreklilik kazansa ve hiç bitmemecesine hayatınıza girse ne yapardınız? Diana’nın mektuplarından oluşan bu öykü belki zihninizde bu konuyla ilgili bir ışık yakacaktır. Fakat bu kesinlikle korkutucu bir ışık. Ütopyanın distopikleşmeye başladığı o ince çizgi, öykünün kaderini belirleyici bir etmen olarak öne çıkıyor.

“Zaman bir rüya gibi geçiyor.” -Diana.

3. Öfkeyle Dolu Bir Sürü Düş: Monte Carlo civarında geçiyor öykü. Anlatıcı bir dermatolog. Nis’te, bir Amerikan kliniğinde tanışıyor Christina Brossard ile. Tabii buna tanışmak denirse. Christina o dönem ağır bir psikolojik travma geçirmektedir ve bunun sonucunda da çocukluğunda okumuş olduğu tüm kitapları tek tek yakmaktadır. Sindrella hariç. Kendisinin o masal içinde yaşıyor olduğunu zannetmektedir. Gerçek ise yıllar sonra ortaya çıkacaktır.

4. 2000’in Burçları: İlk baskısı 1982’de yapılan bu kitapta Ballard 2000’li yıllarda burç anlayışının değişeceğini hayal etmiş ve öyküsünü bu tema çerçevesinde kaleme almış. Burçların isimlerini yenileriyle değişerek, kısa paragraflar halinde kaleme aldığı öykü ilk etapta karmaşık gözükse de, dikkatli okunduğunda parçaları tamamlamak mümkün. Burçların nasıl bir boyuta evrileceğini yazmış Ballard ve tespitlerinde de haksız sayılmaz.


5. Güneşten Haberler: Bu öykü de birinci öyküyle benzer bir evrende geçiyor. Ballard bu anlatısında “uzay hastalığı”ndan doğrudan bahsetmese de, ilk öyküdeki belirtilere çok yakın bir hastalığın varlığından dem vuruyor. Dış uzaya açılan insanlık bir nevi kendi iç uzayını yıkıyor ve yaşadıkları fog’lar onları zamanın olmadığı bir boyuta atıyor. Yine distopya kokan bir evren ve yine insanın kayıtsızlığını gözler önüne seren bir kurgu.

“İnsan, gezegenini terk edip dış uzaya açılarak bir evrim suçu işlemiş, evrendeki yerini belirleyen kuralları, zaman ve uzay yasalarını çiğnemiştir. Belki de uzayda yolculuk etme hakkı başka bir canlı türüne aitti, ancak işlediği suç yer çekimi yasalarını hiçe sayma girişiminin hak ettiği ölçüde ağır bir cezayı gerektiriyordu. Astronotların mutsuz yaşamları artan bir suçluluk duygusunun tüm belirtilerini sergiliyordu. Alkolizme, sessizliğe ve düzmece bir gizemciliğe gömülmeleri, uzayın keşfinin ahlaki ve biyolojik meşruluğu konusunda ciddi kuşkular doğurmaktaydı.”

“Ne yazık ki etkilenenler sadece astronotlar olmadı. Uzaya her çıkış, seferleri izleyenlerin zihinlerinde izlerini bıraktı. Ay’a her uçuş, Güneş’in çevresinde her yolculuk, zaman ve uzay algılayışlarına hasar veren bir travmaydı. Kaba güçle kendilerini kendi gezegenlerinden atmaları bir evrim korsanlığı eylemiydi, şimdi bunun için zamanın dünyasından sürülüyorlardı.”

6. Savaş Tiyatrosu: “Birleşik Krallık üç yüz yıl sonra yeniden bir savaşa sürüklenebilir mi?” diye soruyor Ballard ve muhtemel bir savaş senaryosu kaleme alıyor. Süregiden işsizlik, ekonomik durgunluk, git gide kesinleşen sınıflar arası ayrım gibi nedenlerle ülkenin iç savaşa sürükleneceğini düşünen Ballard, ABD’nin de müdahalede bulunacağını öngörüyor. Gelecekte geçen bir savaşı kendi hayal gücü ile betimlemeye çalışan Ballard, çok önemli noktalara parmak basıyor. İnsanlığın gelecekte yaşanabilmesi muhtemel savaşlarda nasıl bir noktada olacağını gösteren trajikomik bir öykü.


7. Ölü Zaman: Ballard’ın yaşamından da izler taşıdığını düşündüğüm bu öykü, savaşın son zamanlarına, Şangay’a götürüyor bizi. Bir esir kampındaki Japon askerlerin elinde olan insanların hayatlarına konuk oluyoruz. Savaşın neme nem bir şey olduğunu tüm olumsuz yönleri ile ele alıyor Ballard ve dramatik bir öykü anlatıyor. Öykünün finali ise gerçek olamayacak kadar absürd olmasına rağmen, üzücü.

8. Tebessüm: Ballard’dan, distopik dizi Black Mirror’ı akıllara getiren bir öykü. Okuduktan sonra ilk izlenimim bu oldu ve eminim ki okuyan herkes de benimle aynı fikirde olacaktır. Kuşkusuz dizinin yaratıcısı Charlie Brooker’ın, Ballard’dan etkilenmiş olma ihtimali çok yüksek.

Gelecekte, yaşamış kadınlardan yola çıkılarak tasarlanan ve gerçek süsü verilen heykelimsi objeler bulunmakta. Bu objeler tasarlandıktan sonra mağazaların raflarında sergilenmektedirler. Öykünün baş karakteri ise, günün birinde vitrinde gördüğü Serena Cockoyna’i satın alarak Chelsea’deki evine getirir. Hoş bir tebessüme sahip Serena, sahibini etkisi altına alacak ve aralarındaki ilişkinin seyri zamanla bir hayli değişecektir.

9. Motel Mimarisi: Bu öyküsünde Ballard, kendisine ve topluma yabancı kalmış Pangborn adlı karakteri tanıtıyor bize. Yıllarca yalnız yaşamanın insana ne gibi olumsuzluklar katacağını ve bunun sonucunda gerçekleşmesi muhtemel olayları irdeliyor. Tüm işlerini dört duvar arasında halleden ve yaptığı tek şey televizyon ekranlarını seyretmek olan Pangborn, nasıl bir bedel ödeyecektir? Hataları doğru yolu bulmasını sağlayacak mıdır yoksa artık çok mu geçtir? Topluma ve teknolojiye dair çok keskin bir eleştiriye imza atıyor Ballard.


10. Yoğun Bakım Birimi: Kitabın son öyküsü de tıpkı öncekiler gibi distopik ögeler taşıyor. İnsanların birbirini görmediği, aklınıza gelebilecek her türlü şeyin bilgisayarlar aracılığıyla yapıldığı korkunç bir gelecek. Öykünün anlatıcısı ise bir doktor. Kendisine muayene olan Margaret adlı bir kadınla hayatını birleştirme kararı alıyor ve bunun sonucunda da iki çocuğu oluyor: Karen ve David. Tam 10 yıl sonra, birden bire birbirlerini canlı olarak görme kararı alan aile fertleri heyecanlıdır… Vurucu bir öykü. Belki de kitabın en iyisi.

“İlgi ve bağlılık mesafe gerektiriyordu. Zarafetle aşka dönüşebilen gerçek yakınlığı insan ancak belli bir uzaklıkta bulabiliyordu.”

James Graham Ballard’ın Türkiye’de bir öykü derlemesinin daha olduğunu hatırlatmakta yarar var. 1995 yılında Arion Yayınları’ndan “Al Kumsallar” adıyla yayımlanan derlemede ise toplamda 9 öyküsü mevcut. Bu 2 derleme haricinde Ballard’ın 10’a yakın öykü derlemesinin olduğu biliniyor. Sıkı bir Ballard okuru olarak o eserlerin dilimize kazandırılmasını dört gözle bekliyorum. Kısa bir süre önce Ballard’ın yayın haklarını elinden çıkaran Ayrıntı Yayınevi’ne bugüne dek yayımladıkları tüm Ballard kitapları için teşekkür ediyor, bundan sonraki Ballard kitaplarını yayımlayacak olan yayınevine de (muhtemelen Sel Yayıncılık olacak) önceliği yazarın dilimize çevrilmemiş öykü ve kitaplarına vermelerini rica ediyorum.

Zira Ballard okumayan bir bilimkurgu sever yeterince bilimkurgu okumamıştır.

“Yaşlandıkça çoktan yaşamış olduğumuz ölümlerimiz için artan bir nostaljiye kapılırız. Gerçekleşmek üzere olan doğumlarımız için de artan bir önsezi duyarız. Her an ilk kez doğabiliriz." –J.G. Ballard.

5

Bilim Uğruna Kaybedilen Hayat: Yıldızlardan Dönüş

“Ben onları Dünya’ya değil, onlar beni yıldızlara gömmüşlerdi.” -Hal Bregg.

Daha önce 1984 yılında Baskan Yayınları‘nın “Kurgu-Bilim” dizisinde “Yıldızların Dönüşü” adıyla çıkan kitap, 1998 yılında İletişim Yayınları’ndan doğru bir çeviri ile “Yıldızlardan Dönüş” ismiyle yayımlanmıştı.

Lem’in bu harikulade romanı bir havalanı tasviriyle açılıyor ve okuru uzaydan henüz Dünya’ya dönmüş bir astronot karşılıyor. Tıpkı okur gibi, Hal Bregg isimli bu adam da şaşkındır. Etrafında olan biteni endişe dolu bakışlarla izler. Sanki bir labirentin içindeymişçesine oradan oraya sürüklenme macerasında biz de ona eşlik ederiz.

Görevi dolayısıyla Dünya’dan ayrılan ve uzay gemisinde 10 yıl geçirdikten sonra tekrar geri dönen bir adamın, döndüğünde aslında Dünya’da 126 yıl geçtiğini idrak etme çabasını müthiş bir şekilde anlatmış Stanislaw Lem.

Hal Bregg’in yıldızlardan dünyaya geri dönmüş olması onun için bir mutluluk sayılabilirdi pek tabii, eğer dünyayı bıraktığı şekilde bulabilseydi…

Yaşadığı dünyanın 126 yıl içinde feci derecede değiştiğini ve yozlaştığını gören Hall Bregg, sanki bir yabancı gezegene gelmişçesine afallayacaktır. Doğal olarak, tanıdığı herkes ölmüştür ve dünya zamanıyla tam 126 yıl önce büyük bir yankı uyandıran ve bizzat kendisinin uzaya giden bir gemi içinde bulunduğu uzay seyahati, aradan geçen uzun bir zaman diliminde artık normalleşmiş, hatta umursanmayacak bir raddeye gelmiştir.

Peki Hall Bregg, bu psikolojiyi kaldıracak denli güçlü bir “uzay adamı” mıdır? Yoksa gördükleri karşısında çöküntüye mi uğrayacaktır? Bu soruların cevabı kitap boyunca Bregg’in sözcüklerinden aktarılır. En baştaki o umutsuz tavırları, sona yaklaştıkça zorunlu bir kabullenişe dönüşecektir.

“Küçük bir sıranın üzerine oturdum ve bir müddet gökyüzünü seyrettim. Yıldızlar ne kadar zararsız, ne kadar dostça gözüküyordu.”


Lem, balyozunu geleceğin muhtemel toplumları ve bilime sert bir şekilde indiriyor. Bilimsel çalışmaların, bir insanın hayatını nasıl kökünden değiştirebileceğini gözler önüne seriyor. Yarattığı Hal Bregg karakteri, tamamen yabancı kaldığı bir toplumu ve kaybettiklerini sorgularken, bizler de okur olarak derin bir toplumsal tahlile tanıklık ediyoruz.

Eserlerinde iletişim ve toplumsal sorunları masaya yatıran Lem, bunları bilimkurgu sınırları içinde çok iyi bir şekilde yoğurmayı başarıyor. Uzay yolculuğunun bir insanda bırakacağı kalıcı hasarları, geri döndükten sonra çekilen yabancılık ve yalnızlık gibi duyguları kitap boyunca Hal Bregg sayesinde gözlemleyebiliyoruz.

Kitapta bahsedilmesi gereken noktalardan biri de hiç şüphesiz “betrize olmak” deyimidir. Betrizasyon, insanlarının kanına enjekte edilen bir sıvı ile onları şiddetten tamamıyla uzaklaştıran bir işlemdir. Bu yönden baktığımızda, insanların artık şiddet yanlısı insanlar olmaması bir “ütopya” olarak görünüyor fakat bu “yeni dünya”ya Hal Bregg ve onunla birlikte dünyaya dönen öteki astronotların gözünden baktığımızda ise, etkili distopya tasvirleri görmemiz pekala mümkün. Evet, neyse ki Hal bu yeni dünyada tek başına değildir, onun yaşadıklarının aynısını yaşayan arkadaşları da vardır. Olaf ile zaman zaman bir araya gelir ve içinden çıkamayacakları diyaloglara sürüklenirler.

“Öyle insanlar yok,” diye tekrarladı kız. “Her şey robotlar tarafından yapılıyor.”

Geleceğin dünyasında yaygınlaşan “insansı robotlar” ise, Lem’in öngörülerinden biridir. Günlük hayatın içinde dahi birçok alanda robotlarla insanlar içli dışlı bir hale gelmiştir. Yapay zekanın inanılmaz bir şekilde ilerlemesi, gelecekte insanların birçok ihtiyaçlarını onlar sayesinde gidermesi anlamına da geliyordur.

Lem’in takıntılı olduğu konulardan biri olan iletişim unsuru bu kitapta da karşımıza çıkıyor ve Bregg’in “yeni dünya“nın insanları ile kurmaya çalıştığı iletişim, başta Solaris ve Aden olmak üzere, yazarın öteki bilimkurgu yapıtlarını da akıllara getiriyor.

Sonuç olarak, bilimkurguyla insanın iç dünyasının birleşimini romanlarında muazzam bir şekilde irdeliyor Lem. Ortaya da böyle leziz kitaplar çıkıyor.

Yıldızlardan Dönüş’ü her bilimkurgu sever okumalı. Stanislaw Lem’i ise her bilimkurgu sever hatmetmeli.

“Bregg, eğer yıldızlar olmasaydı, gitmeyeceğimizi mi sanıyordun? Bence giderdik. O boşluğu incelemek, onun için bir açıklama bulmak isteyecektik.” -Thurber.

6

Fütüristik Bir Öykü Derlemesi: Son Soru

Sadece bilimkurgu türünde roman ve öyküler yayımlamak amacıyla yola çıkan Ve Yayınları‘nın (keşke hala yayın hayatına devam ediyor olsaydı) önemli bilimkurgu yazarlarını bir araya getirdiği derlemelerden ilki “Son Soru“. Yayınevi sözünü tutup ardından “Kanatların Olmasın” adında bir öykü seçkisi daha yayımlıyor. Bu kitaplara ek olarak Frederik Pohl‘un Sarhoş Adımları isimli eseri de yine basılan bir diğer bilimkurgu eseri. Ve Yayınları’nın ileriye dönük iyi projeleri olsa da, kısa bir süre sonra varlığını devam ettiremeyerek kapanıyor. 5 yazar ve toplamda 6 öyküden oluşan bu derlemenin çevirmeni Adalet Celbiş. 1998 yılında yayımlanan kitap ne yazık ki tek baskıda kalıyor. Günümüzde ulaşılması bir hayli güç kitap olduğunu da peşinen söylemek gerekiyor.

Kitapta yer alan 5 yazardan ülkemizde en bilindik olanı şüphesiz Isaac Asimov. Peşi sıra da hemen Arthur C. Clarke gelir. Robert Silverberg ve John Brunner‘ın birkaç romanı basılmış olsa da, çok fazla tanınmadıklarını söylemek mümkün. En dikkati çeken yazar ise Mildred Downey Broxon gibi duruyor, zira burada yer alan öyküsü aynı zamanda ülkemizde bu yazara ait olan tek yapıt. Umarız günün birinde Broxon’ı daha fazla öykü ve romanıyla tanıma fırsatımız olur.

Şimdi tek tek öyküler hakkında ufak bilgiler verme ve yorumlarda bulunma zamanı.

1. Tanrı’nın Dokuz Milyar Adı (Arthur C. Clarke)


Clarke’ın bu meşhur öyküsünde, din ve bilimin kesiştiğini ve bunun sonucunda ufak bir çatışma gerçekleştiğini söylemek yanlış olmayacaktır. 1953 yılında kaleme alınan öykü aynı zamanda en iyi kısa öykü dalında Hugo Ödülü’nü kucaklamayı başarmıştır.

Tibetli din adamları Tanrı’nın bütün isimlerini bulmak için Amerikalı bir bilgisayar şirketinden yardım ister. İki mühendis Tibet’e kadar gidip bu cihazı kuracak ve din adamlarına teslim edeceklerdir. Mühendislere göre son derece saçma olan bu istek, dünyanın muhtemel kaderi ile ilgilidir. Umduğunu bulamayan Tibetli din adamlarının vereceği tepkiden korkan George ve Chuck isimli mühendisler, bir plan üzerinde çalışmaya başlarlar.

İflah olmaz bir ateizm taraftarı olduğunu bildiğimiz Clarke’tan, yer yer dini sorgulatan, bilimin sınırlarının ne olması gerektiğinin altını çizen ve her şeyin bir sonu olması gerektiğini belirten ilginç bir öykü…

Aynı yıl Sarmal Yayınevi’nin bastığı bir Arthur C. Clarke öykü derlemesine de ismini verdiğini ve öykünün o kitapta da yer aldığını söyleyeyim. Okumak isteyenlere ikinci bir tercih olabilir.

“İnsanın çılgınlığının sınırı var mıydı acaba?”

2. Sinekler (Robert Silverberg)


Öyküsünde bir nevi ölümsüzlük fikrine değinen Silverberg, ileride tıbbi müdahalenin alacağı boyutu gözler önüne seriyor. Bunu yaparken de aynı zamanda insanın Tanrı’yla olan ilişkisine atıfta bulunuyor. Röntgencilik fikrinin ileri bir boyutunu da görme fırsatı buluğumuz öykü, yer yer korkutucu bir hal de alabiliyor.

Bir uzay gemisindeki patlamadan büyük bir hasarla çıkan Cassiday, başka bir gezegende “Altınlar” adı verilen bir ekip tarafından yeniden üretilir. Beyin, birkaç sinir uzantısı ve bir kol haricinde tamamen yeniden doğan Cassiday, gerekli kontrollerin yapılmasının ardından uzay gemisi ile Dünya’ya gönderilir. Kendisi için programlanan hayatı yaşamaya başlayan Cassiday, aynı zamanda Altınlar tarafından da izlenmektedir.

“Sinekler yaramaz çocuklar için neyse, biz de Tanrılar için öyleyiz. Eğlence olsun diye bizi öldürürler.”

3. Arkadaşlar Ne İçindir (John Brunner)


Brunner’dan, içimizdekileri dışavurmamızın yolunun iletişimden geçtiğini ve bir arkadaşın ne denli önemli olabileceğini vurgulayan, geleceğin robot ve insan ilişkilerine dair bir öykü.

Yakın bir gelecekte geçen öyküde ebeveyn olmanın yolu, insansı bir robot satın almaktan geçmektedir. Patterson çifti, satın aldıkları ve “Tim” adını verdikleri çocuklarının sürekli olarak problem çıkarmasından bıkmış durumdadırlar. Tim’in son vukuatı ise, komşularının köpeğini öldürüp gömmektir. Pattersonlar bu olaydan sonra Tim’i eyaletin en pahalı ve en ünlü danışmanına götürürler. Dr. Hend’in aileye söylediği şey ise, Tim’e bir “arkadaş” bulmaları gerektiğidir. Ahbap isimli arkadaş satın alındığında, Tim’in hayatında önemli ölçüde değişiklikler meydana gelecektir…

4. Her Taşın Adı Var (Mildred Downey Broxon)


İki farklı gezegendeki iki farklı ırkın hayatlarına konuk oluyor ve birçok yönden karşılaştırma fırsatı buluyoruz. Özellikle yönetim şekilleri üzerine eğilen yazarın amacı içinde bulunduğumuz gezegenin ne denli vahşi insanlara ev sahipliği yaptığını gözler önüne seriyor. İnsanoğlunun zalimliğine ve güce tapan varlıklar olduğuna parmak basıyor Broxson. Peki gerçekten de öyle değil miyiz?

Broxson’ın öyküsünde uzaya açılan insan ırkı ile karşılaşıyoruz. Dünya isimli gezegenimiz haricinde farklı birçok gezegene de taşınmış olan insanoğlu, gittiği her yere ilkelliğimizi de götürmeyi ihmal etmemiştir. Her ne kadar farklı gezegenlerde yaşamaya başlamış olsa da, insan her yerde insandır, diyor Broxson ve haklı da. Zira ele geçirilen gezegendeki yerli halkı çok zor durumlarda bırakıp, her türlü zalimliği reva görmenin hiçbir mantıklı açıklaması olamaz. Halkına liderlik yapan İnona, yeni atanan Dünyalı vali O’Rourke ile samimi bir dostluğa yelken açacak ve halkının Yaşlılar’ı tarafından liderliği elinden alınacaktır. Dışlanan İnona iyice kabuğuna çekilir. Dünyalı yöneticiler tarafından katledilen halkının her birinin isimleri ise nehirdeki taşlara verilmektedir…

“Bu gezegen çıkmaz bir sokak, bir bürokrasi mezarlığı!”

“Bir insan ne kadar uzun yaşarsa yaşasın öğreneceği şeylerin sonu gelmez.” -O’Rourke.

5. Son Soru (Isaac Asimov)


Büyük usta Isaac Asimov’a ait olan bu öykü, yazarın en iyi ve en sevilen öyküleri sıralamasında her daim başlarda gelmiştir. Bu bilim yönü güçlü öyküsünde, insanlığın sorduğu en önemli sorulardan birinin cevabını arıyor Asimov. Okurunu her satırda düşünmeye sevk ediyor. Anlattıklarıyla ufkumuzu açıyor.

İnsan, Tanrı ve yapay zeka ekseninde geçen öykü, evrenin nasıl oluştuğunu ve insanın bu oluşumdaki etkisinin ne olduğunu masaya yatırıyor. Bunun da ötesinde, çığır açan tespitlerde bulunuyor.

Peki ya sizce? Evrendeki tüm enerji günün birinde bitecek mi? Ve insanlığın sonu nereye varacak? “İnsanın ilk düşünmeye başladığı andan itibaren sorduğu sorunun yanıtını siz de merak etmiyor musunuz?” Asimov’un hayal gücüyle buyurun yanıtını aramaya. Ama unutmayın, Asimov aynı zamanda bir bilim insanıydı.

6. Ertesi Gün Yok (Arthur C. Clarke)


Kitapta yer alan 2. Clarke öyküsü insaoğlunun ne kadar zevkine düşkün ve vurdumduymaz olduğunu söylemekten çekinmiyor ve bunu yüzümüze vurmayı başarıyor. Kendi zevkini her zaman ön planda tutan ve içinde yaşadığı dünyanın güzel yönlerini görmekten aciz insanlar, nitekim bir gün gezegenin sonunu getirmede de başrolü oynayacaklardır.

Güneş infilak etmek üzeredir ve bu sebeple Güneş Sistemi tehlike altındadır. Jüpiter’e kadar tüm cisimler yok olmanın eşiğindedir. Bu durumu fark eden ise ne yazık ki insanlar değil, 500 ışık yılı ötedeki Thaar gezegeninde yaşayan Thaarlar’dır. Telaşa kapılan gezegen halkı, bir an önce insanları bu tehlikeye karşı uyarmayı düşünürler. Solucan deliği benzeri bir yöntem ile Thaarlı bilimcileri Dünya’da ikamet eden Bill’le iletişime geçmeyi başarırlar. Ne var ki Bill, tam o esnada kör kütük sarhoştur ve yaşananları halüsinasyon olarak nitelendirir. Thaar bilimcileri şaşkındır ve insanlara yardım edemiyor olmanın üzüntüsünü yaşarlar. Bill kendi hayatına devam eder ve sevgilisiyle arasını düzeltir, lakin beklenildiği üzere 3. günün sonunda Dünya yok olur…

Olur da sahafların tozlu rafları arasında bir gün Son Soru‘ya rastlarsanız, sakın ha kaçırmayın derim!

7
Diğer Bilimkurgu Eserleri / Uzayın Bekçileri - Isaac Asimov
« : 14 Ağustos 2016, 22:26:48 »

Hayal Gücü Gösterisi: Uzayın Bekçileri

Isaac Asimov‘un, daha önce Cep Kitapları’ndan çıkan “Marslılar” adlı öykü derlemesinde de yer alan 2 öyküsünün, “Uzayın Bekçileri” isimli bu derlemede de farklı isimlerle yer aldığını söylemek gerek.

Her bilimkurguseverin okuması gereken, Asimov’un eşsiz hayal gücü ile yoğrulmuş 7 adet öyküden oluşuyor kitap. Farklı alanlara eğilen, birbirinden keyifli öykülere kısaca değinmek gerekirse eğer:

1. Yerin Altında: “Bir gezegen sonunda ölmeye mahkumdur,” diyor Asimov ve buna neden olabilecek olayları sıralıyor. Ardından başlıyor öyküsünü anlatmatya. Ölmekte olan bir gezegen ve yerin altında yaşamaya başlayan canlılar… Geliştirilen bir teknoloji sayesinde henüz ölmemiş bir gezegene (Dünya) zihinsel yolculuk yapılıyor. Dünya’dan bir çocuğun zihnine giren Roi, insan ırkı ve onun sağlıklı gezegeniyle tanışır. Fakat iki ırkın kafa bağlantısı kurması onları birleştirmez; aksine çok farklı uçlardadırlar. İnsan ırkının çok garip davranışlar sergilediğini gören Roi, kendi gezegenine dönüp Gan’le zihinsel ilişkisine kavuşur ve derin bir oh çeker.

Bilimkurgunun usta kalemi Asimov, bu öyküsünde birbirinden tamamen farklı boyutta ve mekanda yaşayan, hayata bakışları birbirlerine göre çok farklı olan iki ırkın iletişim kurma çabasına odaklanıyor. Bu durumun her iki taraf için de çok zor olacağını belirtiyor, yaşanan güçlükleri okuruna yansıtıyor.


2. Uzayın Bekçileri: Başka canlıların yaşadığı bir gezegene düşen insanları anlatmış bu öyküsünde Asimov. Uzay gemisindeki mürettebattan ikisi hariç herkes ölür. O iki insanı, gezegende yaşayan Kızıl ve İnce adlı iki çocuk bulur. gezegen dev boyutlu yerlileri, insanları çok minik hayvanlar olarak görmektedirler. Bu iki hayvanı ailelerinden gizli beslemeye karar veren İnce ve Kızıl, bunu bir sır olarak bellemek zorundadırlar; zira böyle tehlikeli canlıları beslediklerini fark eden ebeveynlerinin sert tepki vermeleri muhtemeldir.

Bu dev canlıları püskürtecek silahlara sahip olan insanların neden bu yola başvurmadığını çok iyi açıklamış Asimov. Evrende, gelecekte iyi şeyler olabileceğinin sinyallerini vermiş ve başrole de dost canlısı insan ırkını yerleştirmiş.

3. Fıkra Anlatıcısı: Bu öyküyü daha önce Asimov’un, Cep Kitapları’ndan çıkan Dünya Hepimize Yeter adlı öykü derlemesinde “Fıkracı” adıyla okumuştum. Bunu öykünün başında fark ettiysem de, ikinci kez okumaktan kendimi alamadım.

Noel Mayerhof, Asimov öykülerinde sıkça karşılaştığımız Multivac adlı dev bir bilgisayara 2 soru sormayı amaçlamaktadır. Bunun için de, fıkralarla ilgili sorularını yöneltmeden önce bilgisayarı yavaş yavaş bu sorulara hazırlar. Multivac’a çeşitli fıkralar anlatarak makinenin bunları özümsemesini, mizahı çözümlemesini bekler. Bir gün Multiac’a fıkra anlattırken arkadaşı Trask onu duyar ve aralarına bu konuya dair sohbet başlar.

Mayerhof, dünya üzerindeki tüm bu fıkraların nereden çıktığını soracaktır ve amacı da, Multivac sayesinde çok merak ettiği bu sorusuna doğru cevap bulmaktır. İkinci sorusu ise biraz ilginçtir; zira Mayerhof, bu sorunun cevabını bilmenin insanların hayatında o andan sonra ne gibi değişiklere yol açacağını merak etmektedir.

Asimov’un, Dünya’nın mizahsız kalmaması gerektiğini vurgulayan ve hayatın mizahla birlikte çok daha iyi olduğu mesajını veren iyi bir öyküsüdür Fıkra Anlatıcısı.


4. Kozmik Kuluçka Makinası: Kendini öldüreceğini söyleyip, hapse atılmak istediğini dile getiren adamın öyküsü… Bu adam amacına ulaşır ve hapse girer. Çok geçmeden kendisinin bir bilimadamı olduğu ortaya çıkacaktır.

Ralson sürekli ölmek istemediğini ama ölmek zorunda olduğunu söylemektedir ve çok geçmeden kendisine deli teşhisi konulur. Alan Projektörü‘nü icat eden kişi olarak kayıtlara geçen Ralson, herkesi şaşkına uğratacaktır. Öykünün finalindeki sürpriz gelişme ise okura bambaşka bir tat yakalatacaktır.

Asimov bu öyküsünde, dış baskılar sonucu bir bilimadamının tepkilerine ve yaşadığı sürece yoğunlaşmış.

5. Ölüm İlanı: Kitapta açık ara en sevdiğim öykü oldu. Komik olduğu kadar, hüzün dolu bir öykü aynı zamanda.  İnsanın -bir fizikçi dahi olsa- kıskançlığının ve kibrinin nelere yol açabileceğini çok iyi yansıtmış Asimov. Ayrıca, kadınlara karşı daha nazik olunması gerektiği mesajının da inceden verildiğini görmekteyiz.

Lancelot Stebbin, oldukça kibirli bir bilmadamıdır. Tek ve en büyük amacı, öldükten sonra dahi unutulmayacak bir esere imza atmaktır. Bunun için tam zamanlı çalışır ve birbirinden garip icatlara girişir. Karısını kendisine yardımcı olma amacıyla kullanan ve yeri geldiğinde onu ezmeyi de ihmal etmeyen Lancelot, günün birinde Zaman Makinası‘nı bulur. Bulmakla da kalmaz, zamanda yolculuk bile yapar.

Bunu tüm dünyaya afili bir şekilde duyurmanın hesaplarını yapmaya başlar ve oldukça karmaşık bir düşünceyi hayata geçirmek için yine karısından yardım alır. Her şey tam olarak planladığı gibi diyordur, sadece bir adım kalmıştır tüm dünyanın kendisini tanımasına. Bu icadıyla öldükten sonra bile asla unutulmayacaktır. Fakat, hesaba katamadığı çok, çok önemli bir şey vardır…

Temelde Asimov’un okuruna sorduğu soru ise, bilimin önünü kesen bilim yönü zayıf bir kadın mıdır, yoksa o kadına karşı gösterilen olumsuz davranışlar mıdır?


6. Şaka: Arcturus yıldızının ikinci gezegeni Eron‘da bulunan Arcturus Üniversitesi’nde eğitim öğretim yılına daha altı hafta olmasına rağmen, Dünya’dan gelen on kişilik ekip gezegene ulaşır. Öğrenciler henüz birinci sınıfa başlayacağından çömez olarak adlandırılırlar. İkinci sınıf öğrencileri okulun bu yeni öğrencilerine bir şaka düzenlemek isterler.

Tubal, Sefon, Forase ve Denebli’den oluşan ikinci sınıf ekibi, Albert, Joey, Eric ve Lawrance’ın da içinde bulunduğu birinci sınıfları bir uzay gemisine hapsedip uzaya gönderirler. Yaptıkları bu şakanın tahmin edemeyecekleri bir boyuta ulaşacağından henüz haberleri yoktur… İşlerin bir anda sarpa sarması sonucu beklenmedik şeyler olacaktır.

Komik olduğu kadar trajik de bir öykü.

7. Işıklı Şiirler: Bayan Lordner, ışıltılı heykellere sahip bir kadındır ve çevresindeki insanlara koleksiyonunu göstermekten büyük bir zevk duyar. Travis ise, ABD Robotlar ve Makine Adamlar Bürosu‘nun baş mühendisidir. Bayan Lordner’ı ve dillere destan heykellerini görmek için nihayet günün birinde kendini bu toplantılardan birine davet ettirmeyi başarır.

İçeri girdiğinde, şapkası ve paltosunu alan Max adlı robotun biraz tuhaf olduğunu fark eden Travis, mesleğinin verdiği refleksle onu girişte tamir eder ve bunu Bayan Lordner’a söyler. Bunun üzerine Lordner oldukça sinirlenir çünkü Max onun için çok özel bir robottur ve onun hep arızalı kalması gerekmektedir. Bayan Lordner için hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Asimov’un birbirinden güzel robot öykülerinden biri olan Işıklı Şiirler‘de, gelecekte robotlarla içli dışlı yaşamaya alışkın insanların son derece sıradan hayatlarına konuk oluyor ve Max adındaki, sahibi için çok ama çok özel olan bir robotun günün birinde formatlanarak tüm özelliklerini yitirmesine şahit oluyoruz.

8

Genel Yorum: Öncelikle birçok kişinin bilmediği şu ön bilgiyi vermek istiyorum: Gotik Öyküler adlı kitap, önsözünden çevirisine dek, İthaki'den çıkan "Cthulhu'nun Çağrısı" adlı kitapla bire bir aynı. Ben de bu bilgiyi İthaki'nin yayımladığı kitabı satın aldıktan sonra fark ettim. Aynı kitabı almış oldum bir nevi. Bilmeyenlere duyurulur, aynı hatayı yapmayın.

Mitos Yayınları'nın yayımladığı bu baskının çevirisi Dost Körpe'ye ait. Çevirmenin yayımlanmış ilk çevirisi olma özelliğini de taşıyor aynı zamanda. Yine Körpe'ye ait olan güzel de bir önsöze sahip kitap. Öyküleri derleyen kişi ise Giovanni Scognamillo.

Lovecraft'ın daha önce Deliliğin Dağlarında adlı eserini okumuş ve beğenmiştim. Bu kitapla birlikte de kısa öykülerinin tadına bakmış oldum. Kitabın içinde sekiz adet öykü var ve bazıları Cthulhu Mitosu ile ilişkili. En sevdiğim iki öykü sırasıyla Innsmouth Üzerindeki Gölge ve Cthhulhu'nun Çağrısı oldu.

Kısaca öykülere değindim.

"Sonsuza dek yatabilen ölü değildir,
Ve tuhaf uzak zamanlarda, ölüm bile ölebilir."

1. Randolph Carter'ın İfadesi: Randolph ve Warren adlı iki arkadaş eski bir mezarlıktaki gömütün bulunduğu alana giderler. Harley Warren'ın tekin olmayan araştırmalarından bir yenisinde yer alan Randolph Carter, arkadaşını orada korkunç bir şekilde kaybeder. Kapağı açıp yer altına inen Warren ölümü kabullenir ve arkadaşına ise, ısrarla kaçması gerektiğini söyler. Bir görgü şahidinin, olayın gerçekleştiği gün iki arkadaşı Gaunsville yolunda Büyük Servi Bataklığı'na girmiş olarak görmüş olması sonucunda, Randolph Carter'ın ifadesi alınır ve arkadaşını öldürmekle suçlanır.

2. Yabancı: Sık ve uzun ağaçlarla kaplı ormanın içindeki korkutucu bir şatoda yaşamını sürdüren ve kim olduğunu dahi bilmeyen bir "yabancı"nın hikayesi. Dışarıdaki dünyaya ve kendine son derece yabancı olan bu "canlı", günün birinde ışığa hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyacak ve ne yapıp edip, yaşam alanından dışarı çıakcaktır.

"Ama evrende acı olduğu kadar, merhemi de vardır ve bu merhem unutuştur."

3. Erich Zann'ın Müziği: Bir süre Auseil Sokağı'nda ikamet eden anlatıcımız yıllar sonra geri dönüp bu sokağı ve bu sokakta yer alan beş katlı binayı bulamaz. Binanın beşinci katında yaşayan dilsiz Erich Zann, keman çalmaktadır ve kendisi de bu adamın müziğine hayrandır. Müziğinin sırrını öğrenemeden bu gizemli adam kayıplara karışacaktır. Tıpkı keman, ev ve sokak gibi...

4. Herbert West - Diriltici: Herbert West ve öykünün anlatıcısı konumundaki şahıs Arkham'da yer alan Miskatonic Üniversitesi'nde Tıp öğrenimi görmektedirler. West'in ölümden sonraki ana inanılmaz bir tutkusu vardır ve varını yoğunu harcayarak ölüleri diriltmeyi amaçlar. Fare, kedi, köpek, maymun gibi hayvanların ölü bedenleri ile başladığı serüveninde, sıra insanlara da gelecektir. En yakın dostu ve asistanı ise, aynı zamanda öyküyü bizlere ulaştıran meslektaşıdır. Diriltme işinde zamanla yol alan ikilinin pes etmeye niyetleri yoktur ve günün birinde işler içinden çıkılamayacak bir hal alır.

"Anılar ve olasılıklar gerçeklere kıyasla her zamankinden daha dehşet verici artık."

5. Duvarlardaki Fareler: Her şey isimsiz bir anlatıcımızın atalarından kalan bir eve taşınmasıyla başlıyor. Exham Manastırı adlı yeri restore ettirip oraya yerleşen kahramanımızı, bu gizemli evin duvarları ardından ilginç şeyler beklemektedir. Hizmetçileri ve kedileriyle birlikte yaşamını sürdürse de, içinde tuhaf hisler barındırmaktadır zira ev hiç de tekin değildir.

6. Pickman'ın Modeli: Yine Lovecraft ve yine isimsiz bir kahramanının ağzıyla anlattığı gotik öykülerinden biri. Tanıdığı en büyük sanatçıyı Eliot adlı kadına anlatıyor karakterimiz. Bu "büyük" ressamın eserleri onu öylesine derinden etkilemiştir ki, her birine hayranlığını gizleyemez. Fakat günün birinde Pickman'la selamı sabahı kesecektir. Hem de çok şaşırtıcı bir sebeple.

7. Cthulhu'nun Çağrısı: Lovecraft'ın en ünlü öykülerinden biri Cthulhu'nun Çağrısı. Cthulhu Mitosu'nda yer alan öykülerin başlangıcını da oluşturur aynı zamanda. 1925'te, dünyanın dört bir yanında patlak veren esrarengiz olayları araştıran kişiler zamanla kayıplara karışır. Bu sıradışı mezhebe mensup insanlar hakkında çok şey bilen kişiler bir bir ortadan kaldırılmaktadır. Sapasağlam olan bu insanların ani ölümleri herkesi şaşkına çevirse de, sır perdesi bir türlü aralanamaz. Amcasını da aynı mezhebe kurban veren anlatıcımız, günün birinde 1925 tarihli bir gazete haberine rastlar ve o günlerde yaşanmış olaylar kendisini bir hayli şaşırtır. Tam bir cesaret örneği sergileyerek, Cthulhu mezhebini araştırmaya soyunur.

"Yeryüzündeki en merhametli şey, insan zihninin çevresindeki her şeyle bağlantı kurma konusundaki yetersizliğidir herhalde."

"Eğer anıları silebilecekse, ölüm bir nimetten başka bir şey değil."

8. Innsmouth Üzerindeki Gölge: Hiç kuşkusuz kitapta yer alan öykülerin içinde en ürkütücü ve en iyi olanıydı. Innsmouth adlı kasabayı merkezine oturtan öykü, Cthulhu Mitosu ile doğrudan bağlantılı. Reşit oluşunu New England turuyla kutlayan karakterimiz, Newburyport'tan annesinin memleketi olan Arkham'a geçmeyi planlamaktadır. Fakat o bölgede bulunan Innsmouth adlı ufak kasaba bir hayli dikkatini çeker. Kasabanın karanlık geçmişi ve yaşanan olayların hasır altı edilmesi, onu tüm bunları araştırmaya ve gerçekleri öğrenmeye iter. Kasvetli ve gotik sahil kasabası Innsmout'da neler yaşanmaktadır? Ve garip halkının "Innsmouth Görünüşü" edinmesinin asıl kaynağı nedir? Bütün cevaplar Lovecraft'ın bu muazzam öyküsünde saklı. Dehşet dolu dakikalar sizleri bekliyor.

"Delilik nerede sona erer ve gerçeklik nerede başlar?"

"Kapıldığım en son korkunun bile yalnızca bir yanılsama olması olası mı?"

9
Başka Kurgular / Güney Otoyolu - Julio Cortazar
« : 16 Ağustos 2015, 15:08:48 »

Latin Amerika Edebiyatı'nın önde gelen isimlerinden sayılan, Arjantinli büyük edebiyatçı Julio Cortazar'dan okuduğum ilk kitap Güney Otoyolu.

Türkiye'deki ilk baskısı 1991 yılında Armoni Yayıncılık tarafından yapılan kitabın ismi ilk olarak Cehennem Otoyolu olarak çevrilmişti. 1998 yılındaki Gendaş Yayınevi'nden çıkan versiyonundan okudum ben kitabı. Her ne kadar kitap adları farklı çevrilmiş olsa da, ikisinin çevirisi de Gülin Dalaman'a ait.

Günün birinde, Paris'e yakın bir otoyolda trafik durur ve yaşanan bu keşmekeşin içinde yer alan arabalar ise ana kahramanlarımız olurlar. Kitabın en ilginç noktası da zaten bu. Cortazar karakterlerini insanlardan değil, araba markalarından seçmiş ve öyküsü boyunca da bu tutumunu devam ettirmiş.

Günümüz dünyası için çok da yabancı olmayan bir olaydan yola çıkmış Cortazar bu kısa öyküsünde. Çok basit ve sıradan bir olayı alıp, üzerine kendi ustalığını ekleyince muhteşem bir öykü çıkarmış ortaya.

İnsanları, bindikleri araba markaları ile özdeşleştiren Cortazar, para ve mülkün insan hayatında oynadığı büyük role işaret etmeyi amaç edinmiş ve bana kalırsa bunda başarılı da olmuş. Zaman uzadıkça açlık, susuzluk ve hava şartları ile imtihan edilen araç sahiplerinin birbirleriyle olan iletişimleri görülmeye değerdi.

İlginç olan kısımlardan biri de hiç şüphesiz Cortazar'ın öyküsünü sonlandırırken bir hüzne kapıldığı gerçeği. Trafik açıldıktan sonra, kısa sürede kaynaşan insanların her birinin arabalarını farklı yönlere sürmeleri bir hüzün katıyor öyküye. Trafikte tıkılıp kaldıklarında bir an önce yollarına devam etmeyi arzulayan arabalar, yol açıldığında tam tersi bir havaya bürünüyorlar.

Kitabın son sayfalarında ise, bu trafikte sıkışıp kalan ve birbirleriyle etkileşim haline geçen arabaların fotoğraflarını bulmak mümkün.

Julio Cortazar okumaya başlamak için çok ideal bir kitap Güney Otoyolu. Fakat her iki baskının da tükenmiş olduğunu, "sahaflık kitaplar" kategorisinde yer aldıklarını belirtmekte yarar var.

10

Yıllar önce 33 kitaplık Metis Bilimkurgu Serisi kapsamında yayımlanan Philip K. Dick'in Gökteki Göz adlı eserinin yeni baskısı Alfa Yayınları etiketiyle kısa bir süre önce raflardaki yerini aldı.

Dick’in 4 kitabını basan Metis Yayınları az sattıkları gerekçesiyle diziyi 33. kitaptan sonra durdurma kararı almış ve Le Guin’in kitapları hariç başka hiçbir kitabı da 2. kez basmamıştı.

Gökteki Göz haricinde Vulcan'ın Çekici, Alfa Ayının Kabileleri ve Yüksek Şatodaki Adam’ı da dilimizde görme şansına erişmiştik. Ne yazık ki bu kitapları bulmak artık çok güç. Bulunsa da, kurnaz sahaflar tarafından yüksek meblağlar isteniyor olması bu kitapları daha da ulaşılmaz kılıyor. Olan da biz okurlara oluyor ve Philip Dick gibi muhteşem bir yazardan mahrum kalıyoruz.

Yayınevinin Gökteki Göz hakkındaki tanıtım metni ise şöyle:

Alıntı
Sıradan bir laboratuvar gezisi sırasında gerçekleşen bir kaza sonrasında bir grup ziyaretçi kendilerini garip ve bir o kadar beklenmedik bir deneyimin içinde bulur. Onları kurtarma çalışmaları devam ederken bu sıradan insanlar birbirlerinin zihinlerinin yarattığı bir dizi evrenin içinde hapsolduklarını fark ederler. Ama en derin arzuları ve korkularının yarattığı bu evrenlerin içinde yollarını bulup “gerçek dünyaya” varmaları pek de kolay olmayacaktır çünkü Philip K. Dick’in dünyalarında dualar karın doyurabilir ve yaşadığınız ev aniden bir canavara dönüşüp sizi yutmaya kalkışabilir, cennet ve cehennem bir adım uzakta olabilir.

“Philip K. Dick’in romanları her zaman tanıyabileceğiniz, ama hiç hayal edemeyeceğiniz bir geleceği anlatır.”
-New York Times Book Review-

Metis Bilimkurgu kapaklarına hayran biri olarak, eski kapağı daha çok beğensem de, bu da en az onun kadar başarılı bir kapak olmuş. Kitabın ruhunu yansıtması açısından özenle seçildiği aşikar. Bu da Alfa Yayınevi’nin yaptığı işe ne kadar önem verdiğini gösteriyor bizlere. Kendilerine teşekkür ediyoruz.

Yüksek Şatodaki Adam’ı bir süredir Altıkırkbeş Yayınları aracılığıyla temin edebiliyorduk, bundan böyle Gökteki Göz’e de istediğimiz her an ulaşabileceğiz. Umarız Alfa Yayınları, Lovecraft ve Jules Verne’den sonra Dick külliyatına da el atar ve baskısı olmayan kitapları tekrardan yayımlayarak bizleri sevindirir.

Alfa Yayınları’ndan çıkan kitabın çevirisi tıpkı Metis’ten çıkan baskısında olduğu gibi, Sönmez Güven’e ait. Kitabın künye bilgilerine buradan ulaşabilirsiniz.

Haberimizi, sizleri kitabın sitemiz bünyesinde yer alan incelemesine yönlendirerek sonlandırıyoruz. Paralel Evrenlere Bilet: Gökteki Göz adlı incelememizi buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Haber: B. Doğukan "Denaro Forbin" Şahin.

11

Broad Strokes adlı amatör bir hayran grubu, Harry Potter evrenindeki önemli konulara kısa film çekmeye devam ediyor.

İlkini 2013 yılının aralık ayında Harry Potter severlerle buluşturan ekip, kısa bir süre önce yeni kısa filmin müjdesini verdi. Sıradaki kısa film ise, en çok merak edilen dönemdeki olaylar bütünüyle ilgili.

Detaylar ve fragmana buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Haber: B. Doğukan "Denaro Forbin" Şahin.

12
Sinema / Yeni Bir Yu-Gi-Oh Filmi Geliyor!
« : 23 Temmuz 2015, 13:19:17 »

Bu seneki San Diego Comic-Con‘un dopdolu geçtiğine sanırım hepimiz hemfikiriz. Bu büyük çaplı organizasyonda Japonya‘dan da isimler yok değildi. Örnek mi? Yu-Gi-Oh‘un yaratıcılarından Kazuki Takahashi.


“Onun orada ne işi vardı yahu?”, diye soranlarınız olacaktır. Hemen bu sorunuza da cevap verelim: Yapımcı ve aynı zamanda senarist Takahashi, yaklaşmakta olan yeni bir Yu-Gi-Oh! projesinin sinyallerini verdi.

Tüm detaylar haberimizde!

Haber: B. Doğukan "Denaro Forbin" Şahin.

13

Benicio Del Toro’nun, Star Wars’da boy gösterebileceği konuşuluyor.

Snatch, Traffic, The Usual Suspects gibi kült filmlerden tanıdığımız Benicio Del Toro’ya Star Wars Episode VIII için teklif gitmiş durumda fakat ne yazık ki şu an için kesinleşen bir durum söz konusu değil.

Haberimizin devamını buradan okuyabilirisiniz.

Haber: B. Doğukan "Denaro Forbin" Şahin.

14
Duyurular / “Öykü Atölyesi” Her Perşembe TRT Radyo’da
« : 21 Temmuz 2015, 14:43:58 »

Öykülerin o büyülü dünyasında gezinmek isteyenlere ilaç gibi bir çözüm: “Öykü Atölyesi“.

Haberimize göz atmak için buraya tıklayınız.

Haber: B. Doğukan "Denaro Fobin" Şahin

15

Sunn Classic Pictures’ın bir süredir kağıt üzerinde düşündüğü arşivindeki filmleri yeniden çekme projesi somut bir hale geliyor.

Arşivin en popüler filmlerinden olan ve Stephen King’in “Kujo” adlı romanından uyarlanan aynı adlı 1983 yapımı film de başı çekiyor.

Haberimizin devamı burada.

Haber: Halil İbrahim "Acmert" Çiçek, B. Doğukan "DenaroForbin" Şahin.

Sayfa: [1] 2 3 ... 32